GeriEmre KIZILKAYA Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Son birkaç aydır Hürriyet Dünyası’nı ziyaret eden, Columbia ve George Washington gibi ABD üniversitelerinden gelen gazetecilik öğrencilerinin büyük bir merakla sorduğu soruları yanıtladım. Türkiye’de bu tür çalışma gezileri pek düzenlenmediğinden, bizim öğrencilerin ve genç gazetecilerin de belki işine yarar diye, bugün itibariyle medyaya dair düşündüklerimi bu yazıda özetlemek istedim.

1)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Yapay zekanın, insan zekasını satrançta kolayca yenerken, bir başka kadim masaüstü oyunu olan Go'da bunu pek başaramaması (ve en azından 10 yıl daha başaramayacağının öngörülmesi), yakın gelecekte robotların hangi gazetecileri işsiz bırakacağını da gösteriyor aslında.

Satranç bilgi temelli bir hesap yarışı olduğu için artık beynimiz bu oyunda bilgisayarların işlem gücüyle rekabet edemiyor. Oysa "en mükemmel bilgi oyunu" diye anılan Go, çok daha derin bir bağlam ve anlam düzlemi sunduğundan, yapay zeka orada hâlâ insana yetişemiyor. Mealen ne diyordu Nicholai Hel: "Go ile satrancı karşılaştırmak, felsefeyle muhasebeyi karşılaştırmak gibidir."

Bunun gazetecilikle ne ilgisi var, anlatayım:

ABD merkezli uluslararası haber ajansı Associated Press ağustosta, şirketlerin ekonomik verilerine dair haberleri artık "robotların" yazmasını planladığını açıkladı. Ama gazetecilerin, "İşsiz kalacağız" diye robotlara sabotaj düzenlemek yerine, aslında onlara teşekkür etmesi gerekir. Çünkü bu tür uygulamaların medyada yaygın kullanımı sayesinde medya çalışanları "kuru bilgi aktarımını" bırakıp "gazeteciliğe" daha çok vakit ayırabilecek.

Örneğin Kandilli'nin veri tabanına bağlı çalışan basit bir yazılım sayesinde, depremden saniyeler sonra ve hatta ilk sarsıntı devam ederken bunu bir "flaş haber" olarak gazetenin manşetine girmek bugünkü teknolojiyle bile mümkün. Artık gazetecinin görevi bu yüzden "veriyi olduğu gibi sunma" boyutunu aşıyor.

Hızlı ve doğru bilgi aktarımını; yazılımlara, algoritmalara ve veri tabanlarına bırakırken (tıpkı satranç gibi); artık insanın kıvrak zekasını gazetecilik için soruşturmaya, anlamlandırmaya, açıklamaya, derlemeye, hikaye etmeye, hatırlatmaya ve bağlamına yerleştirmeye (tıpkı Go gibi) yönlendiriyoruz.

Sonuç: Gazeteci, öncelikle, kısa sürede işlevini yitirmeyecek katma değerli beceriler de geliştirmeli ve mesleki formasyonunu bu kanallara yöneltmeli.


2)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Bugün gazeteciler bir yandan bilgisayarlarla yarışırken, bir yandan da bilgisayarları daha etkin kullanmak için birbirleriyle rekabet halindeler...

Artık bütün medya kuruluşları yenilikçi olmak ve sürekli "icat çıkarmak" zorunda. Bu yüzden, "gazetecilik ar-ge'si" temelli birimler medya kuruluşlarında giderek önem kazanıyor. Örneğin New York Times'ın "Labs" adı verdiğine birimi, büyük şirketlerin hangi yöntemleri kullanarak dinamik bir start-up gibi davranabileceğini gösteriyor. Geçen yıl açıkladıkları veri görselleştirme uygulaması Kepler, bu birimin ortaya çıkardığı faydalı ürünlere bir örnek.

Gazeteler artık kendi bünyelerinde gelişmemekle birlikte, içeriklerine katma değer sağlayan teknolojilere de hızla adapte oluyorlar. Yine New York Times'dan bir örnek vermek gerekirse, her tür habere, veritabanlarını kullanarak yerelleştirilmiş bilgi parçacıkları ekleyebilen ve MIT'de geliştirilen Datacle'ı hatırlayabiliriz.

Örneğin bu uygulamayı kullanan şu linkteki NYT haberinde, ABD Temsilciler Meclisi'nden geçen bir yasa anlatılıyor. Bu habere ABD'nin hangi eyaletinden girerseniz, o eyaletin Temsilciler Meclisi üyesinin yasa tasarısına ne yönde oy verdiğini haberin içinde "doğal" bir paragraf olarak görebiliyorsunuz. İlgili paragraf, yazılım tarafından otomatik olarak habere ekleniyor.

Sonuç: Yeni teknolojilerin "aksatıcı" (disruptive) taraflarından şikayet etmek yerine, onları avantaja çevirmek gerekiyor. Endişeye mahal yok, çünkü her şey eninde sonunda dengeleniyor. Örneğin mobil teknolojiler insanların giderek daha kısa içerikler tüketmesine zemin hazırlıyorsa, bir başka yenilik, -örneğin Spritz- hızlı okumaya yardımcı olarak içeriklerin tekrar uzamasını sağlayabiliyor.


3)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Yeni Medya'nın yükselişiyle "bilgi tekelini" kaybeden gazetecilerin bir "eşik bekçisi" olmaktan çıktıklarına şüphe yok; fakat aynı dinamikler uzun vadede aslında onların yeniden değerlenmesini sağlayacak.

Çünkü "haberlerin" öz kaynağından kitleye dolaysız ulaştırılmasının, yani artık "filtrelenmemesinin" son 10 yılda yarattığı heyecan, bugün sosyal medyada kakofoni ve dezenformasyonun baskın çıkmaya başlamasıyla kayboldu. ABD'de 2011'de yapılan bir araştırmaya göre insanlar her gün, 1986'ya kıyasla beş kat daha fazla bilgiye maruz kalıyor. Tatil günlerinde bile zihnimizde günde ortalama 100 bin sözcük işliyoruz. İnsanlar bu kakofonide, gazetecilik yöntemlerini ve basın ilkelerini uygulayan bir mekanizmanın kamu yararı açısından gerekliliğini anlamaya başlıyor. İyi editörlerin değeri her zamankinden daha iyi anlaşılıyor.

Sonuçta gazeteciler artık "kötülük yapma potansiyeli" de olan bir eşik bekçisi değil, toplumun yeni dinamikleri açısından son derece gerekli bir filtre işlevi görüyor. Bu filtre sadece zararlı veya gereksiz verileri dışarıda bırakmıyor, aynı zamanda yararlı ve gerekli bilgileri düzene koyup daha kolay tüketibilecek şekilde sunuyor.

Bu ortamda "yurttaş gazeteciliği" diye bir şeyin aslında hiçbir zaman var olmadığı da farkediliyor. Veri paylaşımının (örneğin bir olay yerinden fotoğraf gönderiminin), gazetecilik yöntemlerinden (örneğin o fotoğrafın sahiciliğini doğrulama) farkını artık herkes görüyor. Fırtınada, pusulasını (yani ilkelerini ve yöntemlerini) kaybetmeyen gazeteler ve gazeteciler düşmüyor, yükseliyor.

Sonuç: Sadece icat çıkaranlar, ama bunu yaparken gazetecilik ilkelerine ve yöntemlerine bağlı kalanlar var olmayı sürdürecek.


