Bir trol fabrikasının tuhaf öyküsü

Demokrasinin altını oymakla suçlanan güçlü bir lider... Propagandayı; komplo teorileri, tehdit ve saldırılarla yoğuran iktidar partisinin gençlik kolları... Ve yandaş bir işadamının kurduğu trol fabrikası...

Bugünlerde Rusça sosyal medya siteleri Odnoklasiki ve Vkontakte'yi takip ediyorsanız tüm bunları siz de görüyorsunuzdur.

Ukrayna krizinin ardından şimdi Suriye'ye askeri müdahalede bulunan Rusya yönetiminin eleştirel seslere tahammülü iyice azaldı.

Devlet Başkanı Vladimir Putin'i ve politikalarını her eleştiren vatan haini ilan ediliyor, bilhassa bağımsız gazeteciler...

Uzun bir süredir her tür eleştiri, "Batı'nın Rusya'yı bölmeye yönelik şeytani planlarının bir parçası" diye sunuluyor Kremlin yanlısı troller tarafından...


Görülmemiş şey mi bu?

Aslında troller ve "robot lobileri" sadece Türkiye'de değil, daha birçok ülkede giderek büyüyen bir sorun:

Meksika, Çin, Avustralya, İngiltere, Ekvador, ABD, Azerbaycan, Bahreyn, Güney Kore, Suudi Arabistan, Fas, vs.

Ama siyasi amaçlarla organize edilmiş dev bir trol ağı dendiğinde en iyi belgelendirilmiş vaka hiç şüphesiz Rusya.

Rus trollerin sesi pek yüksek çıksa da, St. Petersburg'daki merkezleri sakin.

Bu dünya güzeli şehre son gittiğimde, o binanın bulunduğu şehir dışındaki mahallede bir arkadaşımı da ziyaret etmiştim. Sessiz, huzurlu bir yerdi.

Son dönemde öğrendik ki "Putin'in trol fabrikası" denilen yer meğer buradaymış.

Semt hala sessiz ama ifşaata rağmen bu binada "siyasi trolleme" ve dezenformasyon faaliyetinin sürdüğü söyleniyor.



Nasıl bir yer burası?

ABD, Avrupa ve Rus medyasında son bir buçuk yıldır yayınlanan haberlerden derlediğim bilgilere göre durum şöyle:

Bir trol fabrikasının tuhaf öyküsü

* St. Petersburg'un kuzeybatısında bulunan Savuşkina Caddesi 55 numaradaki binanın (üstte) girişindeki levhada "Internet Issledovaniya" yazıyor. "İnternet Araştırmaları" demek. Daha önce bu kuruluşun isminin sonunda bir de "Agenstvo" (Ajansı) vardı.

* Rus medyasına göre İnternet Araştırmaları Ajansı'nın 2.500 metrekarelik bu ofis binasındaki 40 kadar odada, Rusya'nın dört bir yanından gelen, çoğu genç 400 kadar kişi iki vardiya halinde 24 saat çalışıyor.

* Rusya'da çoğu gazeteci aylık 25-30 bin ruble maaş alırken, 'Ajans'ta çalışan çok daha deneyimsiz yüzlerce kişiye ayda ortalama 40 bin ruble ödeniyor. Bu miktar Rusya'da öğretim üyelerinin maaşı seviyesinde.


Tam olarak ne yapıyor bu insanlar?

* 'Ajans'ın her çalışanından, her gün İngilizce ve Rusça haber sitelerine 5 yorum yazması ve her biri 2 bin takipçiye sahip 10 hesaptan 50'şer tweet göndermesi isteniyor. Elbette tüm yorumların Kremlin yanlısı olması şart. Siyasi hiciv içerikli 'caps'ler ise son gözdeleri...

* Yorumlarıyla sosyal medyada "fenomen" olan (takipçisini hızla artıran) az sayıda çalışan, "Özel Projeler" bölümüne terfi ediyor. Bu bölümde çalışanlar boş siyasi yorum bombardımanını bırakıyor. Kilo verme yöntemleri veya yoga gibi bir konularda nitelikli bloglar yazmaya odaklanıyorlar.

* "Özel Projeler" çalışanlarından beklenen, yoğunlaştıkları konuda içerik üreterek takipçilerini artırmaları. Her gün 10 siyaset dışı gönderi hazırlıyor, aynı birimdeki arkadaşlarının hazırladığı 150-200 gönderiye yorum yapıyorlar. Günde sadece 5 siyasi yorum gönderiyorlar. Böylece siyasi mesajlarının etkisi artıyor. İşte gerçek troller onlar.


Rus trolleri kim kontrol ediyor ve ne gibi siyasi mesajlar veriyorlar?


* Muhalif Rus gazetesi Novaya Gazeta'nın bir haberine göre, Kremlin'in catering ihalelerini alan oligark Yevgeniy Prigojin, İnternet Araştırma Ajansı'nın aylık 400 bin dolarlık bütçesini cebinden karşılıyor.

* Rusya'nın geleneksel yandaş medyasından ve -bazı iddialara göre- Kremlin'deki danışmanlardan o gün ne talimat gelmişse, troller sosyal medyada, bloglarda ve haber sitesi yorumlarında onu yazıyorlar.

* Örneğin muhalif lider Boris Nemtsov Moskova'nın göbeğinde öldürüldüğünde, binlerce trol, "Muhalifler Rusya'yı karıştırmak için kendi adamlarını öldürdü" diye mesaj bombardımanı başlatmıştı.

* Dezenformasyon amaçlı komplo teorileri, Prigojin'in finanse ettiği ve Kremlin yanlısı NTV televizyonunda yayınlanan bir "belgeselde" de vardı.

* Buna göre 2011'deki Putin karşıtı gösterilere katılan protestocular aslında Batı ajanıydı. Hatta ABD yetkilileri meydandaki göstericilere kurabiye bile dağıtmıştı!


Her şey nasıl başladı?



* Rusya'da troller böyle "endüstrileşmeden" evvel, Kremlin yanlısı gençlik örgütü Naşi'nin kontrolündeydi.

