GeriEmre KIZILKAYA Medya dışından medyaya dersler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Medya dışından medyaya dersler

Kol saati, içme suyu ve bilgisayar oyunlarının habercilikle ne ilgisi var, demeyin. Dijital dönüşümde gazetecilerin her sektörden alabileceği dersler var. Üç örnek vereyim:

 

1) Steam: İçerik üretiminden dağıtım platformuna

Medya dışından medyaya dersler

1990'ların sonunda Half-Life ve Counter-Strike oyunlarını üreterek büyük üne kavuşan ABD merkezli Valve şirketi, 2000'lerin başında Steam platformunu kurdu. Böylece ağırlığı, oyun üreticiliğinden, oyun dağıtımcılığına kaydırdı.

Bugün onlarca ülkede 120 milyonu aşkın Steam kullanıcısı hemen her şirketin ürettiği binlerce oyunu bu platform üzerinden indirebiliyor. Steam, karşısında, çok daha büyük bir oyun firması olan EA Games'in yarattığı Origin platformu olmasına rağmen bu başarıya nasıl ulaştı? Bence özetle:

- Yeni oluşan bir sektöre, doğru fikirle, doğru zamanda girdiler.
- İçerik üretirken edindikleri deneyim ve verilerden, bu yeni rotada etkin şekilde yararlandılar.
- Kendi platformlarını (Steam) duyurup geliştirmek için kendi içeriklerini (Half-Life ve Counter-Strike) bir kanca gibi kullandılar.
- Bu erken hamle sayesinde oyun arşivlerini hızla geliştirip sektörün en geniş envanterine sahip oldular.
- İlk dönemdeki teknik sıkıntılara rağmen yatırımda ısrar ettiler.
- Uzun vadeli hedefler için kullanıcı tabanını genişletirken kısa vadeli ticari zararları göğüslediler.
- Kullanıcılarının ve kendi çalışanlarının memnuniyetini hep en ön planda tuttular.
- Komisyon oranlarını düşük tutarak diğer oyun üreticileri dahil herkesin kazanacağı bir sistem kurdular.
- "Greenlight" projesi ile bağımsız yapımcılara kapıları açıp sektörü demokratikleştirdiler.
- "Erken erişim" modeliyle oyunların geliştirilirken oyuncular tarafından finanse edilmesini sağladılar.
- Belki de en önemlisi: Bu sistem için yarattıkkları "yarım duvarlı bahçe" tam dengeyi buldu: Ne Android kadar açık, ne iOS kadar kapalı...

Gücün üreticilerden distribütörlere kayması, rekabeti ve inovasyonu koruyacak bir regülasyon ortamı var olduğu müddetçe son tahlilde kullanıcılara yarar. Mesela ben Steam'in özel indirimlerini şahsen hiç kaçırmıyorum. Geçenlerde kış indirimi sırasında 8 TL'ye bir oyun aldım. Birkaç gün boyunca süren indirim dışında bu oyunun fiyatı 50 TL idi.

Peki medya bundan ne ders alabilir?

Öncelikle, içerik üretiminden dağıtıma geçişin tek bir modeli olmadığını kabul etmek gerekir. Bir medya şirketinin ürettiği içerikleri azaltıp başkalarının ürettiği içerikler için bir platforma dönüşmesi, olası modellerden sadece biridir.

Steam bu geçişi başarıyla yaptı. Fakat bazı şirketler için böyle bir geçiş idealken, başkalarının karşılaştırmalı üstünlüklerinin ortadan kalkmasına neden olabilir. Her sektörün ve şirketin kendine has şartları, üretimden dağıtıma geçişin dışsal modelinin uygunluğunu belirler.

Bu konuda ideal dengeyi bulmuş görünen bir örnek olarak Vice News'dan bahsedebiliriz. Vice News, kendine has şartlara uygun bir şekilde, içerik üretimini dış kaynaklara kaydırmış ve uluslararası bir dağıtım şebekesi haline gelmeye odaklanmıştı. Böylece haber sitelerinden ziyade, televizyon kanallarına içerik lisanslayan bir şirket olarak TV prodüksiyon şirketleriyle rekabet eder hale geldi.

Üretim-dağıtım paradigmasının bir de içsel modeli vardır, ki bu modeldeki sorunsal tüm büyük medya şirketleri için geçerlidir: Çok fazla içerik ürettiğinizde, bu içeriklerin kendi özgül platform ve kanallarınızdan dağıtımı temel bir mesele haline gelir. Bu içerikleri ne zaman, nasıl ve hangi platformlarınızda dağıtacaksınız?

Bunun cevabı öncelikle içerik üretim süreçlerinizle ilgilidir: Bu sürecin başlangıcı her zaman yaratıcılığa, inovasyona ve orijinal fikirlere dayanır. Fakat böyle bir "corpus" oluşturduktan sonra, artık gelecek içeriklerinizin biçimine, zamanlamasına ve konumlamasına sadece dağıtımla ilgili verileriniz rehberlik etmelidir.

Vice News'un genel stratejisinin verilerle evrildiğini görmemiz gibi, örneğin Hearst Medya Grubu'nun, içeriklerinin yüzde 30'unu tüm yayınları arasında paylaştırıp yüzde 70'ini ilgili dikeylerine özel tutma şeklindeki spesifik kararının arkasında da keyfiyet değil, bu veriler vardır.

 


2) Lüks şişe su: İçindeki kadar hikayesi de önemli

Medya dışından medyaya dersler

Dünyanın en hızlı büyüyen pazarlarından biri şişe su pazarı... 2013'te 157 milyar dolarlık pazar hacminin 2020'de 280 milyar dolara çıkması bekleniyor. Gelişmiş ülkelerde musluk suyu içilebiliyorken bu kadar çok insan neden para verip şişe su alıyor?