4)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Son 10 yılda gazete tirajlarının ve reklam gelirlerinin hızla düşmesi, okur tabanlarının yaşlanması, genç gazeteciler için moral bozucu görülebilir. Fakat aynı dönemde haber sunan platformların sayısının tarihte hiç olmadığı kadar yüksek olduğu unutulmamalı.

Bezos'dan Omidyar'a yeni ekonominin liderleri gazeteciliğe büyük yatırımlar yapıyor. Huffington Post, Vox, Buzzfeed ve Business Insider gibi çok farklı dijital denemeler özel yatırımcıları çekebiliyor. Henüz ideal gelir modelleri netleşmediğinden, herkes denemeler yapmayı ve tüm yolları açık tutmayı sürdürüyor.

Güvenilir bir sığınak olarak kalan medya kuruluşları dijitalde de başarılı oluyor, Almanya ve Japonya gibi ülkelerde kağıt gazeteler bile gücünü koruyor, tüm dünyada kitap ve dergi satışları düşmeyip yükseliyor.

Sonuç: Matbaa, parşömeni öldürmüştü; ama "kitap" yok olmak bir yana kitleselleşmiş ve -birçok başarısız girişimin ardından bir iş modeli oturtunca- endüstrileşmişti. Bugün de benzer bir süreç yaşanıyor.


5)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

2011-2013 döneminde New York Times'ın tık sayısı istikrarlı seyrederken, ana sayfa trafiği yüzde 50 azaldı. Bunun nedeni, artan sayıda okurun siteye artık "ön kapıdan" değil, "arka kapılardan," yani Facebook ve Twitter başta olmak üzere sosyal medya kanalları üzerinden girmesiydi.

Bu durumda gazetelerin, sosyal medyayı daha etkin bir şekilde kullanması ve tüm gazetecilerin onun dinamiklerine hakim olması, telaffuz edilmesi bile gereksiz bir olmazsa olmaz haline geliyor. Bir yandan da gazetelerin, ana sayfayı yeniden keşfetmesi ve daha çekici hale getirmesi ihtiyacı doğuyor.

Sonuç: Geleneksel medyanın kullandığı "nüfuzun" Yeni Medya ile birlikte "ilişkiye," tek taraflı mesajların "diyaloğa," kitlelerin "katılımcıya" dönüştüğü bir ortamda, ana sayfa standardizasyonunun da kişiseleştirilebilir ve topluluklaştırılabilir arayüzlere dönüştürülmesi şart hale geliyor.


6)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Sosyal medyanın "ciddi" olanı öldürdüğü, ancak "hafif" içeriklerin "viral" olduğu bir ortamda, "gerçek gazetecilik" de son nefesini mi verecek? Hayır, sadece "hafif" ve "ciddi" yan yana yaşamayı öğreniyor, o kadar...

Çünkü medya kuruluşları büyüdükçe, "genel ilgiye" hitap eden içerikleri, yani her tür haberi sunma zorunlulukları artıyor. Artık neredeyse sonsuz sayıda 'sayfa'ya sahip olduklarından, herkese hitap eden içerikleri üretmeleri için tek sınırlamaları, kadrolarının niceliği ve niteliği...

Büyük medya şirketlerinin, kısa vadede daha karlı olan "hafif" içerikleri, kamu yararına gazeteciliği finanse eden bir araç olarak görmesi gerekiyor --ki bunu artık tüm başarılı kuruluşlar yapıyor.

Değişim iki yönlü gerçekleşiyor. Bir yandan Washington Post ve Politico gibi ciddi gazeteler birkaç yıl önce burun kıvırdıkları "hafif" haberlere de sitelerinde artık yer veriyorlar. Öte yandan BuzzFeed gibi viral eğlencelikler üretmek üzere kurulmuş bir magazin sitesi ve bir teknoloji sitesi olarak işe başlayan Mashable, takipçi sayısı ve ilgisinde "kritik kitleyi" aşınca "ciddi" haberlere ve kaliteli içeriklere yöneliyor.

"Native advertising" (Yerli reklam) ve "Brand newsroom" (Marka yazıişleri) gibi ticari kavramlar, gazeteciliğin finansmanı için ön plana çıkarılıyor. Bu arada kamu yararına gazetecilik açısından daha da ideal bir model doğuyor: İyi gazetecilik yapan ve gelirlerinin büyük bölümünü reklamdan değil okurdan (uzun süreli abonelikler, mikro ödemeler vs.) sağlayan medya kuruluşları...

Sonuç: Hayatın her alanına dokunan büyük medya kuruluşları, kolayca kitleselleşen hafif içeriklerini, kamu yararına hizmet eden ciddi haberlerini finanse etmek için kullanırken, gazeteciliğin geleceğinde oluşacak dengeyi okurun hangi haber için ne kadar para ödemek istediği belirleyecek.


7)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

İnce Memed'i 1955 baskısından okusanız da, e-kitabını alıp e-mürekkep okuyucunuzdan inceleseniz de, tabletinizin veya masaüstü PC'iniz ekranından satırlarına dalsanız da, Yaşar Kemal şaheserinin içeriği aynı kalır. Benzer şekilde, geleneksel medyayı 10 yıl önce Google'ın dönüştürmesi gibi, bugün Facebook ve Twitter dönüştürüyor; yarın ise bunların yerine başka kanallar gelecek. Hatta büsbütün mecralar da değişecek.

Ömrü çok kısa olan klavye-mouse kuşağının bir üyesi olsam da, gelecek nesillerin, her tür medyayı tüm duyuları kuşatan "immersion" ortamlarında tüketeceğini görebiliyorum. Oculus Rift gibi kitlesel tüketime ulaşması çok muhtemel sanal gerçeklik araçlarının yanısıra, her tür yüzeyin (örneğin bir pencere veya bir bilardo masası) etkileşimli ekranlar olarak kullanılabilmesinden, taşınabilir ekranların bükülebilir ve şeffaf hale gelmesiyle yaşanacak değişimlerden bahsediyorum.

Ve giyilebilir teknolojik gereçler bir yana, internetin insanı "anlamasını" ve makinelerin birbiriyle "konuşmasını" sağlayacak semantik ağ uygulamaları asıl büyük devrimi yaratacak. Ama dağıtım kanalları değişse de, içerikler kalacak.

Sonuç: Değişim rüzgarıyla bugünün kanallarında sörf yapan gazetecilerin, yarının mecralarını da düşünerek uçup gitmeyecek, kaliteli içerikler üretmeye odaklanmaları gerekiyor. 'Uzun Kuyruk Teorisi'nin haber içeriklerinde de geçerli olduğunu kavramak şart.

8)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Üç boyutlu yazıcıların ve otonom (kendi kendisine karar alabilen) robotların yaygınlaşmasıyla üretim süreçlerinin dönüşmesi ve yeni işçi tiplerinin ortaya çıkması nasıl kaçınılmazsa, yeni medya teknolojileri de zorunlu olarak yeni gazeteci tipleri yaratıyor.

Yeni gazeteci tiplerine örnek gösterilebilecek multimedya muhabirler, drone (İHA) gazetecileri, haber yazılımcıları ve hangi içeriğin, hangi kanalda, ne zaman ve nasıl yayınlanacağını belirleyen içerik küratörleri (benim sevdiğim bir başka tâbirle "haber DJ'leri"); aslında muhabirlerin, editörlerin, programcıların ve görsel tasarımcıların melezleştiği bambaşka bir medya dünyası yaratıyor. Ön yüz geliştiriciler (front-end developer) ve veri analistleri, yazı işlerinin bir parçası oldu bile...

