Swap piyasası faizleri ve düşündürdükleri

CUMA günkü kur atağının ardından alınan önlemler, bunun sonucu olarak Londra swap piyasasında yüzde 400’lere çıkan faiz oranları, seçim öncesi haftanın ekonomik gündemini oluşturdu. Belli ki hafta sonuna kadar swap faiz oranları ve buna bağlı kur gelişmelerini konuşmaya devam edeceğiz.

Peki, bu hafta konuşup da sonradan adını anmayacağımız bir gelişmeden mi söz ediyoruz, yoksa önümüzdeki dönemde de konuşmaya devam mı edeceğiz?

Bu konu, ilişkili birçok gelişme ve veri ile birlikte önümüzdeki dönem konuşulmaya devam edecek. Bu hafta yaşanan gelişmelerin sonuçları ise daha derin olarak önümüze gelecek.

Swap piyasası için teknik açıklamalara gerek olmadan, dışa açık piyasaların kendi paralarını değiş-tokuş ettikleri bir piyasa olduğunu söylemek yeterli olabilir. Yani Türkiye’ye dolar veya Euro getiren bir yatırımcı bu piyasada parasını TL’ye çevirir, yatırımını sonlandırıp geri dönme kararı aldığında da bu piyasada TL verip kendi para birimine geri döner. Yani uluslararası para hareketinin Türkiye ile ilgili kısmının döndüğü piyasadır.

Şimdi bu piyasadaki TL arzı bu kadar kısılınca, alışverişi de durma noktasına gelir. Buna bağlı olarak da swap piyasasındaki faizlerin yönü daha yukarı olabilir.

Bir başka deyişle yabancıların Türkiye’ye yatırım yapmaları için gereken teknik aygıtı durdurmuş olursunuz. Şimdilik bu işe yarıyor, burada TL verilmeyerek yabancının döviz talebi kısıtlanıyor, dolayısıyla kur aşağı çekiliyor ama bu piyasaya her zaman ihtiyaç olacak.

Böyle bir tedbir kesinlikle geçici süreyle uygulanabilir o kısmı biliniyor ama bu yolu kullanırken aynı piyasayı her zaman kullanmak zorunda olduğunu da unutmamamız gerekiyor.

Eğer bundan sonra kısa vadeli sermaye hareketlerini, yani yabancının bu piyasadaki tahvile, hisse senedine veya başka yerli araçlara yatırımının devam etmesini istiyorsanız, bu mekanizmayı korumak zorundasınız.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

TUSAF un ihracatının artması için rejim değişikliği istiyor

Son yıllarda un ihracatında dünya liderliğini koruyan un sanayicileri, ihracatın daha da artırılması için mevzuat değişikliği istiyor. Türkiye Un Sanayicileri Federasyonu (TUSAF)’ın Antalya’da düzenlediği “15. Uluslararası Kongre ve Sergisi”nde ihracat rejiminde değişiklik talep etiler.

TUSAF Başkanı Eren Günhan Ulusoy, 68 ilde faaliyet gösteren 535 aktif un sanayicisinin 35 milyar TL’lik gayrisafı hasıla ürettiğini belirtirken, 2018 yılında 3.4 milyon ton un ihracatıyla 1 milyar 100 milyon dolar gelir sağlandığını, böylece 6 yıldır Türkiye’nin dünyanın un ihracat şampiyonu olduğunu söyledi.

Başkan Ulusoy, hem açılış konuşmasında hem basın mensuplarıyla yaptığı sohbet toplantılarında, bu yıl buğday rekoltesinin iyi beklendiğinin altını çizerek, bu nedenle un ihracatına getirilen yerli buğdaydan elde edilen unun ihraç edilemeyeceği yönündeki kısıtın artık kaldırılması gerektiğini söyledi.

TUSAF’in iki gün süren, çeşitli panellerin yer aldığı etkinliğinin bu yılki konusu “Global Ticaret Buğday ve Lisanslı Depoculuk” idi. Kongreye yabancı uzman ve iş insanlarının yoğun bulunduğu yaklaşık bin kişilik bir katılım oldu.

2018’de ihracatın yarısını gerçekleştirdikleri Irak pazarındaki en önemli rekabet avantajını, Güneydoğu Anadolu bölgesinde üretilen buğdayın arz fazlasının mamul un haline getirilerek Irak’a satılmasının oluşturduğunu kaydeden Başkan Ulusoy, ihracat rejiminde yaşanan değişim ile bu avantajın ortadan kalktığını belirtirken, yeni sezonda bu kararın düzeltilmesini beklediklerini ifade etti.

TUSAF Başkanı Ulusoy, haklı olarak sürekli tekrarladığı “buğday ekim alanlarının daralması tehlikesi” ne yine dikkat çekti. Türkiye’de 2000 yılında 9.4 milyon hektar olan buğday ekim alanının yüzde 23 azalarak 2018 yılında 7.3 milyon hektara gerilediği kaydeden Ulusoy, 2019’da bu alanın yüzde 5 daha azalması beklediklerini söyledi. Yine de, bu yıl yağışların iyi gitmesi sayesinde geçen yılki 20 milyon tonluk bir buğday rekoltesi beklediklerini kaydeden TUSAF Başkanı, “Hububat barajı” olarak tabir edilen lisanslı depoculukta sistemin giderek daha işler hale geldiğini, ürün senedi işlem hacminin, 2018 yılında 2.7 milyar TL’ye yükseldiğini belirtti.

AVRASYA BAŞKANI

Gündeme gelen ekmek zamlarıyla ilgili soruları da yanıtlayan Başkan Ulusoy, ekmeğin maliyetinde yüzde 30 payı olan un sektörünün gerekli olan fedakarlığı fazlasıyla yaptığını belirtirken, “Kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan algının aksine unda yaşanan enflasyon, TÜİK verilerine göre TÜFE değerlerinin çok altındadır. 2016 Ocak-2019 Şubat arası TÜFE artışı yüzde 49 iken, unda gerçekleşen artış sadece yüzde 22’dir. Aynı dönemde ekmekte yaşanan fiyat artışı ise TÜİK verilerine göre yüzde 38’dir” dedi.

TUSAF’ın uluslararası ilişkiler alanındaki önemli başarısı da Kongre katılımlarıyla somut biçimde görüldü. Geçtiğimiz ay itibariyle Türkiye’nin, dünya buğday üretiminin yüzde 30’unu ve 12 milyon ton dünya un ihracatının yüzde 55’ini gerçekleştiren 32 ülkeden oluşan Avrasya bölgesini yönetmeye başladığını kaydeden Başkan Ulusoy, IAOM (Uluslararası Operasyonel Değirmenciler Birliği) Avrasya Çalıştayı’nın ilkini Kongre öncesinde, 23-25 Nisan tarihlerinde gerçekleştirdiklerini hatırlattı. Türkiye’nin artık IAOM Avrasya Yönetim Konsey Başkanı olduğunu kaydeden Ulusoy, buğday, un ve teknolojileri konusunda böylesine önemli bir bölgede, eğitim faaliyetlerinin ve sektörel birlikteliklerin yoğunlaşmasını beklediklerini, IAOM-Avrasya markasıyla konferans, eğitim faaliyetleri ve sergiler gerçekleştireceklerini kaydetti.

Yazının Devamını Oku

Faiz indirim beklentisi yine ötelendi

Seçim öncesinde oluşan “Merkez Bankası’nın faiz indirim beklentisi”nin giderek ötelendiği görülüyor. Daha önce “Seçim öncesi acaba olur mu?” diye bakılan faiz indirimi beklentisi, önce nisan, sonra haziran ayındaki toplantılara ötelenmişti. Şimdi de “en erken temmuzda olabilir” denilmeye başlandı.

Dolayısıyla bu hafta toplanacak olan Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantısından faiz indirimi bekleyen piyasa oyuncusunun hemen hemen hiç kalmadığı söylenebilir. Bırakın bu haftaki toplantıda faiz indirimini, “Faiz indirimi için sinyal verilmesi” de beklenmiyor. Merkez Bankası’nın aynı faiz oranlarıyla en azından 3 ay daha devam edeceği belirtiliyor.

Bu arada TL’nin değer kaybının dün yeni haftaya başlandığında devam ettiği görüldü. Seçim sonrası mazbata tartışması nedeniyle yükselen kurlar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun göreve başlamasıyla biraz gevşemişti. 5.71 TL’ye kadar düşen dolar kurunun döviz rezervleriyle ilgili haberler nedeniyle geçen hafta yeniden 5.85 TL’lere kadar çıktığı görüldü. Dün sabah saatlerinde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırının da etkisiyle kurların 5.85i TL’yi aştığı görülürken, daha sonra küçük bir gevşeme yaşandı.

Dolardaki artış için küresel piyasalarda, Sri Lanka’da hafta sonunda yaşanan katliamların Asya ülkeleri paralarında yarattığı değer kaybı ve dünya petrol fiyatlarındaki yüksek oranlı artışların da rol oynadığı belirtiliyor.

ÇABA GEREKİYOR

Dün bu satırlar yazılırken Yüksek Seçim Kurulu (YSK) İstanbul seçimleriyle ilgili iptal taleplerini gündeme almış, görüşmelere başlamayı kararlaştırmıştı. YSK’dan çıkacak kararın piyasalar üzerinde, özellikle kurlar açısından önemli rol oynayacak..

Artık karar aşamasına yaklaşılan ABD ile süren S-400 sorunuyla ilgili atılacak adımlar önümüzdeki günlerde piyasada önemli etki yaratacak. ABD’yi tatmin edecek bir karar alınması halinde bu TL’nin değer kazanmasına yol açabilir.