- Sophie Elmhirst'in dediği gibi, "markalı içme suyu" aslında tarihte kökenleri olan bir kültüren gerçek. İslam'da zemzemi, Hristiyanlıkta kutsal suyu, daha birçok dinde mukaddes sayılan kuyuları düşünün...
- Modern tarihe Evian ve Perrier ile giren "lüks su" modasını bu kez İnternet Çağı'nın araçları sayesinde kitleselleştiren markalardan bahsetmek gerek: Omego, Vita Coco, Virtue, CanO, BiPro, Fiji,Flo, Plenish, blk., FATwater gibi çok sayıda "premium" su markası... 
- Kimi milyonlarca yıllık bir buzdağının eritilmesiyle üretildiğini vurguluyor, kimi "tamamen katkısız" olmasını, kimi "buhar damıtımlı" üretim yöntemini, kimi "anti-oksidan doğal manganez" içermesini, kimi selülite iyi gelmesini, kimi muhteşem tadını...
- Bugünlerde bu sektörde gözlenen yaratıcılığı, geçmişte sadece yeni bir ürün geliştirmekle kalmayıp yepyeni birer sektör yaratan Coca-Cola ve Redbull'un inovatif yaklaşımlarıyla karşılaştırabiliriz.
- Bu inovatif ürünlerin hiper-rekabete dayalı bir pazarda tutunması için sadece paketinin değil, tüm iletişiminin onu farklılaştırması gerekir. Suyun kaynağı, işlenmesi (veya el değmemesi) kadar, onun "sadece su olmadığına" dair inandırıcı bir hikaye kurulması önemlidir: Bu suyun özel güçleri var! Bu bir süper-içecek! Doğadaki sudan bile daha doğal ve sağlığınıza yararlı! Ayrıca şu kutunun/şişenin güzelliğine bakın! Su üreticilerinin Apple'ı biziz, tadına bir bakın!

Son tahlilde yine Elmhirst'i alıntılarsak, eleştirmenler şunu söyleyebilir: "Bu sular kapitalizme dair en hiperaktif , en icatçı vakalardan: bedava bir maddeyi al, türlü giysiler giydir ve sonra vücudunuzu, zihninizi ve ruhunuzu değiştirmeye muktedir yeni bir şey olarak sat."

Ben bu fenomenin bu kadar basite indirgenmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Mesela suyun ötesinde de bir örnek verelim: Rakıyı susuzluğunu gidermek için, tadı güzel olduğundan veya sağlıklı diye içen var mı? Hatta çoğunluğa göre tadı kötü olmasına rağmen (böyle olmasa sofralarımızda anasonlu başka tatlar olurdu) niye rakı içiyoruz ki?

Cevabı basit: Rakıyı hikayesi için içiyoruz. Geleneksel bir muhabbet ritüelinin ayrılmaz parçası olduğundan... Premium su da --bambaşka bir içeriğe sahip olsa da-- bir hikaye yaratma çabasının (ve belli ki bunu doğuran bir Zeitgeist'ın ürünü).

Peki medya bundan ne ders alabilir?

Haber ve haber dışı hemen her tür içeriğe, "her yerde, her an ve -neredeyse- bedava ulaşılabilen bir meta" haline geldiği bir ortamda, lüks sulara da bu gözle bakılabilir.

Bu bakışa göre içeriğin fiyatını, yarattığı katma değer (siz ona değer teklifi de diyebilirsiniz) ve bu katma değer sayesinde ne kadar farklılaşabildiği belirler.

Ancak yeni medya çağında bir bütün, sadece kendi parçalarından ibaret değildir. Onun hikayesiambalajı ve dağıtım kanalları da, geniş kitlelere ulaşma yolunda en az içeriği kadar önemli olabilir.

 

3) Kol saatinin ateşle imtihanı

Medya dışından medyaya dersler

Son 50 yıldır lüks kol saati sektörü kadar ciddi teknolojik yıkıma/değişime (disruption) maruz kalıp da varlığını koruyabilen pek az sektör sayabilirsiniz.

1960'larda Japonya'nın seri üretime geçtiği pilli kuvars saatlere olduğu gibi, bugün de dijitalleşmeye kafa tutan, geleneksel, mekanik kol saatleri neden yok olmuyor?

The Guardian'da bu konuda bir makale okuduktan sonra merak edip üniversiteden arkadaşım İnanç Sevilir'i aradım. Doğuş Holding bünyesindeki D Saat'te Operasyon Müdürü olarak görev yapan İnanç'tan aldığım bilgileri de derlersem, sanırım buna şöyle yanıt verebiliriz:

- Geleneksel saatlerin mekanik aksamı düzenli bakıma ihtiyaç duyar, el işçiliği pahalıdır. İlk kez 1920'lerde üretilen ve 1960'larda kitlesel üretimle yaygınlaşan kuvars saatlerin, bakıma ihtiyacı yoktu. Böylece kol saati ucuz bir şey haline geldi.
- Şişe suda olduğu gibi diğer sektörlerde de, tüm ürünlerin ucuzlaşması halinde pahalı "nişlerin" türemesi kaçınılmazdır. Kol saatinde bu 1990'larda dramatik bir hal aldı. "Lüks kol saati" kavramı gelişti.
- İnanç, "İyi bir saat markasını orada tutan şey, ona sahip olanlar değil, sahip olamayanlardır" diyor. Örneğin Vacheron Constantin marka bir kol saatinin fiyatı 65 bin TL'den başlıyor.
- Evet, farklı sektörlerde bir "yıkıcı etki" fiyatları düşürmüşse, bir süre sonra yüksek fiyatlı bir "lüks niş" oluşuyor. Bunun ardından, benim "İkinci Faz" dediğim evrede ise bu nişin daha düşük fiyatlı bir alt kategorisi yaratılıyor.
- "Affordable luxury" (makul fiyatlı lüks) böyle bir kavram. Rolex'i bu kategoride sayabiliriz.
- Bugün akıllı saatlerin yaygınlaşması, geleneksel kol saatlerinin önünde yeni bir tehdit olarak duruyor. Ama bu tehdit, Vacheron Constantin gibi "über lüks" ürünlerden çok, Rolex gibi "makul fiyatlı lüks" ürünlere yönelik... "Beklendiği kadar çok satmadı" denilen Apple iWatch'un cirosu dahi Rolex'i yakalamış durumda... Samsung'un son derece başarılı S3'ünü şimdilik hiç saymıyorum.

Kısacası, ucuzun ve hatta bedavanın baskın güç hale geldiği bir pazarda, yüksek fiyatlı ürünler doğal bir tepki olarak tekrar güçlenir. Ardından ortaya çıkan "ikinci faz" ara ürünler ise sadece belirli bir süre için tutunabilir. Daha sonra "ucuzun yeni versiyonlarına" yerlerini terk ederler.

Peki medya bundan ne ders alabilir?

Kol saati gibi teknolojik yıkımla mücadele eden, uyum sağlamaya çalışan bir platform olarak medya da bir "fiyat segmentasyonu" sorunuyla karşı karşıya.