Bu dünyada elbette okuyucu da değişiyor. Bankacılıktan seyahata her alanda oyunsallaştırma uygulamalarına alışan "okuyucular," medya sitelerinde "oku-oyuncu" haline geliyor. Haberlere geribildirimde bulundukça, türünün dünyadaki ilk başarılı örneği olan Hürriyet Sosyal'de de görüldüğü gibi, artık "okur-yazar" oluyorlar.

Sonuç: 10 yıl önce tüm üniversiteler her öğrenciyi "uzmanlaşmaya" teşvik ederdi. Bugünün medyasında uzmanlaşma, sadece özgül içerik üreticileri (mesela köşe yazarları ve uzman muhabirler) için geçer akçe. Öteki gazetecilerin neredeyse hepsinin, bilhassa editörlerin, çok sayıda konuda uzmanlaşması, yani aslında hemen hiçbir konuda uzman olmaması gerekiyor.


9)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

Bugün bir gazetecinin hem güncel içerikleri, hem de güncel teknolojileri sürekli takip etmesi, her iki alanda da denemekten ve yanılmaktan kaçınmaması şart.

İki alanda da okurun geribildirim olanaklarının artması, gazetecinin yanlış ve eksiklerini görüp düzeltebildiği, bu sayede hakikatin daha berrak bir biçimde yarına miras bırakıldığı bir düzen doğuyor. Kimileri buna "süreç gazeteciliği" diyor.

Güncel içeriği takip etmek sosyal medya sayesinde kolay. Birkaç örnek vermek gerekirse ben, 1000'in üstünde haber kaynağını topladığım bir Twitter listesi ile tüm dünyadan 500'den fazla medya kuruluşunun bulunduğu RSS listemi (RSS okuyucu tercihim Feedly) temel araçlar olarak kullanıyorum.

Ancak sadece bilgisayar başında değil, hayatın her alanında takip halinde olmak gerekiyor. Mesela ben artık evde televizyonu açtığımda önce YouTube'da o günün en çok izlenen ve en çok tartışılan 10 videosuna bakıyorum (Haberler hariç, "paket" TV yayınlarında uzun süredir neredeyse hiçbir şey izlemiyorum).

Web aramalarımı Duckduckgo ve Wolfram Alpha'dan, Twitter aramalarımı Topsy'den yapıyorum. Visual.ly, Piktochart ve Infogr.am gibi sitelerin yanısıra, bu konuya odaklanmış Information is Beautiful gibi bir dizi blogdan infografikleri takip ediyorum. Veri gazeteciliğinin en güzel örneklerini ıskalamamaya çalışıyorum.

Google Chrome uzantısı olarak After The Deadline, Mention, WriteBox, Nimbus Screenshot, Instapaper ve OneTab epey işimi görüyor.



Nuzzel, News.me, Tame.it, Vellum ve Yatterbox gibi uygulamalar da ilgimi çekebilecek bilgiye daha hızlı ulaşmamı sağlıyor. Ancak sosyal medya listelerinizi kullanıp arkadaşlarınızın paylaştıklarına bakarak size içerik öneren bu gibi araçlar konusunda herkes dikkatli olmalı. Çünkü bir süre sonra kendinizi, sadece arkadaş çevrenizin ilgi alanlarına hapsolmuş bulabilirsiniz. O yüzden zaman zaman internette özgürce sörf yapmaktan, ayrıca mesela "Stumble Upon'lamaktan" ve özellikle de internete taşınmayan basılı yayınları takip etmekten vazgeçmemeli.

Güncel gazetecilik teknolojilerini ve Yeni Medya'daki diğer gelişmeleri takip etmek için teknoloji sitelerinin yanısıra, elbette Poynter'ı, The Guardian'daki Developer Blog'u, Harvard Kennedy School'un Journalist's Resource sitesini, Northwestern University'nin Knight Lab'ini, Newseum'u, MIT'nin Media Lab'ini ve Journaliststoolbox.org ile Journalism.co.uk adreslerini öneririm. Bu alanda geri kalmamak için İngilizce literatürü takip etmek şart, fakat Türkiye'den de örneğin Serdar Kuzuloğlu'nun blogu gibi izlenesi kaynaklar var.

Üretkenlik uygulamalarında en çok işime yarayanlara bakılırsa ilk aklıma gelenler Evernote, IFTTT, Tweetdeck ve Buffer...

Ve her gazetecinin artık az da olsa bilgisayar dillerini "konuşabilmesi," bir miktar kodlama bilmesi gerekiyor. Bunun için Codecademy'i ve Coursera'daki ilgili çevrimiçi dersleri tavsiye ederim.

Sonuç: Süreç gazeteciliği, biraz da, bitmeyen bir öğrenme sürecidir.


10)

Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

İnternet, 2000'lerin başında müzik endüstrisini yerlebir etti; çünkü bu endüstri, yeni teknolojilerin körüklediği taleple uyuşmayan "paketler" satıyordu. Bu paketlere "albüm" deniliyordu, oysa insanlar artık birilerinin belirlediği bu paketi değil, kendi seçtikleri şarkıları tek tek satın almak istiyordu --ve teknoloji de buna uygun hale gelmişti. Müzik endüstrisi sonunda bunu farkedip kendisini değişime uyarlayarak tek tek şarkı satmayı kabul ettiğinde (mesela Spotify'a verilen ödünler), yeniden doğuşunu başlattı. Kapalı bir paketi açmak, sorunu çözdü. (Geçenlerde Taylor Swift bu konuda başlattığı tartışmayla bence Don Kişotluğa soyunuyor.)

Kitap yayıncıları, endişelerinin aksine, son 10 yılda internetten yıkıcı bir zarar görmediler. Geçen ay The Economist'te yayınlanan bir makalede anlatıldığı gibi, artık gelecek on yıllara güvenle bakıyorlar. Çünkü öncelikle kağıt bir kitap, elektronik bir cihaza kıyasla aslında "rekabet gücü yüksek bir teknoloji." Şu hoş klipte de anlatıldığı gibi; bozulmaz, şarjı bitmez, kolay taşınır. Üstelik e-kitabın, rafta duran kitaba kıyasla yarattığı bir antipati mevcut birçok insanda... Hele Türkiye gibi e-kitap fiyatlarının özel bir çabayla yüksek tutulduğu ülkelerde, kitabın modası belki de sonsuza dek sürecek.

Bu nedenle gazetelerin, müzik ve kitap endüstrisinin deneyimlerinden çıkarması gereken önemli dersler var: İlk aşamada, keyfi düzenlenmiş tüm paketlerin açılması, okurun kendi seçtiği içerikleri tek tek satın alabilmesine imkan tanınması (ve elbette satın almaya değecek içerikler üretilmesi) gerekiyor. Bunun için fikri mülkiyet haklarını koruyacak bir hukuki altyapının Türkiye'de de tesis edilmesi bir ön şart. Yani her anlamda "açık" olanın kapatılması lazım.

"Açığı kapatmak" benzetmesi, daha önce düşünülmeyen veya teknik olarak mümkün olmayan içerik paketlerinin tasarlanması konusunda da kullanılabilir. Yarısı en ucuzundan magazin, yarısı en ciddisinden günlük siyaset olan bir kağıt gazete, bugünün şartlarına uymayan bir israf ürünüdür. Ama aynı gazete, bu konulardan herhangi biri veya birkaçı hakkında, bir dergi gibi bilinçli planlanmış bir paket oluşturduğunda, modası geçmiş bir albümden, kolay eskimeyen bir kitaba dönüştürülebilir. (Bir not: Kendi belirledikleri "paket" yayınları sunan televizyonlar, internet etkisine uyum sağlayamazlarsa yakında gazetelerden daha büyük sorunlar yaşayabilirler.)

