B’enim sabitim O’dur

Bir spora kulübüne duyulan aidiyet üzerine düşünüp duruyorum günlerdir. İlk düşünenin ben olmadığımı biliyorum. Meselenin birçok disiplinin alanına girdiğini, bu konu üzerine yazılar, makaleler, tezler yazıldığını da biliyorum. Bu konuda hayatın sırını da verecek değilim. Düşünüyorum öyle.

 

Tek vaadi mutlu etmek olan ve çoğunlukla bu vaadini gerçekleştirmeyen bir şeyi; tüm değişkenlere, tüm karmaşık bileşenlere ve bazen uzun zamanlara yayılan mutsuz etme haline rağmen sevmeye devam etme hali.

Bir futbol taraftarının bir futbol takımını tutarken esasında sevdiği şey nedir? Futbolcular olmasa gerek. Zira oyunun asli unsurları olmalarına rağmen futbolcular bugün var yarın yoklar. Sürekli olarak gidiyorlar ve geliyorlar. Kimileri giderken bir ince sızı bırakıyor, kimileri gelirken “Bunun benim tuttuğum takımda  ne işi var?” duygusu yaratıyor ama en derinde değişen bir şey olmuyor.

Kimse, o gitti, beriki geldi diye tuttuğu takımı sevmekten vazgeçmiyor. Bazı geliş gidişler, ara sıra kimilerinde ”Tutmuyorum artık”, “Taraftarlığımı askıya aldım”, “Desteklemem bu sene ben bu takımı” duygusu yaratsa da bir süre sonra, o en derinde, en dipte, en köşede sevilen neyse o ağır basıyor. Kendini yine “Goool” diye bağırırken buluyorsun.

Bir takımın yönetimi ya da teknik kadrosunun da bu sevme haliyle uzaktan yakından ilgisi yok. Mesele burada da futbolcuların geliş gidişleriyle aynı biçimde işliyor. En uç örneklerde bile takımı bir süre için tutmayı bıraktırabiliyor, sevmeyi değil. Başka bir sevme halinde vazgeçersin. Pat diye beceremezsen de vazgeçmeye çalışırsın. Aklı devreye sokar bunun ne tür bir sevgi olduğunu sorgular, uzaklaşman gerekirse uzaklaşır, bitirirsin. Güven duygusu diye bir şey var. O olmayınca yürümez der, bırakırsın. Takım tutarken bunu yapmıyorsun.

Yazının tam burasında büyük bir genelleme yapmak istemediğimi hatırlatmak isterim. Bana “Yoo ben artık sevmiyorum” diye gelmeyin. Herkesi kast etmiyorum, genel bir sevme biçimi üzerine akıl yürütmeye çabalıyorum.

Esasında belli ki akılla yürütmeyle filan çok açıklanabilecek bir şey değil bu. Takım tutmanın kendisi gibi. Neden o takımı seçtiğinin açıklaması, o aşkı kimden devraldığının öyküsü, takımı seçme hikâyenin derinliği ne olursa olsun; takım tutma halini akılla fikirle açıklayamıyorsun. Sürekli olarak her şeyin değiştiği, isimlere tutunamadığın, aslında çok tekinsiz ve güvensiz bir şeyi ısrarla sevmeye devam ediyorsun. Tek sabiti kendisi. Herhalde onu seviyorsun. Ben de şimdi aklıma değil Birhan Keskin’e soracağım.

“Geçmiyor bu, sabit

Benim yaşım

O’ndan uzaklığımla ölçülür

B’enim sabitim O’dur.”

O halde “Dünyanın En Güzel Basketbol Takımı” hâlâ “Dünyanın En Güzel Basketbol Takımı” mı? Bu sorunun cevabının peşindeyim. Sanıyorum herkese gidiş yolunda puan vereceğim. Zira sorunun kesin bir cevabı olmadığını düşünmekteyim.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Beşiktaşlı Haldun Boysan

Bir bölümdaşımı kaybettim.

Bunun ne demek olduğunu şöyle anlatabilirim ancak: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü, verdiği ilk mezunlarının bile, orada hâlihazırda okumakta olan öğrencileri tanıdığı bir yerdir. Tanıdığı, görüştüğü, birbirlerine bağlı oldukları bir yer. Öğrencisi, hocası, mezunuyla birlikte büyük bir aile. Haldun Boysan’ın önce kendi ailesinin, sonra DTCF Tiyatro Bölümü ailesinin başı sağ olsun.

Haldun Boysan’ı anlatmaya nereden başlamalı gerçekten bilemiyorum. 1958 doğumludur. TED Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’ne girmiştir. Sabahtan beri taziye için bölümden kiminle konuşsam Boysan’la ilgili iki temel şeyden söz ediyorlar.

Bunlardan ilki iyi insan oluşu. Sınıf arkadaşları, dönem arkadaşları, birlikte sahneye çıktıkları rol arkadaşları dönüp dolaşıp “Çok iyi insandı” diyorlar. Böyle anılmak ne şahane bir şey. Arkandan “Çok iyi bir insandı” denilmesi. Geride kalmış bir hayatın kutlanması gibi.

Diğer meseleyse Beşiktaş. Tüm üniversite arkadaşları sözü döndürüp dolaştırıp Beşiktaşlı Haldun Boysan’a getiriyorlar. Ondan böyle söz ediyorlar: “Beşiktaşlı Haldun.” Çünkü Haldun Boysan, bölüm yıllarında kimi zaman, derslerden, sınavlardan ve görevli olduğu oyunlardan bile önde tutarmış Beşiktaş’ı. Bölümün büyük hocalarının; Sevda Şener’in, Metin And’ın, Sevinç Sokullu’nun, Turgut Özakman’ın fırtına gibi estiği yıllarda. Derslere bir saniye geç girilmediği, derya deniz hocalarının tek bir cümlesinin kıymetinin bilindiği, DTCF Tiyatro Bölümü ekolünün yaratıldığı yıllarda.

Haldun Boysan bu yıllarda, sınavların, bölüm oyunlarının ya da provaların Beşiktaş maçlarına denk geldiği zamanlarda büyük sıkıntı yaşarmış. İki aşk arasında sıkışıp kalmak gibi. Dönem arkadaşları Haldun Boysan’ın sahne altında “O saatte Beşiktaş’ın maçı var kardeşim! Beşiktaş’ın maçı var!” diye gürlediğini anlatıyorlar. Bunu yaparken asla kabalaşmadığını, kimseleri kırmadığını, hocalarını üzmediğini. Fakat Beşiktaş aşkının her zaman galip geldiğini. Sahnedeki, sinemadaki, seslendirmedeki tüm başarılarından ötede bir yerdeymiş onun için Beşiktaşlılık. Beşiktaşlıların başı sağ olsun.

İyi bir insanı, iyi bir Beşiktaşlıyı, iyi bir oyuncuyu kaybettik. Hepimizin başı sağ olsun.

Yazının Devamını Oku

Gönlümüz şen değil

Emre Gönlüşen’i kaybettiğimiz andan itibaren hakkında okuduklarımızdan fazlasını yazamayacağım. Ne kadar biliyorsak o kadar. Hakkında az şey biliyoruz ama onu çok sevmişiz, çok benimsemişiz, ona çok alışmışız.

22 Ekim 1978 Adana doğumlu. Ahmet Sivaslı’yla yaptığı bir röportajdan okudum: Emre Gönlüşen mahallede maç yaparken bile yaptıkları maçı anlatırmış. Eve geldiğinde de  Commodor 64 oynarken anlatmaya devam edermiş. Babasının içerden “Emre yeter artık!” diye seslendiğini aktarmış röportajda. “Yeter artık anlatma!”

Daha çok küçük yaşlarında abisiyle beraber evde kaset kaydı yaparlarmış. Biri sunarmış, biri konuk olurmuş, sonra diğeri sunuculuk işini alır diğerini konuk olarak ağırlarmış. Anlatma, sunma, aktarma merakı yolunu Adana Devlet Konservatuvarı’na düşürmüş, orada iki sene diksiyon dersi almış.