Japon malı kuvars saatlerin geleneksel kol saatlerinin egemenliğine son vermesi gibi, internet de medya kuruluşlarının içerik tekeline son vermişti. İkisinin de etkisi fiyatların sıfıra yakınsaması oldu.

2000'lerin başından itibaren geleneksel medya, kendi "lüks" ve görece pahalı segmentlerini yarattı. Başarılı, başarısız birçok örnek gördük. The Economist Intelligence Unit vakasını veya The Times'ın son derece katı "ücret duvarını" (paywall) örnek verebiliriz.

Bu arada ikinci faza geçildi, ara çözümler üretildi. Ne X sitesindeki gibi bedava ama yüzeysel, ne de Y sitesindeki gibi çok derin ama pahalı olan içerikler sunanlar çıktı.

İşte ne at, ne de eşek olabilen bu ikinci faz sitelerin, akıllı saat karşısındaki "makul fiyatlı lüks" kol saatleri gibi önce zorlanıp, sonra piyasadan silineceğini söyleyebiliriz.

Ya kim kazanacak?

Bir yandan --akıllı saat üreten Apple gibi-- haber alanında yenilikçi dijital ürünler geliştiren, ama bir yandan da tüm platformlarda geleneği ile uzmanlığını birleştirerek "haberin lüksünü" hak ettiği fiyatla sunabilen New York Times gibi köklü örneklerin bir adım önde olduğu ortada.

Ürün sahipliğine karşı bir 'abonelik ekonomisi'nin yaygınlaştığı günümüzde kendisini "abone öncelikli" diye tanımlayan New York Times'ın strateji raporuna bakılırsa, onlar da bu durumun farkında. 

Bunu başaran medya kuruluşlarının, lüks kol saati üreticileri gibi ürünlerini aynı zamanda birer hizmet olarak sunabilmesi gerekiyor. Über lüks bir kol saatinin bakım işlemi nasıl özel bir deneyim haline getiriliyorsa, medya kuruluşları da okurlarıyla sürekli bir bağ kurmak zorunda.

Bu noktada önemli bir kavram ise marka algısı. Çünkü o bir günde, bir yılda, hatta 10 yılda bile kolay kolay değiştirilemez.

İnanç'a sordum, şöyle dedi: "Kol saatinin markası gibi, okuduğu gazete de bir kişinin yaşam tarzı ve gustosu konusunda fikir verebilir. Hatta gelir durumuyla daha az bağlantılı olduğu için, daha yüksek isabetle bir fikir verebilir. Uçakta solumda oturan adam Financial Times, sağımdaki Daily Mirror okuyorsa, ikisi hakkında da bir fikrim olmuştur."

 

 

 

X

İnternet hızla kirleniyordu, birinciliği Facebook’a verdiler

Bu hafta yayınlanan We Are Social 2019 raporundaki bence en çarpıcı veri, Türkiye'de aktif sosyal medya kullanıcı sayısının son bir yılda artmamış olması.

Hata payı da dikkate alınırsa Türkiye’de aktif sosyal medya kullanıcı sayısı aslında azalmış bile olabilir. 

Mesajlaşma, video, oyun ve bankacılık gibi alanlarda ülkemizde mobil internet kullanımı katlanarak artmaya devam ederken, sosyal medyada büyümenin durması manidar.

2017’de bu köşede “Amazon, Apple, Facebook, Microsoft ve Google'dan tek tek vazgeçmek zorunda bırakılsanız, hangi sırayla seçerdiniz?” diye sormuştum.

O gün gelen yanıtlara göre Facebook’tan ve sahip olduğu Instagram’dan hemen hemen kimse vazgeçemiyordu --ki bu ikisi Türkiye’deki en yaygın sosyal medya ağları...

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda geçtiğimiz günlerde aynı soruyu tekrar tartıştık.

Bugün çoğunluk en kolay vazgeçebileceği platform olarak Amazon’u görüyor ama bu şirket Türkiye’ye yeni yeni girdiği ve önemli ürünlerini (Echo, Kindle, vs.) henüz getirmediği için şimdilik tam bir not almış sayılmaz.

Asıl çarpıcı olan, Amazon’dan hemen sonra, ağırlıklı olarak Facebook’un isminin “silinebilecekler” listesinde anılmaya başlaması.

Henüz iki yıl önce Facebook’un vazgeçilmez görüldüğü Türkiye’de bugün ilk olarak onun feda edilmesi, şirketin kullanıcılar gözünde nasıl hızla değersizleştiğinin göstergesi sayılabilir.

Yazının Devamını Oku

Nevzat Aydın’a göre 2019’da girişimciliğin rotası

Linkedin'i kuran, ardından Paypal, Facebook ve Airbnb gibi şirketlerin ilk yatırımcıları arasında yer alan, Microsoft dahil birçok devin yönetim kurulu üyeliğine devam eden Reid Hoffman'ın geçen ekimde piyasaya çıkan “Blitzscaling” (Yıldırım hızıyla ölçeklendirme/büyütme) kitabını okuyunca aklıma birkaç soru takıldı.

Bugün Uber'in yatırımcılarda giderek hayal kırıklığına dönüştüğü gibi yorumlar da dikkate alınırsa, efsanevi startup kurucularının başarı öyküleri acaba kendi dönemlerine mi özgüydü?

Yoksa aynı stratejiler ve taktiklerle işe 2019’da başlasalar yine başarılı olurlar mıydı? Mesela Hoffman'ın "blitzscaling" dediği dijital şirket büyütme metodolojisi veya daha da yaygın olan "lean startup" yaklaşımı bugün de geçerliliğini koruyor mu?

Bu konuları, 2001 yılında kurduğu Yemeksepeti’ni uluslararası bir marka haline getirdikten sonra 2015’te 589 milyon dolara Delivery Hero’ya satarak Türkiye’de hala kırılamayan bir rekora imza atan Nevzat Aydın’a sordum.

2016’da Hürriyet’e verdiği röportajda “Bugün olsa satamazdık. Girişimciler için zor günler” diyen Aydın, iki yıl sonra bu kez tüm dünyada startuplar için daha sorunlu bir ortam oluştuğu dikkate alındığında özellikle yeni girişimler ve küçük yatırımcılar açısından işlerin zorlaştığını düşünüyor mu?