Ve 15 yılı aşkın bir süredir insanların haberi değil, haberin insanları bulduğu bir "push journalism" çağındayız. Bildirimler gibi araçlarla dijitalde belirli bir içeriği ilgilisine (ve sadece ilgilisine) ulaştırma imkanları artarken, kağıt yayınlar giderek daha özgül (bu mutlaka küçük demek değil) kitlelere hitap etmek zorunda kalıyor.

Sonuç: Onca zahmetle içerik üretip arz ederken, onun hangi mecrada, hangi kanalla ve ne şekilde talep edildiğini unutmamalıyız.

Üç tavsiyeyle bitireyim bu uzun yazıyı:


i) Hislere hitap eden, özellikle öfke uyandıran içeriklerin çok paylaşıldığını, "engagement" yarattığını ve bugünün internet medyasında olumsuz haberlerin olumlu haberlerden 17 kat fazla olduğunu bilin; ama gazeteciliğin özünde aklın bulunduğunu ve hep barış dilini konuşarak kamu yararı sağlamayı amaçlaması gerektiğini unutmayın...

ii) Mesela önemli siyasi konuşmaların tam metinlerinin de aynen yayınlanmasının bir katma değer sağlayabileceğini bilin; fakat 'demeç gazeteciliği" ile sınırlı kalmanın aslında gazetecilik olmadığını, okurun önce "haber" görmek, önemli noktaları bir çırpıda anlamak ve bağlamında değerlendirmek istediğini unutmayın.

iii) İnfografik gibi görsellerin ve kısa videoların günümüz medyasında başarı için olmazsa olmaz hale geldiğini bilin; ama gazeteciliğin -ve binlerce yıldır iletişimin- özünde sözcüklerin bulunduğunu ve ister kağıtta, ister ekranda olsun, asıl sihri onların yarattığını unutmayın.

Bu yazı hakkında ne düşünüyorsunuz? Bana Hürriyet Sosyal'den ulaşabilirsiniz. Diğer sosyal ağ hesaplarım için: www.emrekizilkaya.com

X

İnternet hızla kirleniyordu, birinciliği Facebook’a verdiler

Bu hafta yayınlanan We Are Social 2019 raporundaki bence en çarpıcı veri, Türkiye'de aktif sosyal medya kullanıcı sayısının son bir yılda artmamış olması.

Hata payı da dikkate alınırsa Türkiye’de aktif sosyal medya kullanıcı sayısı aslında azalmış bile olabilir. 

Mesajlaşma, video, oyun ve bankacılık gibi alanlarda ülkemizde mobil internet kullanımı katlanarak artmaya devam ederken, sosyal medyada büyümenin durması manidar.

2017’de bu köşede “Amazon, Apple, Facebook, Microsoft ve Google'dan tek tek vazgeçmek zorunda bırakılsanız, hangi sırayla seçerdiniz?” diye sormuştum.

O gün gelen yanıtlara göre Facebook’tan ve sahip olduğu Instagram’dan hemen hemen kimse vazgeçemiyordu --ki bu ikisi Türkiye’deki en yaygın sosyal medya ağları...

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda geçtiğimiz günlerde aynı soruyu tekrar tartıştık.

Bugün çoğunluk en kolay vazgeçebileceği platform olarak Amazon’u görüyor ama bu şirket Türkiye’ye yeni yeni girdiği ve önemli ürünlerini (Echo, Kindle, vs.) henüz getirmediği için şimdilik tam bir not almış sayılmaz.

Asıl çarpıcı olan, Amazon’dan hemen sonra, ağırlıklı olarak Facebook’un isminin “silinebilecekler” listesinde anılmaya başlaması.

Henüz iki yıl önce Facebook’un vazgeçilmez görüldüğü Türkiye’de bugün ilk olarak onun feda edilmesi, şirketin kullanıcılar gözünde nasıl hızla değersizleştiğinin göstergesi sayılabilir.

Yazının Devamını Oku

Nevzat Aydın’a göre 2019’da girişimciliğin rotası

Linkedin'i kuran, ardından Paypal, Facebook ve Airbnb gibi şirketlerin ilk yatırımcıları arasında yer alan, Microsoft dahil birçok devin yönetim kurulu üyeliğine devam eden Reid Hoffman'ın geçen ekimde piyasaya çıkan “Blitzscaling” (Yıldırım hızıyla ölçeklendirme/büyütme) kitabını okuyunca aklıma birkaç soru takıldı.

Bugün Uber'in yatırımcılarda giderek hayal kırıklığına dönüştüğü gibi yorumlar da dikkate alınırsa, efsanevi startup kurucularının başarı öyküleri acaba kendi dönemlerine mi özgüydü?

Yoksa aynı stratejiler ve taktiklerle işe 2019’da başlasalar yine başarılı olurlar mıydı? Mesela Hoffman'ın "blitzscaling" dediği dijital şirket büyütme metodolojisi veya daha da yaygın olan "lean startup" yaklaşımı bugün de geçerliliğini koruyor mu?

Bu konuları, 2001 yılında kurduğu Yemeksepeti’ni uluslararası bir marka haline getirdikten sonra 2015’te 589 milyon dolara Delivery Hero’ya satarak Türkiye’de hala kırılamayan bir rekora imza atan Nevzat Aydın’a sordum.

2016’da Hürriyet’e verdiği röportajda “Bugün olsa satamazdık. Girişimciler için zor günler” diyen Aydın, iki yıl sonra bu kez tüm dünyada startuplar için daha sorunlu bir ortam oluştuğu dikkate alındığında özellikle yeni girişimler ve küçük yatırımcılar açısından işlerin zorlaştığını düşünüyor mu?

Öyle ya, birçok sektörde köşeleri güçlü oyuncuların kapması, hem iş hem de teknoloji inovasyonunda başlayan kısırlaşma, artan regülasyon ve yatırımcıların kâra geçmek konusunda artık daha sabırsız olması gibi gerçekler son birkaç aydır ABD ve Avrupa medyasında daha fazla yazılıp çiziliyor.

Geçen yılın ikinci yarısında dev teknoloji şirketlerinin hisseleri çok sert düştü, The Economist “Teknoloji endüstrisi hapşırsa tüm ekonomi hasta olur” diye yazdı. Apple satış hedeflerini tutturamayınca Tim Cook geçenlerde yayınladığı mesajın satır arasında Çin ekonomisindeki zorlanmaya dikkat çekti, yani küresel bir sıkıntı söz konusu.

Hal böyleyken, işte sorular ve Nevzat Aydın’ın yanıtları (kaliteli içeriğin önemini vurguladığı son cevaba da dikkat):

“Lean startup” veya “blitzscaling” gibi iş/ürün geliştirme metodolojileri bugün hâlâ geçerli olan evrensel yöntemler mi sunuyor? Yoksa son dönemdeki gelişmeler bunları kısmen de olsa kadük mü kıldı?

Yazının Devamını Oku

2019’da reklamcıların da gündemi veri

Pazarlama iletişiminin, ekonominin yönünü göstermek bakımından “kömür madenindeki kanarya” gibi olduğu söylenir.

 

Malum; madenlerde zehirli gaz sızıntısı var mı diye kontrol etmek için eskiden kanaryalar kullanılırmış.

Dünya reklam endüstrisinde bilhassa son iki yılda yaşanan çarpıcı değişim, dijital dönüşümün küresel ekonomiyi tüm sektörleriyle ne kadar derinden etkilediğinin de göstergesi.

