Paylaş

Bol soslu yemekler, deneme tahtasına dönmüş tabaklar, tek tabağa sığdırılmaya çalışılan uyumsuzluklar... Uzun süredir dışarıda yediğimiz pek çok yemeğin ortak derdi bu: Lezzetin özü yolda kayboluyor. Hepimiz gösterinin yemeğin önüne geçtiği bir dönemi izledik; şef egosunun malzemenin sesini bastırdığı, süslemenin hikâyeyi gölgelediği bir dönem. Benim aradığım şey artık daha basit: İyi bir malzeme, ona yakışan doğru bir teknik ve tabağın gerekmeyen hiçbir sözü söylememesi.
Sekiz yılın ardından yenilenen Mürver’in menüsü tam da yukarıda anlattığım yemeğe özlemin karşılığı gibi. Burada ‘çağdaşlık’ kavramı süslemeyle değil, yalınlıkla tanımlanıyor. Mehmet Gürs’ün kurduğu ve ilk günden bu yana danışmanlığını sürdürdüğü Mürver’in mutfağının başında uzun süredir Mevlüt Özkaya var. 2017’den beri canlı ateşle konuşan bu mutfakta, açık ateş pişirme teknikleri her daim ön planda tutulmuş. “Bulabildiğimiz en iyi malzemeyi kullanıyoruz” cümlesi burada bir pazarlama kalıbı değil; mutfağın işleyiş biçimi. Sadece yerel ve mevsimsel ürünlerle çalışmaları bunun kanıtı. Et ve balığın kuru dinlendirilmesi, sucuk, kuru et, turşu gibi ürünlerin mutfakta yapılması tedarikten pişirime uzanan zinciri kısaltıyor, sorumluluğu doğrudan tabağa yüklüyor.
İnce bir duman izi
Açık mutfakta ızgara, tütsüleyici, taş fırın ve döküm tencere aynı cümlenin farklı yüklemleri gibi çalışıyor. Ateş; odun, kömür, yemiş kabukları ve aromatik bitkilerle besleniyor, her biri dumanın tınısını başka bir oktava çekiyor. İnce bir duman izi, malzemeyi ele geçirmeden onun doğasına küçük bir parantez açıyor. Buradaki fark şu: Ateş; ‘tema’ değil ‘yöntem’. Yemeğin kimliğini ateşle boyamıyorlar; ateş, malzemenin kimliğini daha okunur kılıyor. Bu nedenle tabaklar ‘dürüst, net, çağdaş, çetrefilsiz ve lezzetli’ olma iddiasını yalnızca cümlede değil, damağınızda da ispatlıyor.
Mürver’in yaptığı şey bir ‘tarz’dan çok bir ‘tavır’; malzemeyi yüceltmek için onu maskelemeden sunmak. Burada şef, malzemeye hükmetmiyor; onu anlamaya çalışıyor. Bu tavır, İstanbul’un bir süredir ihtiyaç duyduğu bir dengeyi hatırlatıyor. Şehrin gastronomi sahnesi hızla büyürken birçok mutfak sesini yükseltti ama anlamını kaybetti. Mürver’in yaptığı tam tersiydi: Sesi kısmak, anlamı büyütmek. Burada lezzet fısıltıyla konuşuyor; ateşin çıtırtısı, mevsimin sesi, malzemenin kendi lehçesiyle... Sonuçta mesele tabağı kalabalıklaştırmak değil; tabağın neden orada olduğunu netleştirmek. Mürver’in mutfağında gördüğüm de bu; iyi malzeme, doğru ısı ve gereksiz hiçbir söz olmaması. Çünkü bazı lezzetler, en çok sustuklarında konuşur.
Gelelim ateşin terbiyesiyle şekillenen Mürver’in yeni menüsüne... Başlangıçta tattığım pide, menünün en alçakgönüllü ama en güçlü tabaklarından biriydi. Taş fırında pişen, incecik ekşi mayalı hamurun üzerinde nar ekşisiyle asidik, isotla derin, taze mısırla tatlı bir denge kurulmuştu. Basit bir pide değil, Anadolu’nun taş fırın geleneğine çağdaş bir saygıydı bu. Tütsülenmiş dana kaburga, Mürver’in dumanla kurduğu diyaloğun en berrak cümlesiydi. Alıç otunda tütsülenen et, karadut ekşisiyle buluşunca hem derin hem meyvemsi bir katman kazanmış.
Baharatla marine edilip tütsülenen çipura, rezenenin ferahlığı, yeşil elmanın keskinliği ve narenciye sosunun asiditesiyle denge bulmuştu. Hibeş, Manavgat tahininden yapılan bir klasik; zeytinyağlı tam buğday kıtırıyla sunulmuştu. Kalkan, menünün sadeliğe en çok yaklaştığı noktaydı. Tüm görkemiyle ızgarada pişirilmiş balığın yanında servis edilen nar ekşili taze ot salatası, yağlı dokusuna bir karşı nota ekliyor; tabakta gösteriş yok, sadece malzemenin güveni vardı. Dana pirzola, taş fırında ağır ağır pişmişti. Yanında kış sebzeleri ve mevsim mantarlarıyla birlikte servis edilen bu tabak, ateşin sabrını temsil ediyordu; her şey yavaşlığın lezzetini savunuyordu. Izgara düve sucuk Anadolu’nun kasap kültürünü rafine bir doğrulukla anlatıyor. Tuz, yağ ve duman arasındaki denge, geçmişle bugünün el sıkıştığı noktada duruyor.
Mürver’in menüsü bir şefin imzası değil; bir mutfağın karakter beyanı. Bu mutfak, lezzeti süslemeyle değil, malzemeye duyulan dürüstlükle oluşturuyor. Her tabak, ‘iyi yemek’in artık yeni bir sessizlikle tanımlandığını söylüyor: Ateşin, dumanın ve emeğin çıtırtısıyla... İstanbul’un gökdelenleri, şef restoranları ve dünya mutfakları arasında Mürver’in sesi bu yüzden farklı tınlıyor. Çünkü burası kentin karmaşasına karşı bir sadeleşme teklifi. Ege’nin otları, Anadolu’nun baharatı, Karadeniz’in balığı, Güneydoğu’nun tütsüsü... Hepsi aynı ısıda buluşup sınırları olmayan bir ‘modern Anadolu’ dili kuruyor.
Mürver, İstanbul mutfak sahnesinde bir trend değil; bir denge noktası. Lezzeti ararken sesi kısıyor, sadeliği savunurken derinliği kaybetmiyor. Ateşin diliyle, dumanın sabrıyla konuşuyor.
Paylaş