Öyle ya, birçok sektörde köşeleri güçlü oyuncuların kapması, hem iş hem de teknoloji inovasyonunda başlayan kısırlaşma, artan regülasyon ve yatırımcıların kâra geçmek konusunda artık daha sabırsız olması gibi gerçekler son birkaç aydır ABD ve Avrupa medyasında daha fazla yazılıp çiziliyor.

Geçen yılın ikinci yarısında dev teknoloji şirketlerinin hisseleri çok sert düştü, The Economist “Teknoloji endüstrisi hapşırsa tüm ekonomi hasta olur” diye yazdı. Apple satış hedeflerini tutturamayınca Tim Cook geçenlerde yayınladığı mesajın satır arasında Çin ekonomisindeki zorlanmaya dikkat çekti, yani küresel bir sıkıntı söz konusu.

Hal böyleyken, işte sorular ve Nevzat Aydın’ın yanıtları (kaliteli içeriğin önemini vurguladığı son cevaba da dikkat):

“Lean startup” veya “blitzscaling” gibi iş/ürün geliştirme metodolojileri bugün hâlâ geçerli olan evrensel yöntemler mi sunuyor? Yoksa son dönemdeki gelişmeler bunları kısmen de olsa kadük mü kıldı?

Yazının Devamını Oku

2019’da reklamcıların da gündemi veri

Pazarlama iletişiminin, ekonominin yönünü göstermek bakımından “kömür madenindeki kanarya” gibi olduğu söylenir.

 

Malum; madenlerde zehirli gaz sızıntısı var mı diye kontrol etmek için eskiden kanaryalar kullanılırmış.

Dünya reklam endüstrisinde bilhassa son iki yılda yaşanan çarpıcı değişim, dijital dönüşümün küresel ekonomiyi tüm sektörleriyle ne kadar derinden etkilediğinin de göstergesi.

Pazarlama iletişiminin reklam veren tarafında 2019’a bakışını anlamak için, geçen ay bu köşede önde gelen CMO’ların görüşlerini aktarmıştık.

Yazının Devamını Oku

İletişim fakültelerinde müfredat değişmeli, ama nasıl?

Son haftalarda farklı üniversitelerde yüksek lisans ve doktora tezi yazan birkaç öğrenci ve akademisyen iletişim fakültelerindeki müfredatın güncellenmesi konusunda görüş sorunca bu meselenin yeniden ısındığını anladım.

Elbette bu ne yeni bir konu, ne de Türkiye’ye özgü bir mesele…

UNESCO ta 2005 yılında bazı üye devletlerin talebi üzerine “gazetecilikte model bir müfredat” başlıklı bir çalışma yayınlamıştı. Georgia Üniversitesi’nden Amanda Bright’ın bu yıl yayınladığı akademik bir makalede de, son dönemde müfredatlarını dijital medyaya uyumlu hale getirdiğini ilan eden gazetecilik ve iletişim programları kıyaslanıyordu.

Türkiye’de ise bu alanda ara sıra gözlenen iyi niyetli çabalar bireysel girişimlerden ibaret kaldığından sorunlar yumak gibi büyüdü. Günümüz gazeteciliği için önemli bilgi ve becerilere odaklanan bazı dersler birçok ülkede müfredatlara çoktan girse de, bizde bugün bile neredeyse hiçbir üniversitede okutulmuyor.

Sağlam bir temel gazetecilik formasyonu üstüne eklenmesi şartıyla ideal bir iletişim müfredatında mesela şu dersler (bazıları seçmeli de olsa) yer almalı bence:  Veri analitiği, mobil gazetecilik, yaratıcı yazarlık, multimedya hikaye anlatımı, kodlamaya giriş, dijital reklam teknolojileri, abonelik modelleri ve sadakat, medyada ürün yönetimi ve kullanıcı deneyimi, görsel iletişim tasarımı, veri gazeteciliği, etkileşimli içerikler, dijital kanal yönetimi, videografi ve sosyal video, dijital güvenlik, karşılaştırmalı dünya medya tarihi, dijital etik…

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda son günlerde bu konuda hararetli bir tartışma, daha doğrusu görüş alışverişi yaşandı.

Elbette ağdaki bir akademisyenin de belirttiği gibi üniversiteler, yüksek okulların aksine meslek edinme değil, katma değerli bilgi üretme yeridir. Ve bu müfredat nasıl değişirse değişsin, onu kimin, kime ve nasıl bir ortamda aktardığı, başarılı mezunlar yetiştirebilmek için çok daha önemlidir. Örneğin “medyada inovasyon ve girişimcilik” dersi faydalı olabilir, ama onu bir tekstil uzmanının vermesi ancak zaman ve kaynak israfıdır.

Ağa gelen çok sayıda görüş, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde, internetin yeni yeni yaygınlaştığı 1990’ların sonunda mezun olanların da, bugün hala okul sıralarında bulunanların da müfredattan şikayetçi olduğunu gösteriyor.

Bu görüşlerden çıkan yorumlar şöyle özetlenebilir:

Yazının Devamını Oku

Pazarlamada dijital dönüşümün rotası

Gerek medyada yayınlanan haberleri gerekse akademik literatürü taradığımızda “dijital dönüşüm” kavramının ABD’de 1980’lerden beri yoğun olarak irdelendiğini, Türkiye’de ise 1990’ların sonunda filizlenip öneminin ancak 2000’lerin ortasında anlaşıldığını görüyoruz.

Bu geç başlangıcın yanı sıra bizde dijital dönüşüm ile ilgili kamuoyuna yansıyan araştırmalar ve tartışmalar daha dar bir alana, özellikle medya üzerindeki etkilerine yoğunlaşıyor.

Oysa dönüşüm, bilhassa reklam-pazarlama alanındaki etkileri nedeniyle neredeyse tüm iş kollarını ve organizasyonların hemen hemen bütün faaliyet alanlarını derinden etkiliyor.

Geçen ay başlayıp bu ay devam eden, aralarında Hürriyet’in sponsorlar arasında bulunduğu CMO Summit 2018’in de yer aldığı bir dizi pazarlama etkinliğinde bu yüzden yine başlıca konu dijitaldi.