Pazarlama iletişiminin reklam veren tarafında 2019’a bakışını anlamak için, geçen ay bu köşede önde gelen CMO’ların görüşlerini aktarmıştık.

Yazının Devamını Oku

İletişim fakültelerinde müfredat değişmeli, ama nasıl?

Son haftalarda farklı üniversitelerde yüksek lisans ve doktora tezi yazan birkaç öğrenci ve akademisyen iletişim fakültelerindeki müfredatın güncellenmesi konusunda görüş sorunca bu meselenin yeniden ısındığını anladım.

Elbette bu ne yeni bir konu, ne de Türkiye’ye özgü bir mesele…

UNESCO ta 2005 yılında bazı üye devletlerin talebi üzerine “gazetecilikte model bir müfredat” başlıklı bir çalışma yayınlamıştı. Georgia Üniversitesi’nden Amanda Bright’ın bu yıl yayınladığı akademik bir makalede de, son dönemde müfredatlarını dijital medyaya uyumlu hale getirdiğini ilan eden gazetecilik ve iletişim programları kıyaslanıyordu.

Türkiye’de ise bu alanda ara sıra gözlenen iyi niyetli çabalar bireysel girişimlerden ibaret kaldığından sorunlar yumak gibi büyüdü. Günümüz gazeteciliği için önemli bilgi ve becerilere odaklanan bazı dersler birçok ülkede müfredatlara çoktan girse de, bizde bugün bile neredeyse hiçbir üniversitede okutulmuyor.

Sağlam bir temel gazetecilik formasyonu üstüne eklenmesi şartıyla ideal bir iletişim müfredatında mesela şu dersler (bazıları seçmeli de olsa) yer almalı bence:  Veri analitiği, mobil gazetecilik, yaratıcı yazarlık, multimedya hikaye anlatımı, kodlamaya giriş, dijital reklam teknolojileri, abonelik modelleri ve sadakat, medyada ürün yönetimi ve kullanıcı deneyimi, görsel iletişim tasarımı, veri gazeteciliği, etkileşimli içerikler, dijital kanal yönetimi, videografi ve sosyal video, dijital güvenlik, karşılaştırmalı dünya medya tarihi, dijital etik…

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda son günlerde bu konuda hararetli bir tartışma, daha doğrusu görüş alışverişi yaşandı.

Elbette ağdaki bir akademisyenin de belirttiği gibi üniversiteler, yüksek okulların aksine meslek edinme değil, katma değerli bilgi üretme yeridir. Ve bu müfredat nasıl değişirse değişsin, onu kimin, kime ve nasıl bir ortamda aktardığı, başarılı mezunlar yetiştirebilmek için çok daha önemlidir. Örneğin “medyada inovasyon ve girişimcilik” dersi faydalı olabilir, ama onu bir tekstil uzmanının vermesi ancak zaman ve kaynak israfıdır.

Ağa gelen çok sayıda görüş, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde, internetin yeni yeni yaygınlaştığı 1990’ların sonunda mezun olanların da, bugün hala okul sıralarında bulunanların da müfredattan şikayetçi olduğunu gösteriyor.

Bu görüşlerden çıkan yorumlar şöyle özetlenebilir:

Yazının Devamını Oku

Pazarlamada dijital dönüşümün rotası

Gerek medyada yayınlanan haberleri gerekse akademik literatürü taradığımızda “dijital dönüşüm” kavramının ABD’de 1980’lerden beri yoğun olarak irdelendiğini, Türkiye’de ise 1990’ların sonunda filizlenip öneminin ancak 2000’lerin ortasında anlaşıldığını görüyoruz.

Bu geç başlangıcın yanı sıra bizde dijital dönüşüm ile ilgili kamuoyuna yansıyan araştırmalar ve tartışmalar daha dar bir alana, özellikle medya üzerindeki etkilerine yoğunlaşıyor.

Oysa dönüşüm, bilhassa reklam-pazarlama alanındaki etkileri nedeniyle neredeyse tüm iş kollarını ve organizasyonların hemen hemen bütün faaliyet alanlarını derinden etkiliyor.

Geçen ay başlayıp bu ay devam eden, aralarında Hürriyet’in sponsorlar arasında bulunduğu CMO Summit 2018’in de yer aldığı bir dizi pazarlama etkinliğinde bu yüzden yine başlıca konu dijitaldi.

Özellikle büyük veri, makine öğrenme, yapay zeka ve kişiselleştirme alanlarındaki baş döndürücü ilerlemeler, sesli asistanlar gibi yeni mecralar ve Z kuşağı gibi gümbür gümbür gelen demografik değişimler…

Farklı sektörlerdeki önde gelen şirketlerin pazarlamanın dijital dönüşümünde 2018 yılında neler yaşandığını ve 2019’da hangi trendlerin öngörüldüğünü, Fortune Türkiye tarafından geçen ay “en etkin 50 CMO” arasında gösterilen pazarlama yöneticilerine sordum

Veri analizi, sosyal medya fenomenlerinin marka güvenliği üzerinde yarattığı riskler; “glokalleşme,” “çok kanallılık” ve “Nesnelerin İnterneti” gibi bir süredir irdelenen kavramların daha da öne çıkması, videonun geçmişteki etkisini yitiriyor görünmesi ve aşırı içerik üretimi ile gelen iletişim kirliliği gibi konular, 2019’da pazarlama yöneticilerinin gündemine damga vuracak gibi görünüyor.

Gelen yanıtlar özetle şöyle:

Tunç Berkman (Vestel Pazarlama ve Mobil Ürünler Satış Genel Müdür Yardımcısı): Bugün dünyadaki sanayi devlerinin en önemli gündem maddelerinden biri Nesnelerin İnterneti ve Endüstri 4.0. Endüstri 4.0 dönüşümü, üretim yapan bütün sektörler için rekabette kalabilmenin temel şartı olarak karşımıza çıkıyor. Son günlerin trend konusu ise veriye dayalı pazarlama. Dijital dönüşümü en iyi yapan şirketler ‘veri’yi iyi kullanan şirketler olacak. Diğer bir önemli trend ise müşterinin ayak izini takip etmek. Perakendenin yakın geleceği internet dünyasında yatıyor.

Yazının Devamını Oku

Zaman kaybı olmayan 7 oyun

Bazı dijital oyunlar var ki çocuğunuz oynuyorsa onu “Ödev yap” diye durdurmak bir yana teşvik etseniz yeridir.

Çünkü ilkokuldan üniversiteye her dönemde, birçok farklı alanda derslerde ve genel olarak hayatta başarıyı artırabilecek birçok oyun var.

Bazı oyunlar özellikle ileri yaşlarda beynin bilişsel yeteneklerin korunması konusunda da yardımcı olabiliyor.

Bu özellikleri taşıdığını düşündüğüm birkaç oyunu; gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'ndan gelen önerileri de listeye ekleyerek paylaşmak istedim:

1) Capitalism Lab

İlk olarak 1990’ların ortasında CD’de oynadığım Capitalism’in Harvard Business School dahil dünyanın önemli işletme bölümlerinde ders malzemesi olarak kullanıldığını sonradan öğrendim. Oyunda bir şirket kurup farklı alanlarda ürün ve faaliyetlerle rakipleri alt etmeye çalışıyorsunuz. Bu arada bilanço okuma, fiyatlama, tedarik zinciri, borsanın işleyişi gibi konuları farkında olmadan öğreniyorsunuz. Serinin son versiyonu olan Capitalism Lab’i tavsiye ederim. Çünkü ilk oyundaki bazı eksikleri tamamlıyor, örneğin artık teknolojiyi de şirketler için bir “gayrimaddi aktif” sayıyor ki böylece AR-GE’nin üründen bağımsız maddi bir değeri oluyor. Özellikle işletme öğrencileri oynayabilir. Bu oyunun alternatifi bence yok.

2) Command Ops 2

Yazının Devamını Oku

İletişim ve gazetecilik öğrencileri orada mı?

Geçen hafta bu köşede yayınlanan yazının ardından, iletişim ve gazetecilik bölümlerinde okuyan çok sayıda öğrenci ve yeni mezun mesaj gönderdi.

Kimisi yazıyla ilgili kendi yorumunu paylaşmak amacıyla, kimisi de gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'na katılmak için mesaj atmıştı.

Bir yüksek lisans ve bir doktora öğrencisi ise başladıkları tez ve araştırmalar için görüş almak istediklerini söylediler.

Bu mesajlar üzerine merak ettiğim bir konuyu buradan tüm iletişim/gazetecilik öğrencilerine ve mezunlarına sormak isterim:

Haber veya haber dışı alanlarda siz neler üretiyorsunuz?

En azından üniversitelerinizin ajansları için çalışıyor, bir blog yazıyor, kendi imkânlarınızla video habercilikle uğraşıyor veya başka formatlarda ürettiklerinizi paylaşıyor musunuz?

Hele ki büyük şehirlerden uzaktaysanız bugünlerde okulunuzda, mahallenizde sokaktaki vatandaşın gündemi ne?

Bu konuları araştırıyor, bu alanlarda yeni bir şeyler söylüyor veya en azından yeni söyleyiş yolları bulmaya çabalıyor musunuz?

Cevaplarınızı bana yazın, hatta son yıllarda ara sıra üniversitelerin ev sahipliğinde yaptığımız gibi, belki bir gün bir araya gelir, yüz yüze konuşuruz: ekizilkaya@hurriyet.com.tr

Yazının Devamını Oku

Büyükşehir belediye başkanı Enes Batur...

1980'lerin başlarından 1990'ların ortalarına dek doğan Y kuşağı temsilcileri bugün artık yaşını aldı, kimi çoluk çocuk sahibi oldu.

Duyarsızlıkla ve cehaletle suçlanan o kuşak bu süreçte dünya medyası tarafından sinema sektöründen mayoneze kadar o kadar çok şeyi “öldürmekle” itham edildi ki, internette epey popüler bir “meme” bile yayıldı.. (“Millenials are killing” diye ararsanız bulabilirsiniz) 

İçerikten gıdaya, modadan otomotive her alanı dönüştürecek Z kuşağı ise arkadan sessiz sedasız geliyor. 

Genel kabule göre 1990’ların ortalarından bugüne dek doğanları kapsayan bu kuşak, bir öncekinden oldukça farklı.

Ipsos’un geçtiğimiz günlerde yayınladığı "360’ Teens Pulse" Gençleri Anlama Kılavuzu’na göre Türkiye’de 12-19 yaş arası gençler toplam nüfusun yüzde 13’ünü oluşturuyor.

Birden fazla eylemi aynı anda yapmaya alışık, dış görünüşlerine daha fazla önem veren, yerli markaları beğenen, AVM’lerde sosyalleşen bir kuşak bu.

Rapora göre Z kuşağı, “60’lara ve 70’lere mi dönüyoruz” dedirtecek kadar güçlü aile bağlarıyla da Y kuşağından ayrışıyor.

Sosyal medyada da Y kuşağının aksine daha içe dönükler. Örneğin Ipsos’a göre bu gençlerin yüzde 74’ü Instagram’da gizli hesap kullanıyor, mahremiyetini korumak istiyor.

Rapor yayınlandıktan sonra Ipsos’a Z kuşağının içerik tercihleriyle ilgili hangi saptamaları yaptıklarını sordum.

Yazının Devamını Oku

Bir sonraki teknolojik çığır...

İnternet ve genel olarak toplum için bir sonraki teknolojik çığır hangi alanda açılacak?

Yapay zeka, blok zinciri, otonom robotlar, 3B baskı, sesli asistanlar, “deep fake” videolar ve artırılmış gerçeklik gibi epey uzun süredir var olan ve ağır ağır gelişen teknolojilerden bahsetmiyorum.

Çığır açmanın arifesinde gibi görünen, hayata geçmesiyle birlikte kısa sürede büyük bir değişim yaratacak yeni buluşları kast ediyorum.

Son dönemdeki gelişmelere bakınca benim aklıma şu beş başlık geliyor:

* Kuantum bilgisayarların üretilmesiyle bir gün tüm şifrelerin kırılabilecek olması: 2 trilyon dolarlık e-perakende sektöründen devlet sırlarına ve ticari sırlara kadar internetteki hemen her özel bilgi, modern şifreleme yöntemleriyle korunuyor. İlk örnekleri çok pahalıya mal olacak kuantum bilgisayarlar bilinen tüm şifreleme yöntemlerini çözecek ve buna karşı nasıl bir savunma geliştirileceği henüz belli değil.

* Dünya yörüngesinde dönen binlerce mini uydudan oluşan bir ağ ile olağanüstü hızlı bir bağlantı altyapısının oluşturulması: SpaceX’in StarLink projesi bu alanda atılmış ilk adım. Bunu yapan şirketin “adeta para basacağı” söyleniyor çünkü “süper hızlı” işlemlerden büyük karlar elde eden bankalar ve diğer mali kuruluşlar bu ağa girebilmek için milyonlar ödeyecek. Döviz kurunun ne yöne gideceğini birkaç saniye önceden haber aldığınızı düşünün… Elbette oluşacak “iki vitesli internetin” en hızlı şeridinden en fazla parayı verenler ilerleyebilecek.

* ‘Beyin-bilgisayar arayüzleri’nin de ilk ticari kullanımları başlamak üzere… Beynin bilgisayara bağlanmasıyla elektronik ve biyolojik dünyalar birleşecek, insan-makine ayrımı belirsizleşecek. Gözlerinizi kapatıp düşünerek internete erişebildiğiniz bir dünyada eğitim sisteminin ve mesleklerin ne kadar değişeceğini düşünün. Elbette bu teknolojiye de önce en zenginler erişebilecek.

* Yüksek kapasiteli kablosuz enerji transferinin devreye girmesiyle şarj kablosu/istasyonu yakında tarihe karışacak. Hala nispeten pahalı olsa da elektrikli otomobillerin giderek yaygınlaşmasıyla beraber bu konuda çalışmalar hızlandı.

Yazının Devamını Oku

Türk oyunları da Türk dizileri gibi dünyayı fetheder mi?

Red Dead Redemption 2 oyunu, geçen hafta sonu piyasaya çıktı ve ilk üç gün 725 milyon dolar hasılat elde etti.

Fortune 500 verilerine göre Tüpraş geçen yıl boyunca 54 milyar lira ciro yapmış, bu da üç günde yaklaşık 444 milyon liraya (82 milyon dolar) denk geliyor.

Kısacası ABD merkezli bir dijital oyun geliştiricisi üç günde, Türkiye’nin en büyük şirketinin yaklaşık 10 katı para kazandı.

Bu oyunun yapımında Rockstar San Diego oyun stüdyosu liderliği üstlendi, şirketin Kanada ve İngiltere’deki stüdyolarından da destek aldı.

Resmi açıklamaya göre oyunun yapımı için toplamda yaklaşık 800 kişi çalıştı.

Tüpraş’ta yaklaşık 6 bin kişi çalışıyor, onun üçte biri kadar ciro yapan Türk Telekom’da ise 34 bin…

* * *

Bu işin parasal boyutu ve ülkelerin sert gücünü (hard power) oluşturan, büyük ölçüde şirketlerinin kazandığı para oluyor çünkü örneğin savunma sanayini bu paralar döndürüyor.

Bu yüzden ABD için bugün mesela Google,

Yazının Devamını Oku

5G’de Türkiye’nin gurur payı

Birçok ülkede ilk 5G şebekeler devreye girmeye başladı bile…

2019’da Samsung ve Apple başta olmak üzere önde gelen cep telefonu üreticilerinin yeni cihazlarını piyasaya sürmesiyle 5G hemen herkesin hayatında olacak.

Bu yeni nesil kablosuz teknoloji özetle çok daha fazla bilginin, çok daha hızlı bir şekilde, çok daha ucuza iletilmesini sağlıyor.

Bu teknolojiyi mümkün kılan çalışmaların belki de en önemlisini, Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erdal Arıkan yaptı.

Yurt içinde ve dışında çok sayıda prestijli ödül kazanan Arıkan’ın geliştirdiği ‘kutupsal kodlama’nın ne olduğunu şurada okuyabilirsiniz: http://panorama.khas.edu.tr/odul-getiren-calisma-kutupsal-kodlama-489

Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya çapında başarılı bir vatandaşı olan Arıkan’ın biyografisine de özellikle gençler bir göz atmalı: 

1976’da Üniversite Seçme Sınavı'nda Türkiye birinciliğiyle kazandığı ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünde yüksek öğrenime başlayan Arıkan, ABD’deki Caltech’e transfer oldu.

Yüksek lisans ve doktorasını elektronik mühendisliği ve bilgisayar bilimleri alanında M.I.T’de yaptı.

ABD’de M.I.T. bursu alıp öğretim üyeliği yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve 1987’den bu yana Bilkent Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürüyor.

Yazının Devamını Oku

Facebook Trump’ın hesabını siler mi?

Bir gün olabilir.

Bunu söyleyen, Facebook’un Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da Kamu Politikasından Sorumlu Başkan Yardımcısı Richard Allan.

 

Çiğdem Bozdağ hoca başta olmak üzere Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya bölümü öğretim üyelerinin çabalarıyla; medya, akademi ve hukuk gibi farklı alanlardan gelen isimlerin oluşturduğu küçük bir grup olarak zaman zaman buluşuyoruz.

 

Türkiye’ye gelen Facebook yöneticisi Allan ve WhatsApp’ın küresel politikalarından sorumlu üst düzey yöneticisi Christine Turner ile de geçen hafta bu kapsamda uzun uzun konuşma imkanı bulduk.

 

Allan’a Trump ile ilgili soruyu sorduğumda, aklımda, ifade özgürlüğü konusunda teknoloji devlerinin uyguladığı keyfi standartlar vardı.

 

Yazının Devamını Oku

McKinsey’den çok önemli iki mesaj

Birincisi, hayatımıza her geçen gün daha fazla dahil olan yapay zeka teknolojileri önümüzdeki beş yıl içinde tüm dünyayı değiştirecek.

İkincisi, derin öğrenme teknolojisinden en çok etkilenecekler arasında Türkiye’nin lokomotif sektörleri de var.

Geçen hafta İstanbul’da yapılan bir konferansta iki ayrı konuşmacı sunumları sırasında ekrana McKinsey raporlarından alıntılar yansıttı.

Gelişen teknolojilerin bölgesel ve küresel ekonomiye etkilerinin değerlendirildiği smartcon 2018 İstanbul’un açış konuşmasını yapan Allianz Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes, “Türkiye olarak bu dönemden çok daha güçlü çıkabileceğimize inanıyorum” dedikten sonra, “önümüzdeki 15-20 yılda mevcut işlerin yüzde 14’ünün otomasyon riski altında olduğunu” vurgulayan son OECD raporunu hatırlattı.

Daha sonra sahneye çıkan Mechanica AI kurucu ortağı Jane Zavalishna’nın ekrana getirdiği ilk McKinsey mesajı şöyle diyordu:

“Tüm karar alma mekanizmalarına insanı dahil etmenin, hızlanan değişim ve veri toplama imkanları nedeniyle artık pratik olmaktan çıktığı doğrudur. Üç-beş yıl sonrasına bakıldığında çok daha yüksek yapay zeka seviyeleri görmeyi bekliyoruz.”

Oredata CEO’su Ömer Faruk Kurt ise ekrana yapay zekanın ve derin öğrenme teknolojisinin en çok etkileyeceği endüstrileri ortaya koyan McKinsey imzalı iki tablo gösterdi.

Perakende, otomotiv, turizm diye giden ve tüm sektörler toplandığında trilyonlarca doları bulan bir değişim bekleniyor.

Türkiye için kritik sektörler bunlar.

Yazının Devamını Oku

Büyük Veri yaratıcılığı öldürüyor mu?

Dünyanın en büyük reklam ajanslarından biri için çalışan arkadaşım geçenlerde buluştuğumuzda Ahmet Hakan’ın bir gözlemini hatırlattı.

O köşe yazısı sanırım geçen yıl yayımlanmıştı; biraz aradım, bulamadım fakat aklımda kaldığı kadarıyla o bölümde mealen şöyle diyordu Ahmet Hakan: Toplumlar zor zamanlarda yaratıcılık patlaması yapar, peki bizde neden sanat başta olmak üzere hemen hiçbir alanda son dönemde şaheserler ortaya konulamıyor?

 

Öncelikle, yaratıcılık nedir, diye sormak gerekiyor. Örneğin reklamcılığın okumayı en çok sevdiğim teorisyenlerinden olan Al Ries’ın kendi sektörü için yaptığı bir tanım var.

 

Ries sektöründe hakim görüşü şöyle özetliyor: “Ajansların yaratıcılık tanımı, farklı olmaya dayanır. Günümüzün sanat eserleri için de böyledir. Yeni ve farklı bir fikirle gelmeyenler yaratıcı sanatçı olamaz. Bu fikrin daha iyi bir fikir olmasına gerek yoktur, yeni ve farklı olsun yeter.”

 

Ries’e göre bu yanlış bir perspektif. Ona göre reklamcılıkta yaratıcılığın “alışılmadık” bir fikre dayandığı doğru olsa da, bu fikir aynı zamanda sizi “insanların zihnine sokmalıdır.”

 

Yazının Devamını Oku

Tekzip

Tartışmayı ABD Başkanı Trump ateşledi

İki hafta önce attığı tweetlerde “Google ve diğerlerinin bilgi ve haber sakladığını” iddia ediyor, “görebileceğimiz ve göremeyeceğimiz şeyleri kontrol ediyorlar” diyordu.

“Trump” diye arama yaptırmış ve Google arama sonuçlarının en üstünde, hiç haz etmediği New York Times, CNN gibi yayınların haberlerini görmüştü.

Malum, Google ve Facebook gibi, bilgi ve haber dağıtımında bugün dünyanın en büyük eşik bekçileri olan iki şirket, kime-neyi göstereceğini algoritmalarla belirliyor.

“Algoritma şeffaflığı” kavramından ve buna getirilmesi gereken demokratik kıstaslardan daha önce bu köşede defalarca bahsettim.

Trump’ın son tweetleri ise özellikle ABD’deki gazeteciler açısında konuya yeni bir boyut kattı.

Columbia Journalism Review’da (CJR) geçen hafta yayınlanan bir makale, basın ve ifade özgürlüğüne zarar vermeden algoritmaların nasıl denetlenebileceğine dair hukuki bir bakış açısı sunuyor.

Makalede ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1974’te verdiği bir karar hatırlatılıyor.

Dava özetle şöyle:

Yazının Devamını Oku

E-posta neden miadını doldurmuyor?

E-posta, iletişimde devrim yapan etkisi kadar, değişime dirençli doğası nedeniyle de incelenmeye değer…

1960’larda icat edilen ve 1970’lerin ortasında aşağı yukarı bugün bildiğimiz halini alan bir teknolojiden bahsediyoruz.

 

50 yılı aşkın süredir neredeyse aynı kaldığı halde hayatımızda hala bu kadar büyük yer tutan başka bir teknoloji yok.

 

E-postaya dair bir başka ilginç nokta, dev şirketlerin onu dönüştürme çabalarına karşı da ısrarla direniyor oluşu.

 

Yüzde 25 civarındaki pazar payıyla dünyanın en popüler e-posta hizmeti olan Gmail’i kullananlar, geçen ay bu uygulamada yapılan kaydadeğer değişiklikleri fark etmiştir.

 

Yazının Devamını Oku

Kissinger da bu meseleyi yazdıysa durum vahim

Gündelik hayatımızı etkilemez demeyin, etkilemeye başladı bile…

Son olarak topa Henry Kissinger girdi.

Son 40 yılda ABD politikalarını belki de en çok etkilemiş isim… 

Atlantic dergisinin haziran sayısında yazan Kissinger diyor ki: “İnsanlık yapay zekanın yükselişine ne felsefi olarak ne de entelektüel olarak hazır.”

Sözü de şöyle bağlıyor: “ABD yönetimi (yapay zeka konusunda) ulusal bir vizyon geliştirmek üzere önde gelen düşünürlerden oluşan bir başkanlık komisyonu kurmayı düşünmeli. Şu kesin: Eğer bu çalışmaya en kısa sürede başlamazsak, yakın bir zamanda işin işten geçtiğini anlayacağız.”

Yani bir tür “yerli ve milli yapay zeka” diyor Kissinger…

Yapay zeka kimseye uzak geleceğe ait bir bilim kurgu kavramı gibi gelmesin, çünkü yıllardır hayatımızı doğrudan etkiliyor.

Son günlere bakınca da birçok örnek bulabiliriz… 

Makine öğrenmeden nöral ağlara dek yapay zekanın hemen her unsurunun altında yatan

Yazının Devamını Oku

Paylaştığını okumuyorsun, peki yazar ne yapacak?

*

Columbia Üniversitesi ve Fransız Ulusal Enstitüsü’nün 2016’da yaptığı bir araştırma, internette paylaşılan linklerin yüzde 59’unun tek bir kez bile tıklanmadığını gösteriyor. 

 

Yani paylaşımı yapanların kendisi bile o sayfaya gitmemiş....

 

Örneğin 30 yıl öncesini düşündüğümüzde böyle bir durum herhalde pek söz konusu olamazdı.

 

Yani örneğin vapurda yanındakine bir gazete uzatıp “Şu habere baksana” diyen adamın o haberi okumadan bunu yapacağı düşünülebilir mi?


Yazının Devamını Oku

Gazetecilik dogmaları yıkılırken 9 ülkede son durum

Dokuz ülkedeki 59 medya kuruluşunda yapılan araştırmaya göre dünyadaki en başarılı gazeteler, “mesleki dogmaları” yıkma konusunda en cesaretli olanlar...

Danimarkalı gazeteciler Per Westergaard ve Soren Schultz Jorgensen, 2017 yılı boyunca sekiz Avrupa ülkesi ile ABD’de toplam 59 medya kuruluşunu inceledi.

Tüm bulgularını topladıkları “Den journalistiske Forbindelse” (Gazetecilik Bağlantısı) adlı kitapları henüz sadece Danca piyasaya çıksa da, Nieman Lab’da 11 Temmuz’da yayınlanan yazılarıyla araştırmaları daha geniş bir kitleye ulaştı.

İki araştırmacı medyada özetle dokuz yönelim saptamışlar:

1- Tarafsızlıktan kimliğe: “Tarafsızlık dogmasını” sorgulayarak kendilerine özgü bir perspektifi açıkça sergileyen medya kuruluşlarının sayısı artıyor. Bunlar; coğrafi, sosyodemografik veya siyasi herhangi bir düzlemde net bir bakış açısı ortaya koyuyorlar. Voice of San Diego gibi... 

2- Geniş kapsamdan küçük nişlere: Ancak CNN ve BBC gibi çok az sayıda medya kuruluşu “dünyada her yerde, herkese, her şeyle” ulaşabildiğinden, diğerlerinin tamamı aslında “niş” kitlelere hitap ediyor. Böylece geçmişte farklı toplulukları buluşturan medya, artık homojen kitleler içinde daha güçlü bağlar kurmaya odaklanıyor. Alman gençlik sitesi Ze.tt gibi... 

3- Sürüden kulübe: Okurları abonelere dönüştürmek isteyenler, aboneleri de üyelere dönüştürmeyi arzuluyor. Böylece bir vatandaşın gazeteyle ilişkisi, bir dizi habere para ödemekten ibaret olan ruhsuz bir alışverişin ötesine geçip bir kulübe üye olma ayrıcalığının yaratacağı duygusal bağa yöneliyor. Daha önce de yazdığım Wall Street Journal gibi... 

4- Mürekkepten tere: Birçok gazete, üyelik modellerinin bir parçası olarak fiziksel etkinlikler (yazarlar ve muhabirlerle buluşmalar, festivaller, vb.) düzenliyor. Le Monde gibi... 

5- Konuşmaktan dinlemeye:

Yazının Devamını Oku

Mağaradaki çocuklar ve 'sonlu deneyimler'

Son günlerde dünya medyası için belki de en önemli açıklamayı geçen hafta oyun devi Ubisoft'un bir yetkilisi yaptı ki bu açıklamanın, haftanın haberi olan Tayland’daki çocuklarla da ilgisi kurulabilir…

Ubisoft son dönemde tek bir “uzun anlatıya” dayanan oyunlar yapmaktansa artık “büyük bir resmin parçası olan, kendi içinde anlamlı hikayeler” yaratıyor.

Lionel Raynaud şirket blogunda durumu şöyle açıkladı: "Bunun arkasında yatan neden, artık sonlu deneyimler sunmama iradesidir."

Ubisoft gibi daha birçok yapımcı, bir oyuncunun belirli bir süre oynadıktan sonra tüketip unutacağı oyunlar yapmak yerine, onun çok daha uzun bir süre etkileşime gireceği bir evreni parça parça inşa etme derdindeler artık.

Birkaç hafta önce Marvel örneği ile bu köşede bahsettiğim dinamikleri, geçen ay Los Angeles'ta yapılan E3 2018'de oyun şirketlerinin açıkladığı gelişmelerde de gördük.

Örneğin Ubisoft, geçmişte bir film izler gibi oturup oynadığınız ve bitirdiğiniz Assassin's Creed serisinin yeni oyununu, "kullanıcıların sürekli geri gelmesini sağlayacak şekilde haftalık güncellemelerle canlı tutacağını" açıkladı.

Piyasaya sürülen oyunu sürekli bir hizmet olarak görmek, yani "servis olarak oyun" kavramı yeni değil.

Finlandiya'dan çıkıp kısa sürede Angry Birds ile birlikte dünyanın en büyük mobil oyun yapımcılarından biri haline gelen Rovio'yu bu köşede altı yıl önce yazmıştım.

2012 Dünya Tasarım Başkenti Helsinki Genel Müdürü

Yazının Devamını Oku