* 2012'de Anonymous'ın sızdırdığı epostaları içeren ve Rus muhalif medyasında yayınlanan belgeler, Naşi'nin Putin'i yüceltip muhaliflerin itibarını zedelemek için dev bir trol ağı kurduğunu ortaya koydu.

* Naşi bugünkünden çok daha yüksek paralar ödeyerek bu işi kotarıyordu, fakat gençlik örgütü sonunda gözden düştü, lağvedildi ve yerini doğrudan Kremlin'e bağlı olan başka bir örgüte bıraktı. Bugün İnternet Araştırmaları Ajansı da kapatılıp yerini başka bir oluşuma bırakabilir.

* Ajans'ın eski çalışanlarından Marat Burkhardt geçen nisanda The Guardian'a konuşup epey kirli çamaşırı ortaya döktü.

* Ardından "fenomen" çalışanlardan Ludmila Savçuk (altta) haziranda New York Times Magazine'e konuşup 'Ajans'ı deşifre etmeyi sürdürdü. Şavçuk, taşeron değil kadrolu çalışan haklarından yararlanmak isteyince şirketi dava etmişti.

Bir trol fabrikasının tuhaf öyküsü

* Kremlin 'Ajans'ı da gözden çıkarırsa, bu Marat'ın bahsettiği, "çalışanlarının aptallığından" olacak.


Nasıl bir aptallık?

* Aslında Ajans için her şey, 11 Eylül 2014'te uygulamaya konan, zekice planlanmış, sofistike bir dezenformasyon operasyonuyla başlamıştı.

* O gün aynı anda ABD merkezli onlarca Twitter hesabından, ABD'nin Louisiana eyaletinde bir kimya tesisinde yangın çıktığına dair mesajlar yağmaya başladı.

* Tweet'ler ünlü gazetecileri "mention" ederek uyarıyor, Louisiana'da durumun çok kötü olduğu iddia ediliyor, hatta yangın haberinin manşete taşındığı CNN internet sitesinin ekran görüntüsü de paylaşılıyordu.

* Dahası, YouTube'dan paylaşılan videoda bir adam, Arapça bir haber kanalına ayarlı televizyonunu gösteriyordu. Ekrandaki maskeli kişi ise yangının bir saldırı sonucu gerçekleştiğini ve IŞİD adına bu saldırıyı üstlendiklerini söylüyordu.

* Oysa her şey, tıpkı daha sonra Atlanta'da bir Ebola salgını çıktığını iddia eden sosyal medya kampanyası gibi, St. Petersburg merkezli 'Ajans'ın yürüttüğü bir dezenformasyon projesiydi.

* İnternetin bir "CIA icadı" olduğuna inanan Putin, ABD Başkanı Barack Obama'yı kendi topraklarında, kendi silahıyla vurmaya karar vermiş gibiydi.


Peki Kremlin neden şimdi Ajans'ı gözden çıkarsın?

* Marat Burkhard trollerin "aptal" olduğunu söylüyor. İkna edici içerik üretemiyorlar. Obama'ya "maymun" demekten daha iyisini yapamıyorlar.

* Şirket yönetimi, cehaletlerini gizlemek için trollere sürekli dilbilgisi ve siyasetbilim dersleri ayarlamak zorunda kalıyor.

* Louisiana asparagası gibi büyük enerji ve ciddi bir koordinasyon isteyen dezenformasyon çalışmaları ise ancak çok kısa süreli bir etki yaratıyor.


Troller zafer kazanabilir mi?

* İnternet bilginin serbest akışını kolaylaştıran bir mecra. Otoriter rejimler ise bilginin kontrolünü esas alıyor. Bu yüzden bu rejimler var oldukça, troller de olacaktır.

* Fakat trollerin uzun vadede başarılı olması mümkün değil. Yalan sosyal medyada hızlı yayılıyor, evet, ama sonra gerçek de aynı hızla yayılıp onu siliveriyor.

* "Fenomen" olan trolün ömrü, itibarını sıfırlayacak ilk yalana kadardır. Augustinus ne demiş: "Gerçek aslan gibidir, onu savunmanıza ihtiyacı yoktur. Salıverin yeter, o kendisini savunur."


Asıl tehdit nerede?

* İletişim, mesajın kaynaktan alıcıya iletilmesidir. "Gürültü" bu süreci zorlaştırabilir ve hatta engelleyebilir. Peki ülkelerin en muktedir kuvvetleri olan devletler organize şekilde "gürültü yapmaya" karar verirse ne olacak?

* "Aptal troller" ifade özgürlüğünü asla yok edemeyecek olsalar da, son dönemde otoriter rejimlerin geliştirdiği sistematik yaklaşımlar özgürlüklere ciddi darbe vuruyor.

* Örneğin, İran Kültür Bakanı Ali Cenneti 10 Mayıs'ta emniyet müdürlerine şöyle seslendi: "Geçmişte medyayı baskı altına alarak ve bilgiye rehberlik ederek haberlere yön verir veya onları kontrol ederdik. Bugün çok farklı bir sahneyle karşı karşıyayız. Medyayı kontrol etmek teknik ve coğrafi olarak artık mümkün değil ... Önerilebilecek en önemli çözüm, içerik üretimidir. Sahneye ağırlığımızı koymalı ve içerik üretmeliyiz ki ancak ürettiğimiz içerik kadar kamuoyunu kontrol edebiliriz."

* Önümüzdeki yıllarda iletişim açısından en önemli sorun, az bulunan iyi içeriğin, bir 'kötü içerikler okyanusu'nda boğulma riski olacak. Fakat yine de kötümser olmamak gerek. Çünkü yeni teknolojiler buna da çare buluyor.


Bu hafta yaşadığım kişisel bir örnek vereyim...

* Bu yıl itibariyle toplam internet trafiğinin yüzde 60'ını botlar, tam hesaplanamasa da hatırı sayılır bir oranını kötü içerikler (porno, spam, vb.) oluşturuyor.

* Ama ben bu curcuna içinde, sosyal medyada göremediğim, internette diplere gömülmüş iki kaliteli içeriğe ulaşabildim.

* StumbleUpon uygulamasındaki kişiselleştirilmiş öneri sayesinde The Atlantic'te çıkan Çin ile ilgili bu güzel yazıyı okudum.

* Pocket'ın eposta ile ile gelen önerisi sayesinde ise io9'daki Britanya Savaşı konulu bu yazıyı fark ettim.


Kısacası "aptal" trollerin interneti "domine etmesi" uzun vadede mümkün görünmüyor. Çünkü merkezi olmayan bir medyayı merkezi yöntemlerle boyunduruk altına alamazsınız.

Fakat büyük örgütlerin (dev şirketler, devletler) "hakikat konusunda sorunlu" içerik üretimine endüstriyel bir ölçekte başlaması, ifade özgürlüğü kanallarını daha da daraltabilir.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

İnternet hızla kirleniyordu, birinciliği Facebook’a verdiler

Bu hafta yayınlanan We Are Social 2019 raporundaki bence en çarpıcı veri, Türkiye'de aktif sosyal medya kullanıcı sayısının son bir yılda artmamış olması.

Hata payı da dikkate alınırsa Türkiye’de aktif sosyal medya kullanıcı sayısı aslında azalmış bile olabilir. 

Mesajlaşma, video, oyun ve bankacılık gibi alanlarda ülkemizde mobil internet kullanımı katlanarak artmaya devam ederken, sosyal medyada büyümenin durması manidar.

2017’de bu köşede “Amazon, Apple, Facebook, Microsoft ve Google'dan tek tek vazgeçmek zorunda bırakılsanız, hangi sırayla seçerdiniz?” diye sormuştum.

O gün gelen yanıtlara göre Facebook’tan ve sahip olduğu Instagram’dan hemen hemen kimse vazgeçemiyordu --ki bu ikisi Türkiye’deki en yaygın sosyal medya ağları...

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda geçtiğimiz günlerde aynı soruyu tekrar tartıştık.

Bugün çoğunluk en kolay vazgeçebileceği platform olarak Amazon’u görüyor ama bu şirket Türkiye’ye yeni yeni girdiği ve önemli ürünlerini (Echo, Kindle, vs.) henüz getirmediği için şimdilik tam bir not almış sayılmaz.

Asıl çarpıcı olan, Amazon’dan hemen sonra, ağırlıklı olarak Facebook’un isminin “silinebilecekler” listesinde anılmaya başlaması.

Henüz iki yıl önce Facebook’un vazgeçilmez görüldüğü Türkiye’de bugün ilk olarak onun feda edilmesi, şirketin kullanıcılar gözünde nasıl hızla değersizleştiğinin göstergesi sayılabilir.

Yazının Devamını Oku

Nevzat Aydın’a göre 2019’da girişimciliğin rotası

Linkedin'i kuran, ardından Paypal, Facebook ve Airbnb gibi şirketlerin ilk yatırımcıları arasında yer alan, Microsoft dahil birçok devin yönetim kurulu üyeliğine devam eden Reid Hoffman'ın geçen ekimde piyasaya çıkan “Blitzscaling” (Yıldırım hızıyla ölçeklendirme/büyütme) kitabını okuyunca aklıma birkaç soru takıldı.

Bugün Uber'in yatırımcılarda giderek hayal kırıklığına dönüştüğü gibi yorumlar da dikkate alınırsa, efsanevi startup kurucularının başarı öyküleri acaba kendi dönemlerine mi özgüydü?

Yoksa aynı stratejiler ve taktiklerle işe 2019’da başlasalar yine başarılı olurlar mıydı? Mesela Hoffman'ın "blitzscaling" dediği dijital şirket büyütme metodolojisi veya daha da yaygın olan "lean startup" yaklaşımı bugün de geçerliliğini koruyor mu?

Bu konuları, 2001 yılında kurduğu Yemeksepeti’ni uluslararası bir marka haline getirdikten sonra 2015’te 589 milyon dolara Delivery Hero’ya satarak Türkiye’de hala kırılamayan bir rekora imza atan Nevzat Aydın’a sordum.

2016’da Hürriyet’e verdiği röportajda “Bugün olsa satamazdık. Girişimciler için zor günler” diyen Aydın, iki yıl sonra bu kez tüm dünyada startuplar için daha sorunlu bir ortam oluştuğu dikkate alındığında özellikle yeni girişimler ve küçük yatırımcılar açısından işlerin zorlaştığını düşünüyor mu?

Öyle ya, birçok sektörde köşeleri güçlü oyuncuların kapması, hem iş hem de teknoloji inovasyonunda başlayan kısırlaşma, artan regülasyon ve yatırımcıların kâra geçmek konusunda artık daha sabırsız olması gibi gerçekler son birkaç aydır ABD ve Avrupa medyasında daha fazla yazılıp çiziliyor.

Geçen yılın ikinci yarısında dev teknoloji şirketlerinin hisseleri çok sert düştü, The Economist “Teknoloji endüstrisi hapşırsa tüm ekonomi hasta olur” diye yazdı. Apple satış hedeflerini tutturamayınca Tim Cook geçenlerde yayınladığı mesajın satır arasında Çin ekonomisindeki zorlanmaya dikkat çekti, yani küresel bir sıkıntı söz konusu.

Hal böyleyken, işte sorular ve Nevzat Aydın’ın yanıtları (kaliteli içeriğin önemini vurguladığı son cevaba da dikkat):

“Lean startup” veya “blitzscaling” gibi iş/ürün geliştirme metodolojileri bugün hâlâ geçerli olan evrensel yöntemler mi sunuyor? Yoksa son dönemdeki gelişmeler bunları kısmen de olsa kadük mü kıldı?

Yazının Devamını Oku

2019’da reklamcıların da gündemi veri

Pazarlama iletişiminin, ekonominin yönünü göstermek bakımından “kömür madenindeki kanarya” gibi olduğu söylenir.

 

Malum; madenlerde zehirli gaz sızıntısı var mı diye kontrol etmek için eskiden kanaryalar kullanılırmış.

Dünya reklam endüstrisinde bilhassa son iki yılda yaşanan çarpıcı değişim, dijital dönüşümün küresel ekonomiyi tüm sektörleriyle ne kadar derinden etkilediğinin de göstergesi.

Pazarlama iletişiminin reklam veren tarafında 2019’a bakışını anlamak için, geçen ay bu köşede önde gelen CMO’ların görüşlerini aktarmıştık.

Yazının Devamını Oku

İletişim fakültelerinde müfredat değişmeli, ama nasıl?

Son haftalarda farklı üniversitelerde yüksek lisans ve doktora tezi yazan birkaç öğrenci ve akademisyen iletişim fakültelerindeki müfredatın güncellenmesi konusunda görüş sorunca bu meselenin yeniden ısındığını anladım.

Elbette bu ne yeni bir konu, ne de Türkiye’ye özgü bir mesele…

UNESCO ta 2005 yılında bazı üye devletlerin talebi üzerine “gazetecilikte model bir müfredat” başlıklı bir çalışma yayınlamıştı. Georgia Üniversitesi’nden Amanda Bright’ın bu yıl yayınladığı akademik bir makalede de, son dönemde müfredatlarını dijital medyaya uyumlu hale getirdiğini ilan eden gazetecilik ve iletişim programları kıyaslanıyordu.

Türkiye’de ise bu alanda ara sıra gözlenen iyi niyetli çabalar bireysel girişimlerden ibaret kaldığından sorunlar yumak gibi büyüdü. Günümüz gazeteciliği için önemli bilgi ve becerilere odaklanan bazı dersler birçok ülkede müfredatlara çoktan girse de, bizde bugün bile neredeyse hiçbir üniversitede okutulmuyor.

Sağlam bir temel gazetecilik formasyonu üstüne eklenmesi şartıyla ideal bir iletişim müfredatında mesela şu dersler (bazıları seçmeli de olsa) yer almalı bence:  Veri analitiği, mobil gazetecilik, yaratıcı yazarlık, multimedya hikaye anlatımı, kodlamaya giriş, dijital reklam teknolojileri, abonelik modelleri ve sadakat, medyada ürün yönetimi ve kullanıcı deneyimi, görsel iletişim tasarımı, veri gazeteciliği, etkileşimli içerikler, dijital kanal yönetimi, videografi ve sosyal video, dijital güvenlik, karşılaştırmalı dünya medya tarihi, dijital etik…

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda son günlerde bu konuda hararetli bir tartışma, daha doğrusu görüş alışverişi yaşandı.

Elbette ağdaki bir akademisyenin de belirttiği gibi üniversiteler, yüksek okulların aksine meslek edinme değil, katma değerli bilgi üretme yeridir. Ve bu müfredat nasıl değişirse değişsin, onu kimin, kime ve nasıl bir ortamda aktardığı, başarılı mezunlar yetiştirebilmek için çok daha önemlidir. Örneğin “medyada inovasyon ve girişimcilik” dersi faydalı olabilir, ama onu bir tekstil uzmanının vermesi ancak zaman ve kaynak israfıdır.

Ağa gelen çok sayıda görüş, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde, internetin yeni yeni yaygınlaştığı 1990’ların sonunda mezun olanların da, bugün hala okul sıralarında bulunanların da müfredattan şikayetçi olduğunu gösteriyor.

Bu görüşlerden çıkan yorumlar şöyle özetlenebilir:

Yazının Devamını Oku

Pazarlamada dijital dönüşümün rotası

Gerek medyada yayınlanan haberleri gerekse akademik literatürü taradığımızda “dijital dönüşüm” kavramının ABD’de 1980’lerden beri yoğun olarak irdelendiğini, Türkiye’de ise 1990’ların sonunda filizlenip öneminin ancak 2000’lerin ortasında anlaşıldığını görüyoruz.

Bu geç başlangıcın yanı sıra bizde dijital dönüşüm ile ilgili kamuoyuna yansıyan araştırmalar ve tartışmalar daha dar bir alana, özellikle medya üzerindeki etkilerine yoğunlaşıyor.

Oysa dönüşüm, bilhassa reklam-pazarlama alanındaki etkileri nedeniyle neredeyse tüm iş kollarını ve organizasyonların hemen hemen bütün faaliyet alanlarını derinden etkiliyor.

Geçen ay başlayıp bu ay devam eden, aralarında Hürriyet’in sponsorlar arasında bulunduğu CMO Summit 2018’in de yer aldığı bir dizi pazarlama etkinliğinde bu yüzden yine başlıca konu dijitaldi.

Özellikle büyük veri, makine öğrenme, yapay zeka ve kişiselleştirme alanlarındaki baş döndürücü ilerlemeler, sesli asistanlar gibi yeni mecralar ve Z kuşağı gibi gümbür gümbür gelen demografik değişimler…

Farklı sektörlerdeki önde gelen şirketlerin pazarlamanın dijital dönüşümünde 2018 yılında neler yaşandığını ve 2019’da hangi trendlerin öngörüldüğünü, Fortune Türkiye tarafından geçen ay “en etkin 50 CMO” arasında gösterilen pazarlama yöneticilerine sordum

Veri analizi, sosyal medya fenomenlerinin marka güvenliği üzerinde yarattığı riskler; “glokalleşme,” “çok kanallılık” ve “Nesnelerin İnterneti” gibi bir süredir irdelenen kavramların daha da öne çıkması, videonun geçmişteki etkisini yitiriyor görünmesi ve aşırı içerik üretimi ile gelen iletişim kirliliği gibi konular, 2019’da pazarlama yöneticilerinin gündemine damga vuracak gibi görünüyor.

Gelen yanıtlar özetle şöyle:

Tunç Berkman (Vestel Pazarlama ve Mobil Ürünler Satış Genel Müdür Yardımcısı): Bugün dünyadaki sanayi devlerinin en önemli gündem maddelerinden biri Nesnelerin İnterneti ve Endüstri 4.0. Endüstri 4.0 dönüşümü, üretim yapan bütün sektörler için rekabette kalabilmenin temel şartı olarak karşımıza çıkıyor. Son günlerin trend konusu ise veriye dayalı pazarlama. Dijital dönüşümü en iyi yapan şirketler ‘veri’yi iyi kullanan şirketler olacak. Diğer bir önemli trend ise müşterinin ayak izini takip etmek. Perakendenin yakın geleceği internet dünyasında yatıyor.

Yazının Devamını Oku

Zaman kaybı olmayan 7 oyun

Bazı dijital oyunlar var ki çocuğunuz oynuyorsa onu “Ödev yap” diye durdurmak bir yana teşvik etseniz yeridir.

Çünkü ilkokuldan üniversiteye her dönemde, birçok farklı alanda derslerde ve genel olarak hayatta başarıyı artırabilecek birçok oyun var.

Bazı oyunlar özellikle ileri yaşlarda beynin bilişsel yeteneklerin korunması konusunda da yardımcı olabiliyor.

Bu özellikleri taşıdığını düşündüğüm birkaç oyunu; gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'ndan gelen önerileri de listeye ekleyerek paylaşmak istedim:

1) Capitalism Lab

İlk olarak 1990’ların ortasında CD’de oynadığım Capitalism’in Harvard Business School dahil dünyanın önemli işletme bölümlerinde ders malzemesi olarak kullanıldığını sonradan öğrendim. Oyunda bir şirket kurup farklı alanlarda ürün ve faaliyetlerle rakipleri alt etmeye çalışıyorsunuz. Bu arada bilanço okuma, fiyatlama, tedarik zinciri, borsanın işleyişi gibi konuları farkında olmadan öğreniyorsunuz. Serinin son versiyonu olan Capitalism Lab’i tavsiye ederim. Çünkü ilk oyundaki bazı eksikleri tamamlıyor, örneğin artık teknolojiyi de şirketler için bir “gayrimaddi aktif” sayıyor ki böylece AR-GE’nin üründen bağımsız maddi bir değeri oluyor. Özellikle işletme öğrencileri oynayabilir. Bu oyunun alternatifi bence yok.

2) Command Ops 2

Yazının Devamını Oku

İletişim ve gazetecilik öğrencileri orada mı?

Geçen hafta bu köşede yayınlanan yazının ardından, iletişim ve gazetecilik bölümlerinde okuyan çok sayıda öğrenci ve yeni mezun mesaj gönderdi.

Kimisi yazıyla ilgili kendi yorumunu paylaşmak amacıyla, kimisi de gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'na katılmak için mesaj atmıştı.

Bir yüksek lisans ve bir doktora öğrencisi ise başladıkları tez ve araştırmalar için görüş almak istediklerini söylediler.

Bu mesajlar üzerine merak ettiğim bir konuyu buradan tüm iletişim/gazetecilik öğrencilerine ve mezunlarına sormak isterim:

Haber veya haber dışı alanlarda siz neler üretiyorsunuz?

En azından üniversitelerinizin ajansları için çalışıyor, bir blog yazıyor, kendi imkânlarınızla video habercilikle uğraşıyor veya başka formatlarda ürettiklerinizi paylaşıyor musunuz?

Hele ki büyük şehirlerden uzaktaysanız bugünlerde okulunuzda, mahallenizde sokaktaki vatandaşın gündemi ne?

Bu konuları araştırıyor, bu alanlarda yeni bir şeyler söylüyor veya en azından yeni söyleyiş yolları bulmaya çabalıyor musunuz?

Cevaplarınızı bana yazın, hatta son yıllarda ara sıra üniversitelerin ev sahipliğinde yaptığımız gibi, belki bir gün bir araya gelir, yüz yüze konuşuruz: ekizilkaya@hurriyet.com.tr

Yazının Devamını Oku

Büyükşehir belediye başkanı Enes Batur...

1980'lerin başlarından 1990'ların ortalarına dek doğan Y kuşağı temsilcileri bugün artık yaşını aldı, kimi çoluk çocuk sahibi oldu.

Duyarsızlıkla ve cehaletle suçlanan o kuşak bu süreçte dünya medyası tarafından sinema sektöründen mayoneze kadar o kadar çok şeyi “öldürmekle” itham edildi ki, internette epey popüler bir “meme” bile yayıldı.. (“Millenials are killing” diye ararsanız bulabilirsiniz) 

İçerikten gıdaya, modadan otomotive her alanı dönüştürecek Z kuşağı ise arkadan sessiz sedasız geliyor. 

Genel kabule göre 1990’ların ortalarından bugüne dek doğanları kapsayan bu kuşak, bir öncekinden oldukça farklı.

Ipsos’un geçtiğimiz günlerde yayınladığı "360’ Teens Pulse" Gençleri Anlama Kılavuzu’na göre Türkiye’de 12-19 yaş arası gençler toplam nüfusun yüzde 13’ünü oluşturuyor.

Birden fazla eylemi aynı anda yapmaya alışık, dış görünüşlerine daha fazla önem veren, yerli markaları beğenen, AVM’lerde sosyalleşen bir kuşak bu.

Rapora göre Z kuşağı, “60’lara ve 70’lere mi dönüyoruz” dedirtecek kadar güçlü aile bağlarıyla da Y kuşağından ayrışıyor.

Sosyal medyada da Y kuşağının aksine daha içe dönükler. Örneğin Ipsos’a göre bu gençlerin yüzde 74’ü Instagram’da gizli hesap kullanıyor, mahremiyetini korumak istiyor.

Rapor yayınlandıktan sonra Ipsos’a Z kuşağının içerik tercihleriyle ilgili hangi saptamaları yaptıklarını sordum.

Yazının Devamını Oku

Bir sonraki teknolojik çığır...

İnternet ve genel olarak toplum için bir sonraki teknolojik çığır hangi alanda açılacak?

Yapay zeka, blok zinciri, otonom robotlar, 3B baskı, sesli asistanlar, “deep fake” videolar ve artırılmış gerçeklik gibi epey uzun süredir var olan ve ağır ağır gelişen teknolojilerden bahsetmiyorum.

Çığır açmanın arifesinde gibi görünen, hayata geçmesiyle birlikte kısa sürede büyük bir değişim yaratacak yeni buluşları kast ediyorum.

Son dönemdeki gelişmelere bakınca benim aklıma şu beş başlık geliyor:

* Kuantum bilgisayarların üretilmesiyle bir gün tüm şifrelerin kırılabilecek olması: 2 trilyon dolarlık e-perakende sektöründen devlet sırlarına ve ticari sırlara kadar internetteki hemen her özel bilgi, modern şifreleme yöntemleriyle korunuyor. İlk örnekleri çok pahalıya mal olacak kuantum bilgisayarlar bilinen tüm şifreleme yöntemlerini çözecek ve buna karşı nasıl bir savunma geliştirileceği henüz belli değil.

* Dünya yörüngesinde dönen binlerce mini uydudan oluşan bir ağ ile olağanüstü hızlı bir bağlantı altyapısının oluşturulması: SpaceX’in StarLink projesi bu alanda atılmış ilk adım. Bunu yapan şirketin “adeta para basacağı” söyleniyor çünkü “süper hızlı” işlemlerden büyük karlar elde eden bankalar ve diğer mali kuruluşlar bu ağa girebilmek için milyonlar ödeyecek. Döviz kurunun ne yöne gideceğini birkaç saniye önceden haber aldığınızı düşünün… Elbette oluşacak “iki vitesli internetin” en hızlı şeridinden en fazla parayı verenler ilerleyebilecek.

* ‘Beyin-bilgisayar arayüzleri’nin de ilk ticari kullanımları başlamak üzere… Beynin bilgisayara bağlanmasıyla elektronik ve biyolojik dünyalar birleşecek, insan-makine ayrımı belirsizleşecek. Gözlerinizi kapatıp düşünerek internete erişebildiğiniz bir dünyada eğitim sisteminin ve mesleklerin ne kadar değişeceğini düşünün. Elbette bu teknolojiye de önce en zenginler erişebilecek.

* Yüksek kapasiteli kablosuz enerji transferinin devreye girmesiyle şarj kablosu/istasyonu yakında tarihe karışacak. Hala nispeten pahalı olsa da elektrikli otomobillerin giderek yaygınlaşmasıyla beraber bu konuda çalışmalar hızlandı.

Yazının Devamını Oku

Türk oyunları da Türk dizileri gibi dünyayı fetheder mi?

Red Dead Redemption 2 oyunu, geçen hafta sonu piyasaya çıktı ve ilk üç gün 725 milyon dolar hasılat elde etti.

Fortune 500 verilerine göre Tüpraş geçen yıl boyunca 54 milyar lira ciro yapmış, bu da üç günde yaklaşık 444 milyon liraya (82 milyon dolar) denk geliyor.

Kısacası ABD merkezli bir dijital oyun geliştiricisi üç günde, Türkiye’nin en büyük şirketinin yaklaşık 10 katı para kazandı.

Bu oyunun yapımında Rockstar San Diego oyun stüdyosu liderliği üstlendi, şirketin Kanada ve İngiltere’deki stüdyolarından da destek aldı.

Resmi açıklamaya göre oyunun yapımı için toplamda yaklaşık 800 kişi çalıştı.

Tüpraş’ta yaklaşık 6 bin kişi çalışıyor, onun üçte biri kadar ciro yapan Türk Telekom’da ise 34 bin…

* * *

Bu işin parasal boyutu ve ülkelerin sert gücünü (hard power) oluşturan, büyük ölçüde şirketlerinin kazandığı para oluyor çünkü örneğin savunma sanayini bu paralar döndürüyor.

Bu yüzden ABD için bugün mesela Google,

Yazının Devamını Oku

5G’de Türkiye’nin gurur payı

Birçok ülkede ilk 5G şebekeler devreye girmeye başladı bile…

2019’da Samsung ve Apple başta olmak üzere önde gelen cep telefonu üreticilerinin yeni cihazlarını piyasaya sürmesiyle 5G hemen herkesin hayatında olacak.

Bu yeni nesil kablosuz teknoloji özetle çok daha fazla bilginin, çok daha hızlı bir şekilde, çok daha ucuza iletilmesini sağlıyor.

Bu teknolojiyi mümkün kılan çalışmaların belki de en önemlisini, Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erdal Arıkan yaptı.

Yurt içinde ve dışında çok sayıda prestijli ödül kazanan Arıkan’ın geliştirdiği ‘kutupsal kodlama’nın ne olduğunu şurada okuyabilirsiniz: http://panorama.khas.edu.tr/odul-getiren-calisma-kutupsal-kodlama-489

Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya çapında başarılı bir vatandaşı olan Arıkan’ın biyografisine de özellikle gençler bir göz atmalı: 

1976’da Üniversite Seçme Sınavı'nda Türkiye birinciliğiyle kazandığı ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünde yüksek öğrenime başlayan Arıkan, ABD’deki Caltech’e transfer oldu.

Yüksek lisans ve doktorasını elektronik mühendisliği ve bilgisayar bilimleri alanında M.I.T’de yaptı.

ABD’de M.I.T. bursu alıp öğretim üyeliği yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve 1987’den bu yana Bilkent Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürüyor.

Yazının Devamını Oku

Facebook Trump’ın hesabını siler mi?

Bir gün olabilir.

Bunu söyleyen, Facebook’un Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da Kamu Politikasından Sorumlu Başkan Yardımcısı Richard Allan.

 

Çiğdem Bozdağ hoca başta olmak üzere Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya bölümü öğretim üyelerinin çabalarıyla; medya, akademi ve hukuk gibi farklı alanlardan gelen isimlerin oluşturduğu küçük bir grup olarak zaman zaman buluşuyoruz.

 

Türkiye’ye gelen Facebook yöneticisi Allan ve WhatsApp’ın küresel politikalarından sorumlu üst düzey yöneticisi Christine Turner ile de geçen hafta bu kapsamda uzun uzun konuşma imkanı bulduk.

 

Allan’a Trump ile ilgili soruyu sorduğumda, aklımda, ifade özgürlüğü konusunda teknoloji devlerinin uyguladığı keyfi standartlar vardı.

 

Yazının Devamını Oku

McKinsey’den çok önemli iki mesaj

Birincisi, hayatımıza her geçen gün daha fazla dahil olan yapay zeka teknolojileri önümüzdeki beş yıl içinde tüm dünyayı değiştirecek.