Özellikle büyük veri, makine öğrenme, yapay zeka ve kişiselleştirme alanlarındaki baş döndürücü ilerlemeler, sesli asistanlar gibi yeni mecralar ve Z kuşağı gibi gümbür gümbür gelen demografik değişimler…

Farklı sektörlerdeki önde gelen şirketlerin pazarlamanın dijital dönüşümünde 2018 yılında neler yaşandığını ve 2019’da hangi trendlerin öngörüldüğünü, Fortune Türkiye tarafından geçen ay “en etkin 50 CMO” arasında gösterilen pazarlama yöneticilerine sordum

Veri analizi, sosyal medya fenomenlerinin marka güvenliği üzerinde yarattığı riskler; “glokalleşme,” “çok kanallılık” ve “Nesnelerin İnterneti” gibi bir süredir irdelenen kavramların daha da öne çıkması, videonun geçmişteki etkisini yitiriyor görünmesi ve aşırı içerik üretimi ile gelen iletişim kirliliği gibi konular, 2019’da pazarlama yöneticilerinin gündemine damga vuracak gibi görünüyor.

Gelen yanıtlar özetle şöyle:

Tunç Berkman (Vestel Pazarlama ve Mobil Ürünler Satış Genel Müdür Yardımcısı): Bugün dünyadaki sanayi devlerinin en önemli gündem maddelerinden biri Nesnelerin İnterneti ve Endüstri 4.0. Endüstri 4.0 dönüşümü, üretim yapan bütün sektörler için rekabette kalabilmenin temel şartı olarak karşımıza çıkıyor. Son günlerin trend konusu ise veriye dayalı pazarlama. Dijital dönüşümü en iyi yapan şirketler ‘veri’yi iyi kullanan şirketler olacak. Diğer bir önemli trend ise müşterinin ayak izini takip etmek. Perakendenin yakın geleceği internet dünyasında yatıyor.

Yazının Devamını Oku

Zaman kaybı olmayan 7 oyun

Bazı dijital oyunlar var ki çocuğunuz oynuyorsa onu “Ödev yap” diye durdurmak bir yana teşvik etseniz yeridir.

Çünkü ilkokuldan üniversiteye her dönemde, birçok farklı alanda derslerde ve genel olarak hayatta başarıyı artırabilecek birçok oyun var.

Bazı oyunlar özellikle ileri yaşlarda beynin bilişsel yeteneklerin korunması konusunda da yardımcı olabiliyor.

Bu özellikleri taşıdığını düşündüğüm birkaç oyunu; gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'ndan gelen önerileri de listeye ekleyerek paylaşmak istedim:

1) Capitalism Lab

İlk olarak 1990’ların ortasında CD’de oynadığım Capitalism’in Harvard Business School dahil dünyanın önemli işletme bölümlerinde ders malzemesi olarak kullanıldığını sonradan öğrendim. Oyunda bir şirket kurup farklı alanlarda ürün ve faaliyetlerle rakipleri alt etmeye çalışıyorsunuz. Bu arada bilanço okuma, fiyatlama, tedarik zinciri, borsanın işleyişi gibi konuları farkında olmadan öğreniyorsunuz. Serinin son versiyonu olan Capitalism Lab’i tavsiye ederim. Çünkü ilk oyundaki bazı eksikleri tamamlıyor, örneğin artık teknolojiyi de şirketler için bir “gayrimaddi aktif” sayıyor ki böylece AR-GE’nin üründen bağımsız maddi bir değeri oluyor. Özellikle işletme öğrencileri oynayabilir. Bu oyunun alternatifi bence yok.

2) Command Ops 2

Yazının Devamını Oku

İletişim ve gazetecilik öğrencileri orada mı?

Geçen hafta bu köşede yayınlanan yazının ardından, iletişim ve gazetecilik bölümlerinde okuyan çok sayıda öğrenci ve yeni mezun mesaj gönderdi.

Kimisi yazıyla ilgili kendi yorumunu paylaşmak amacıyla, kimisi de gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'na katılmak için mesaj atmıştı.

Bir yüksek lisans ve bir doktora öğrencisi ise başladıkları tez ve araştırmalar için görüş almak istediklerini söylediler.

Bu mesajlar üzerine merak ettiğim bir konuyu buradan tüm iletişim/gazetecilik öğrencilerine ve mezunlarına sormak isterim:

Haber veya haber dışı alanlarda siz neler üretiyorsunuz?

En azından üniversitelerinizin ajansları için çalışıyor, bir blog yazıyor, kendi imkânlarınızla video habercilikle uğraşıyor veya başka formatlarda ürettiklerinizi paylaşıyor musunuz?

Hele ki büyük şehirlerden uzaktaysanız bugünlerde okulunuzda, mahallenizde sokaktaki vatandaşın gündemi ne?

Bu konuları araştırıyor, bu alanlarda yeni bir şeyler söylüyor veya en azından yeni söyleyiş yolları bulmaya çabalıyor musunuz?

Cevaplarınızı bana yazın, hatta son yıllarda ara sıra üniversitelerin ev sahipliğinde yaptığımız gibi, belki bir gün bir araya gelir, yüz yüze konuşuruz: ekizilkaya@hurriyet.com.tr

Yazının Devamını Oku

Büyükşehir belediye başkanı Enes Batur...

1980'lerin başlarından 1990'ların ortalarına dek doğan Y kuşağı temsilcileri bugün artık yaşını aldı, kimi çoluk çocuk sahibi oldu.

Duyarsızlıkla ve cehaletle suçlanan o kuşak bu süreçte dünya medyası tarafından sinema sektöründen mayoneze kadar o kadar çok şeyi “öldürmekle” itham edildi ki, internette epey popüler bir “meme” bile yayıldı.. (“Millenials are killing” diye ararsanız bulabilirsiniz) 

İçerikten gıdaya, modadan otomotive her alanı dönüştürecek Z kuşağı ise arkadan sessiz sedasız geliyor. 

Genel kabule göre 1990’ların ortalarından bugüne dek doğanları kapsayan bu kuşak, bir öncekinden oldukça farklı.

Ipsos’un geçtiğimiz günlerde yayınladığı "360’ Teens Pulse" Gençleri Anlama Kılavuzu’na göre Türkiye’de 12-19 yaş arası gençler toplam nüfusun yüzde 13’ünü oluşturuyor.

Birden fazla eylemi aynı anda yapmaya alışık, dış görünüşlerine daha fazla önem veren, yerli markaları beğenen, AVM’lerde sosyalleşen bir kuşak bu.

Rapora göre Z kuşağı, “60’lara ve 70’lere mi dönüyoruz” dedirtecek kadar güçlü aile bağlarıyla da Y kuşağından ayrışıyor.

Sosyal medyada da Y kuşağının aksine daha içe dönükler. Örneğin Ipsos’a göre bu gençlerin yüzde 74’ü Instagram’da gizli hesap kullanıyor, mahremiyetini korumak istiyor.