Sonra dayanmış Adana’da Kanal A’nın kapısına “Ben Adanasporluyum” demiş, “Adanaspor haberlerini ben anlatmamak istiyorum.” Karşı taraftan gelen “Tamam gel” cevabı hayatının haritasını çizmiş. Montaj, ana haber, müzik programı, maç anlatımı, komedi programı derken her aşamadan geçmiş.

Sonra ilk iş başvurusunda söylediklerine benzer şeyleri içeren bir mektup yazmış. Bu defa İstanbul’a. Oradan da “Gel” cevabı almış. Sonra biz onu yavaş yavaş tanımışız. Yavaş yavaş sızmış hayatımıza, Yavaş yavaş sevmişiz. Bugün vedalaşıyoruz. Henüz 42 yaşındayken.

Emre Gönlüşen’in pek çoğumuzun bilmediği özellikleri varmış. The Beatles ve Rolling Stone hayranıymış. Ufak konserler bile vermiş. Bar programlarına çıkmış, kamplarda müzisyenlik yapmış. Klasik Batı müziği eğitimi de varmış, gitar çalarmış. Bir de klarnet.

Yine aynı röportajdan anladığıma göre emeğe saygısı büyük bir insanmış Emre Gönlüşen. Ekran karşısındakinden çok, önüne konan habere emek verenlerin öneminden söz etmiş. Haberi bulandan, araştırandan, yazandan,  hazırlayandan montajlayandan dem vurmuş. Hep kameranın arkasında kalan spor emekçilerin çabasını anlatmış.

Çok kıymetli bir insanı kaybettik. Ailesine sonsuz sabır diliyorum. Yakınlarına, dostlarına, meslektaşlarına da. Bizim için de onu bir daha televizyonda göremeyeceğimizi, ondan bir daha maç dinleyemeyeceğimizi, onun sunduğu programları izleyemeyeceğimizi kabullenmek çok güç. Ve Adanaspor tabii. Onlar da büyük bir taraftarlarını kaybettiler.

Hepimizin başı sağ olsun. Emre Gönlüşen’i elbette unutmayacağız ama önümüzdeki sezona adını vererek ismini yaşatmaya başlayabiliriz. Emre Gönlüşen’in ruhu şad olsun. Önümüzdeki sezon Emre Gönlüşen Sezonu olsun.

Yazının Devamını Oku

Hocam hoşça kal

Bazı isimler devir açar, devir kapatır.

Obradovic o isimlerden biridir. Hem Fenerbahçe’nin hem ülke basketbol tarihinde bir devir açmış, gidişiyle de o devri kapatmıştır. Obradovic’ten sonra olumlu ya da olumsuz artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Ülke basketbolunda Obradovic devrini sadece elde ettiği başarılarla açıklamak olanaksızdır. Obradovic’in bize yaptığı başka bir şeydir. Bunu iyi anlamak gerekiyor.

Obradovic ülke basketbolunda bir zihniyeti değiştirmiştir. Basketbol denen denklemi savunmadan, hücumdan filan değil takım olmak fikri üzerinden inşa etmiştir. Umutlu olmanın kenarda durup iyi şeyler olmasını dilemekle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, meselenin; umudu yaratmak, ona emek vermek ve son saliseye kadar peşinden gitmek demek olduğunu öğretmiştir. Onu maçlarda takımı bin sayı gerideyken de bin sayı ilerdeyken de hep aynı yüz ifadesiyle görmemiz bundan sebeptir.

Obradovic’in yüzündeki ifadede bazılarının hırs sandığı şey esasında umuda verdiği emeğin yansımasıdır. Sanıyorum yazıyı ısrarla di’li gçmiş zamanda yazmam da gidişini kabullenmeyişimin karşılığıdır.

Obradovic dönüşsüz bir biçimde Fenerbahçe efsanesidir. Efsaneleriyle zamansız vedalardan çok yorgun olan Fenerbahçeliler için hem tanıdık hem çok zor. Alex’in arkasından şaşkınlıkla baktığımız gibi Obradovic’in arkasından da bakakaldık. Kalakaldık. Büyük bir veda ister miydik onu da tam bilemiyorum şimdi.

Bir gün ağzımdan öylece çıkan sonra zamanla takımla birlikte anılır olan “Dünyanın En Güzel Basketbol Takımı” ifadesini ne yapacağım şimdi ben? Obradovic’in bu ifadedeki ağırlığı o kadar çoktu ki. Önce onu çözmem lazım.

Obradovic, bir ülkede bir kuşağa bir sporu sevdiren adamdır. Basketbola, hayata, genç olmaya ilişkin temel eğitimini Koç Reeves’ten almış olan birkaç kuşağa da basketbol aşklarını yeniden hatırlatan hocadır. Obradovic sadece Fenerbahçe Basketbol Takımı’nın değil, ülke basketbolunun Beyaz Gölgesi’dir. O yüzden de Koç Reeves’in dediği gibi her zaman ve her yerde arkamızda olacaktır. Beyaz bir gölge gibi.

Koç Reeves’e rağmen, basketbol geleneğindeki yaygın kullanılışına rağmen, nedenini tam bilmiyorum ama “koç” kavramı çok sevemediğim bir kavramdır benim. “Hoca”lığı çok sevdiğimden olabilir. O yüzden izninizle Obradovic’e öyle veda etmek istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Çünkü insan

Dünya futbolunda Pandemi sebebiyle verilen aralar yavaş yavaş bitti. Ligler start verdi. Futbol; tartışması, itişi kakışı, tadı ve tatsızlığıyla hayatımıza geri döndü.

 

Sadece İngiliz futbolseverlerin değil dünya futbol kamuoyunun da 100 gündür heyecanla beklediği Premier Lig enteresan bir maçla başladı. Aston Villa - Sheffield United maçında yaşanan hadise; “futbol ve insan”, “futbol ve teknoloji”, “futbol ve hata” konularında uzun süre tartışılabilecek malzeme verdi bize.

Tam olarak şöyle oldu. Maç golsüz devam ederken konuk takım Sheffield United gitti gayet nizami bir gol attı. Top, çizgiyi güzel güzel geçti. “Goool!” diye bağırıldı. Ancak maçın hakemi Michael Oliver golü vermedi. Sheffield United’lı oyuncular hakeme koştu. Anladığımız kadarıyla “Hocam nasıl gol değil?”, “Bal gibi geçti Hocam top çizgiyi, napıyorsun Allah aşkına?”, “Hocam git VAR’a sor VAR’a!” minvalinden cümleler kurdular ısrarla.

Bunlar olurken, yayınlanan pozisyon tekrarlarından bütün dünya topun çizgiyi geçtiğine hepten emin oldu. Ancak hakem Michael Oliver “I ıh” dedi, “VAR’dan uyarı yok” dedi, sanırım bir de “Gidin oynayın hadi” dedi. Oynadılar. Sheffield United, Twitter hesabından “Gerçekten mi? Muhtemelen çalışmıyor.” diye isyan etti. Biz televizyonunda başında isyan ettik. Maç devam etti.

Şimdi öğrendik ki, ligin kale çizgisi teknolojisini sağlayan şirket, teknolojik bir hata olduğunu belirtmiş. Her iki takımdan da özür dilemiş. Hatanın kaynağını açıklamak için de “Kaleciyle birlikte çok fazla savunma oyuncusu da vardı. 9000 maçta uygulanan bu sistem, böyle bir kalabalıkla karşılaşmadı.” demiş.

Çünkü endüstriyel futbol ne yaparsa yapsın, futbol eninde sonunda ya da önünde sonunda insanla oynanan bir oyun. İnsan malzemesi her türlü hataya açık. Hata yapa yapa öğrenmek üzerine kurulmuş bir mekanizması var. Futbolda “hata olmasın” diye sağa sola koyulan o teknolojik aletler de işte böyle hata yapabiliyor. O aletlere teslim olunca insan da hataya düşebiliyor. Dünya golü görüyor ama teknolojinin varlığı hakemi körleştirebiliyor. Normal şartlarda çat diye süzebileceği pozisyonu süzemeyebiliyor.