İkincisi, derin öğrenme teknolojisinden en çok etkilenecekler arasında Türkiye’nin lokomotif sektörleri de var.

Geçen hafta İstanbul’da yapılan bir konferansta iki ayrı konuşmacı sunumları sırasında ekrana McKinsey raporlarından alıntılar yansıttı.

Gelişen teknolojilerin bölgesel ve küresel ekonomiye etkilerinin değerlendirildiği smartcon 2018 İstanbul’un açış konuşmasını yapan Allianz Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes, “Türkiye olarak bu dönemden çok daha güçlü çıkabileceğimize inanıyorum” dedikten sonra, “önümüzdeki 15-20 yılda mevcut işlerin yüzde 14’ünün otomasyon riski altında olduğunu” vurgulayan son OECD raporunu hatırlattı.

Daha sonra sahneye çıkan Mechanica AI kurucu ortağı Jane Zavalishna’nın ekrana getirdiği ilk McKinsey mesajı şöyle diyordu:

“Tüm karar alma mekanizmalarına insanı dahil etmenin, hızlanan değişim ve veri toplama imkanları nedeniyle artık pratik olmaktan çıktığı doğrudur. Üç-beş yıl sonrasına bakıldığında çok daha yüksek yapay zeka seviyeleri görmeyi bekliyoruz.”

Oredata CEO’su Ömer Faruk Kurt ise ekrana yapay zekanın ve derin öğrenme teknolojisinin en çok etkileyeceği endüstrileri ortaya koyan McKinsey imzalı iki tablo gösterdi.

Perakende, otomotiv, turizm diye giden ve tüm sektörler toplandığında trilyonlarca doları bulan bir değişim bekleniyor.

Türkiye için kritik sektörler bunlar.

Yazının Devamını Oku

Büyük Veri yaratıcılığı öldürüyor mu?

Dünyanın en büyük reklam ajanslarından biri için çalışan arkadaşım geçenlerde buluştuğumuzda Ahmet Hakan’ın bir gözlemini hatırlattı.

O köşe yazısı sanırım geçen yıl yayımlanmıştı; biraz aradım, bulamadım fakat aklımda kaldığı kadarıyla o bölümde mealen şöyle diyordu Ahmet Hakan: Toplumlar zor zamanlarda yaratıcılık patlaması yapar, peki bizde neden sanat başta olmak üzere hemen hiçbir alanda son dönemde şaheserler ortaya konulamıyor?

 

Öncelikle, yaratıcılık nedir, diye sormak gerekiyor. Örneğin reklamcılığın okumayı en çok sevdiğim teorisyenlerinden olan Al Ries’ın kendi sektörü için yaptığı bir tanım var.

 

Ries sektöründe hakim görüşü şöyle özetliyor: “Ajansların yaratıcılık tanımı, farklı olmaya dayanır. Günümüzün sanat eserleri için de böyledir. Yeni ve farklı bir fikirle gelmeyenler yaratıcı sanatçı olamaz. Bu fikrin daha iyi bir fikir olmasına gerek yoktur, yeni ve farklı olsun yeter.”

 

Ries’e göre bu yanlış bir perspektif. Ona göre reklamcılıkta yaratıcılığın “alışılmadık” bir fikre dayandığı doğru olsa da, bu fikir aynı zamanda sizi “insanların zihnine sokmalıdır.”

 

Yazının Devamını Oku

Tekzip

Tartışmayı ABD Başkanı Trump ateşledi

İki hafta önce attığı tweetlerde “Google ve diğerlerinin bilgi ve haber sakladığını” iddia ediyor, “görebileceğimiz ve göremeyeceğimiz şeyleri kontrol ediyorlar” diyordu.

“Trump” diye arama yaptırmış ve Google arama sonuçlarının en üstünde, hiç haz etmediği New York Times, CNN gibi yayınların haberlerini görmüştü.

Malum, Google ve Facebook gibi, bilgi ve haber dağıtımında bugün dünyanın en büyük eşik bekçileri olan iki şirket, kime-neyi göstereceğini algoritmalarla belirliyor.

“Algoritma şeffaflığı” kavramından ve buna getirilmesi gereken demokratik kıstaslardan daha önce bu köşede defalarca bahsettim.

Trump’ın son tweetleri ise özellikle ABD’deki gazeteciler açısında konuya yeni bir boyut kattı.

Columbia Journalism Review’da (CJR) geçen hafta yayınlanan bir makale, basın ve ifade özgürlüğüne zarar vermeden algoritmaların nasıl denetlenebileceğine dair hukuki bir bakış açısı sunuyor.

Makalede ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1974’te verdiği bir karar hatırlatılıyor.

Dava özetle şöyle:

Yazının Devamını Oku

E-posta neden miadını doldurmuyor?

E-posta, iletişimde devrim yapan etkisi kadar, değişime dirençli doğası nedeniyle de incelenmeye değer…

1960’larda icat edilen ve 1970’lerin ortasında aşağı yukarı bugün bildiğimiz halini alan bir teknolojiden bahsediyoruz.

 

50 yılı aşkın süredir neredeyse aynı kaldığı halde hayatımızda hala bu kadar büyük yer tutan başka bir teknoloji yok.

 

E-postaya dair bir başka ilginç nokta, dev şirketlerin onu dönüştürme çabalarına karşı da ısrarla direniyor oluşu.

 

Yüzde 25 civarındaki pazar payıyla dünyanın en popüler e-posta hizmeti olan Gmail’i kullananlar, geçen ay bu uygulamada yapılan kaydadeğer değişiklikleri fark etmiştir.

 

Yazının Devamını Oku

Kissinger da bu meseleyi yazdıysa durum vahim

Gündelik hayatımızı etkilemez demeyin, etkilemeye başladı bile…

Son olarak topa Henry Kissinger girdi.

Son 40 yılda ABD politikalarını belki de en çok etkilemiş isim… 

Atlantic dergisinin haziran sayısında yazan Kissinger diyor ki: “İnsanlık yapay zekanın yükselişine ne felsefi olarak ne de entelektüel olarak hazır.”

Sözü de şöyle bağlıyor: “ABD yönetimi (yapay zeka konusunda) ulusal bir vizyon geliştirmek üzere önde gelen düşünürlerden oluşan bir başkanlık komisyonu kurmayı düşünmeli. Şu kesin: Eğer bu çalışmaya en kısa sürede başlamazsak, yakın bir zamanda işin işten geçtiğini anlayacağız.”

Yani bir tür “yerli ve milli yapay zeka” diyor Kissinger…

Yapay zeka kimseye uzak geleceğe ait bir bilim kurgu kavramı gibi gelmesin, çünkü yıllardır hayatımızı doğrudan etkiliyor.

Son günlere bakınca da birçok örnek bulabiliriz… 

Makine öğrenmeden nöral ağlara dek yapay zekanın hemen her unsurunun altında yatan

Yazının Devamını Oku

Paylaştığını okumuyorsun, peki yazar ne yapacak?

*

Columbia Üniversitesi ve Fransız Ulusal Enstitüsü’nün 2016’da yaptığı bir araştırma, internette paylaşılan linklerin yüzde 59’unun tek bir kez bile tıklanmadığını gösteriyor. 

 

Yani paylaşımı yapanların kendisi bile o sayfaya gitmemiş....

 

Örneğin 30 yıl öncesini düşündüğümüzde böyle bir durum herhalde pek söz konusu olamazdı.

 

Yani örneğin vapurda yanındakine bir gazete uzatıp “Şu habere baksana” diyen adamın o haberi okumadan bunu yapacağı düşünülebilir mi?


Yazının Devamını Oku

Gazetecilik dogmaları yıkılırken 9 ülkede son durum

Dokuz ülkedeki 59 medya kuruluşunda yapılan araştırmaya göre dünyadaki en başarılı gazeteler, “mesleki dogmaları” yıkma konusunda en cesaretli olanlar...

Danimarkalı gazeteciler Per Westergaard ve Soren Schultz Jorgensen, 2017 yılı boyunca sekiz Avrupa ülkesi ile ABD’de toplam 59 medya kuruluşunu inceledi.

Tüm bulgularını topladıkları “Den journalistiske Forbindelse” (Gazetecilik Bağlantısı) adlı kitapları henüz sadece Danca piyasaya çıksa da, Nieman Lab’da 11 Temmuz’da yayınlanan yazılarıyla araştırmaları daha geniş bir kitleye ulaştı.

İki araştırmacı medyada özetle dokuz yönelim saptamışlar:

1- Tarafsızlıktan kimliğe: “Tarafsızlık dogmasını” sorgulayarak kendilerine özgü bir perspektifi açıkça sergileyen medya kuruluşlarının sayısı artıyor. Bunlar; coğrafi, sosyodemografik veya siyasi herhangi bir düzlemde net bir bakış açısı ortaya koyuyorlar. Voice of San Diego gibi... 

2- Geniş kapsamdan küçük nişlere: Ancak CNN ve BBC gibi çok az sayıda medya kuruluşu “dünyada her yerde, herkese, her şeyle” ulaşabildiğinden, diğerlerinin tamamı aslında “niş” kitlelere hitap ediyor. Böylece geçmişte farklı toplulukları buluşturan medya, artık homojen kitleler içinde daha güçlü bağlar kurmaya odaklanıyor. Alman gençlik sitesi Ze.tt gibi... 

3- Sürüden kulübe: Okurları abonelere dönüştürmek isteyenler, aboneleri de üyelere dönüştürmeyi arzuluyor. Böylece bir vatandaşın gazeteyle ilişkisi, bir dizi habere para ödemekten ibaret olan ruhsuz bir alışverişin ötesine geçip bir kulübe üye olma ayrıcalığının yaratacağı duygusal bağa yöneliyor. Daha önce de yazdığım Wall Street Journal gibi... 

4- Mürekkepten tere: Birçok gazete, üyelik modellerinin bir parçası olarak fiziksel etkinlikler (yazarlar ve muhabirlerle buluşmalar, festivaller, vb.) düzenliyor. Le Monde gibi... 

5- Konuşmaktan dinlemeye:

Yazının Devamını Oku

Mağaradaki çocuklar ve 'sonlu deneyimler'

Son günlerde dünya medyası için belki de en önemli açıklamayı geçen hafta oyun devi Ubisoft'un bir yetkilisi yaptı ki bu açıklamanın, haftanın haberi olan Tayland’daki çocuklarla da ilgisi kurulabilir…

Ubisoft son dönemde tek bir “uzun anlatıya” dayanan oyunlar yapmaktansa artık “büyük bir resmin parçası olan, kendi içinde anlamlı hikayeler” yaratıyor.

Lionel Raynaud şirket blogunda durumu şöyle açıkladı: "Bunun arkasında yatan neden, artık sonlu deneyimler sunmama iradesidir."

Ubisoft gibi daha birçok yapımcı, bir oyuncunun belirli bir süre oynadıktan sonra tüketip unutacağı oyunlar yapmak yerine, onun çok daha uzun bir süre etkileşime gireceği bir evreni parça parça inşa etme derdindeler artık.

Birkaç hafta önce Marvel örneği ile bu köşede bahsettiğim dinamikleri, geçen ay Los Angeles'ta yapılan E3 2018'de oyun şirketlerinin açıkladığı gelişmelerde de gördük.

Örneğin Ubisoft, geçmişte bir film izler gibi oturup oynadığınız ve bitirdiğiniz Assassin's Creed serisinin yeni oyununu, "kullanıcıların sürekli geri gelmesini sağlayacak şekilde haftalık güncellemelerle canlı tutacağını" açıkladı.

Piyasaya sürülen oyunu sürekli bir hizmet olarak görmek, yani "servis olarak oyun" kavramı yeni değil.

Finlandiya'dan çıkıp kısa sürede Angry Birds ile birlikte dünyanın en büyük mobil oyun yapımcılarından biri haline gelen Rovio'yu bu köşede altı yıl önce yazmıştım.

2012 Dünya Tasarım Başkenti Helsinki Genel Müdürü

Yazının Devamını Oku