Rapor yayınlandıktan sonra Ipsos’a Z kuşağının içerik tercihleriyle ilgili hangi saptamaları yaptıklarını sordum.

Yazının Devamını Oku

Bir sonraki teknolojik çığır...

İnternet ve genel olarak toplum için bir sonraki teknolojik çığır hangi alanda açılacak?

Yapay zeka, blok zinciri, otonom robotlar, 3B baskı, sesli asistanlar, “deep fake” videolar ve artırılmış gerçeklik gibi epey uzun süredir var olan ve ağır ağır gelişen teknolojilerden bahsetmiyorum.

Çığır açmanın arifesinde gibi görünen, hayata geçmesiyle birlikte kısa sürede büyük bir değişim yaratacak yeni buluşları kast ediyorum.

Son dönemdeki gelişmelere bakınca benim aklıma şu beş başlık geliyor:

* Kuantum bilgisayarların üretilmesiyle bir gün tüm şifrelerin kırılabilecek olması: 2 trilyon dolarlık e-perakende sektöründen devlet sırlarına ve ticari sırlara kadar internetteki hemen her özel bilgi, modern şifreleme yöntemleriyle korunuyor. İlk örnekleri çok pahalıya mal olacak kuantum bilgisayarlar bilinen tüm şifreleme yöntemlerini çözecek ve buna karşı nasıl bir savunma geliştirileceği henüz belli değil.

* Dünya yörüngesinde dönen binlerce mini uydudan oluşan bir ağ ile olağanüstü hızlı bir bağlantı altyapısının oluşturulması: SpaceX’in StarLink projesi bu alanda atılmış ilk adım. Bunu yapan şirketin “adeta para basacağı” söyleniyor çünkü “süper hızlı” işlemlerden büyük karlar elde eden bankalar ve diğer mali kuruluşlar bu ağa girebilmek için milyonlar ödeyecek. Döviz kurunun ne yöne gideceğini birkaç saniye önceden haber aldığınızı düşünün… Elbette oluşacak “iki vitesli internetin” en hızlı şeridinden en fazla parayı verenler ilerleyebilecek.

* ‘Beyin-bilgisayar arayüzleri’nin de ilk ticari kullanımları başlamak üzere… Beynin bilgisayara bağlanmasıyla elektronik ve biyolojik dünyalar birleşecek, insan-makine ayrımı belirsizleşecek. Gözlerinizi kapatıp düşünerek internete erişebildiğiniz bir dünyada eğitim sisteminin ve mesleklerin ne kadar değişeceğini düşünün. Elbette bu teknolojiye de önce en zenginler erişebilecek.

* Yüksek kapasiteli kablosuz enerji transferinin devreye girmesiyle şarj kablosu/istasyonu yakında tarihe karışacak. Hala nispeten pahalı olsa da elektrikli otomobillerin giderek yaygınlaşmasıyla beraber bu konuda çalışmalar hızlandı.

Yazının Devamını Oku

Türk oyunları da Türk dizileri gibi dünyayı fetheder mi?

Red Dead Redemption 2 oyunu, geçen hafta sonu piyasaya çıktı ve ilk üç gün 725 milyon dolar hasılat elde etti.

Fortune 500 verilerine göre Tüpraş geçen yıl boyunca 54 milyar lira ciro yapmış, bu da üç günde yaklaşık 444 milyon liraya (82 milyon dolar) denk geliyor.

Kısacası ABD merkezli bir dijital oyun geliştiricisi üç günde, Türkiye’nin en büyük şirketinin yaklaşık 10 katı para kazandı.

Bu oyunun yapımında Rockstar San Diego oyun stüdyosu liderliği üstlendi, şirketin Kanada ve İngiltere’deki stüdyolarından da destek aldı.

Resmi açıklamaya göre oyunun yapımı için toplamda yaklaşık 800 kişi çalıştı.

Tüpraş’ta yaklaşık 6 bin kişi çalışıyor, onun üçte biri kadar ciro yapan Türk Telekom’da ise 34 bin…

* * *

Bu işin parasal boyutu ve ülkelerin sert gücünü (hard power) oluşturan, büyük ölçüde şirketlerinin kazandığı para oluyor çünkü örneğin savunma sanayini bu paralar döndürüyor.

Bu yüzden ABD için bugün mesela Google,

Yazının Devamını Oku

5G’de Türkiye’nin gurur payı

Birçok ülkede ilk 5G şebekeler devreye girmeye başladı bile…

2019’da Samsung ve Apple başta olmak üzere önde gelen cep telefonu üreticilerinin yeni cihazlarını piyasaya sürmesiyle 5G hemen herkesin hayatında olacak.

Bu yeni nesil kablosuz teknoloji özetle çok daha fazla bilginin, çok daha hızlı bir şekilde, çok daha ucuza iletilmesini sağlıyor.

Bu teknolojiyi mümkün kılan çalışmaların belki de en önemlisini, Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erdal Arıkan yaptı.

Yurt içinde ve dışında çok sayıda prestijli ödül kazanan Arıkan’ın geliştirdiği ‘kutupsal kodlama’nın ne olduğunu şurada okuyabilirsiniz: http://panorama.khas.edu.tr/odul-getiren-calisma-kutupsal-kodlama-489

Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya çapında başarılı bir vatandaşı olan Arıkan’ın biyografisine de özellikle gençler bir göz atmalı: 

1976’da Üniversite Seçme Sınavı'nda Türkiye birinciliğiyle kazandığı ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünde yüksek öğrenime başlayan Arıkan, ABD’deki Caltech’e transfer oldu.

Yüksek lisans ve doktorasını elektronik mühendisliği ve bilgisayar bilimleri alanında M.I.T’de yaptı.

ABD’de M.I.T. bursu alıp öğretim üyeliği yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve 1987’den bu yana Bilkent Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürüyor.

Yazının Devamını Oku

Facebook Trump’ın hesabını siler mi?

Bir gün olabilir.

Bunu söyleyen, Facebook’un Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da Kamu Politikasından Sorumlu Başkan Yardımcısı Richard Allan.

 

Çiğdem Bozdağ hoca başta olmak üzere Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya bölümü öğretim üyelerinin çabalarıyla; medya, akademi ve hukuk gibi farklı alanlardan gelen isimlerin oluşturduğu küçük bir grup olarak zaman zaman buluşuyoruz.