Özünde oyun var futbolun.

Oyunsuluk var. Eğlence var. Hata var. Doğuşundan gelen bu özelliklerinden uzaklaştıkça tatsızlaşıyor.

Yazının Devamını Oku

Dayı Hikmet Topuzer

Fenerbahçe’nin armasının yaratıcısı olarak bildiğimiz, dün ölüm yıl dönümünde andığımız Hikmet Topuzer’i anlatmak istiyorum biraz.

Fenerbahçe’nin bugün kullandığı armayı yaratan büyük golcünün resim yeteneğini ve yeğeni büyük ressam Fikret Mualla ile olan bağlarını.

Hikmet Topuzer’le ilgili ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Sade ama derin bir hikâyesi var. O yüzden o tarihte onu, şu tarihte bunu yaptı diyemeyeceğim bu yazıda. Zaten sanıyorum hikâyesi gibi kendisi de sade ve derin bir adammış. Koskoca Fenerbahçe için yarattığı armayı “Rozetimizi çizerken, ona şu manayı vermeye çalıştım: Kalpten gelen bir bağımlılıkla bu kulübe hizmet etmek…” biçiminde bir sadelikle anlatmış çünkü.

Hikmet Topuzer, kalıplı bir futbolcu olduğu için arkadaşları tarafından “Topuz Hikmet” olarak anılır. Soyadı Kanunu’ndan sonra lakabını terk etmeyip “Topuzer” soyadını seçer. Fenerbahçe’nin sol açığı olarak oynadığı zamanlarda özellikle penaltı kullanışlarındaki başarısı nedeniyle “Penaltı Kralı” olarak da anılır.

Hikmet Topuzer, ressam Fikret Mualla’nın dayısıdır. Biricik dayısı. Fikret Mualla’nın, çocuk yıllarının idolüdür.  Ondan futbol aşkını da devralmıştır. Ancak ne yazık ki Fikret Mualla, 12 yaşında futbol oynarken bir sakatlık geçirecek, aldığı hasar bütün hayatını derinden etkileyecek bir rahatsızlığa dönüşecektir. Futbol sevmenin bedelini bütün hayatı boyunca sürükleyecektir. Hem bedeninde hem ruhunda.

Fikret Mualla büyük bir ressam olduğu yıllarda da, derin sıkıntılara düştüğü zamanlarda hep dayısına sığınır, dayısıyla dertleşir, onun mektuplarıyla moral bulur. Ruhen de çok sıkıntılı zamanları olur. Ağır tedaviler görür. Maddi manevi bir türlü huzur bulamadığı şu hayattan arkasında paha biçilmez resimler bırakarak gider. Kendisi göremez ama sonra; hayatı da eserleri de kitaplara, tezlere, önemli çalışmalara konu olur. Müzelerde onun resimlerinin önünde uzun kuyruklar oluşur. Çalışmaları sanat tarihimizin önemli duraklarından olur.

Hikmet Topuzer, futbolu bıraktıktan sonra Denizyollarında veznedarlık yapar. Tıpkı yeğeni gibi arkasında paha biçilemez bir eser bırakır: Fenerbahçe’nin suretini. Bildiğimiz kadarıyla çizdiği amblemi Manchestar’da yaşayan Tevfik Taşçı Bey'e yollar. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bugünkü ambleminin bulunduğu ilk rozet 1910 yılında Almanya'da yapılır.

Dayı-yeğen huzur içinde uyusunlar. Geride bıraktıklarını başımızın üstünde taşıyoruz. Sonsuza kadar da öyle olacak. Ölümsüzlük böyle bir şey çünkü.  

Yazının Devamını Oku

Seni uzaktan sevmek

Futbolu çok özledik.

Maçları, oyunun kendisini, tuttuğumuz takımı. Bu süreçte; boğuştuğumuz küresel salgına, yaşadığımız sıkıntılara, futbol hasretimize rağmen “Acaba izolasyon günlerinde futboldan uzak kaldığı için biraz rahatlayanlar var mıdır?” diye düşünüyorum.

Futbolsuz geçen izolasyon günleri vesilesiyle bir kez daha görmüş olduk ki, memleket futbolunda, işin öznesi olmalarına rağmen, futbolun en az konuşulan bileşeni futbolcular. Futbolcular; eğer çok büyük bir çam devirmemişlerse hataları ve doğruları en az konuşulan, futbolun diğer bileşenlerine göre daha korunaklı, daha güvenli bir alandalar.

Kimse takım iyi gitmiyor diye faturanın tamamını futbolculara kesmediği gibi, kimse yaptıkları hataları göstere göstere, durdura başlata saatlerce de konuşmuyor. Dolayısıyla onlar için çok şey değiştiğini düşünmüyorum. Elbette özlemişlerdir futbol oynamayı, onu demiyorum.

Benim sorumun cevabının ilk muhatapları hakemler. Hakikaten en çok hakemler rahatlamıştır bu dönemde. Her şeyden önce, maçlarda on binlerce kişiden işittikleri küfürlerden uzaklar. Sonra, yaptıkları küçük veya büyük hataların sabahlara kadar, evrile çevrile, uzata uzata konuşulmasından uzaklar. O konuşmaların ayarının kaçıp hakaretlere varmasından, sürekli olumsuzlukla anıldıkları bir evrenden uzaklar. Evlerinde, varsa bahçelerinde antrenmanlarını yapıyorlardır herhalde. Teorik meseleleri çalışıyorlardır. Ne güzel.

Cevabın ikinci muhatapları da teknik direktörler. Memlekette herkesin en iyi bildiği şeyi meslek olarak yapmak gibi bir şansızlıkları olduğundan, teknik direktörler bir süredir kendilerine her dakika işlerinin öğretilmesi saçmalığından uzaklar. “Onu oynattın, neden bunu oynatmadın, o diziliş, vay bu taktik, bu Hoca’ya yazar, Hoca’nın hatası, Hoca şöyle, Hoca böyle” gibi ezber ettiğimiz lafları duymuyorlar/okumuyorlar bir süredir. Kafalarını dinliyorlardır. Ne rahatlık.

Spor basını da rahatlamıştır. Bazıları için konuşuyorum elbette, genelleme yapmıyorum. O bazıları için de kolay olmuyordu herhalde sürekli bir hadise beklemek, yoksa yaratmak, sonra onun üstüne sabahlara kadar konuşmak. Ya da kolay oluyordu belki de. Baksanıza lig tatil olunca futbol üzerine konuşacak bir şeyleri kalmamış. Çünkü zaten futbol üzerine değil; sansasyon üzerine konuşuyor, futbolumuzdaki her türlü itiş kakışı nimet biliyorlar, oralardan besleniyorlardı. Onlar bugünlerde ne yapıyor, dinleniyorlar mı, mesele mucitliği peşindeler mi işte onu bilemiyorum.

Esasında bakmayın biz de çok rahatladık. Takımlarımız haftalardır maç kaybetmiyor. Yenilgi yok. Üzüntü yok. Kavga dövüş yok. Bu açıdan şahane bence. Böyle diyorum ama bakmayın. Uzaktan sevmek çok zormuş.

Bir an evvel geçsin gitsin bu berbat zamanlar.

Yazının Devamını Oku

Cemil Taşçıoğlu Tıp Bilimine Emek Bursu

Salgın günlerinin her biri hepimiz için çok ağır geçiyor kuşkusuz. Küresel salgın; dünyanın dört bir yanından aldığımız vefat haberleriyle, ülkemizdeki hastalar ve kayıplarla küresel bir yasa dönüştü aynı zamanda.