Ancak IMF- Dünya Bankası toplantıları için gittikleri ABD’den yeniden gelen bankacılarla konuştuğumda, S-400 füzeleriyle ilgili sorun çözülse bile sorunların tümüyle hallolacağı anlamını çıkarmamak gerektiğini söylediler. İzlenimlerini aktaran bankacılar, yeni açıklanan ekonomik programın yabancı yatırımcıları tam olarak ikna etmediğini gözlediklerini belirtirlerken, oluşan olumsuz algının düzeltilmesi için büyük çaba sarf edilmesi gerektiğini kaydettiler. S-400‘lerle ilgili bir çözüm formülü bulunsa bile, yeniden güven oluşturmak için sorunlardan sadece birinin ortadan kalkmış olacağını belirttiler.

NE ZAMAN OLABİLİR?

Yazının Devamını Oku

Huawei, 5G dahil ayrımcı olmayan politikalar istiyor

BİLGİ ve iletişim teknolojileri altyapısı ve akıllı cihazların lider üreticilerinden biri olan Huawei, çalıştığı ülkelerde “ayrımcı olmayan politikalar” istiyor. 5G ve siber güvenlik alanları başta olmak üzere, ayrımcı olmayan politikalar uygulandığı takdirde teknolojik yarışta öne çıkacakları konusunda iddialılar. Huawei’nin, Çin’de her yıl gerçekleştirdiği Global Analist Zirvesi’nin 16’ncısı, 16 Nisan’da Shenzhen’de gerçekleşti. “Tamamen Bağlantılı, Akıllı Bir Dünya İnşa Etmek” ana cümlesine sahip Huawei Analist Zirvesi 2019 (HAS), dünyadan 680’den fazla endüstri ve finansal analiz uzmanı, fikir liderleri, telekomünikasyon, internet ve finans sektörünün temsilcilerinin katılımını sağladı. Sürekli inovasyonla tamamen bağlantılı ve akıllı bir dünyanın inşasını temel alan Zirveye, davetli olarak katılan gazeteciler arasındaydık.

Huawei CEO’su Ken Hu, organizasyonu açış konuşmasında, “Akıllı dünya çağının artık resmen başladığını, bilgi ve iletişim teknolojileri endüstrisinin şimdiye dek görülmemiş gelişme fırsatlarıyla karşı karşıya olduğunu, 5G’nin yaşamımıza beklenenden çok daha fazla yenilik getireceğini” söyledi. Huawei’nin tahminlerine göre, 2025 yılında dünyada 2.8 milyar 5G kullanıcısı olacağını kaydeden Ken Hu, çok sayıdaki kullanıcıyı desteklemek için basit, güçlü ve akıllı ağlar geliştirmeyi, müşterileri için de sürekli yeni değerler yaratmayı amaçladıklarını kaydetti. Pazarın önemli aktörlerinden biri olarak bulut rekabetinin bir anlamda yapay zeka rekabeti olduğunu düşündüklerini kaydeden Ken Hu, tüketicilere tüm senaryolarda akıllı ve kesintisiz bir dijital deneyim yaşatmak için önemli adımlar attıklarının altını çizdi.

Zirve nedeniyle 3 gün boyunca Shenzen’deki Huawei Merkezini, üretim ve Ar-Ge tesislerini gezme fırsatımız oldu. Avrupa ülkelerinin önemli tarihi binalarının birebir örneklerinin yer aldığı, çok geniş bir arazi üzerinde kurulan birimler arasında ulaşımın trenle sağlandığı, yeni oluşturulan Huawei yerleşkesini gezdik. İlk kez basına açılan telefon üretim merkezini görme imkanı bulduk.

Huawei’nin idari yapısında önemli kararlar 7 kişilik İcra kurulu’nda alınırken, yürütme sorumluluğu seçilen 3 CEO arasında, altışar aylık dönüşümlü olarak yerine getiriliyor.

TÜRKİYE VE ARIKAN’IN ÖNEMİ

Dönüşümlü CEO’lerden Guo Ping, Polonya, Avusturya ve Türkiye’den gelen gazetecilerle özel bir sohbet toplantısı düzenleyerek, sorularını yanıtladı. Bir soru üzerine siber güvenlik merkezini geçen ay Brüksel’de açtıklarını, bir bütün olarak AB ve Avrupa ülkeleri için güvenli ve şeffaf bir mekanizma inşa etmeyi umduklarını kaydeden Guo Ping, Almanya ve AB’nin ayrımcı olmayan politikasını hem ülke hem de şirketlere yönelik olarak takdir ettiklerini kaydeden Guo Ping, “Başkan Trump, ABD şirketlerinin 5G’de liderlik etmesi gerektiğini söyledi. Neden Çinli veya Avusturyalı şirketler ön plana çıkamıyor? ABD şirketleri neden tek lider olmalı? Liderler ABD’den değilse, ABD hükümeti bir şekilde hata bulacaktır. Ancak oyun artık bu şekilde oynanmayacaktır” dedi.

Huawei iddialı oldukları 5G ve yapay zeka konularında Türkiye’yi  önemli bir potansiyel ülke olarak görüyor. Çin dışındaki ikinci büyük Ar-Ge merkezinin Türkiye’de olmasını da verdikleri öneme örnek olarak gösteriyorlar. “Çin’in Avrupa’daki yatırımları hakkında çok fazla tartışma olduğu, Çinli firmaların Avrupa’da kritik altyapıya sahip olmalarından korkulduğu” şeklindeki soruyu yanıtlayan Guo Ping, “Huawei’de, sayısallaştırma ve istihbarat çağında, tüm ülkelerin yalnızca kendilerine güvenmekten kaçınmaları gerektiğine inanıyoruz. Bunun yerine, başkalarının güçlü yanlarından yararlanabilmeleri ve ürünlerini ve çözümlerini daha rekabetçi hale getirebilmeleri için kapsamlı bir küresel iş birliğini sürdürmeleri gerekiyor” dedi.

Aynı soruya yanıt verirken, Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde Profesör Dr. Erdal Arıkan’ın 5G hakkında yazdığı bildiriyi örnek veren Guo Ping, “Huawei bu makalenin değerini anladı, Profesör Arıkan ile çalışmaya başladı ve araştırma sonuçlarını da iletişim teknolojisi özelindeki ürünlerinde uygulamaya başladı. Daha sonra bunu bir 5G standardına dönüştürdük. Bunun Bilkent Üniversitesi, profesörün kendisi ve Türkiye’nin itibarı için faydalı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca 5G’nin dünyadaki ilerlemesine de büyük katkı sağladı. Bu tür ortaklıklar birbirlerini güçlendirir ve tüm taraflara yarar sağlar” şeklinde konuştu.

Arıkan’

Yazının Devamını Oku

Beklentileri olumluya çevirmek

WASHINGTON’daki IMF-Dünya Bankası görüşmelerinden yansıyan tabloya göre dünya ekonomisinde sıkıntılı bir süreç bizi bekliyor.

Türkiye ekonomisi ile ilgili ise açıklanan son ekonomik programa rağmen beklentilerin olumluya çevrilemediği görülüyor. IMF tahminlerinde bu yıl Türkiye ekonomisinin yüzde 2.5 civarında gerileyeceği tahmini yer alırken, 2020 yılında yüzde 2 civarında bir büyüme bekleniyor. Özetle; 2 yıl boyunca duran bir ekonomi, buna karşılık enflasyonun yüzde 15’in altına inemeyeceği bir beklenti tablosu gözüküyor. Bu gelişmelere bağlı olarak da kişi başına düşen milli gelirin azalacağı, işsizliğin artacağı bir dönem ile karşı karşıya kalacağımız tahmin ediliyor.

IMF’in Avrupa Departmanı Direktörü Paul Thomsen geçen hafta toplantılar öncesi yaptığı değerlendirmede, “Türkiye için sıkı para politikasının ve enflasyon beklentilerini yeniden kontrol altına almanın kritik önemde olduğunu” belirtti. Kısacası; tüm dünya için resesyon olmasa bile büyümede sıkıntılı bir dönem beklenirken, Türkiye’nin bu olumsuzluklardan daha fazla zarar göreceği tahmin ediliyor.

Türkiye’nin büyümek için yabancı sermayeye ihtiyaç duyduğu açık. Bu nedenle de küresel aktörlerin Türkiye ekonomisine nasıl baktığı, yatırımcıların sözüne güvendiği uluslararası kuruluşların Türkiye tahminleri önemli rol oynayacak. İşte bu havayı değiştirmek, yabancı yatırımcıların beklentilerini olumluya çevirmek için, bu toplantılara gidilmeden önce Türkiye için ekonomik tedbirler paketi açıklandı. Ancak paketle, hem içeride hem de yurt dışında, içine girilen darboğazı aşmak için gerekli önlemlerin yer aldığı algısının yeterince yaratılamadığı açık. Zaten haftanın son günlerinde kurlarda yaşanan hareket de, beklentileri değiştirmek adına beklenildiği kadar yol alınamadığını gösteriyordu.

Aslında, daha önce de tekrarladığımız gibi, seçim sonrası siyasi tablonun hala netleşmemiş olması, içi dolu bir paket açıklansa bile bu etkinin yaratılmasının zor olacağını gösteriyordu. Paketin içeriğinin yeterli olduğunu kimse söyleyemiyor ama mevcut siyasi ortam da pek uygun bir zemin oluşturmuyordu. “İstanbul seçimlerine ilişkin tablo netleştirilmiş olsaydı, paket açıklandıktan sonra kurlar bu kadar artmazdı” diyen çok sayıda analist var. Bunun gibi ABD ile S-400 füzeleri ile ilgi tartışma alevlenmemiş, yaptırım sözleri bu kadar ayyuka çıkmamış olsaydı da, son haftada TL bu kadar değer kaybetmezdi deniliyor.