 

Türkiye’ye gelen Facebook yöneticisi Allan ve WhatsApp’ın küresel politikalarından sorumlu üst düzey yöneticisi Christine Turner ile de geçen hafta bu kapsamda uzun uzun konuşma imkanı bulduk.

 

Allan’a Trump ile ilgili soruyu sorduğumda, aklımda, ifade özgürlüğü konusunda teknoloji devlerinin uyguladığı keyfi standartlar vardı.

 

Yazının Devamını Oku

McKinsey’den çok önemli iki mesaj

Birincisi, hayatımıza her geçen gün daha fazla dahil olan yapay zeka teknolojileri önümüzdeki beş yıl içinde tüm dünyayı değiştirecek.

İkincisi, derin öğrenme teknolojisinden en çok etkilenecekler arasında Türkiye’nin lokomotif sektörleri de var.

Geçen hafta İstanbul’da yapılan bir konferansta iki ayrı konuşmacı sunumları sırasında ekrana McKinsey raporlarından alıntılar yansıttı.

Gelişen teknolojilerin bölgesel ve küresel ekonomiye etkilerinin değerlendirildiği smartcon 2018 İstanbul’un açış konuşmasını yapan Allianz Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes, “Türkiye olarak bu dönemden çok daha güçlü çıkabileceğimize inanıyorum” dedikten sonra, “önümüzdeki 15-20 yılda mevcut işlerin yüzde 14’ünün otomasyon riski altında olduğunu” vurgulayan son OECD raporunu hatırlattı.

Daha sonra sahneye çıkan Mechanica AI kurucu ortağı Jane Zavalishna’nın ekrana getirdiği ilk McKinsey mesajı şöyle diyordu:

“Tüm karar alma mekanizmalarına insanı dahil etmenin, hızlanan değişim ve veri toplama imkanları nedeniyle artık pratik olmaktan çıktığı doğrudur. Üç-beş yıl sonrasına bakıldığında çok daha yüksek yapay zeka seviyeleri görmeyi bekliyoruz.”

Oredata CEO’su Ömer Faruk Kurt ise ekrana yapay zekanın ve derin öğrenme teknolojisinin en çok etkileyeceği endüstrileri ortaya koyan McKinsey imzalı iki tablo gösterdi.

Perakende, otomotiv, turizm diye giden ve tüm sektörler toplandığında trilyonlarca doları bulan bir değişim bekleniyor.

Türkiye için kritik sektörler bunlar.

Yazının Devamını Oku

Büyük Veri yaratıcılığı öldürüyor mu?

Dünyanın en büyük reklam ajanslarından biri için çalışan arkadaşım geçenlerde buluştuğumuzda Ahmet Hakan’ın bir gözlemini hatırlattı.

O köşe yazısı sanırım geçen yıl yayımlanmıştı; biraz aradım, bulamadım fakat aklımda kaldığı kadarıyla o bölümde mealen şöyle diyordu Ahmet Hakan: Toplumlar zor zamanlarda yaratıcılık patlaması yapar, peki bizde neden sanat başta olmak üzere hemen hiçbir alanda son dönemde şaheserler ortaya konulamıyor?

 

Öncelikle, yaratıcılık nedir, diye sormak gerekiyor. Örneğin reklamcılığın okumayı en çok sevdiğim teorisyenlerinden olan Al Ries’ın kendi sektörü için yaptığı bir tanım var.

 

Ries sektöründe hakim görüşü şöyle özetliyor: “Ajansların yaratıcılık tanımı, farklı olmaya dayanır. Günümüzün sanat eserleri için de böyledir. Yeni ve farklı bir fikirle gelmeyenler yaratıcı sanatçı olamaz. Bu fikrin daha iyi bir fikir olmasına gerek yoktur, yeni ve farklı olsun yeter.”

 

Ries’e göre bu yanlış bir perspektif. Ona göre reklamcılıkta yaratıcılığın “alışılmadık” bir fikre dayandığı doğru olsa da, bu fikir aynı zamanda sizi “insanların zihnine sokmalıdır.”

 

Yazının Devamını Oku

Tekzip

Tartışmayı ABD Başkanı Trump ateşledi

İki hafta önce attığı tweetlerde “Google ve diğerlerinin bilgi ve haber sakladığını” iddia ediyor, “görebileceğimiz ve göremeyeceğimiz şeyleri kontrol ediyorlar” diyordu.

“Trump” diye arama yaptırmış ve Google arama sonuçlarının en üstünde, hiç haz etmediği New York Times, CNN gibi yayınların haberlerini görmüştü.

Malum, Google ve Facebook gibi, bilgi ve haber dağıtımında bugün dünyanın en büyük eşik bekçileri olan iki şirket, kime-neyi göstereceğini algoritmalarla belirliyor.

“Algoritma şeffaflığı” kavramından ve buna getirilmesi gereken demokratik kıstaslardan daha önce bu köşede defalarca bahsettim.

Trump’ın son tweetleri ise özellikle ABD’deki gazeteciler açısında konuya yeni bir boyut kattı.

Columbia Journalism Review’da (CJR) geçen hafta yayınlanan bir makale, basın ve ifade özgürlüğüne zarar vermeden algoritmaların nasıl denetlenebileceğine dair hukuki bir bakış açısı sunuyor.

Makalede ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1974’te verdiği bir karar hatırlatılıyor.

Dava özetle şöyle:

Yazının Devamını Oku

E-posta neden miadını doldurmuyor?

E-posta, iletişimde devrim yapan etkisi kadar, değişime dirençli doğası nedeniyle de incelenmeye değer…

1960’larda icat edilen ve 1970’lerin ortasında aşağı yukarı bugün bildiğimiz halini alan bir teknolojiden bahsediyoruz.

 

50 yılı aşkın süredir neredeyse aynı kaldığı halde hayatımızda hala bu kadar büyük yer tutan başka bir teknoloji yok.

 

E-postaya dair bir başka ilginç nokta, dev şirketlerin onu dönüştürme çabalarına karşı da ısrarla direniyor oluşu.

 

Yüzde 25 civarındaki pazar payıyla dünyanın en popüler e-posta hizmeti olan Gmail’i kullananlar, geçen ay bu uygulamada yapılan kaydadeğer değişiklikleri fark etmiştir.

 

Yazının Devamını Oku

Kissinger da bu meseleyi yazdıysa durum vahim

Gündelik hayatımızı etkilemez demeyin, etkilemeye başladı bile…

Son olarak topa Henry Kissinger girdi.