 

Ama öğrencilerinin, meslektaşlarının, hastalarının göz bebeği Cemil Taşçıoğlu Hoca’yı kaybettiğimiz gün hepimize çok çok ağır geldi. Hem bu illette ilk hekimi hem de ülkemizde bu illetin tanısını koyan ilk hekimi kaybettik.

Ama esasında en çok, mesleğini aşkla yapan bir halk sağlıkçısını görevi başında yitirdik. Öğrencilerinden asistanlarına, meslektaşlarından çalışma arkadaşlarına herkesin anlattığı gibi bambaşka bir hocaydı Cemil Hoca. Çok seveni vardı. Çok savaştı. Çok direndi. Olmadı.

Memleketin dört yanından saygı duruşu fotoğrafları düştü sonra önümüze. Yetiştirdiği öğrenciler, gencecik hekimler, asistanlar görev başındaydı ülkenin her bir yanında. O gün sosyal mesafelerini koruyarak, beyaz önlükleri ve maskeleriyle selam durdular Hoca’nın ardından. Çünkü büyük hocalık böyledir. Keramet profesörlükte filan değil, öğrenciye dokunabilmektedir. Hoca, hepimize varlığıyla da gidişiyle de çok dokundu.

Kendi gibi bir evlat yetiştirmiş Cemil Hoca. Salgın yüzünden cenaze törenine katılma şansı olmayan ama Hoca’ya veda etmek isteyenler için babasının kabrine, Hoca’nın boynundan hiç eksiltmediği fularlardan birini bırakmış. Bize de not düşmüş “Hepinizin adına” diye. Tıpkı babası gibi bunca acısına rağmen “Biz” diyebilmiş. Bizim için de veda etmiş. Var olsun.

Beşiktaş kulübü, BJK Kabataş Eğitim Vakfı’nın bu zamana kadar verdiği Tıp Fakültesi öğrencilerini kapsayan tüm bursların, bundan böyle “Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Tıp Bilimine Emek Bursu” adıyla anılacağını açıkladı. Hocanın adı, en çok önem verdiği şeyle, ömrünü vakfettiği işle, öğrenci yetiştirmeye katkı sunan bir bursla anılacak. Akıl edenin de hemen uygulamaya geçirenin de eline sağlık. Beşiktaş’ı ve BJK Kabataş Eğitim Vakfı’nı haddim olmayarak kutluyorum. Teşekkür ediyorum diyeyim, daha yerinde olur.

BJK Kabataş Eğitim Vakfı aynı zamanda; salgında hayatını kaybeden on sağlık emekçisinin çocuklarının vakıf okulunda, anaokulundan lise kademesine kadar tüm eğitim giderlerini ve Kabataş Erkek Lisesi bünyesinde öğretmenlik yapan tüm öğretmenlerin çocuklarının eğitimlerini de anaokulundan liseye kadar vakıf tarafından karşılama kararı almış. Beşiktaş bu. Çok yakışmış.

Hocamızın oğlu Onur Taşçıoğlu “Sevgili babam Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu’nun adının ‘Tıp Bilimine Emek’ için yaşatılacak olmasından son derece gururluyum. O da bunu inanıyorum ki; çok isterdi.  Çocuklarımızın her biri Dr. Cemil Taşçıoğlu ismini yaşatacak ve onun gibi bilim insanı olacaklar. Ben de bir evladı olarak ‘BJK Kabataş Vakfı Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Tıp Bilimine Emek Burs’ fonunun büyütülmesi ve yaşaması için ailem adına elimden gelen her çalışmanın bizzat içerisinde olacağım. Babamın tüm meslektaş, öğrenci ve sevenlerinden bu idealimize sahip çıkmasını istiyorum. İstiyorum ki, nice pandemileri bilimle aşalım.” demiş.

Yazının Devamını Oku

Geçmiş olsun Fatih Terim

Bizim yıldızımızın barışmasına imkân yoktu. Barışmadı da. Ne sportif bakış açımızın, ne dünya görüşlerimizin yan yana gelmesi imkânsızdı. Gelmedi de. Onunla ilgili tüm olumsuz görüşlerimi defalarca buradan yazdım. Çok eleştirdim. Çok kızdım. Bana sorarsanız haklıydım.

Belli bir yaşa, başımıza bir sürü iş gele gele geldik işte bir biçimde. Tecrübe deniyor sanırım ama yaşlı gösterdiği için sevmiyorum o sözcüğü ben. Bir takım şeyleri gördük, anladık demek istiyorum. Ama şu hayatta asla anlayamadığım şeylerden biri futbol üzerinden üretilen nefret benim.

Bana şunu anlatamazsınız mesela. Euro 2016’da Türkiye - Hırvatistan maçından sonra, Hırvatistan milli takımı oyuncusu Srna’nın kanser hastası olan babasının öldüğü haberi üzerine “Oh olsun” diyen bir nefreti. Sonra Srna, takım kampından ayrılarak Hırvatistan’a gitti; babasıyla vedalaştı, uğurladı babasını, kim bilir neler yaşadı, sonra döndü geldi Çek Cumhuriyeti maçına. Maç öncesindeki seremoni sırasında ülkesinin milli marşını duyunca tutamadı kendini hüngür hüngür ağladı. Bu haberin altına da “Beter ol” yazıyorlar. “Hahahaa” yazıyorlar. İnanmak mümkün değil. Benim için değil.

Aynı şampiyonada İspanya yenilgisinden sonra teknik direktörlüğünü beğenmedikleri Fatih Terim’in kızının doğmamış bebeğine edilen laflar mesela. Gencecik hamile bir kadına karnındaki bebeği için “Düşürürsün inşallah” demeler. Bunu düşünebilmek. Bunu akıl edebilmek. Bunu yazabilmek. Benim bunları anlamama imkân ihtimal yok. Yok.

Fatih Terim’in rahatsızlığı ortaya çıktığında benzer şeyleri görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl olabiliyor da birinin hastalığına rakip takımın hocası diye sevinilebiliyor? Nasıl çalışıyor bu kafalar? Nasıl bu kadar kötüler?

Biz birbirimizi sevmeyiz Fatih Hoca. Gerçi sizin benim varlığımdan haberiniz yoktur zaten. Tüm spor yazarlığı kariyeri boyunca size muhalefet etmiş biri olarak tüm kalbimle şifa diliyorum. İyileşin, iyileşin ki yine muhalefet edeyim size.

Büyük geçmiş olsun Fatih Terim. Size de bu illete yakalanan yöneticilere de, sporculara da, tüm insanlığa da.

İnsanlık, bilim ve akıl kazanacak Corona ve nefret kaybedecek.

Yazının Devamını Oku

Kimselerin vakti yok…

Ben her zaman sporun sabır işi olduğuna inanırım. Endüstriyel futbol inanmaz. Ben de endüstriyel futbola inanmam. Aramızdaki ilişki son derece nettir.

Endüstriyel futbolun sabrı yoktur. Zamanı yoktur. Beklemeye tahammülü yoktur. Bir kere “süreç” diye bir şey vardır sporda. Süreç içinde olabilecekler... Süreç içinde gelişebilecekler… Süreç; zaman, sabır ve tahammül demektir. Endüstriyel futbol elbette sürece de inanmaz. Doğasına aykırıdır.

Defalarca yazdım, bin kere söyledim, şimdilerde televizyonlarda “Bilimle, istatistikle, bilmem neyle şampiyonluk olmuyo hocaaa” diye konuşanlara inat bir kez daha yineleyeceğim. Ersun Yanal, Türkiye futbolunu bilim ve istatistikle tanıştıran isimdir. Bu da öyle burada bir çırpıda yazdığım gibi kolay bir iş değildir. Her şeyden evvel Yanal’ın dayanıklılık ve kuvveti geliştirmeyi odağa alan antrenman programlarını bizim futbolcularımıza yaptırmak meseledir.