ÇIPA İHTİYACI

Özetle; iç ve dış siyasi gelişmelerin ekonomiyi derinden etkilediği bir dönemi yaşıyoruz ve bu dönem daha sürecek gibi gözüküyor. Siyasi alanda sorunlar çözülmeden, belli ki ekonomik beklentileri olumluya çevirmek kolay olmayacak. Bu saptama, siyasi iklim normalleşse ekonomiyle ilgili adım ihtiyacı ortadan kalkar, mevcut tedbirler yetecek anlamına gelmiyor. Siyasi iklimin normalleşmesiyle birlikte ekonomideki beklentileri olumluya çevirmek için, küresel sıkıntıları da göz önünde tutarak, mevcutlara kıyasla daha radikal adımların atılması gerekecek.

Türkiye’yi yönetenlerin beklentileri olumluya çevirebilmeleri için, konuştuğumuz AKP’li bazı eski bakanların da katıldığı gibi; AB ve ABD ile sorunların biran önce çözümüne odaklanılması, enflasyon gibi mevcut ekonomik sorunlara daha radikal önlemler alınırken, siyasi ve ekonomik yeni yapısal tedbirleri gündemlerine almaları gerekecek. Güvenilir çıpalar oluşturmak gerekiyor; bunun için AB hedefine yeniden sarılma, bu kapsamda siyasi, ekonomik ve kurumsal uyum programlarına dönülmesi artık masaya yatırılmalı.

Yazının Devamını Oku

Tedbirler finans ağırlıklı

Ekonomik reform paketi açıklamasının “acil ekonomik tedbirler” paketine dönüştüğünü söyleyebiliriz. Zaten Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da açıkladığı metnin başlığını “Yeni Ekonomi Programı Yapısal Dönüşüm Adımları 2019” başlığını koydu. Bakan Albayrak, “Bu yeni paketle ekonominin karşılaştığı temel sorunlara çözüm sağlayacağını düşündüğümüz adımların ilk aşamasını ele aldık” diyerek 4.5 yıllık seçimsiz dönemde reformların devam edeceğini söyledi.

Bakanın da söylediği gibi; açıklanan tedbirlerin daha çok finans kesimi ağırlıklı olduğunu gördük. Bunun dışında örneğin enflasyonla mücadele için mayıs ayında Tarım Bakanlığı’nın açıklayacağı, gıda fiyatlarının düşürülmesi için hazırlanan plana değinmekle yetindi. Vergi reformuyla ilgili olarak da bazı temel amaçları sayıp, Ağustos ayında reformun tamamlanıp açıklanacağını söyledi. Bu arada ekonomiyle ilgili olarak hukuk reformundan da söz etti.

Finans kesimiyle ilgili yapılacakların başında bankaların sermaye yapılarının güçlendirilmesi ve bazı sektörlerdeki kredi tıkanmasını aşacak formüller üzerinde durulduğunu söyleyebiliriz. Özel bankalar için 2018 kârlarının dağıtılmayıp sermayeye eklenmesi uygulamasının devam edeceğini belirten Bakan Albayrak, kamu bankalarına ise toplam 28 milyar TL’lik hazine tahvili verileceğini söyledi. Kamu bankalarının daha önce dışarıdan sermaye benzeri tahvil ihracıyla kaynak aradıklarını biliyoruz ama bu açıklamadan anlıyoruz ki; böyle bir formül hayata geçirilemediği için Hazine’nin tahvil ile sermaye güçlendirmesi yapması kararlaştırılmış. Bu formülün, düşük olmasıyla övündüğümüz, kamu borç stokunu artırması kaçınılmaz. Kamu bankaları belli ki, 2001’de olduğu gibi, bu tahvilleri alıp şuanda karşılıklar için kullandıkları piyasada kullanabilecekleri tahvillerin yerine bunları koyacak, böylece likidite açısından rahatlayıp, kredi mekanizmalarını güçlendirecekler. Bunun yeterli olup olmayacağını ileride göreceğiz ama belli ki tüm bankalar için belirli bir kamu kaynağı koyularak yeniden sermayelendirme yapma formülü yerine sadece kamu bankalarının zayıflayan sermaye yapılarının güçlendirilmesi yolu seçilmiş.

ENERJİ VE İNŞAAT FONLARI

Özel sektör bankaları için böyle bir radikal sermayelendirme yoluna gidilmezken, sadece iki sektör için, bankalardaki batık kredilerin bilançolardan temizlenip, bu yolla rasyolarını düzeltip, likidite imkanlarının artırılması planlanmış. Bakan Albayrak inşaat ve enerji sektörü için iki ayrı fon kurulup, sadece özel bankalardaki ödenemeyen enerji ve inşaat kredilerinin buraya aktarılıp bankalara fondan hisse verileceğini, bu fonların da yerli ve yabancı yatırımcılara açılacağını söyledi.

Mevcut konjonktürde bu fonlar için bence yatırımcı bulmak kolay olmayacaktır. Bankaları bu yolla rahatlatmak konusunda ısrar edilecekse, zaman içinde kamu buraya da tahvil yoluyla müdahale etme zorunda kalabilir. Sigortacılığın geliştirilmesi benimsenirken Sigorta Denetleme ve Düzenleme Kurumu oluşturulacağı açıklandı. Yani BDDK ardından SDDK gelecek.

Bakan Albayrak’ın açıkladığı önlemler arasında bireysel emeklilik sigortasının zorunlu hale getirilmesi, tamamlayıcı sigorta oluşturulup, buradaki fonların yatırıma dönüştürülmesi, kıdem tazminatının de bu kapsamda yeniden alınması gibi, evvelden beri konuşulan tedbirler de yer aldı. Gelirlerin yetersiz kaldığı mevcut iklimde zaten zor olan tasarrufları büyütmeyi, bir de zorunlu uygulamalarla yapmak ve kıdem tazminatı gibi konuların toplumsal kesimlerde tepki görmesi, yoğun tartışmalara neden olup hayata geçirilmesini zorlaştırması kaçınılmaz.

 

Yazının Devamını Oku

Ekonomik paketin zamanlaması

YARIN Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından yapılacak ekonomik paket açıklaması merakla beklenirken, açıklamanın zamanlaması da tartışmalara aday görünüyor.

Özellikle seçim sonrası bir türlü netleştirilmeyen seçim süreciyle ilgili spekülasyonların paketin yeterince algılanmasına olumsuz etki yapabileceği konuşuluyor. Bir başka deyişle bugün İstanbul seçimlerine ilişkin süreç tamamlanır, süreç netlik kazanırsa, ekonomik paket açıklaması için doğru bir zamanlama sayılabilir. Ancak piyasalarda gerginliğe yol açan bu süreç netleşmeden açıklama yapıldığı takdirde, ekonomik paketin etkisinin azalması kaçınılmaz olabilir.

Aslında bu açıklamanın piyasalar tarafından uzun zamandır beklendiği, dolayısıyla biran önce açıklanmasının doğru olacağı kesin. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ardı ardına, uzun ABD seyahati başta olmak üzere, yoğun gündemi olduğu da biliniyor. O nedenle açıklamanın fazla geciktirilemeyeceği konuşuluyor ancak paketin başarısı için siyasi iklimin göz önüne alınması da gerekir yorumları yapılıyor.

Dün yapılan seçimlere ilişkin açıklamaların piyasada ne kadar önemli etki yarattığı görüldü. Bir haftayı aşkın süredir seçim sonuçlarının hala netlik kazanmaması, seçimlerin yenilenebileceğine ilişkin iddialar, piyasaların gerilmesine neden oldu. Zaten seçim öncesi kırılganlaşan piyasadaki durum, bu yeni siyasi iklim nedeniyle iyice hassas bir noktaya gelmiş gözüküyor. Türkiye’nin varlıklarının 1 ayı aşkın süredir, diğer gelişmekte olan ülkelere kıyasla olumsuz ayrışmaya devam etmesi, kırılganlığın en önemli göstergesi niteliğinde.

Yarın açıklanacağı söylenen ekonomik reform paketiyle, piyasalardaki havanın değiştirilmesinin amaçlandığı, oluşacak havanın reform paketine yaratılması planlanan güven konusunda önemli etki yapacağı, yani başlangıcın paketin başarısı açısından da önemli olacağı unutulmamalı.

PAKET ÖNCESİ EKONOMİK VERİLER

Açıklamanın zamanlaması önemli rol oynayacak ama tabi ki paketin içeriği belirleyici olacak. Bloomberg’de yer alan, bir bakanlık yetkilisine dayandırılan haberde, pakette vergi reformu, bankacılık, finansal piyasalar konularında düzenlemeler yer alacağı, enflasyonla mücadele konusunda atılacak yeni adımların olacağı ve öngörülen adımların zamanlamasının da kamuoyuna açıklanacağını söylemiş.

Reform paketinin içeriğini, piyasalar açısından nasıl karşılanacağını, güvenilir bulunup bulunmayacağını açıklamalar yapıldıktan sonra oluşacak tartışmalarla birlikte anlamaya çalışacağız.

Ancak hem açıklama zamanlaması, hem açıklama öncesi gelen verilere bakılarak, kredibilite sağlayacak bir program için çok kuvvetli, gerekirse radikal önlemlerin pakette yer alacağı beklentisinin arttığını da dile getirmek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Gündem yapısal reformlar olacak

HAZİNE ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, ekonominin yeni yol haritasını 10 Nisan Çarşamba günü açıklayacağını duyurdu. Bir süredir zaten yapılan yapısal reform tartışmalarının bu açıklamanın ardından alevlenmesi bekleniyor.