Son 40 yılda ABD politikalarını belki de en çok etkilemiş isim… 

Atlantic dergisinin haziran sayısında yazan Kissinger diyor ki: “İnsanlık yapay zekanın yükselişine ne felsefi olarak ne de entelektüel olarak hazır.”

Sözü de şöyle bağlıyor: “ABD yönetimi (yapay zeka konusunda) ulusal bir vizyon geliştirmek üzere önde gelen düşünürlerden oluşan bir başkanlık komisyonu kurmayı düşünmeli. Şu kesin: Eğer bu çalışmaya en kısa sürede başlamazsak, yakın bir zamanda işin işten geçtiğini anlayacağız.”

Yani bir tür “yerli ve milli yapay zeka” diyor Kissinger…

Yapay zeka kimseye uzak geleceğe ait bir bilim kurgu kavramı gibi gelmesin, çünkü yıllardır hayatımızı doğrudan etkiliyor.

Son günlere bakınca da birçok örnek bulabiliriz… 

Makine öğrenmeden nöral ağlara dek yapay zekanın hemen her unsurunun altında yatan

Yazının Devamını Oku

Paylaştığını okumuyorsun, peki yazar ne yapacak?

*

Columbia Üniversitesi ve Fransız Ulusal Enstitüsü’nün 2016’da yaptığı bir araştırma, internette paylaşılan linklerin yüzde 59’unun tek bir kez bile tıklanmadığını gösteriyor. 

 

Yani paylaşımı yapanların kendisi bile o sayfaya gitmemiş....

 

Örneğin 30 yıl öncesini düşündüğümüzde böyle bir durum herhalde pek söz konusu olamazdı.

 

Yani örneğin vapurda yanındakine bir gazete uzatıp “Şu habere baksana” diyen adamın o haberi okumadan bunu yapacağı düşünülebilir mi?


Yazının Devamını Oku

Gazetecilik dogmaları yıkılırken 9 ülkede son durum

Dokuz ülkedeki 59 medya kuruluşunda yapılan araştırmaya göre dünyadaki en başarılı gazeteler, “mesleki dogmaları” yıkma konusunda en cesaretli olanlar...

Danimarkalı gazeteciler Per Westergaard ve Soren Schultz Jorgensen, 2017 yılı boyunca sekiz Avrupa ülkesi ile ABD’de toplam 59 medya kuruluşunu inceledi.

Tüm bulgularını topladıkları “Den journalistiske Forbindelse” (Gazetecilik Bağlantısı) adlı kitapları henüz sadece Danca piyasaya çıksa da, Nieman Lab’da 11 Temmuz’da yayınlanan yazılarıyla araştırmaları daha geniş bir kitleye ulaştı.

İki araştırmacı medyada özetle dokuz yönelim saptamışlar:

1- Tarafsızlıktan kimliğe: “Tarafsızlık dogmasını” sorgulayarak kendilerine özgü bir perspektifi açıkça sergileyen medya kuruluşlarının sayısı artıyor. Bunlar; coğrafi, sosyodemografik veya siyasi herhangi bir düzlemde net bir bakış açısı ortaya koyuyorlar. Voice of San Diego gibi... 

2- Geniş kapsamdan küçük nişlere: Ancak CNN ve BBC gibi çok az sayıda medya kuruluşu “dünyada her yerde, herkese, her şeyle” ulaşabildiğinden, diğerlerinin tamamı aslında “niş” kitlelere hitap ediyor. Böylece geçmişte farklı toplulukları buluşturan medya, artık homojen kitleler içinde daha güçlü bağlar kurmaya odaklanıyor. Alman gençlik sitesi Ze.tt gibi... 

3- Sürüden kulübe: Okurları abonelere dönüştürmek isteyenler, aboneleri de üyelere dönüştürmeyi arzuluyor. Böylece bir vatandaşın gazeteyle ilişkisi, bir dizi habere para ödemekten ibaret olan ruhsuz bir alışverişin ötesine geçip bir kulübe üye olma ayrıcalığının yaratacağı duygusal bağa yöneliyor. Daha önce de yazdığım Wall Street Journal gibi... 

4- Mürekkepten tere: Birçok gazete, üyelik modellerinin bir parçası olarak fiziksel etkinlikler (yazarlar ve muhabirlerle buluşmalar, festivaller, vb.) düzenliyor. Le Monde gibi... 

5- Konuşmaktan dinlemeye:

Yazının Devamını Oku

Mağaradaki çocuklar ve 'sonlu deneyimler'

Son günlerde dünya medyası için belki de en önemli açıklamayı geçen hafta oyun devi Ubisoft'un bir yetkilisi yaptı ki bu açıklamanın, haftanın haberi olan Tayland’daki çocuklarla da ilgisi kurulabilir…

Ubisoft son dönemde tek bir “uzun anlatıya” dayanan oyunlar yapmaktansa artık “büyük bir resmin parçası olan, kendi içinde anlamlı hikayeler” yaratıyor.

Lionel Raynaud şirket blogunda durumu şöyle açıkladı: "Bunun arkasında yatan neden, artık sonlu deneyimler sunmama iradesidir."

Ubisoft gibi daha birçok yapımcı, bir oyuncunun belirli bir süre oynadıktan sonra tüketip unutacağı oyunlar yapmak yerine, onun çok daha uzun bir süre etkileşime gireceği bir evreni parça parça inşa etme derdindeler artık.

Birkaç hafta önce Marvel örneği ile bu köşede bahsettiğim dinamikleri, geçen ay Los Angeles'ta yapılan E3 2018'de oyun şirketlerinin açıkladığı gelişmelerde de gördük.

Örneğin Ubisoft, geçmişte bir film izler gibi oturup oynadığınız ve bitirdiğiniz Assassin's Creed serisinin yeni oyununu, "kullanıcıların sürekli geri gelmesini sağlayacak şekilde haftalık güncellemelerle canlı tutacağını" açıkladı.

Piyasaya sürülen oyunu sürekli bir hizmet olarak görmek, yani "servis olarak oyun" kavramı yeni değil.

Finlandiya'dan çıkıp kısa sürede Angry Birds ile birlikte dünyanın en büyük mobil oyun yapımcılarından biri haline gelen Rovio'yu bu köşede altı yıl önce yazmıştım.

2012 Dünya Tasarım Başkenti Helsinki Genel Müdürü

Yazının Devamını Oku