Anladığımız kadarıyla Ersun Hoca; yaptığı dayanıklılık testleriyle önce her bir futbolcunun seviyesini belirler ve her birine bu seviyeye göre bireysel antrenman programı uygular. İsokinetik testler, kuvvet antrenmanları, futbolcuların zayıf kaslarının tespit edildiği yöntemler, taktik çalışmalarda pozisyon tespitleri için drone görüntüleri kullanmak, altyapı oyuncularını bu bilimselliğin içine dâhil etmek, spor psikologlarından destek almak gibi pek çok çağdaş anlayışla çalışır. Elektronik kalp atım takip sistemi, bilgisayarla maç analiz programları, antrenman ve maçlarda futbolcuların fiziksel olarak ne kadar enerji sarf ettiklerini, ne kadar mesafe kat ettiklerini ölçen sistemler kullanır. Yanal; kuvvetli, maç sonuna kadar giderek artan enerjileriyle baskı yapan, hücum eden, gol atan, minimum sakatlık yaşayan, ideal kilosunda, sağlıklı futbolcular ister.

Ersun Yanal ister de endüstriyel futbol için fark etmez. “Başarı gelsin de nasıl gelirse gelsin” der. Sabredemez. Tahammül edemez. Bekleyemez. Süreç uzadıkça her kafadan ses çıkar. “Süreç” kötü bir şeydir çünkü. Bu arada en ufak bir olumsuzlukta baskı artar. Taraftar gerilir. Sansasyon severler dozu iyice artırır. Sabahlara kadar “kadro tercihi” filan diye konuşulur. Sanki herkesin gördüğünü; futbola bu kadar kafa yoran, ilmini yapan, bilimini bilen hoca görmüyordur. Âlemin akıllısı bizizdir çünkü. Her şeyi de futbolu da biz biliriz. Hoca’nın elbette bazı hataları olmuştur, olacaktır, olabilir ama sorumluluğu tek başına yüklenecek kadar değil. Devrede başka hiçbir bileşen yoktur da varsa yoksa Ersun Hoca’dadır hata. Öyle mi? Hadi öyle olsun bakalım.

Üç alıntıyla bitireceğim yazıyı:

Bir: Erkan Kolçakköstendil’in yazıp oynadığı 12 Numaralı Adam adlı şahane gösteride mealen dediği gibi “Teknik direktör, dünya üzerinde herkesin en iyi bildiği işi yapan adamdır.”

İki: Ersun Hoca’ya veda ederken Luiz Gustavo’nun dediği gibi “Teknik direktör ayrılıyorsa oyuncular da suçludur.”

Üç: Ersun Hoca’nın da dediği gibi “Benim bırakmamla işler düzelecekse hiç düşünmeden bırakırım.”

Yazının Devamını Oku

Elveda Kobe

Bugün bütün dünyada onun için yazılan/ yazılacak binlerce yazıdan biri bu. Bu da benim Kobe’ye vedam.

 

Evvelce ve sık sık söylediğim gibi “Benim basketbolla kurduğum bağın üç kahramanı vardır: Ken ReevesDrazen Petrovic ve Sabonis. Biz bir kuşak, Los Angeles’daki Carver Lisesi’nde okuduk, Koç Reeves’i ordan tanırız. Basketbola, hayata, genç olmaya ilişkin temel eğitimimizi Koç Ken Reeves’den aldık. Dersler aksar diye basketbola başından beri karşı olan müdür yardımcımız Sybil Buchanan gelir de bizi koçtan ayırır diye ödümüz koptu. Siz ilk bölüm deyin, ben ilk antrenmanımızın sonunda diyeyim, Koç bize Her zaman ve her yerde arkanızda olacağım, dedi. İçimizden biri cümlesini tamamladı: ‘Beyaz bir gölge gibi.O yüzden Koç Reeves’i Beyaz Gölge isimli bir dizinin kurmaca kahramanı sanmayın. Değil. Biz onu gerçekten bir sporcu gibi, gerçekten hocamız gibi, gerçekten kahramanımız gibi sevdik. O yüzden bizim için Ken Howard aktör değil, Koç Ken Reeves’tir.
Ken Reeves olmasa sanki Drazen Petrovic olmayacaktı, Sabonis olmayacaktı, sanki basketbol bu kadar büyük bir aşk olmayacaktı benim için. Sanki basketbolun Amedeus’u Petrovic’in de, basketbolun Einstein’ı, gelmiş geçmiş en büyük pivotu Sabonis’in de koçu Reeves’ti. Öyle bi bağ. Öyle bi akış. Öyle bi devir daim.”

 

Önce seksenlerde çocuk olan her çocuk gibi, benim de kahramanım olan Drazen Petrovic’i kaybettik. Basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi şutörlerden birini. Basketbolun Amedeusu’nu. Drazen Petrovic, 1993 yılında Zagreb uçağıyla ailesinin yanına gidecekken sevgilisini görmek için Münih’e geçiyordu. Yağış, tır, ani fren, takılı olmayan emniyet kemeri. Yan koltukta uyuyan Drazen bir daha uyanmadı. İlk aşkımıza oracıkta veda ettik. Gencecikti.

             

2016 yılında bazıları için aktör Ken Howard’ı bizim için Koç’umuz olan Ken Reeves’i kaybettik. Futbol efsanelerimizden biri olan Cruyff’la aynı gün. Zaman içinde çok basketbolcu, çok futbolcu, çok sporcu sevdik. Hayatımıza Micheal Jordan girdi mesela. Basketbolu onunla bir daha bir daha sevdik.

 

Yazının Devamını Oku

Beşiktaş kalesinde bir kartal: Sabri Dino

Sabri Dino 1942 yılında İstanbul’da doğar. Futbola 14 yaşında Tarabya’da başlar. Önce Galatasaray Genç Takımı’nın sonra Beyoğluspor’un kalesini korurken Beşiktaş kalecisi Özcan Arkoç’un Avusturya’ya gitmesi Dino’nun hikâyesinin seyrini değiştirir.

Dino’yu kalesinde görmek isteyen sadece Beşiktaş değildir. Devreye Fenerbahçe de girer. Öyleydi böyleydi derken uzayan mücadele sonunda Sabri Dino’yu kalesinde görecek olan Beşiktaş olur. Hemen değil tabii.

1964-1965 sezonundan başlayarak Necmi Mutlu’nun yedeği olur. Kaleyi tamamen devralması 1966-1967 sezonuna denk gelecektir.

Artık Beşiktaş kalesinde Beşiktaşlıların söyleme biçimiyle “Bir Avrupalı’yı andıran sarı saçları, mükemmel fiziği, beyefendiliği ve kaleciliğiyle örnek bir futbolcu olan Sabri Dino” vardır.

O kaleyi 1975’e kadar koruyacaktır. Ve bu Necmi Mutlu’dan sonra Beşiktaş kalesini en çok koruyan isim olmak demektir. 194 lig maçı. 12 kez A Milli forma.

Babam o berbat haberi aldığında kederini dağıtmak için bir süre bekledi, sonra 1973 Dünya Kupası grup eleme maçındaki Sabri Dino’yu anlattı bana:

“İtalyanlar ne yaptılarsa Sabri’ye gol atamadılar” dedi.  

Sonra yeniden kederlendi.

“Ah be Sabri” deyiverdi sadece.

Yazının Devamını Oku

Futbolun feylesofu

20.yüzyılın edebiyat ve düşünce dünyasının en önemli isimlerinden biri olan Albert Camus’nün ölümünün 60. yılındayız. İzin verirseniz “Tiyatro mu? Futbol mu?”sorusuna verdiği “Tereddütsüz futbol!”cevabıyla gönlümdeki tahtı sarsılmaz olan Camus’nün futbol aşkını anlatmak istiyorum bugün.

Albert Camus 1913 yılında Cezayir’de doğar. Zor bir çocukluğun ardından Cezayir Üniversitesi’ne girer. Ancak yaşadığı sağlık sıkıntıları yüzünden sürdürdüğü felsefe eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalır. 1938’de Paris’e gider. İlk iki eseri Tersi ve Yüzü ile Düğün’ü yayınlar. Ancak esas bomba 1942’de yayımlanan Yabancı ve Sisifos Söyleni’yle patlar. Çünkü arkasına varoluşçuluğun rüzgârını aldığı “saçma” felsefesini yaratmış olur.