Piyasaların gözü seçimden önce “8 Nisan haftasında açıklanacak” denilen yapısal reformlardaydı. Hem yerli hem yabancı piyasa yetkilileri, bir süredir açıklanacak reformların içeriğini merak ediyor. Son günlerde Hazine’de çalışmalar olduğunu biliyoruz ama içerik konusunda kamuoyuna bilgi sızmış değil.

Bakan Albayrak 28 Mart’ta katıldığı bir toplantıda büyüme, enflasyon, bankacılık başta olmak üzere tüm alanlarda atılacak adımları içeren genel çerçeveye ilişkin açıklama yapacaklarını söylemişti. Alınacak tedbirlerin bir kısmının yönetmelik ve kararname olacağını, bir kısmının yasal düzenleme ile hayata geçirileceğini kaydeden Albayrak “Türkiye’nin artık bundan sonraki gündemi, finansal mimarisi, finansal güvenlikse, finansal ekonominin desteklenmesi açısından tüm enstrümanlarla sağlıklı ve reel büyüyen bir ekonomiyi ne şekilde destekleyeceğine dayalı atılacak adımlarsa, ne gerekiyorsa bu adımları atacağız” demişti.

Aslında bir süredir yapısal tedbir reformlarında içerinde neler olması gerektiği tartışılıyor. Bakanın bu açıklaması ardından içerik tartışması daha fazla yapılır oldu. Bazı uzmanlar bankalar veya dış borçlar için kamunun destekleyeceği kaynak önlemlerini öne çıkarırken, bazıları sadece ekonomik reformların yapılmasının yetmeyeceğini, demokrasi ve hukuk alanında gerekli adımlar eksik kalırsa özellikle yabancı sermaye akımının yeniden başlatılamayacağı üzerinde duruyorlar. Bu görüşe AKP’nin ekonomi yönetimi içerisinde yer alan bazı önemli isimlerin katıldığına bizzat şahit olduğumu da söylemeliyim. Burada kilit noktaların enflasyon başta olmak üzere bozulan makro dengelerin yeniden kurulmasının sağlanması, bunun için piyasa ekonomisi kurallarının uygulanmasındaki zorlamaların kaldırılması, yeniden yabancı sermaye akımının sağlanması olarak görülüyor. Yani kısa dönemde bu amaca dönük gerekli yapısal tedbirlere öncelik verilip, daha orta ve uzun dönemde üretim yapısını değiştirmeye kadar gidecek radikal önlemlerin paket içinde olup olmadığına bakılacak. Açıklanacak yapısal tedbirlerin hem içeride hem dışarıda, bu amaca dönük güven verip veremeyeceği de paketin başarısını etkileyecek.

TÜSİAD’IN REFORM TALEBİ

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Simone Kaslowski geçen hafta yaptığı açıklamada, Türkiye’nin son 4 yılda oldukça yoğun bir siyasi gündemle karşı karşıya kaldığını, bu süreçte ekonomik sorunlara hep kısa vadeli çözümler üretilmeye çalışıldığını belirterek, artık daha uzun vadeye odaklanıp, Türkiye’nin geleceği ve ekonominin rekabet gücünün nasıl artırılacağının tartışılması gerektiğini dile getirdi. Finansal istikrarı sağlamak için mevcut birikmiş döviz cinsinden borçlar için de bazı çözümler üretmek gerektiğini kaydeden Kaslowski, bankacılık sektörünün elindeki kaynakları en verimli alanlara aktarabilmesi, taze kredilerle ekonominin sağlıklı büyümesini sağlayabilmesi için sorunlu kredilerle ilgili somut adımların aciliyet kazandığını kaydetti. Hukukun üstünlüğünün kurallı ve güven veren bir ekonomi için önkoşul olduğunu kaydeden Kaslowski, ihtiyaç duyulan reformları; “ilki finansal istikrar için ihtiyacımız olan reformlar, ikincisi verimliliği ve rekabet gücünü artıracak reformlar, üçüncü olarak da büyüme için gereken reformlar” başlığı altında sıraladı.

Umarız, reform açıklamaları seçim sonrası siyasi netleşmenin ardından gelir.

 

Yazının Devamını Oku

Mart enflasyonu ne anlatıyor?

Mart ayı enflasyonu beklentilerin üzerinde artarak yıllık yüzde 19.71 oranına çıktı. Mart ayında tüketici fiyatları yüzde 1.03 oranında artarken, gıda fiyatlarındaki yüksek seyrin, aylık yüzde 2.44 oranıyla devam ettiği gözlendi.

Mart ayı enflasyonunda en olumlu gelişme ise çekirdek enflasyonda görüldü. Yıllık tüketici fiyat artışı yüzde 19.67’den 19.71’e çıkarken, çekirdek enflasyon yüzde 18.52’den 17.53’e geriledi. Buna karşılık üretici fiyat artışları ise mart ayında aylık yüzde 1.58, Mart 2018’e kıyasla yıllık yüzde 29.64 oranında arttı.

2018 Eylül ayı sonunda yüzde 25.24 ile zirveye çıkan enflasyonun daha sonraki 6 ayda yüzde 20 civarına oturduğu, bu seviyenin aşağı doğru kırılamadığı görülüyor. Yıllık enflasyon 2018 Kasım sonunda yüzde 21.62, aralık sonunda yüzde 20.30, 2019 Ocak sonu yüzde 20.35, şubat sonu yüzde 19.67 olmuşken mart sonunda ise yine küçük bir artışla yüzde 19.71 olarak gerçekleşti. Şimdi piyasaların enflasyonun yüzde 20 seviyesinde bir katılık gösterip göstermeyeceğini yakından izleyeceği, hükümetin yıl sonu için belirlediği yüzde 14-15’lik rakamlara inip inemeyeceğini sürekli sorgulayacağı anlaşılıyor. Yüzde 20’lik seviyenin aşağı doğru kırılabilmesi için, hem geçen yılki baz etkisi hem de bundan sonra bekletilen zamların ne zaman yapılacağı belirleyici rol oynayacak. En önemli etki ise 8 Nisan haftasında açıklanacağı söylenen yeni ekonomik tedbirlerin kapsamından gelecek.

Bu tedbir açıklamalarının daha fazla müzakere ihtiyacından biraz gecikmesi söz konusu olabilir. Buna karşılık bekletilen zamların ise bir an önce devreye girmesinin kaçınılmaz olduğu görülüyor.

FAİZ İNDİRİMİ İHTİMALİ

Bunlara ek olarak açıklanacak tedbirlerin makro çerçevesinin ne olacağı büyük önem taşıyor. Gelirleri artırmak için vergi düzenlemesi yapılacağı söyleniyor ve bu da akla ilk olarak sigara, içki gibi vergi oranları zaten yüksek mallara yeni vergi zamları gelip gelmeyeceği sorusunu akla getiriyor. Eğer vergi oranlarında da bir artış olursa, enflasyonda ciddi oranda düşüşü frenleyebilir. Gıda fiyatlarındaki yüksek seyrin mevsimsel etkilerle biraz aşağı gelmesi bekleniyor ancak yapısal sorunlar nedeniyle gıda fiyatlarında da önemli düşüşler olacağı sanılmıyor. Yıllık enflasyon seyrinde gıda önemli bir veri olacak.

Bu arada enflasyonun küçük de olsa tekrar artması, faizler açısından da piyasaları yakından ilgilendiriyor. Piyasa analistleri artık mayıs ayında bir faiz indirimi ihtimalinin kaybolduğu görüşündeler. Zaten seçim öncesi kur hareketinin buna izin verilemeyeceğini gösterdiğini kaydeden bir analist, son enflasyon rakamlarıyla en erken Haziran’da bir faiz indirim kararı alınabileceğinin ortaya çıktığını söyledi. Bu arada özellikle mevduat faizlerinde zorunlu olarak, bir yukarı gidişin belirginleşmesi bekleniyor. Hem kurlardaki artışın devam etmesi, hem enflasyon rakamlarının mevduat faizlerinin Merkez Bankası’nın gösterge faizine doğru yakınlaşmasını zorunlu hale getirdiği ifade ediliyor.

Yazının Devamını Oku

Herkes ‘artık ekonomi konuşalım’ diyor

Yerel seçimlerin ardından artık tüm kesimler mevcut ekonomik sorunların tartışılıp, köklü çözümler yönünde reform adımları atılması gerektiğini belirtmeye başladılar. Bu talepler seçim sonrası yoğunlaşsa da, aslında seçimlerden bağımsız olarak, bunun bir gereklilik olduğu zaten seçim öncesinde de açıkça dile getirilmeye başlamıştı.

Hem Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, hem Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, hem de muhalefet sözcüleri, mevcut ekonomik sıkıntıların aşılabilmesi için seçimlerden hemen sonra yapısal tedbirlerin uygulamaya konulması gerektiğini bir süredir belirtiyorlar. Seçim bitti ve artık iş aleminin sözcüleri de piyasa oyuncuları da, alınacak ekonomik tedbirler, yapılacak reformlara gözlerini dikmiş durumdalar.

Seçimin yapıldığı gün, TOBB ve TÜSİAD başta olmak üzere, neredeyse iş aleminin tüm temsilcileri birden, “bundan sonra 4.5 yıllık seçimin olmayacağı bir dönem” olduğunun altını çizip, biran önce gündemin ekonomiye gelmesi gerektiğini belirterek, yapısal tedbirlerin hayata geçirilmesi taleplerini kamuoyunda dile getirdiler.