Başkaldıran İnsan, Yaz, Sürgün ve Krallık’la artık edebiyat düşünce dünyasındaki krallığını ilan eder. Mutlu Ölüm ve İlk Adam ise ölümünden sonra yayınlanır. 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü alır. 1960 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirir.

Edebiyat ve düşün dünyasının bu dev ismi sağlık nedenleriyle sadece eğitimini değil büyük aşkı futbolu da bırakmıştır. Cezayir Üniversitesi’nde okurken kendini okul takımının kalesinde bulur. Kaleciliği “tutkulu” ve “cesur” olarak tarif edilen Camus tüberküloz illeti yüzünden hem eğitimine hem kaleye veda eder. Ama futbol aşkı asla bitmeyecektir.

Bütün edebiyat dünyasının gözü ondayken “Dünyaya bir daha gelseydim ve bir tercih şansım olsaydı, yazarlık ve futbolculuk arasından ikincisini seçerdim.” diyecek, futbol aşkını asla gizlemeyecek, “Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam futbola borçluyum.” diye ekleyecektir. Futbolu küçümseyenlere “Filozoflar ve siyasetçilerin dediklerine bakacağınıza, futbola bakın!” diye yapıştıracaktır cevabı.

Racing Paris - Monaco maçını statta izlerken kendisiyle maç sırasında yapılan bir röportajda muhabirin “Racing Paris’in kalecisi bugün formunda görünmüyor?” sorusuna “Onu suçlamayın, işin içine girmedikçe ne kadar zor olduğunu bilemezsiniz.” diyecektir.

Bu cümleyi futbolcuları çok kolay eleştirenlere “Topun asla beklenen yere gitmediğini öğrendim. Özellikle, söylendiği gibi gerçek olmayan insanların yaşadığı büyük şehirlerde bunun bana çok yardımı dokundu” cümlesini de sanırım hepimize söyledi.

4 Ocak ölüm yıldönümüdür.

Toprağı bol olsundur.

Yazının Devamını Oku

Oysa sevgili, bir tek sevgili

Memleket futbolunda maddi manevi her türlü sıkıntı büyük.

Kabul ediyoruz. Bir yandan hakemler sürekli gündemde, VAR yüzünden saçını başını yolan çok. Bir türlü futbol konuşulamıyor, saha dışı karışıyor, karıştırma meraklıları kaşığı kazanın dibinden yukarı doğru daldırıp daldırıp çıkarıyor.

Her yönetim şikâyetçi, her takım şikâyetçi, her teknik direktör şikâyetçi. O sıkıntı var, bu sıkıntı var, var oğlu var. Buraya kadar tamam.

Hakem hatalarına isyan eden de, takımının hakkının yendiğini düşünen de, canı yanan da elbette arayacak hakkını. Arasın. Arayacak tabii. Fakat nasıl?

Oturulsun tartışılsın, VAR eğitimiyse yeniden verilsin, hakemler yeniden alınsınlar eğitimlere gerekiyorsa. Ne yapılacaksa yapılsın. Ne gerekiyorsa yapılsın. Hem de derhal yapılsın.

Ama şu yapılmasın. Taraftarlar arasındaki nefret körüklenmesin. En büyük iş yönetimlere düşüyor burada. Lütfen haklarını ararken sağduyulu açıklamalar yapsınlar, zaten yay gibi gerilmiş sinirleri hepten germesinler, taraftarlar arasına öfke tohumları ekmesinler.

Üç düşünüp bir konuşsunlar, çok şeyi değiştirecektir üslup değişikliği. Bakarsınız bir adıma, üç adım atar “karşı” taraf. Bir de bunu deneyin lütfen. Çünkü biliyoruz ki;

“Oysa sevgili, bir tek sevgili.

Nasıl değiştirir dünyanın gerçeğini”

Yazının Devamını Oku

Lakabını emekten alan bir futbolcu: Rıza Çalımbay

Rıza Çalımbay, 1963 doğumlu bir emekçi çocuğudur. Sivas’ın Yıldızeli İlçesi Topulyurt Köyü’nden. Baba Bektaş Çalımbay’ın, çalıştığı taş ocağında yaşadığı bir kaza yüzünden ayağı sakat kalır.

Bektaş Çalımbay ve eşi Fatma Çalımbay için Sivas’ta işler zorlaşmaya başlar.  1970'li yılların başında çocukları; Songül, Şengül, Rıza ve Kemal’i de yanlarına alıp gurbet yollarına düşerler. Bildiğimiz göç hikâyelerindeki gibi olur her şey. Hemşerilere, daha önce İstanbul’a göçenlere, eşe dosta haber salınır, iş aranır.

 

Bu günlerin sonunda Bektaş Baba, Toto Karaca Tiyatrosu’nda temizlik ve bekçilik yapmaya başlar. Rıza’yı okutacak durumları yoktur, Rıza hem çalışır hem okur. Bakkal çıraklığı yapar. Rıza Çalımbay için bakkal çıraklığının en şahane yanı, sipariş götürdüğü apartmanlardan İnönü Stadı’na uzun uzun bakabilmektir.

 

Sonra Bektaş Çalımbay, Bebek’te apartman görevliliği yapmaya başlar. O yıllar Rıza Çalımbay’ın hayaline doğru adım attığı yıllardır. Şöyle anlatmıştır o zamanları:

 

“Mahalleden arkadaşım Murat, beni Beşiktaş seçmelerine götürdü. İlk seçmeye kaleci olarak girdim, başaramadım. Daha sonra futbolcu olarak şansımı denedim, üçüncüsünde seçildim.”

 

Yazının Devamını Oku

Beşiktaş’ın umudu

Şu yazıya “Beşiktaş’ın Umut’u” diye başlık yazmak vardı ama güzel Türkçemizde sert sessizlerin yumuşaması kuralı olduğundan istediğim verimi alamazdım. Nerde “umutu” sözcüğünün yarattığı anlamsız tonlama, nerde “umudu” derken ki şahane vurgu. Sert sessizler boşa yumuşamıyor.

 

Tamam, sadede gelmeye çabalıyorum ve fakat bakınız yine bir sert sessiz yumuşuyor. “Sadet” o sözcüğün kendisi esasen. Asıl konu, esas mevzu, gerçek mesele manasında. Şimdi “Sadete gel!” diye bir çıkış yapsanız on paralık etkisi olmaz mesela ama “Sadede gel!” deyince bakın nasıl hemen geliyorum. Mesele Umut Nayır.

Ne zamandır gözüm üzerinde. Ne zamandır usul usul gizli gizli korka korka izliyorum. Korkuyorum çünkü tiyatrocular bir konuda çok haklı. Tiyatroda “En iyi yazar ölü yazardır” diye bir durum vardır. Allah hepsine uzun ömürler versin ama hakikaten yaşayan yazar tiyatroda sıkıntıdır. Gelir provaya karışır, yönetmeni darlar, rejiyi beğenmez. Prova sürecinde ortada yoktur diyelim. Daha fenadır çünkü bu defa prömiyere patlamaya hazır bomba olarak gelecektir. İki taraf birbirinden habersiz yay gibi gerilecektir. Zaten o gün dünyanın en gergin insanı olmak tiyatro yönetmeni olmanın şanındandır, bir de üstüne yazar gelecektir. Oyuncuların da eli ayağına dolanacak, yönetmen yetmezmiş gibi şimdi bir de yazar devreye girecektir.