Herkes yapısal tedbir gerekliliğinden söz ediyor ama bunun içinin nasıl doldurulacağı konusunda ise görüş ayrılıkları bulunduğunu biliyoruz. Hükümetin nasıl bir reform paketi ve yol haritasi izleyeceğini belirlemek için önümüzdeki iki hafta boyunca yoğun çalışmalar yapması bekleniyor.

Seçimden sonra açıklama yapan muhalefet sözcüleri ise ekonomik yapısal tedbirlerin yanı sıra özellikle demokrasi ve hukuk devleti konularında siyasi yapısal tedbirlerin de hayata geçirilmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Seçim öncesi konuştuğumuz AKP kurmaylarından bazılarının da yine siyasi yapısal tedbirlere ihtiyaç olduğundan söz ettiklerine şahit olduğumuzu söylemeliyiz. Ekonomik reformları ancak siyasi reformların izlemesi halinde yeniden yabancı sermaye akışını sağlayacak bir iklimin oluşabileceğini kaydeden bu kurmaylar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda inisiyatif koymasını beklediklerini kaydediyorlar. AKP’nin seçim sonuçlarıyla birlikte kendi içindeki değişik ekonomik görüşleri olan kesimlerle önümüzdeki dönemde yapılacak değerlendirmelerin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çizeceği yol haritasına yansıması bekleniyor.

PİYASANIN BEKLENTİSİ  MEVDUAT FAİZİNDE

Reel sektörü temsil eden iş alemi temsilcileri, mevcut darboğazı aşıp, istikrar içinde üretimin yeniden canlandırılacağı bir yapısal tedbir manzumesi bekliyor. Her birinin ayrı görüşleri olsa da köklü tedbirler gerektiğini tekrarlıyorlar.

Buna karşılık yapıları gereği işe daha kısa vadeyle bakan piyasa oyuncuları ise finans piyasalarındaki gelişmelerin nasıl etkileneceği ve nelerin yapılabileceğine odaklanmış durumda. Bazı piyasa oyuncuları seçim sonrasında dolarizasyon eğilimini kırmak için faizlerde yukarı doğru bir hareket olup olmayacağını yakından izlemeye başladılar. Özellikle baskı altına alınan mevduat faizlerinin yeniden artabileceği beklentisinin olduğunu söylemeliyiz. Mevduat faizlerinin 3,5 puanlık artışla, politika faizi olan yüzde 24’lere çekilmesinin makul olacağı görüşü giderek yaygınlaşıyor.

Yazının Devamını Oku

Merkez Bankası önlemlerinin etkisi

Cuma günkü kur atağının ardından, yeni haftada piyasaların ilk günü nispeten sakin seyretti denilebilir. Merkez Bankası’nın dün aldığı önlemlerin piyasaya etkisi görülürken, bu önlemlerin kurdaki gerginliği tümüyle alamadığı da gözlendi.

Merkez Bankası dün haftaya başlarken daha önce açıkladığı repo ihalelerine ara verilmesi uygulamasının yanı sıra, swap piyasasında vadesi gelmemiş toplam sınırı yüzde 10’dan 20’ye yükseltti. Piyasa uzmanları Merkez Bankası’nın aldığı önlemlerle piyasaları rahatlatmak için daha sıkı TL uygulamasına geçip, döviz likiditesini artırmaya çalıştığını ifade ettiler. Merkez Bankası’nın hızlı hareket edip tepki vermesini olumlu bulan piyasa uzmanları, buna karşılık beklentilerdeki bozulmanın devam ettiğinin görüldüğünü söylediler.

Bu yorumlara neden olan piyasa hareketlerine baktığımızda çuma günü yüzde 5’in üzerinde değer kaybeden TL’nin, dün akşamüstü saatlerine kadar yüzde 1-2 arasında değer kazanımı görüldü. Yani, Merkez aldığı önlemlerle kurdaki hareketi törpüledi ama piyasaları tümüyle sakinleştiremedi.

Dün piyasada yabancıların sakin bir tavır içinde oldukları, bireylerin döviz alımlarının ise, azalmakla birlikte sürdüğü belirtildi. Bu arada son 15-20 günde sadece kamu bankaları ve bir özel banka satıcı konumundayken, dün farklı özel bankaların da piyasaya döviz satıcısı olarak girdikleri ifade edildi.

Buna karşılık hafta sonunda piyasadaki hareket için sert açıklamalar yapan politikacıların dün açıklama yapmaktan kaçındıklarını da not etmek gerekiyor.

Bazı piyasa oyuncuları cuma günkü harekette birçok nedenin rol oynadığını belirtirken, Merkez Bankası’nın bu nedenlerin hepsini, örneğin ABD ile yaşanan gerginliği elimine etmesinin mümkün olmadığını, o nedenle dünkü tedbirlerin işe yaradığını söylemenin mümkün olduğunu belirttiler.

Merkez Bankası’nın piyasadaki faiz oranını yukarı itmek yerine doğrudan faiz artışı yapıp yapamayacağını sorgulayan bazı analistler ise Merkez’in bu hareketi geçici gördüğü için böyle bir yola gitmiş olabileceğini söylediler.

Yaşanan gerginliğin bu hafta zaman zaman tekrarlanabileceği beklentisinin piyasada hakim olduğunu söylemeliyiz. Bununla birlikte nisan ayındaki Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantısında faiz indirimi beklentisinin zaten düşük olduğu, bu hareketle indirim ihtimalinin tümüyle yok sayılması gerektiği de belirtiliyor.

MERKEZ’İN AÇIKLAMALARI

Yazının Devamını Oku

Sağduyulu analiz zamanı

KURLARDA geçtiğimiz hafta sonu yaşanan atağın nedenleri tüm hafta sonunda tartışıldı.

Bu hareketin ve ardından gelen soruşturma haberlerinin piyasalarda tedirginliğe yol açtığı açık. Merkez Bankası’nın borç verme faiz oranını yükseltip repo ihalelerini iptal etmesi doğru kararlar sayılabilir. Ancak piyasadaki psikolojinin değişmesi, beklentilerin olumluya dönmesi için bu adımların yetmeyeceği ortada.

Yaşanan atak için bir sürü neden sayılabilir ama ortak başlık altında “beklentilerin bozulması” diyebiliriz. Bu aniden olan bir şey de değil, kurlarda küçük hareketlenmeler biliniyordu. Fed kararından sonra piyasalar dolarda biraz gerileme beklese de sonrasında küresel anlamda yeniden yukarı doğru hareketler olabileceği söyleniyordu. Ancak küresel anlamda yaşanan hareket içerideki kur atağını açıklamıyor. Daha önce de sık sık başımıza geldiği gibi; TL’nin olumsuz ayrışmasının nedeni yine bize özgü sorunlar ve riskler.

Bu köşede sürekli tekrarladığımız başka bir unsuru da saymamız gerekiyor; piyasalar iyiyi satın alma eğilimindeyken kötü haberleri fazla dikkate almazlar ama işler kötüye gitmeye başladığında kötü haberleri abartılı olarak satın alır, fiyatlandırırlar. Çünkü piyasa mantığı her iki yönde de geri kalmamak üzerine kurulu, oyuncuların geride kaldığı takdirde para kaybetme korkusu ağır basıyor. İşte Cuma günü gördüğümüz harekette de piyasalardaki toplu eğilimin varlığını gözardı etmemek gerekiyor. Nasıl işler lehimize giderken toplu hareketi alkışlıyorsak, işler kötüye giderken de bu eğilimi kötüleyemeyiz. Ekonomiyi yönetenlerin görevi hem iyiye hem kötüye giderken verileri ve piyasaların işaretlerini rasyonel biçimde anlamaya çalışmak, sakin ve sağduyulu analizler yapıp, karar verebilmektir.

ÇOK SAYIDA NEDEN VAR

Son kur atağı için birçok neden sayılıyor ve hepsinin haklılık payı olabilir. Yani İsrail’in Golan tepelerini ilhakı konusunda Trump’ın açıklamasına verilen sert tepkinin de, S-400 füzelerinin alımı konusunda ABD ile giderek büyüyen çekişmenin de, Venezuela konusundaki görüş ayrılıklarının da, yerel seçimlere ilişkin anketlerin de payı olduğu söylenilebilir.

Döviz rezervlerinde son haftalarda yaşanan düşüşün nedenleri ve ileriye dönük olarak yarattığı risk algısının etki yaptığı da ortada. Yine son dönemde bankalara mevduat akışını hızlandırmak için yatırım fonları için getirilen düzenleme, döviz tevdiat hesaplarına uygulanan stopajların artırılması da kurlardaki baskının artmasında biriken nedenler olarak sıralanabilir. 

Ancak piyasaları tedirgin eden asıl nokta sürekli olarak işleyişe müdahale edilmesi, suni tedbirlerin giderek arttığı algısı. Yani bankaların mevduat toplaması istenirken, mevduata ödedikleri faizlere sınır konulması, böylece enflasyonunu altında faiz oranlarına inilmesi, buna karşılık kredi konusunda bankaların yine istemedikleri oranda artışa yönlendirilmeleri, kamu bankalarının kullanılması birer sorun. Enflasyonun düşmesini yani mevcut faizin artıda kalacağını iddia etseniz de, belli ki buna piyasa inanmıyor.

Yönetimin görevi, kararlarıyla piyasayı inandırmak, yön vermektir.