 O gece yazar güzel güzel oyun seyretse bile gerginlik had safhada olur. Esasında olayın aşağı yukarı nereye varacağı başından bellidir. Yazarın metni yazarken kurduğu düşle yönetmenin rejiyi yaparken kurduğu düş birbirine tam olarak uymayacak, yazar olanı biteni hiç beğenmeyecektir. Hasılı, yaşayan oyun yazarının sahnelenen bir oyunundan mutlu ayrıldığı çok az görülmüştür. Tiyatro denen sanatın doğası budur zaten. Futbol gibi. Çok yaratıcı, çok bileşen, çok sorun. Yuvarlanıp gidilir böyle.

Spor yazarlığında da, en azından benim spor yazarlığımda da durum bence aynen bu şekilde.Yaşayan, hele hele aktif spor hayatı devam eden bir sporcuyla ya da genel olarak bir spor insanıyla ilgili bir şey yazmak dünyanın en riskli işlerinden biri. Dün çok beğendiğin, methiyeler dizdiğin bir futbolcu ertesi gün olmadık bir laf edebiliyor, en olmayacak hareketi yapabiliyor. Birinin spor ahlakını filan uzun uzun anlattığın bir yazıdan bir müddet sonra kendisini hakemin boğazına yapışık halde bulabiliyorsun. “Maşallah” dediğinin üç gün yaşamadığı bir mecra memleket sporu. Artık aramızda olmayanlar üzerine yazmakla hâlâ aramızda olanlar üzerine yazmak arasında dağlar kadar fark var. Onu diyorum.

Fakat yine tutamayacağım kendimi bu riski Umut Nayır için de alacağım. Çünkü gerçekten umut. Çünkü gencecik, pırıl pırıl, su gibi. Çünkü Beşiktaş’ın da futbolun da memleketin de umudu Umut Nayır gibi gençlerde.

Diliyorum ki Umut Nayır’ın Hukuk Fakültesi’yle antrenmanlar arasındaki zorlu yolları su gibi aksın. Goller de atsın finallerden yüz de çaksın. Sert sessizle biten sözcüklere sesli harfle başlayan bir ek geldiğinde sert sessizler hemen yumuşasın.

 

Yazının Devamını Oku

Ne diyorsam o

Yıllar evvel bir televizyon dizisi üzerine dönen bir tartışma hatırlıyorum. Dizinin de tartışan tarafların da ismi hiç mühim değil. Çünkü mevzu o değil. Azıcık izin verirseniz oradan bir yere bağlayacağım.

Taraflardan biri, bir dizi üzerine aşkın trajikliği ve komikliği üzerine psikanalitik saptamalar yapmış, yazıda dizi kahramanlarının kişiliklerini, birbirleriyle olan ilişkilerini Lacancı bir analize gidecek kadar derinleştirmişti. Yazı üzerine yazılan bir başka yazıda; dizilerin can sıkıntısını gidermek için yazıldığını, seyirciyi yormama ilkesine göre hareket edildiğini, dolayısıyla dizilerin yazıda yapılan türden bir analizin konusu ve anılan kavramların da muhatabı olamayacakları söylenmişti. Yazının bir noktasında “Bu bir televizyon dizisi, Flaubert romanı değil!” diye isyan edildiğini de hatırlıyorum.

Yazılardan birine taraf değilim. Her iki yazıda da mesleki açıdan dikkate aldığım noktalar vardı. Ama bazen spor programlarını izlerken ikinci yazıdaki isyana sonuna kadar ortak hissediyorum kendimi. Buraya bağlayacağım.

Bazı spor programlarında sabahtan akşama kadar, günlerce ve saatlerce teknik direktörlerin yaptıkları açıklamaların altında örtük göstergeler, anlam yükleri, göndermeler arıyorlar. Temel argümanları  “Öyle dedi ama esasında bunu demek istedi” üzerine kuruluyor. Teknik direktörün konuşmasının, sözcükleri tonlamasının, o anki beden dilinin altından girip üstünden çıkıyorlar. Göstergebilimin gelmiş geçmiş bütün ustaları bizim bu spor programlarını görseler gözyaşları içinde kalırlar.

Evet, elbette teknik direktörler zaman zaman imalı cümleler kurabilirler, bunu yorumlamak, esasında söylemek istediğini bulmaya çalışmak spor yorumcusunun görevi olabilir. Ama bazen. Her zaman değil. Siz sürekli her lafın altında bir şey ararsanız, son derece net açıklamaları deşerseniz, ne dediği çok açık olan bir teknik direktörün konuşması üzerine üç saat konuşursanız işte o zaman delirtirsiniz insanı.

Bu noktada memleketteki teknik direktörleri çok sabırlı bulduğumu söylemek zorundayım. Bütün bir hafta çalışıyorsun, doksan dakika saha kenarında zaman zaman hakaret duyarak, zaman zaman küfür dinleyerek takımını izliyorsun. Üzerinde her türlü baskı var. Yönetimi var, taraftarı var, spor basını var. Yeniyorsun ya da yeniliyorsun sonra çıkıp mecburen açıklamanı yapıyorsun.

Sonra birileri televizyonda saatlerce “Ben hocayı tanırım, öyle demek istemedi”, “Benim bildiğim hoca bunu demek istemiştir”, “Ben hocanın esasında öyle demediğini çok iyi biliyorum” diye konuşuyor. Ben olsam “Hayır onu dedim! Dediğimi dedim! Ne dediysem onu dedim!”, “Ne diyorsam o!” diye bağırarak koşardım sokaklarda.

Bilmeyin bir kere de. Bir kere de bilmeyin. Her şeyi siz bilmeyin. Hocaları en çok siz tanımayın. Kendilerini ifade edebiliyorlar, her laflarının altında gizli ajanda aramayın. Emin olmadığınız şeyleri öyleymiş gibi göstermenin kimseye faydası yok.

Ayrıca da futbol bu, yetmiş katmanlı Shakespeare oyunu değil!

Yazının Devamını Oku

Beşiktaşlı Tarık Ünlüoğlu

Tarık Ünlüoğlu, zamansız çekti gitti aramızdan. Şaşkınlık ve üzüntü birbirine karıştı. 43 yıl süren Devlet Tiyatrosu sanatçılığını da, sinema ve dizilerdeki rollerini de, seslendirme sanatçısı olarak başarılarını da biliyorduk. Yazılıyor çiziliyor onu kaybettiğimizden beri zaten.

Tiyatroyla olan uzun ilişkisine dair “Bu nasıl bir aşk?” diye sorulduğu bir röportajda “Buna aşk denmez” demişti. “Bu, hayatın seni götürdüğü yer. Ben çocukken futbolcu olmak isterdim mesela, bunun için dua ederdim.”

 O yüzden ben Tarık Ünlüoğlu’nu futbol aşkıyla uğurlamak istiyorum izin verirseniz.

 İlkokulu ve ortaokulu İzmir’de okuyan Tarık Ünlüoğlu, liseyi İzmir Namık Kemal Lisesi’nde okur. Bütün bu yıllarda topun peşinde koşar. Hem futbol hem basketbol topunun. Ama futbol bambaşkadır. Bir de Fenerbahçe. On yedi yaşına kadar Fenerbahçelidir.

Ta ki o güne kadar. Ta ki Göztepe’nin Beşiktaş’a ev sahipliği yaptığı o maça kadar. Ta ki Yusuf Tunaoğlu’nın akıldışı futbolunu görene kadar. Bir televizyon programında Fenerbahçe’ye veda edip nasıl Beşiktaşlı olduğunu şöyle anlatmış:

“O maçta Yusuf Tunaoğlu diye bir oyuncu var Beşiktaş’ta. Rahmetli. Onu zaten çok beğeniyordum; ama o maçta bir top oynadı ki.  Bir çalım attı, iki Göztepeli kafa kafaya çarpıp bayıldı. Ben böyle bir çalım hayatımda görmedim. O maçı Beşiktaş kazandı ve şampiyon oldu. Daha önce çok Beşiktaş maçı izledim; ama o maç çok enteresandı. ‘Bu nasıl bir takım!’ dedim. ‘Tamam’ dedim, ‘ben bu andan itibaren Beşiktaşlıyım’. ‘Dönek dediler, ama napim?’”