Yazının Devamını Oku

Fed’den sürpriz beklenmiyor

İçeride piyasaların gözü artık seçime ve seçim sonrasında alınacak önlemlere dönmeye başladı. Küresel gelişmelerin uygun bir ortam sunduğu söylenebilir ama belli ki seçim sonrasında piyasanın yönünü, yine bize özgü siyasi ve ekonomik koşullar belirleyecek.

Küresel gelişmelere bakıldığında çarşamba günü açıklanacak ABD Merkez Bankası Fed’in kararı en önemli gelişme olarak gözüküyor. Fed kararı öncesi dolar geçen hafta sonunda değer kaybetmeye başladı. Doların 10 küresel para birimi karşısında değerini ölçen Bloomberg dolar endeksi geçen cuma gününü yüzde 0.2 düşerek tamamladı. Euro/dolar paritesi günü 1.1330 civarında bitirirken, altın fiyatı zayıf dolarla yükseldi.

Çarşamba gecesi açıklanacak Fed kararı öncesinde, dün sabah saatlerinde Euro-dolar paritesi 1.1340 düzeyindeydi. Piyasalardaki beklentinin Fed’in faiz oranlarında değişiklik yapmayacağı yönünde olduğunu görüyoruz. Fed’in bilanço küçültme operasyonunu sonlandıracağı tarihi açıklaması ve bu yılki faiz artışları tahmin sayısını indirmesi de bekleniyor.

Aralık’ta açıkladığı tahminlerde Fed üyelerinin 2019 yılında 2 kez faiz artışı yapacağı beklentisi öne çıkmıştı, şimdi bu sayıyı 1’e indirmesi bekleniyor.

Bankaların dün yayınladıkları haftayı değerlendirmeye çalıştıkları analizlerinden Fed konusunda bu beklentilerin fiyatlandığını öğreniyoruz. Dolayısıyla çarşamba akşamı böyle bir kararın açıklanması piyasalar için sürpriz olmayacak. Bununla birlikte Euro/dolar paritesinde bir miktar artış olabileceği ama bunun kalıcı olmayacağı konuşuluyor. Avrupa ekonomisinde başlayan zayıflık, bu nedenle Avrupa Merkez Bankası’nın faiz artırımına gidemeyeceği beklentisi de yine analizler içerisinde yer alıyor.

Tüm bu gelişmeler Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından olumlu bir iklimin devamı anlamına gelebilir. Fed’in faiz artışı sayısını düşürmesi, gelişmekte olan ülkelere fon akışının yeniden canlanabileceği umudunu diri tutacak gözüküyor.

BİZE ÖZGÜ KOŞULLAR

Küresel iklimin uygun görünmesine karşılık, içeride, özellikle seçim sonrasına ilişkin bir tedirginliğin olduğu söylenebilir. Tedirginlik yaratan siyasi konuların başında ise S-400 füzeleri ile ilgili ABD ile yaşanan çatışmayı söyleyebiliriz. Yanı sıra Suriye’de yine ABD ile ters düşme ihtimali konuşulmaya başladı.

ABD ile yaşananlar ve muhtemel gelişmeler piyasalar tarafından yakından takip edilmeye başladı. ABD’nin füzelerle ilgili kesin tavrını seçim sonrasına öteleyeceği anlaşılırken, uzlaşmazlık halinde uygulanacak yaptırımların ekonomiye etkilerinin piyasalarca tahmin edilmeye çalışıldığını gözlemliyoruz.

Yazının Devamını Oku

Potansiyel büyüme hızında düşüş

Türkiye’nin önümüzdeki dönem en fazla tartışacağı konuların başında üretimin ve büyümenin artırılması ile işsizlik oranlarının düşürülmesinin geleceği açık. Geçtiğimiz hafta açıklanan büyüme ve işsizlik rakamları bizde bu kaçınılmaz gündemi önümüze koyarken, bu konuların gelişmekte olan ülkelerin çoğunda da gündem olacağı anlaşılıyor.

Geçtiğimiz hafta uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch’in gelişmekte olan ülkelerin potansiyel büyüme hızlarına ilişkin tahminlerini revize ettiği bir raporu açıklandı. Raporda Hindistan dışındaki başlıca gelişmekte olan ülkelerin potansiyel büyüme hızlarının düştüğü, bunun da asıl olarak yatırım görünümünün etkisiyle yaşandığı belirtildi. Fitch’in revizyonlarında potansiyel büyüme hızının en çok düştüğü ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’nin potansiyel büyüme hızının yüzde 0.5 puan azalarak yüzde 4.3 düzeyine indiği belirtiliyor. Bu değişimde kurlardaki geçen yılki sert yükseliş ardından yaşanan dış değişiklikler ve yatırımların milli gelire oranındaki sert düşüşlerin etkili olduğu belirtiliyor.

Raporda ele alınan ülkelerden sadece Hindistan’ın potansiyel büyüme hızını artırdığı ve en yüksek orana ulaştığı görüldü. Fitch, Hindistan’ın potansiyel büyüme hızının 0.3 puan yükselerek yüzde 7’ye çıktığını hesaplıyor. Bunun dışında Brezilya’nın potansiyel büyüme hızını yüzde 1.8’den 1.7’ye revize eden Fitch, Meksika’nın potansiyel büyüme hızının 0.3 puan azalarak yüzde 2.5’e, Güney Afrika’nın 0.2 puan düşüşle yüzde 1.7’ye, Endonezya’nın ise 0.2 puan düşüşle yüzde 0.3’e indiğini hesaplıyor.

Potansiyel büyüme hızı ekonominin kapasitesini, kapasitedeki değişimi göstermesi açısından önemli bir veri. Bizde daha önce sık tartışılan bu konunun son dönemde fazla gündeme gelmediği görülüyordu. Potansiyel büyüme hızını daha çok, ekonominin sorun yaratmadan kendi dinamikleriyle ulaşabileceği büyüme oranı olarak anlayabiliriz. Bu oran o ülke için ideal bir oran olmayabilir ama mevcut kapasitesini ve imkanlarını gösteren bir orandır. Yani her ülke için amaç potansiyel büyüme hızının artırılması olmalıdır.

KAPSAMLI REFORMLAR

Türkiye’ye baktığımızda daha önce 5’ler civarında değerlendirilen potansiyel büyüme hızının yüzde 4.3’e inmesi elbette olumsuz bir gelişme. Fitch’in rakamı ve hesaplama yöntemleri, baz aldığı göstergeler tabi ki tartışma konusu yapılabilir ama Türkiye’de herkesin son yıllarda potansiyel büyüme hızının düştüğü konusunda hemfikir olduğu da açık.

Potansiyel büyüme hızındaki değişimi etkileyen çok sayıda faktör olduğu biliniyor ama kısaca ekonominin üretim yapısının elverdiği bir oran olduğu, bu küresel değişim sürecinde yapısal değişimin sürekli hale getirilip, yapının gelişmekte olan koşullara göre değiştirilmesi kaçınılmaz hale geliyor. İşte seçimlerden sonra ciddi biçimde ele alınması gereken konuların başında bu nedenle potansiyel büyüme hızının artırılması gelmek zorunda. Sadece geçen yılın son çeyrek büyüme rakamlarına, ya da Aralık sonunda çıkan 4 milyonu aşan işsiz sayısına bakarak bunun yapılması gerekmiyor.

Türkiye’nin büyüme hızının bir süredir düşük seyrettiği, yapısal değişim gereği, özellikle yüksek teknoloji ve yüksek katma değerli ürünlere ağırlık verecek yapının kurulması, küresel değer zinciri içinde yer alınması gerekliliği, zaten uzun süredir tartışılıyordu. Türkiye’deki zaten düşen yatırımlarda uzun yıllardır inşaat gibi sektörlere öncelik verilmesinin getirdiği sakıncalar da herkes tarafından paylaşılıyordu.

Kısacası; kapsamlı reformlarla Türkiye’nin büyüme kapasitesinin artırılması acil hale gelmiş durumda.

Yazının Devamını Oku

Yabancıyı tutan Merkez Bankası’nın sıkı duruş mesajı

MERKEZ Bankası TL’deki ılımlı seyir ve zayıf iç talebin enflasyonda gerilemeyi desteklediğini ancak fiyat istikrarına dönük risklerin devam ettiğini açıkladı.

Merkez Bankası şubat ayı enflasyonundaki küçük oranlı da olsa düşüşe rağmen, bu ay ki toplantıda faiz oranlarını sabit tutmuştu. Bu konudaki değerlendirmesini yayımlayan Merkez Bankası, “TL’de yakın dönemde gözlenen ılımlı seyir ve zayıf iç talep koşullarının enflasyondaki gerilemeyi desteklediğini, birikmiş maliyet yönlü baskıların ise daha olumlu bir görünümü sınırlandırdığı”nı belirtti.

İthal girdi maliyetleri ve iç talep gelişmelerine bağlı olarak enflasyon göstergelerinde bir miktar iyileşme gözlenmekle birlikte fiyat istikrarına yönelik risklerin devam ettiği kaydedilen açıklamada, “Enflasyonun ve enflasyon beklentilerinin bulunduğu yüksek seviyeler ile maliyet unsurlarının seyri ve fiyatlama davranışlarına ilişkin belirsizlikler, önümüzdeki dönem enflasyon görünümü üzerinde risk oluşturmaya devam etmektedir” denildi.

Şubat ayına ilişkin enflasyon verilerinin değerlendirildiği açıklamada birikmiş maliyet yönlü baskıların olumlu görünümü sınırlandırdığı, hizmet enflasyonunun iç talep koşullarındaki yavaş seyre karşılık, gerek maliyet unsurları gerekse geriye doğru endeksleme neticesinde yüksek seviyesini koruduğu belirtildi.

Açıklamada, finansal koşullardaki sıkılığın etkisiyle iktisadi faaliyetin yavaş bir seyir izlediği kaydedilirken, kamu harcamalarındaki artış, dayanıklı mallardaki vergi indirimlerinin süresinin uzatılması ve kredi hacmindeki kısmi yükselişin ilk çeyrekte yurt içi talepte ılımlı bir toparlanmayı desteklediği ifade edildi.

Önümüzdeki dönemde cari dengedeki iyileşme eğiliminin sürmesinin beklendiği kaydedilen açıklamada, küresel büyüme önündeki risklerin canlılığından, küresel enflasyonun ılımlı seyredeceği beklentisinden söz edildi.

MALİYE POLİTİKASININ ÖNEMİ

Para politikası duruşu oluşturulurken, maliye politikasına dair esas alınan görünümün “fiyat istikrarı ve makro ekonomik dengelenmeye odaklı, para politikasıyla eş güdüm arz eden bir politika duruşu” olduğu özellikle vurgulandı. Bunun ardından da maliye politikasının söz konusu çerçeveden belirgin olarak sapması ve bu durumun orta vadeli enflasyon görünümünü olumsuz etkilemesi halinde para politikası duruşunun da güncellenmesinin söz konusu olabileceği belirtildi. “Enflasyondaki katılık ve oynaklıkları azaltacak yapısal adımlara devam edilmesinin, fiyat istikrarına ve dolayısıyla toplumsal refaha olumlu katkıda bulunacağı” üzerinde duruldu.

Özetle; geçmiş uygulamalardan ders alınarak Merkez Bankası’nın gerçekten  “bağımsız” kalabileceği konusunda piyasalardaki güven tam anlamıyla oluşmuş değil. Buna karşılık son aylarda Merkez Bankası’nın sıkı paranın korunacağına ilişkin kuvvetli mesajları, piyasalarda paniğin önüne geçiyor diyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Büyüme rakamları bize ne söylüyor

TÜRKİYE ekonomisi 2018 yılında yüzde 2.6 oranında büyüdü. Büyümedeki gerilemeyi frenleyen en önemli unsur dış talepteki canlanma yani ihracat artışı oldu. Dün açıklanan büyüme rakamlarına göre 2018 yılının son çeyreğinde ekonominin yüzde 3 oranında gerilediği de ortaya çıktı.

Yüzde 2.6 oranındaki 2018 yılı büyüme oranının, son dönemde büyüyen sıkıntılar göz önüne alınarak yapılan piyasa tahminlerinden daha iyi olduğunu söylemek gerekiyor. Buna karşılık ekonomideki daralmanın bu yıl içinde sürmesi, sıkıntının biraz da derinleşerek
süreceği beklentisinin yoğun olduğunu da söylemek gerekiyor.

Bir başka deyişle 2019 yılında ekonomideki küçülmenin derinleşerek devam etmesi bekleniyor. Bu nedenle uluslararası yabancı kuruluşların 2019 yılı Türkiye büyümesi için tahminleri de yüzde -1 ile -2 arasında değişiyor. Bu da en azından 2 veya 3 çeyrek daha büyüme oranlarının eksi çıkması anlamına geliyor.
Geçen yılın baz etkisine bakıldığında da bu tahminlerin gerçekleşme ihtimali yüksek görünüyor.

Genel beklenti ekonomideki daralmanın bir süre daha devam edeceği yönünde. Gerileyen ekonomiyle birlikte enflasyondaki yüksek seyir de sorunun çözümünü zorlaştıran bir iklim yaratıyor. Yani büyümedeki sıkıntıyı çözüp yeniden ekonomik aktiviteyi artıracağım derken enflasyonu yeniden sıçratma tehlikesi büyük. Ya da tersi biçimde enflasyonu düşürmek için alınacak önlemlerin ekonomideki daralmayı daha da derinleştirme ihtimali yüksek.  İşte bu gerçeklerden yola çıkarak, piyasalardaki genel beklenti ciddi bir kaynak yaratmadan, ne tür önlemler alınırsa alınsın, ekonomideki büyüme sıkıntısının kolay kolay çözülemeyeceği doğrultusunda.

Bu arada büyümedeki daralmanın derinleşmesini önleyen ihracattaki artış trendinin devam edip etmeyeceği, küresel şartların ve içerideki gelişmelerin buna izin verip vermeyeceği de merak edilen konuların başında geliyor.

KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİR

2018’in son çeyreğinde mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH çeyreklik bazda yüzde 2.4 daralırken, ekonomideki daralma yüzde 3’ü buldu.

Yazının Devamını Oku

Konkordatoda son 2 aylık tablo

ŞİRKETLERİN konkordato ilanlarında ocaktan sonra şubat ayında da gerileme yaşanıyor. Şubat’ta 126 şirket konkordato ilan ederken, bu yılın ilk 2 ayındaki toplam rakam 404, 2018’in başından bu yana toplam 14 aydaki konkordato rakamı ise bin 953 olarak belirlendi.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın geçen hafta açıkladığı gibi, bu yılın ilk ayındaki rakamlar geçen yılın son aylarındaki rakamların hemen hemen yarısına denk geliyor. Kasımda 507, aralıkta 453 konkordato ilan edilirken bu sayı ocakta 278, şubatta 126’ya indi.

Konkordatolar incelendiğinde hem şirket türlerine göre hem de bulundukları illere göre dağılımın fazla değişmediği görülüyor. 2018’deki toplam 1549 konkordatodan 695 tanesi limited şirketti, son 2 aydaki konkordatolarda da 165 civarında bir rakamla başı çekiyor. Geçen yılın tümünde 333 olan anonim şirketlerin bu yılki rakamı 75 civarında. Geçen yılın tümünde 468 şahıs şirketi konkordato ilan ederken son 2 aydaki rakam 40 civarında. Geçen yıl sadece 1 kooperatif ilan edilirken bu yıl henüz görülmedi. Kollektif şirket sayısı da geçen yıl olduğu gibi yine 1 tane.

Geçen yılki konkordatolarda İstanbul 477 rakamı ile başı çekerken, bu yıl yine 125 civarında konkordato ile İstanbul ilk sırada. Geçen yıl ikinci sıradaki Ankara ve 3. sıradaki İzmir sıralamada yerlerini koruyorlar.

ÇIKAN NEREYE GİDİYOR?

Konkordatonun zorlaştırılmasıyla birlikte sayının azalması zaten bekleniyordu. Buna karşılık konkordato talepleri kabul edilmeyen ya da konkordato kararı alıp uzatamamış şirketlerin iflasa doğru sürükleneceği beklentisi vardı.

Hükümetin çeşitli teşvikler verip, bankaları da biraz zorlamasıyla birlikte yeni konkordato ilan edecek ve ek süre alamayan şirketlerin bankalara olan kredilerinin yeniden yapılandırılması yolu deneniyor. Batık kredileri zaten arttığı için bu yöntem bankaların da işine geliyor, böylece iflaslardaki patlamanın önüne geçilmesi sağlanmış gözüküyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 318 firmanın konkordatodan çıktığını, bu firmaların konkordatodan çıkmasıyla birlikte 5.4 milyar liralık bir kredinin konkordatodan çıkmış olduğunu belirtti. Bankaların heyet oluşturarak bu konuda ortak çalıştıklarını kaydeden Albayrak, ekonomideki pozitif performansın bu sürece de yansıdığı görüşünde. 48 firmanın feragatla konkordatodan çıkmasının sağlandığını, bunun da etkisiyle 318 firmaya ulaşıldığını belirtti.

2018’in son çeyreğinde 7 büyük bankanın konkordatolu firmaların kredi borçlarının yapılandırılması konusunda çalışma başlattığını kaydeden Bakan

Yazının Devamını Oku

Merkez Bankası ‘Faize haziranda bakarız’ dedi

Merkez Bankası dünkü toplantısında yüzde 24 olan gösterge faiz oranını aynen korudu. Merkez Bankası’nın toplantıya ilişkin açıklamasından çıkan sonuç ise “Nisandaki toplantıda da faiz indirimi ihtimalinin çok zayıfladığı” biçiminde özetlenebilir.

Merkez Bankası’nın dünkü kararı ve açıklamanın metnine bakıldığında para politikasında sıkı duruşun devam ettiği rahatlıkla söylenilebilir. Piyasalarda bu kararı “şahin tutumun devam ettiği” biçiminde yorumlayanlar da oldu.

Merkez Bankası’nın dünkü Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısından sonra yaptığı açıklamayı yorumlayan bazı bankacılar, nisan ayında bazı piyasa oyuncularının beklediği faiz indirimi ihtimalinin de artık kalmadığı yorumunu yaptılar.  Böylece faiz indiriminin en erken haziran ayında başlayabileceği beklentisinin çok daha kuvvetlendiği söylenebilir. Şahsen, haziran ayındaki toplantıda da indirim ihtimalinin yüksek olmadığını ve Merkez’in dünkü açıklamasıyla, “Haziran ayındaki PPK toplantısında, seçim sonrası alınacak kararlar ve oluşacak iklime bakıp karar veririz” demeye çalıştığını düşünüyorum.

Piyasalarda toplantı öncesindeki genel beklenti zaten faiz indirim kararı çıkmayacağı yönündeydi. Toplantı öncesinde bazı yabancı aracı kurum analistleri ise faiz indirim kararı çıkmayınca TL’nin değerleneceği tahmininde bulundular. Buna karşılık faiz indirimi kararı çıkmamasına rağmen TL’nin değerlenmediği, aksine kurlarda bir miktar artış yaşandığı görüldü. Kurlardaki bu hareketi yorumlayan bazı analistler, faiz kararında değişiklik olmayacağı beklentisi zaten fiyatlandığı için sürpriz olmadığını, kurlardaki artışın ise piyasadaki günlük hareketlerden kaynaklandığı yorumunu yaptılar.

AÇIKLAMA RUTİN AMA...

Merkez Bankası’nın yaptığı açıklama, büyük ölçüde ocaktaki toplantı sonrası yapılan açıklamayla aynıydı. Ancak son dönemde enflasyonda düşüş görülmesine rağmen aynı açıklamanın olması, yani zamanlaması nedeniyle daha sıkı bir metin olarak yorumlanabilir. Açıklamada enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme olana kadar sıkı duruşun korunacağı vurgulandı.

Son dönemde açıklanan verilerin ekonomideki dengelenme eğiliminin belirginleştiğini gösterdiği kaydedilen açıklamada, dış talebin nispeten gücünü koruduğu, finansal koşullardaki sıkılığın da etkisiyle iktisadi faaliyetlerin yavaş bir seyir izlediği belirtilirken, cari dengedeki iyileşme eğiliminin sürmesinin beklendiği ifade edildi.

İthal girdi maliyetleri ve iç talep gelişmelerine bağlı olarak enflasyon göstergelerinde bir miktar iyileşme gözlendiği belirtilen açıklamada, “Bununla birlikte, fiyat istikrarına yönelik riskler devam etmektedir” denildi. Kurulun bu nedenle, enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar sıkı parasal duruşun korunmasına karar verdiği kaydedildi.

Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı temel amacı doğrultusunda elindeki bütün araçları kullanmaya devam edeceği belirtilirken, beklentiler, maliye politikasının vereceği katkı ve enflasyonu etkileyen tüm faktörlerin yakından izleneceği, ihtiyaç duyulduğu takdirde ek sıkılaştırma yapılabileceği vurgusu da tekrarlandı.

Yazının Devamını Oku

Enflasyondaki düşüş faiz indirimine yetecek mi?

ŞUBAT ayı enflasyon rakamları piyasa beklentilerinin biraz altında kaldı. Şubat sonunda yıllık enflasyon yüzde 20’nin hemen altına inerken, bu oranın Merkez Bankası’nın faiz indirimine yetip yetmeyeceği tartışılmaya başladı.

Enflasyondaki olumlu gelişmeye rağmen, piyasalardaki genel beklentinin “Bu ayki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında Merkez Bankası yönetiminin faizleri sabit tutacağı” yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Piyasa uzmanları enflasyonun düşüş trendine girdiğinin görüldüğünü ancak trendin belirginleşmediğini belirterek, Merkez Bankası’nın bu konuda daha somut eğilim görmek isteyeceği görüşünü savunuyorlar. Bununla birlikte daha önceki beklentilerin ağırlığı Merkez Bankası’nın ancak haziran ayındaki toplantısında faiz indirimine başlayacağı yönündeyken, artık nisan ayında indirime başlayacağını tahmin eden piyasa uzmanlarını da görmekteyiz.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak dün sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, alınan tedbirlerin sonucunu görmeye başladıklarını, enflasyonun daha da düşeceğini belirtti. Buna karşılık baz etkisi nedeniyle piyasalar, düşüş trendinin başladığının gözükmesine rağmen, önümüzdeki aylarda dalgalı bir enflasyon seyri bekliyorlar.

Ekonomi yönetiminin seçim öncesi kurlarda yukarı doğru bir hareketi göze alamayacağını belirten bir bankacı, bu nedenle faiz konusunda hassas olmalarına rağmen, politikacıların da faiz indirimine hemen başlanması konusunda ısrar etmeyeceklerini söyledi. Aynı bankacı hem Bakan Albayrak’ın hem Merkez Bankası yönetiminin bu riski göze almak istemeyeceğini, enflasyonda düşüş trendi belirginleştikten sonra faiz indirimlerine başlamayı tercih edeceklerini tahmin ettiğini söyledi.

ÇEKİRDEK ENFLASYON VE ÜFE’DE OLUMLU GELİŞME

Bakan Albayrak’ın da üzerinde durduğu gibi; özellikle çekirdek enflasyon ve üretici fiyatlarındaki gerilemeye bakarak piyasalar, enflasyonda düşüş trendinin başladığı, artık aşağıya geleceğine ilişkin işaretlerin belirginleştiğini söylüyor. Buna karşılık alınan önlemlere rağmen gıda fiyatlarında hala aylık yüzde 0.9 artış yaşanması, ulaştırma fiyatlarında beklenilenin üzerinde bir düşüş görülmesi  örnek gösterilerek, aşağı doğru trendin henüz belirginleşmediğine dikkat çekiliyor.

Enflasyonun önümüzdeki dönemki seyrine ilişkin tahminler yapılırken üzerinde en çok durulan konuların başında seçimlerden sonra alınacak tedbirler ve oluşacak ekonomik iklim geliyor. Şubat ayı enflasyonu konusunda, “Kurlardaki yüksek oranlı artışın etkisinin artık zayıflaması” ve “iç talepteki yetersizlik” başlıca düşüş nedenleri olarak sıralanıyor. İşte buradan yola çıkılarak, seçim sonrası gelecek zamların ne olacağı, alınacak tedbirlere bağlı kurlarda yaşanacak gelişmeler gibi unsurların enflasyon trendinde kilit rol oynayacağı belirtiliyor.

Bu nedenle de Merkez Bankası’nın seçim sonrası alınacak tedbirler ve piyasaların vereceği tepkiyi görmek isteyeceği, bu netleşene kadar faiz indirimine başlamamasının rasyonel bir tavır olacağı görüşü piyasalarda hakim.

Buna karşılık piyasalarda düşüş trendine ilişkin beklentilerin olumluya dönmeye başladığı gözleniyor. Bakan Albayrak’ın söylediği çekirdek enflasyondaki düşüş ve üretici fiyatlarındaki gerileme bunun için dayanak oluşturuyor.

Yazının Devamını Oku

Enflasyonda trend aşağı yönlü olur mu?

PİYASA beklentilerine göre bugün açıklanacak şubat ayı enflasyonu yıllık yüzde 20’lik seyri değiştirmeyecek. Piyasa yıllık enflasyonda yıl sonu için belirlenen yüzde 15’lik hedefi ise hala ulaşılabilir bir rakam olarak görüyor.

Bugün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanacak şubat ayı enflasyonunun yüzde 0.50 civarında açıklanması bekleniyor. Yüzde 0.50’lik ağırlıklı beklenti gerçek olduğu takdirde, şubat sonunda yıllık enflasyon rakamı yüzde 20.10 olacak. Geçen yıl şubat ayındaki yüzde 0.7’lik tüketici fiyat artışı göz önüne alındığında, yıllık enflasyonda geçen aya kıyasla fazla bir değişiklik olmayacağı da kendiliğinden otaya çıkıyor. Dolayısıyla mart sonundaki yerel seçimlere girilirken yıllık enflasyon rakamının, küçük oranlarda aşağısında ya da yukarısında olmak üzere, yüzde 20 olacağını söyleyebiliriz.

Hükümetin aldığı önlemler, tanzim satış gibi uygulamalara rağmen, şubat ayında piyasadaki fiyatların fazla değişmediğini söylemek yanlış olmaz. 

İstanbul Ticaret Odası (İTO) nın açıkladığı perakende satış endeksi sonuçları da fazla değişiklik olmadığını açıkça gösteriyordu. İTO Şubat ayında perakende fiyatlarda yüzde 0.98, toptan fiyatlarda ise 0.95 oranında artış tespit etti. Bu oranlarla birlikte perakende fiyatlar 2019 Şubat ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre, yüzde 18.37, toptan fiyatlarda ise yüzde 23 artış gösterdi.

İTO’nun belirlemelerine göre şubat ayında perakende fiyatlar bir önceki aya göre, sağlık ve kişisel bakım harcamalarında yüzde 3,06, kültür, eğitim ve eğlence harcamalarında yüzde 1.79, gıda harcamalarında yüzde 1.45, konut harcamalarında yüzde 0.68, ev eşyası harcamalarında yüzde 0.34 artış gösterirken, giyim harcamalarında yüzde 1.27, ulaştırma ve haberleşme harcamalarında yüzde 0.03 azalış görüldü.

Bu belirlemeler daha önceki fiyat eğilimlerinde şubat ayında önemli bir değişiklik olmadığının, yıllık enflasyonun trendinin aynı kaldığının bir teyidi olarak da görülebilir.

NE ZAMAN DÜŞECEK?

Bu beklentiye karşılık hükümet, yıl sonu için belirlenen yüzde 15 civarındaki yıllık enflasyon hedefine ulaşılacağını savunuyor. Bu beklentinin aslında piyasalar tarafından da benimsendiğini, yıl sonunda yüzde 15 olmasa bile 16-17’lik rakamlara inileceği beklentisinin hakim olduğunu görüyoruz.

Bunun en önemli nedeni tabi ki geçen yılki baz etkisi. Geçen yıl martta yüzde 1, nisanda 1.9, mayısta 1.6, haziranda yüzde 2.6’lık artış rakamları görülmüştü. Özellikle mayıstan sonra enflasyon birkaç aylığına düşüş gösterebilir. Buna karşılık 2018’deki dalgalı baz etkisi nedeniyle, yine bu yıl içinde iniş çıkışlar yaşanabilir. Ama yıl sonunda geçen yılın eylül ve ekim aylarındaki yüksek rakamların dışarıda kalmasıyla, yıl sonunda yüzde 15’lik hedefe yakınlaşma olabilir.

Yazının Devamını Oku