Tarık Ünlüoğlu belli ki hayatın insanı getirdiği yerle, gerçek aşk arasındaki farkı iyi biliyormuş. Tiyatro ve Fenerbahçe onu hayatın getirdiği yerlermiş. Gerçek aşkı içinde ukde kalan futbolculuk, opera sanatçılığı ve hatta pilotlukmuş. İlk saydıklarım için geç kalmış belki ama Beşiktaş aşkı için “dönek” de deseler dönmemiş. Geç kalmamış, yetişmiş.

Tarık Ünlüoğlu’nun Beşiktaş’la meselesi Beşiktaşlıların “Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur” cümlesinin tersini yapabilmesiymiş meğer. Olabiliyormuş meğer. Çok erken oldu vedası. Buraya kadarmış meğer.

Arkasında çok oyun, çok replik, çok dost bırakmış. Herkesin başı sağ olsun. İnsanlara takımını değiştirecek gibi futbol oynayanlara da selam olsun. Yusuf Tunaoğlu da Tarık Ünlüoğlu da rahat uyusun.

Yazının Devamını Oku

Yangın mavisi

Seher. Seher Hüdayari. Mavi Kız.

 

Hikâyesini biliyorsunuzdur. Seher, İran’da kadınların stadyumlara girmesi yasak olduğundan takımın maçını izlemek için erkek kılığında stadyuma girmişti. Yakalandı. Gözaltına alındı. Mahkemeye çıkarılıp altı ay cezaya çarptırıldığını öğrenince kendini mahkeme önünde ateşe verdi. Yaktı kendini.  Öldürdü.

Mavi Kız, taraftarı olduğu İstiklal Tahran’ın renklerinden almıştı lakabını. Mavi zaten bir acayip renk. Simgesel ağırlığı da tarihi de çok derin.

Renk tarihçisi Michael Pastoureau Mavi: Bir Rengin Tarihi adlı mikro tarih çalışmasında rengin tarihsel izini sürer. Mavi Kız’ın anısına o yoldan ben de yürüdüm bir kez daha.

Mavi, Antik Çağ’dan başlayarak renk bile sayılmaz, hiçbir metinde adı geçmez, yok sayılır. Roma’da güzel olanı betimlerken siyah ve yeşile sıklıkla başvurulurken, maviye hiçbir olumlu tanımlamada rastlanmaz. Hatta aşağılanır. Mavi giyinmek, genel olarak kişiyi küçülten bir şey olarak algılanır. Açık mavi çirkin, koyu mavi ise kaygı verici bulunur. Mavi göz; kadında iffetli olmayan bir mizaç, erkekte gülünçlük olarak kabul edilir.

Mavi, çağlar boyunca görmezden gelinen, aşağılanan, yok sayılan bir renk olur. İtibarını bilim sayesinde kazanır. Newton’un prizma deneyleri sonucunda bir renk olarak ilk defa net bir şekilde tanımlanır. Newton, çalışmalarıyla ışığın yasalarını ortaya koyar ve Ortaçağ’ın siyah ve beyaz zıtlığı üzerine kurulu kabulünün altını üstüne getirir. Siyah ve beyaz renk skalasından çıkarken zafer, merkeze oturan mavinindir artık.   

Yüzyıllar boyunca Avrupa’da görmezden gelinen mavi; zamanla edebiyatta, sanatta hatta siyasetteki yeni akımların rengi olmaya başlar. Başka başka anlamlar kazanır. Yeni edebiyat akımları maviyle bağ kurmakta gecikmez. Goethe’nin ünlü Genç Werther’in Acıları’nda kahramanına giydirdiği mavi kıyafet, romanın olağanüstü başarısı sayesinde Avrupa’da yeni bir giyim tarzının da ateşleyicisi olur. 1780’li yıllarda Avrupa’da birçok genç Werther gibi giyinmeye başlar. Goethe’nin mavi rengi kullanması bir tesadüf değildir kuşkusuz.

Böylece maviyle romantizm özdeşliği kurulmuştur. Bu ilişkiyi Alman edebiyatçı Novalis’in bir Ortaçağ halk ozanının rüyasında gördüğü mavi çiçek “ancolie”nin peşinden koşmasını anlattığı romanı pekiştirir. Romandaki çiçeğin adından türetilen “melankoli” kavramı, mavinin anlam haritasına eklenir.

Yazının Devamını Oku

İki Falcao

Geliyordu da gelmiyordu da gelmezdi de derken bütün bir transfer sezonunu kilitleyen Radamel Falcao, bu yazının yazıldığı an itibariyle İstanbul’da.

Galatasaray taraftarı rahatladı, yönetim rahatladı, spor basını rahatladı, sabahtan akşama kadar bir cümle kapabilmek için haber kovalayan emekçi muhabirler rahatladı. Bu işin tamamına ermesini dört gözle bekleyenler de bu işin bu kadar uzamasından bunalanlar da rahatladı. Herkes rahatladı.

Falcao geldikten sonra ne olacağını, ne kadar katkı sunacağını, neler yapacağını kimse konuşmak istemiyor şimdilik. Sadece gelmesi üzerine kurulmuştu hikâye ve bir süre de böyle gidecek, sadece gelişinin tadı çıkarılacak belli ki. Gerisine sonra bakacağız.

Demem biraz daha başka benim bugün. Futboldaki isimler üzerinde durmak istiyorum biraz. Futbolcuların sahip oldukları isimlerle çizilen yollardan söz etmek istiyorum. Falcao’nun isminin ona çizdiği yoldan mesela.

Öğrendim ki Radamel Falcao, adını bir başka Falcao’dan alıyormuş. Falcao’nun kendisi gibi futbolcu olan babası, Brezilya’nın efsane orta saha oyuncusu, hatta tüm zamanların en yetenekli orta saha futbolcularından biri olarak kabul edilen Paulo Roberto Falcao’ya hayranmış. Onun adını almış oğluna vermiş. Oğlu da bu isimle başka bir zamanın başka bir efsanesi olmayı başarmış. Ne güzel hikâye.

Bir de bizim memlekette; isimlerini aileden, anadan, babadan değil oynadıkları futbolun kendisinden alan futbolcular var. Futbolun kendilerine lakap olarak getirdiğini zaman içinde kendisine isim olarak seçen futbolcular var. Soyadı kanunundan önce lakap olarak kullandıklarını kanundan sonra soyadı yapmış futbolcular. Bence enfes hikâyeler.

En etkilendiklerimden biri Beykoz efsanesi İbrahim’in hikâyesidir. Top ve kafa arasındaki ilişkinin kitabını yazan İbrahim bu özelliği nedeniyle zamanla “Kelle” lakabını alır. Çünkü bir yerlerde yükselen bir top varsa orda muhakkak İbrahim’in kellesi vardır. “Kelle İbrahim” aşağı “Kelle İbrahim” yukarı. Sonra kendisine Kelle soyadını seçer, İbrahim Kelle olur.

Fenerbahçe ambleminin yaratıcısı olarak da bildiğimiz, penaltı kralı, “Topuz” lakaplı Hikmet zaman içinde Hikmet Topuzer olur. Vefa’ya atılan 20 golün 14’ünün sahibi Galatasaraylı Mehmet, leblebi gibi atılan o kadar golden sonra kaçınılmaz olarak “Leblebi” lakabıyla anılmaya başlar. Soyadı kanunundan sonra Mehmet Leblebi ismini alır.

Bir de yıllarca kullandıkları, onunla uzun yıllar yaşadıkları soyadlarından vazgeçip, lakaplarını kendilerine soyad yapan futbolcular vardır. Mesela Galatasaray’ın efsane sağ açığı Necdet Kayral’ın lakabı “Cici”dir. Kayral bir süre sonra lakabını, soyadına tercih eder. Soyadını bırakır, lakabını soyadı olarak alır, Necdet Cici olur.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI