GeriDr. Gülseren Budayıcıoğlu Zil çaldı haydi okula
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Zil çaldı haydi okula

Sevgili okuyucularım

Uzun bir aradan sonra nihayet okullar açılıyor. Umarım öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz bu dönem çok başarılı, çok sağlıklı ve keyifli bir yıl geçirirler.

Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Çocukluğumuz zihnimizin en değerli, en unutulmaz hazinesidir. Yaşlansak da, hatta Alzheimer gibi hafızamızı silen hastalıklardan birine yakalansak, her şeyi unutsak da... Çocukluk anılarımız hep taze kalır. Okulların açılacağını duyunca benim de aklım o günlere gitti, ilkokula başladığım günlere...

Açık kumral, hatta biraz kızıla çalan saçlarımı annem sabah erkenden iki taraftan sıkıca örmüş, uçlarına beyaz kurdeleler bağlamıştı. Siyah önlüğüm, beyaz yakam ve rugan ayakkabılarımı çoktan giymiş, bir hafta önceden hazırladığım çantamı sırtıma takmış, heyecanla babama bakıyordum. O hâlâ hazır değildi. Babam işte... Kırk kere kravatını düzeltmeden, şapkası başına iyi oturmuş mu diye aynada bakıp onu iyice oturtmadan çıkmaz ki evden.

Zil çaldı haydi okula

ZIPLAMAK YASAK MIYDI

Kahvaltı sofrasındaki çayı hâlâ yarım. Son bir yudum daha içip onu yine de yarım bırakarak elini uzatmıştı. “Hadi kızım, gidiyoruz...”

Babaannem son bir kez daha yüzüme okuyup üflemiş, annem sırtımdaki çantayı ve kurdelelerimi düzeltmiş, hayır dualarıyla çıkmıştık evden. Babam, eli elimde, başı dik yürürken benim içimden hep hoplayıp zıplamak geliyordu. Arada bir de bunu yapıyordum zaten. Babam her seferinden avucunda tuttuğu elimi hafifçe sıkarak “Böyle yapma” diyordu bana... Acaba okullu olunca hoplayıp zıplamak yasak mıydı?

Okula geldiğimizde bahçe boştu. Herkes girmişti sınıflarına. Koridorda iki öğretmen konuşarak bize doğru geliyordu. Gözlerim onlardan birine takılmış hatta orada sabitlenmişti. O da bana bakıyordu. Ama ne tatlı bakıyordu bu kadın!

Tam beş yılı Muzaffer öğretmenle beraber yaşayacak, ondan çok şey öğrenecektim ama henüz bunları bilmiyordum.

İlkokul öğretmenlerimiz, kaderimizin oluşmasında anne babalarımızdan sonra gelen, bizi hem bizimle, hem de hayatla tanıştıran kişilerdir. Eğer sizi seven, size değer veren, sık sık “Aferin” diyerek başınızı okşayan, arkadaşlarınızın önünde sizi aşağılamayan hatta gururlandıran, ailelerinize sizi öven bir öğretmenle başladıysanız hayata, sırtınız kolay kolay yere gelmez.

ÇOCUKLAR VE MASALLAR

Altı yaşında bir çocuğun okula ilk başladığı gün ne hissettiğini hadi hep birlikte düşünelim:

O çocuğun bir tek hayatı vardı, o da evi, anne babası, kardeşleri, belki birkaç arkadaşı ve oyuncakları... Şimdilerde buna bir de televizyonlar ve akıllı telefonlar eklendi... Oralarda çizgi filmler seyrediyor, oyunlar oynuyorlar... Onlara masal anlatan da kalmadı. Buna gerek de kalmadı diye düşünüyor anne babalar. Akşama kadar zaten bol bol izliyorlar.

Zil çaldı haydi okula

Ne kadar yanılıyorlar...

NEFES TUTUP DİNLERDİK

Onların çok şanslı olduğunu düşünenler var ama ben öyle düşünmeyenlerdenim. Asıl şanslı olan bizim kuşakmış... Dedeler, nineler olurdu çoğu evde. Benim dedem olmadı ama bize masal anlatan bir babaannem vardı... O masallarda devler, cüceler, peri kızları, cadılar, uzaklar ama çok uzaklardaki köyler, kasabalar, köşkler, saraylar, oralarda yaşayan prensler, prensesler, keloğlanlar, ormanda anneannesine yemek götüren kırmızı başlıklı kızlar vardı.

Babaannemize giderek daha fazla sokularak, adeta nefesimizi tutarak, gözlerimizi kapatıp anlatılanları hayal ederek dinlerdik o masalları.

MASALLARIN ZAMANI

Masalları anlatmanın bile bir zamanı vardı. Ortalık sessizken, mırıl mırıl bir sesle, kuytu bir yerde, iç içe, kucak kucağa anlatılırdı masallar. Şimdiki çocuklar gibi onları bire bir izleyemediğimiz için her şey bizim zihnimizde şekillenir, can bulurdu... Annem gelip her birimizi yatırıp yorganlarımızı örttüğünde, biz o masalların içinde kaybolurken dalardık uykuya.

O masal her birimizin zihninde farklı bir şekle bürünür, burnumuza ormanların, ormandaki ağaçların, çiçeklerin kokusu, kulaklarımıza böceklerin sesi gelirdi. Prensleri, prensesleri, keloğlanları, cadıları zihnimizde biz giydirir, sarayları, küçücük kulübeleri hayalimizde biz döşerdik. Aynı masalı kırk kere dinlesek sıkılmaz, sanki ilk kez dinliyor gibi cevabını bildiğimiz pek çok soru sorardık babaanneme... O anı tekrar tekrar yaşamak isterdi zihnimiz.

BÜYÜYE KAPTIRIRIZ

Masallarda da kahramanlar hep keyif yapmaz, sürekli mutlu olmazlar. Mutluluğu yakalayabilmek için çoğu zaman acı çekmeleri, çok çalışmaları, hayatla kıyasıya mücadele etmeleri gerekir. Büyü masalın sadece sonunda, onlar murada erip kerevete çıkınca değil, masalın en başında başlar. Bizler, prensesler acı içinde kıvranırken bile hissederiz o büyüyü. İçimizden prensesin yerinde olmak geçer. Amacımız acı çekmek değildir, masalın içindeki büyüye kaptırırız kendimizi. Ninenin sesinden ve bedeninden yayılan sıcaklık, bize kendimizi güvende hissettirir. Gerçek olmadığını bilsek de masalların içimize, ruhumuzun derinliklerine aktığını hiç fark etmeyiz.

O masalları ne uzaylılar uydurmuştur, ne de bizden olmayan bambaşka varlıklar. Binlerce yıl öteden gelen insan zihninin ürünleridir onlar. İnsan denen o kutsal varlığın istekleri, arzuları, hayalleri, korkuları, endişeleri, kuruntuları, kırılmışlıkları, acıları, sevinçleri, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıdır onlar.

Binlerce yıl öncenin sesidir masallar.

Henüz hayatla tanışmamış ruhumuzu hayata hazırlarlar. Yenilmekten, acı çekmekten, kandırılmaktan, utanmaktan, tökezleyip düşmekten korkmamayı öğretir bize... Her gecenin bir sabahı, her gayretin bir müjdesi olduğunu ağır ağır yazar küçücük kafalarımıza. Umut doldurur içimizi.

SEVGİLİ ÖĞRETMENLERİMİZ

Şimdi de sevgili öğretmenlerimize seslenmek istiyorum.

İster ilkokul, ister ortaokul ya da üniversite hocası olun, bilin ki sizin gözlerinizin içine bakan her öğrenci korka korka da olsa, oralarda bir şeyler arıyor. Ona nasıl baktığınız bile öyle önemli ki...

O çocukların gelecek yaşantılarında başrol oyuncularından biri de sizsiniz.

Sizin onlara verdiğiniz güven, gösterdiğiniz saygı, onlarla konuşurken kullandığınız ses tonu, yüzünüzdeki hafif de olsa bir gülümseme, onu onayladığınızı, ona güvendiğinizi belirten küçücük bir mimik, onlara verdiğiniz umut...

Hatta sizin kendinize gösterdiğiniz özen, giyiminiz, kuşamınız, saçınız başınız, kendinize duyduğunuz güven, hayata pozitif yaklaştığınızı gösteren her şey ama her şey...

O kadar önemli ki...

SİZİ ÖRNEK ALACAKLAR

Öğrencilerinizin rol modelisiniz. Siz onları, onlar sizi beğendikçe, hayranlık duydukça, zamanla sizi örnek alacak, sizin gibi olmaya çalışacaklar.

Bir okul çok donanımlı olabilir; kütüphaneler, laboratuvarlar, konferans salonları, her türlü etkinliğin yapılabileceği imkânlar... Ancak o okulun öğretmenleri eğer bu işi hakkıyla yapmıyorsa, o okuldan başarılı, umut vaat eden öğrenciler mezun edemezsiniz... Çocukların hayatta başarılı ya da başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri, önce doğduğu ev, sonra da öğretmenleridir...

Başarılı olabilmek için o çocuğun kendinden umudu olmalıdır. Nice öğrenci gördüm, “Bu yıl, bu sınavları mutlaka kazanmam gerekiyor” diyen... Zaten bu sözü duyduğum anda içime koyu bir hüzün çökerdi. Kim bilir bu sınava kaçıncı kez giriyor ve her girişinde böyle dedi kendine. Hepsinde kendince çok çalıştı ama bunca emeğe rağmen aldığı puan hiç artmadı.

“Kazanmam gerekiyor” cümlesi bana hep, “Bunu isteyen kendisi değil, o sadece gerekenleri, ondan beklenenleri yapacak” diye düşündürür... Yani hiç sevmediği, istemediği ama mecbur kaldığı bir görevi, anne babasının hatrına yerine getirecek... Üstelik kazanacağından hiç umudu yok ve o nedenle bundan çok korkuyor.

Bu tür öğrencilere benim cevabım hep şöyle olurdu:

‘BEN NASIL BİRİYİM’

“Sen elinden geleni yap. Çok zorlama kendini. Hayattan vazgeçme. Yine kendine zaman ayır. Arkadaşlarınla buluş, konuş, gül yani yaşamaya, hayatı sevmeye devam et. O masaya oturduğun zaman çalışıyormuş gibi yapma. Ya gerçekten çalışmayı, yeni şeyler öğrenmeyi istiyorsan otur, ya da hiç oturma. Kendini kandırma.

Bunu neden ve ne kadar istiyorum? Ben nasıl biriyim? Artılarım, eksilerim nedir diye sor kendine... Kaç yıldır aynı programı uyguluyor, çalıştığını sanıyor, buna çok vakit ayırıyor ve kazanamıyorsun. Demek ki bu problemi çözmek için yanlış formül uyguluyorsun. Bu işin başka bir formülü olmalı. Ara ve bul onu...

Ne yapıyorsan kendin için yap ya da yapma... Hayat her zaman önümüze çok farklı seçenekler sunar... Bu sınavı kazanmak ya da kazanamamak senin başarılı ya da başarısız olacağını göstermez. Kazanamazsam anneme babama ne derim diye sormaktan vazgeç. Bu senin hayatın... Ben ne istiyorum? Kendimden umudum var mı? Varsa neden var, yoksa neden yok?

Asıl bunların cevabını bul.”

YAKINLARIMIZI TANIMAK

Sadece biz psikiyatristler değil, aileler de çocuklarıyla bu konuyu konuşmadan önce uzun uzun düşünse keşke. Çocuklarına nasihat etmeden, bazen de tehditler savurmadan önce anne baba kendi aralarında bu konuyu konuşsa, tartışsa... Çocuklarını ne kadar tanıyorlar, onu bulmaya çalışsa.

Aslında biz insanlar ne kendimizi tanırız, ne de en yakınlarımızı. Yabancıları tanımak daha kolaydır çünkü onlara daha tarafsız bir gözle bakabiliriz. Biz psikiyatristlerin elindeki en önemli sihirli değnek de bize gelenleri tanımıyor olmamızdır. Yakınlarımıza bakarken beklentilerimiz, arzu ve isteklerimiz, korkularımız ve sitemlerimiz o bakışa eşlik eder...

Zil çaldı haydi okula

OKULLAR AÇILSIN MI AÇILMASIN MI

Tabii ki açılsın.

Bizler çocukken okul olmasa da sokağa çıkar, kendimize arkadaş bulur, oyunlar oynar, yaşıtlarımızı tanımaya, onlarla ilişki kurmaya çalışırdık. Özellikle milenyumdan sonra yani 2000’li yıllardan itibaren çocukların yaşam şekilleri çok değişti. Evde, dört duvar arasında, bilgisayar, televizyon ya da akıllı telefon ekranlarını izleyerek büyüdüler. Hayatı ekranlardan öğrenmeye çalıştılar... Çocukların pek çoğunda bunlara bağımlılık gelişti... Neredeyse hayatı unuttular.

Böyle yaşayan, hayatı bir oyun zanneden çocuklardan gelecekte ne bekleyebiliriz ki... Kendilerine nasıl bir hayat kuracaklar, nasıl sorumluluk alacak, hayatla mücadele etmeyi nerede ve ne zaman öğrenecekler? Uzaktan eğitimde öğrendikleri teorik bilgiler, evden çıkmadan nasıl hayata geçecek?

Onlar için hayat evde dört dörtlük bakım, elinde tüm dünyayı önüne seriveren bilgisayarlardan ibaret... Daha da önemlisi bilgisayarlar, o çocukların hayatlarının tek anlamı haline geldi. Oradaki oyunlarda kazanmayı başarı olarak görüyorlar... Sanal bir yaşamı zihinlerinde normalize ettiler.

Geleceğimizi, böyle gençlere emanet etmek ürkütüyor insanı.

Hayata böyle başlayan minicik çocuklar için kreşler, anaokulları ve ilkokul onların hayatla bire bir ilişki kurabilecekleri tek alan haline geldi.

Oysa bir çocuk hayatla ne kadar erken tanışır, o evden ne kadar erken çıkabilirse, hayata uyumu, başkalarında kendini görmesi, yaşıtlarıyla ilişki kurabildiğini, sevilebildiğini, kabul gördüğünü fark etmesi, onun ruhsal gelişimi açısından çok önemlidir. Virüs ne kadar tehlikeliyse, sosyal izolasyon da insanlar için, hele ki çocuklar için o kadar tehlikelidir. Cezaevlerinin en önemli özelliği insanları toplumdan izole etmek, bir yere kapatmak değil midir?

Yine pandemi sürecinde, psikiyatri merkezlerine yetişkinlerden çok çocuklar için başvuru yapıldı. Uzun süre evlerden çıkamayan çocuklarda kaygı bozuklukları, her çeşit yeme bozukluğu eskiye göre belirgin bir artış gösterdi... Aile ilişkilerinde de sorunlar yaşandı... Sürekli beraber ve iç içe yaşamak kişiler arasındaki saygıyı çok zedeledi. Herkes birbiriyle yüz göz oldu... Anne babaların hayatla ilgili kaygıları ve umutsuzluklarını, o evde yaşayan çocuklar sünger gibi emdi... Evin düzeni bozuldu. Yaşam alışkanlıkları değişti ve çocuklar disiplini hepten unuttu... Oysa disiplin gelecekte onların hayata uyum gösterebilmeleri ve başarılı olabilmeleri için öyle önemli ki...

Eskiden çocuklar “Kar yağsa da, okullar tatil olsa” diye sızlanırken şimdilerde “Okul açılsa da, şu evden kurtulsak” der oldular çünkü tatilin bile tadı, uzun bir çalışma döneminden sonra çıkıyor.

Çocuklarımız bizim en kıymetli varlığımız, geleceğimiz, en güzel umutlarımızdır. Onları bir an önce her türlü önlemi alıp okullara, arkadaşlarının arasına, eğitim yuvalarına, mesleğine aşık öğretmenlerimizin gözlerinin içine bakarak ders dinleyecekleri sınıflarına uğurlayalım.

Biz anne babalara da “Oh be, çok şükür okullar açıldı da çocuklardan kurtulduk” deyip, akşama doğru “Nerede kaldı bu çocuk?” diyerek dört gözle camlarda beklemek kalsın.

Haftaya görüşmek üzere,

Hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

X

Kırmızı Oda’daki Bahar’ın çığlığı

Sevgili okuyucularım... Bugün sizlere bir zamanlar klinikteki Kırmızı Odama, “Birileri beni duysun, dinlesin” çığlığıyla gelen ve içimi çok acıtan danışanlarımdan birinin hikâyesini anlatacağım.

Bahar, sanki ben onun müdürü ya da amiriymişim gibi üzerindeki kareli ceketin düğmelerini ilikleyerek giriyor odama. Elini bana uzatırken başını ve gövdesini saygıyla hafifçe eğiyor. Ben de onu hemen ayağa kalkıp elimi uzatarak karşılıyorum. Karşımdaki koltuğa otururken yüzündeki hiç silinmeyen hafif bir gülümseme dikkatimi çekiyor. Bu gülümseme acaba onun hangi duygularını gizlemek üzere yapışmış yüzüne. Hemen ardından da başlıyor anlatmaya.

SESİMİ KİMSE DUYMUYOR

* Hocam aslında bu randevuyu neden aldım, neden geldim, onu da tam bilmiyorum çünkü sizden ne bir cevap ne de bir çözüm beklentim var. Kendimi kapağı sıkıca kapatılmış bir kavanozun içindeymişim gibi hissediyorum. Sanki beni duyan var mı diye bas bas bağırıyorum da sesimi kimseler duymuyor. Bari gidip derdimi Gülseren Hanım’a anlatayım, hiç olmazsa biri beni anlasın istedim. 40 yaşındayım, evliyim, biri kız, biri oğlan iki çocuğum var. Devlet memuruyum. Sorunuma gelince; çok kıskanç tabiatlı bir eşim var. Bu kıskançlık önceleri hoşuma gitmedi desem yalan olur ama işin dozu bu kadar artınca artık ne yapacağımı ben de şaşırdım. Hani derler ya, otursan kabahat, kalksan kabahat, o hale geldik. Ben onun bu huylarına alışmaya, onu idare etmeye çok gayret ettim ama ne yapsam olmadı.



SİZİ EZMEKTEN ZEVK ALIR

Yazının Devamını Oku

Fatoş’un mektubu

Sevgili okurlarım, umarım yeni yıl hepimize öncelikle sağlık, huzur ve bereket getirsin.

2021 yılı sadece bizim için değil, tüm dünya için çok zor bir yıl oldu. 2021 yılına girdiğimiz o yılbaşı gecesini hatırlıyorum da, yeni yılda artık bu pandeminin tamamen biteceğini, eski güzel ve özgür günlerimize geri döneceğimizi, bu COVID-19 virüsünden kurtulacağımızı hayal etmiştik ama olmadı. Hatta bu yıla çok daha yoğun hastalık haberleriyle girdik. Umalım 2022 yılı bize özgürlüğümüzü, sağlığımızı, huzurumuzu geri versin. Biz de bunların kıymetini hep çok iyi bilelim.

MUTLULUĞUN KESTİRMESİ

Bir yandan da hayat iyisiyle, kötüsüyle devam ediyor. Aslında bu ölümlü dünyada, yaşadığımız her gün, çabucak dün oluveriyor. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun, hayatta olduğumuz her gün bizim için çok değerli. Kendimizi iyi hissetmenin yolu ise, her zaman bize düşen sorumluluklara sahip çıkmaktan, iyice gerilen sinirlerimize hâkim olmaktan, kimseyi üzmemekten ve başkalarını sevindirmekten, memnun etmekten geçer. Mutlu olmanın en kestirme yolu her zaman bir başkasını mutlu edebildiğinizi görmektir.

Her ne kadar toplum bu ara sinir küpü olup incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle birbirini öldürse de, biz insanlar bu ibreyi her zaman tersine çevirme gücüne sahibiz. Bir küçücük gülümseme bile çok şeyi değiştirir hayatta.

FARKLI OLANI DIŞLIYORUZ

Bugün sizlerle, herkesten farklı olmanın, özürlü olmanın insana getirdiği zorlukları anlatan çok duygulu, çok içten ve samimi yazılmış bir mektup paylaşacağım. Çoğu zaman bilerek ya da bilmeden, bizden farklı olanları toplum olarak dışlıyoruz. Bizden farklı giyineni, konuşanı, düşüneni, farklı görüneni, farklı inançlara sahip olanı sürekli bir dışlama, ötekileştirme eğilimindeyiz. Oysa en çok ihtiyaç duyduğumuz şey toplum tarafından onaylanmaktır. Bu konuda her birimiz belki de hiç fark etmeden, bizden farklı olanın fena halde canını yakıyoruz.

Bu dışlanmadan en çok da fiziksel bir engeli olanlar etkileniyor.

Dünyaya fiziksel bir engele sahip olarak gelmeyi ya da sonradan engelli olmayı doğal olarak kimse istemez. Böyle olmak bizim suçumuz, bizim seçimimiz değil.

Yazının Devamını Oku

Mutsuz annelerin çocukları...

Sevgili okuyucularım, pek çok yazımda sizlere anne olmanın zorluklarından ve getirdiği sorumluluklardan söz ettim. Hatta “Çocukların kaderini en çok anneler yazar” dedim. Bir çocuğun hangi annenin kucağına geleceğinin her şeyden daha önemli olduğunu söyledim çünkü dünyayı biz annelerimiz üzerinden tanır ve hayata annelerimizin baktığı pencereden bakarız.

Doğduğumuz gün öğrenmeye ve tatmaya başladığımız olumlu, olumsuz bütün duyguları, tıpkı memelerinden emdiğimiz süt gibi, annelerimizin ruhundan adeta emeriz. Yeni doğmuş, annesinin kucağında oturan bir çocuğa bakın, ona bir şeyler söyleyin, el çırpın, gürültü yapın, korkutun, bakın bakalım ne oluyor. O çocuk size nasıl tepki vereceğine -ağlasın mı gülsün mü, korksun mu korkmasın mı- annesinin yüzüne bakarak karar verir. Anne gülüyorsa o da güler, anne korkmuşsa o da korkar.

Anne huzurluysa, keyifliyse, gülüyorsa, kaşları çatık değilse çocukların ihtiyaçları da giderildiyse o çocuklar huzurlu çocuklardır. Çocukların yaşadığı evde kavga gürültü yoksa insanlar o evde alçak sesle konuşuyorlarsa o çocuklar da sessiz ve sakindir.

Anne eğer çocuğuyla yeterince ilgilenmiyor, onun bedensel ihtiyaçlarını karşılasa bile duygusal olarak aç bırakıyorsa o çocuklar annenin eteğinden ayrılmaz. Hatta “Aman sormayın, bu çocuk da iyice bana düştü, eteğimden ayrılmıyor, banyoya bile giremiyorum” diyorsa bir anne, o çocuk huzursuzdur, aradığı güven duygusunu anneden bir türlü alamamıştır. Anne çocuktan sıkıldıkça, onu ittikçe, kendinden uzaklaştırmaya çalıştıkça, o çocuk anneye zamk gibi yapışır.

Annelerinin çocuklarından beklentileri de çok önemlidir, öyle önemlidir ki, çocuk eğer gelecekte annesinin beklentilerini karşılayamazsa kendini hep eksik ve başarısız hisseder. Bu anneler genelde kendi hayallerini gerçekleştirememiş, hayatta aradığını bulamamış, mutsuz annelerdir.

O anneleri de mutsuz eden, bağrına basmayan, duygusal ihtiyaçlarını doyurmayan anneanneler, nineler, daha büyük nineler vardır. Yani bu zincir uzar, gider. Tabii bir de o annelerin eşleri, yani babalar vardır. Eşini mutlu etmek bir yana, perişan eden babalar. O babalar eşleriyle birlikte çocuklarını da perişan ettiklerini bilmezler mi acaba?

BİZLER KÖTÜ EVLATLAR MIYIZ

Şimdi sizlerle annesinin beklentilerini ne yaparsa yapsın karşılayamamış bir gençten gelen mektubu paylaşacağım:

Yazının Devamını Oku

2021 yılının muhasebesi

Sevgili okurlarım, bugün 2021 yılının son yazısını yazıyorum. Haftaya 2022’ye girmiş olacağız ve istedim ki bu yazının konusu artık şiddet, vahşet olmasın. Yeni yıla gülümseyerek girelim ama 2021 yılının muhasebesini yapınca yine gülümsemek yazının sonuna kaldı.

VAHŞETİ TEMSİL EDENLER

Bu yılı maalesef hep bizleri derinden etkileyen ve özellikle kadınlara yönelen şiddet olaylarını duyarak, okuyarak, izleyerek geçirdik. Şiddet sadece kadınlara değil, çocuklara, hatta bebeklere bile uygulandı. Kimi küçücük, kundaktaki bebeğini vahşice, öldüresiye dövdü. Demek olay medyaya yansımasaydı, sonunda o bebek babası tarafından dövülerek öldürülecekti.

Kimi babalar annesinin yerini söylemediği için okuyup doktor olan öz kızını, hiç acımadan öldürdü. O kızı sen büyütüp sen okutmadın mı? Demek ki annesinin yerini söylese gidip onu öldürecektin ve kızın bunu biliyordu. Annesini korumak isterken kendi canından oldu. Yani taraflardan biri sevgiyi, merhameti, diğeri vahşeti temsil ediyordu.

Kimileri kezzap atıp kadınları öldürmekten beter etti. Bunun ayrıntılarını, o kadınların olaydan sonra çektikleri acıları, hayatlarının nasıl bir anda sönüverdiğini geçen hafta yazmıştım. Eski eşini, boşanmak isteyen eşini, kendisinden ayrılmak isteyen sevgilisini, kız arkadaşını öldürenlerin hesabını tutamadık. O kadar çok ki, hangisini anlatayım.

PUSUYA YATAN SAPIKLAR

Bir de hiç tanımadığı genç kız ve kadınlarımızı, pusuya yatıp öldüren sapıklar var. O kadınların tek suçu, o saatte, o sokaktan geçmek. Kimi okuldan, kimi kurstan çıkıp evlerine dönen genç kızlarımız bunlar ve olay bir metropolde yaşandı, yani dağ başında değil.

Hırsızlıklar

Yazının Devamını Oku

Onu nasıl bir hayat bekliyor

Sevgili okurlarım, bu ara en sık duyduğumuz kelimelerden biri de kezzap oldu.

Erkekler kızınca onları istemeyen, onları terk eden kadınların yüzüne, özellikle de gözlerine kezzap atıyorlar. Kezzap, hepinizin bildiği gibi çok ağır bir asittir yani bir insana temas ettiği zaman onun derisinden başlayarak kemiğine kadar eritip yok ediyor.

Halk arasında kezzap denen bu madde üstelik kadınların özellikle gözlerine ve yüzüne atılıyor yani o kadınlar hem görme yetilerini kaybedip kör oluyor, hem de yüzleri yok oluyor.


Bu konu son olarak Berfin vakasında gündem oldu. Bundan iki yıl önce kısa bir süre arkadaşlık edip ayrıldığı biri tarafından, henüz 18 yaşındayken, onunla arkadaşlığa devam etmek istemediği için yüzüne bir buçuk kilo kezzap atıldı Berfin’in. Bu miktarda kezzap insanın tamamını eritip yok edebilir.

Ben şimdi sizlere kezzap atılıp yüzü bir daha geri gelmemek üzere yok olan, bir daha dünyayı görme şansı tamamen kaybolan birinin, sonrasında nasıl bir hayatı olacağı konusunda bir şeyler anlatmak istiyorum. Gazetelerde ya da medyada okuyup geçtiğimiz yüzüne kezzap atılan kadınlar var ya, o olaydan sonra nasıl bir hayatları oluyor acaba diyor ve bunu hep birlikte ayrıntılı olarak düşünelim istiyorum. ANİ BİR ÖFKEYLE DEĞİL DÜŞÜNEREK İŞLENEN SUÇ: KEZZAP

Yazının Devamını Oku

Duygusal ihmal

Her birimiz bu dünyaya zihnimize yerleştirilmiş çok donanımlı bir kayıt cihazıyla geliyoruz.

Öyle bir cihaz ki, sadece sesleri, resimleri, olayları değil, içine doğduğumuz evde yaşanan her şeyi, evdeki herkesin hissettiği tüm duyguları da kaydediyor. Çünkü o küçük bebek bu dünyayı tanımaya, onun dilini öğrenmeye çalışıyor.

KORKUDAN ANNE KURTARIR

Bir çocuk dünyaya geldiğinde onun en iyi tanıdığı duygu korkudur, çünkü bir sahibi olmazsa hayatta kalamayacağını bilir ve önceliği hep sahibine verir. Hep onu arar gözleri, önce onu tanır. İçine düştüğü korkudan bir tek sahibi yani annesi kurtarabilir onu. Anneler onu severek, okşayarak, her ihtiyacını fark edip yerine getirerek, ona güven vererek yapar bunu.

Böylece o çocuklar annelerinin şefkati ve sıcaklığıyla yüzlerinde sevimli bir gülümsemeyle uykuya dalarlar. Korku artık yerini derin bir huzura bırakmıştır.

ÖLÜMLE BURUN BURUNA

Bazı bebekler huzursuzdur. Her ihtiyacı karşılanmış da olsa bir türlü rahatlayamaz, sanki bir yerlerini koparıyorlarmış gibi bağırır durur. Karnı tok, altı temiz olsa da korku duygusundan bir türlü kurtulamamıştır. Yani hep ölümle burun buruna hisseder kendini.

Neden mi, çünkü anne onun pek çok ihtiyacını karşılasa da, bebeğine o güveni verememiştir. Korkma, bak ben varım, yanındayım, seni seviyorum, biraz uzaklaşsam da seni hiç unutmuyorum, bak ben de huzurluyum, ben de korkmuyorum diyememiştir. Gördüğünüz gibi, bunun için annenin de kendini güvende hissetmesi ve huzurlu olması gerekir.

ÖMÜR BOYU YOKSUL

Yazının Devamını Oku

Gülnihal’in mektubu...

Sevgili okurlarım. Bugün sizlerle ülkemizde sık görülen sorunlardan birini daha paylaşmak istiyorum. Evlilik sorunu...

Biliyorsunuz son yıllarda boşanmalar giderek artıyor. İnsanlar evlenmeye de çok çabuk karar veriyor, boşanmaya da.

Gençler evlenme kararı alırken bunun çok farklı bir yaşam şekli olduğunu, o güne kadar olan günlük düzenlerinin artık değişeceğini pek düşünmüyorlar. İki tarafın da evlilikle ilgili çok güzel ama birbirinden çok farklı hayalleri oluyor. Taraflar sanıyor ki evleneceğim, yanımda sevdiğim biri olacak ve ben bundan hep memnuniyet duyacağım.

BEKLENTİLER FARKLIDIR
Hele taraflar birbirini bir süredir tanıyorsa evlenince -zaten çok iyi tanıdığı biriyle- sorun çıkmaz diye düşünüyorlar. Oysa evlenmeden yani aynı evi, aynı sorumlulukları paylaşmadan, bir de çocuk sahibi olmadan taraflar birbirini hiç tanımaz, tanıyamaz. İki tarafın da evlilikten beklentileri farklıdır. Herkes o evlilikte kendi alışkanlıklarını sürdürmek ister. Kendi doğrularını hayata geçirmek ister. Oysa dünyada pek çok doğru vardır.

‘ÇOCUĞA HAZIR MIYIZ’
Çocuk sahibi olup olmama ise apayrı bir konu. Eskiden insanlar hiç düşünüp taşınmadan çocuk sahibi oluyorlarmış. O zaman çocuğun da pek kıymeti yokmuş zaten. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir hesabı yani. Şimdi çocuklarımıza neyse ki çok daha fazla değer veriyoruz ama yine de buna hazır mıyız diye sormadan doğuruveriyoruz.

Geçen haftalardan birinde sizlerle onu terk eden eşini geri getirmeye çalışan bir erkeğin mektubunu paylaşmıştım. Şimdi de benzer şeyleri bir kadının ağzından dinleyelim. Bakalım o ne diyor...

Yazının Devamını Oku

Erkeklerin dinmeyen öfkesi

Sevgili okurlarım, her gün eşleri ya da erkek arkadaşları tarafından öldürülen kadınlarla ilgili haberleri okumaktan, o kadınlar için üzülmekten yoruldum, hep birlikte yorulduk. Ne istiyorsunuz kadınlardan? Nedir sizi bu kadar acımasız ve vahşi yapan? Ne oldu size?

Bundan çok yıllar önce yani ben çocukken bu ülkede erkekler kadınlara yol verirken, otobüste onlar ayaktaysa kendi asla oturmazken, elindeki paketler ağırsa koşup alırken, düşerse kaldırırken, yardıma ihtiyacın var mı bacım derken, rahat giysinler diye paltolarını tutarken, yaptıkları yemeklere “eline sağlık hanım” demeden yemezken, kadınları başlarında taşırken... Ne oldu size?

HAYATIN HER ALANINDA...

Aradan yıllar geçti, artık ülkemizde okula gitmek, her türlü eğitimi almak daha kolaylaştı. Kadın-erkek öğretmenlerimiz, kızlı-erkekli çocuklarımıza ışık oluyor. Hastanelerimizde kendimizi rahatlıkla kadın doktorlara emanet ediyor, onlara güveniyoruz. Kadın yargıç ve savcılarımız, kadın eczacılarımız, kadın mühendislerimiz, kadın müdürlerimiz, yöneticilerimiz, bankacılarımız, kadın avukatlarımız, muhasebecilerimiz, kadın pilotlarımız, şoförlerimiz, kadın girişimcilerimiz, bol bol kadın sanatçılarımız var. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bizi temsil eden kadın milletvekillerimiz var.

İş hayatında da kadınlarımız çok başarılı. Onların kurdukları işyerlerinde binlerce kişi çalışıyor. Yurtdışına ihracat yapan, dış ülkelerde bizi temsil eden kadınlarımız bunlar.

NEDEN KIYMET BİLMİYORUZ

Bugün ülkemizde iş hayatından kadınları çekiversek ne olur biliyor musunuz? Hastaneler doktorsuz, hemşiresiz, adliyeler hâkimsiz, savcısız, avukatlık büroları avukatsız kalır. Her köşe başında önünüze çıkan eczaneler kapanır, inşaatlar mimarsız, mühendissiz ve pek çok kişi işsiz kalır. Müzik susar, edebiyat susar, televizyonlar ne göstereceğini şaşırır, kütüphaneler kitapsız kalır.

Evdeki kadınlarımızı birkaç gün alıversek hepimiz aç kalırız, aç...

Neden kıymetini bilmiyoruz kadınlarımızın?

Yazının Devamını Oku

Karımı nasıl geri getiririm

"7 ay geçti... Eşim boşanma davası açtı. Ben direniyorum. O da giderse ne yaparım... Yanımdayken kıymetini bilmedim, şimdi aklım başıma geldi ama bu sefer de bunu ona anlatamıyorum."

İSMAİL BEY'İN MESAJI

Sevgili okuyucularım,

Bu hafta da sizlere bir erkek hikâyesi anlatacağım. Eskiden erkekler pek fazla yazmazdı bana ama şimdi kendilerini tanıtmadan, bir başka isimle de olsa rahat rahat içlerini döküyorlar.

İşte o mektuplardan biri de İsmail Bey’den geliyor. Bakın bana neler yazmış:

Merhaba saygıdeğer hocam...

‘Kul sıkışmadan Hızır yetişmezmiş’ diye bir söz vardır. İşte ben de bu ara öyle sıkıştım. Bir doktorun karşısına geçip bütün dertlerini anlatmak, biz erkekler için o kadar kolay değil. Belki de ben öyle değilim ama başka bir isimle yazma fikri aklıma gelince hemen geçtim bilgisayarın başına.

GERİ DÖNMEZ, BİLİYORUM

Yazının Devamını Oku

Saliha’nın mektubu

Sevgili okuyucularım, bu sayfada verdiğim mail adresine Türkiye’nin dört bir yanından mesajlar geliyor.

Bunların çoğunu kadınlar yazıyor ve her biri kendi hayat hikâyesini ve sorunlarını anlatıyor bana. Bu hikâyelerin çoğu hüzün kokuyor. Bizim ülkemizin çocuklarının büyük bir kısmı, ne yazık ki doğdukları evlerde ihtiyaçları olan sevgiyi, şefkati, ilgiyi ve değeri bulamıyorlar demek ki...

Oysa bizler çok duygulu, merhametli, sevecen insanlarız. Çocuklarımızdan bu güzel duygularımızı neden esirgiyoruz acaba? Özellikle kadınlarımızdan gelen mesajlarda neden bu kadar acı, hüzün ve çaresizlik var?



Bir kısım aileler çocuklarını başlarında taşırken geri kalanı neden onların varlığını bile kabul etmiyor, hele çocuk erkek değil de kızsa, bir an önce evlendirip onlardan kurtulmaya çalışıyorlar.

İşte o mektuplardan biri de ülkemizin güney illerinden birinde yaşayan

Yazının Devamını Oku

Süheyla terk edilmekten çok korkuyor

Sevgili okuyucularım... Bugün Süheyla’nın hikâyesini anlatacağım size. Bakalım bu hikâyede kendinizden bir şeyler bulabilecek misiniz?

Süheyla yirmili yaşlarda bir genç kız. Üniversiteyi yeni bitirmiş. Ancak gönül ilişkilerinde bir türlü aradığını bulamamış. İlişkilerini ya çabucak kendisi bitirmiş ya da çok sevdiği ve çok bağlandığı erkek arkadaşları tarafından terk edilmiş. O gün klinikte yaşlı gözlerle şöyle başladı söze:

- Erkek arkadaşlarımın hepsi de terk etti beni. Son arkadaşım Tolga güya çok seviyordu beni. Ona öyle inanmıştım ki... İlk tanıştığımız günler beni günde en az on kere arar, nerede olduğumu, ne yaptığımı, o gün dışarı çıkıp çıkmayacağımı sorar, hemen her gün beni mutlaka görmek ister, bu da yetmezmiş gibi mesaj üstüne mesaj atardı. O zamanlar öyle mutluydum ki... Nihayet şansım dönmüştü, Tolga gibi beni çok seven ve her şeyimi düşünen bir erkek arkadaşım olmuştu.



Birkaç ay içinde arkadaşlığımız ilerledi ve artık evlenmeyi düşünür olduk. İşte Tolga’nın annesi tam da o sırada hastalandı. Çok üzüldü çocuk. Tabii ben de çok üzüldüm. Sık sık arayıp annesinin durumunu sordum ama Tolga artık beni eskisi gibi arayıp sormaz oldu. Önce annesiyle ilgileniyor, nasıl olsa arar dedim ama olmadı. İçime bir kurt düştü. Acaba başkasını buldu da bana yalan mı söylüyor dedim. Durumu araştırdım. Gerçekten de hastaymış annesi.

FAZLA ÜZERİNE GİTTİM

Yazının Devamını Oku

Kadınlarımızı öldüren hasta adamlar

Merhaba sevgili okuyucularım,

Ben eğer bugün doktor olabilmişsem, üzerinde yaşadığım topraklara vatanım diyebiliyorsam, kitaplar çıkarmış, hatta bir gazetede sizlere istediğim konuda köşe yazıları yazabiliyorsam bunu vatanımızın düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’e borçluyum.

Eşimi 14 yıl önce kaybetmeme rağmen yalnız ve özgür yaşayabiliyor, seyahat edebiliyor, kendi paramı kendim kazanabiliyor, seçimlerde gidip istediğim partiye oy verebiliyorsam, bunu sevgili Atatürk’ümüz önderliğinde kurulan Cumhuriyet’e ve hayata geçirilen yepyeni ve devrim niteliğindeki kanunlara borçluyum.

Cumhuriyet Bayramınızı kutluyor, Atatürk ve silah arkadaşlarını bir kere daha saygıyla yâd ediyorum.

Bu hafta sizlere uzun yıllardır devam eden hatta giderek artış gösteren kadın cinayetlerinden ve bu cinayetlerin bir bölümünü işleyen hasta adamlardan söz etmek istiyorum.

ŞİKÂYETLER KORUMAYA YETMİYOR

Bir psikiyatrist olarak bu cinayetlerin çoğunun bu hasta adamlar tarafından işlendiğine neredeyse eminim. Medyadan bu cinayetlerle ilgili haberleri okurken ya da izlerken o birkaç dakika içinde bile, katilin hasta bir adam olup olmadığını hissedebiliyorum. Bunu sadece ben değil, birçok meslektaşım da kolayca anlayabiliyor.

Hayatının tehlikede olduğunu fark edip polise başvuran kadınlarımızı ise ya halen yürürlükte olan yasalarımız koruyamıyor ya da var olan yasalar gerektiği gibi uygulanamıyor. Bunu sadece ben değil, hepimiz, her gün görüyor ve duyuyoruz.

Yazının Devamını Oku

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Sevgili okuyucularım, anne baba olmak ne zor değil mi?

Çocuklarımız bizim gözbebeğimiz. İstiyoruz ki onlar hayatın her alanında başarılı olsun, çok sevilsin, sayılsın, geçmişte bizim yapmak isteyip de yapamadıklarımızı yapsın, onlarla hep gurur duyalım.

Kimse onların kılına zarar vermesin, çünkü onlar henüz genç ve hayatı tanımıyorlar. Öyle herkesle de arkadaşlık etmesinler. Arkadaşın kötüsü bizim çocuğumuzu da yoldan çıkarır. Nereye gideceklerine, ne yapacaklarına, hatta ne giyeceklerine bile biz karar verelim. Soğukta üşütmesinler, öyle saçma sapan kıyafetlerle sokağa çıkmasınlar, gece dışarı çıkmak zaten yanlış. Zamanında yatıp zamanında kalksınlar, derslerini hiç ihmal etmesinler.

Hele ki sınav zamanı odalarından bile çıkmasın, masadan hiç kalkmasınlar. O ellerindeki telefonu da almak lazım. Ders çalışıyorum bahanesiyle odada hep telefonla oynuyorlar. Saatlerce bu telefonla ne yapılır Allah aşkına!

Ben de bu satırları bir anne olarak yazıyorum. Bu yazdıklarımın hepsi benim de kafamı zamanında çok meşgul etmişti. Ancak bu meslekte eskidikçe gördüm ki, bizim bu endişelerimiz bazen çocuklarımıza, gençlerimize çok zarar verebiliyor.

Aslında anne baba olmak zor zanaat... Çocukları tepenize çıkarıp her dediğini yapsanız yemeyip yedirseniz, giymeyip giydirseniz bir türlü, çocuklara ağır bir disiplin uygulayıp her şeye siz karar verseniz başka türlü.

Ancak her şeye rağmen ülkemizde biz anne babalar olarak, imkânlarımız elverdiğince çocuklarımızı en iyi okullarda okutup, gerekirse özel öğretmenler tutup, onlara harika bir gelecek hazırlamaya çalışıyoruz. Onlardan hiçbir şeyi esirgemiyor, yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyoruz. Anneler babalar yeter ki çocukları okusun diye kendi hayatlarından kısıp gerçekten onlar için büyük fedakârlıklar yapıyor.

Hal böyle olunca doğal olarak çocuklarımızdan beklentilerimiz de artıyor. İstiyoruz ki, madem biz bunca fedakârlığa katlanıyoruz, onlar da başını dersten kaldırmasın, gezmesin, tozmasın, televizyon bile seyretmesin, telefonda boş yere vakit kaybetmesin, arkadaşlarıyla buluşup hem boşa para harcamasın hem de haytalık etmesin. Her dediğimizi yapsınlar ki, onlar adına kurduğumuz hayallere onlarla birlikte biz de kavuşabilelim.

Biz ne yapıyorsak çocuklarımız için yapıyoruz zaten ama acaba gerçekten doğru mu yapıyoruz?

Yazının Devamını Oku

Öznur’a sorular

Sevgili okuyucularım, Geçen hafta sizlere Öznur’un acılı hikâyesini yazmıştım. Hatırlarsınız, Öznur henüz çok genç bir kızımız. Üniversite öğrencisi. Ne yaparsa yapsın büyük şehirde, okulda kendini arkadaşlarına kabul ettirememiş, hep dışlanmış ve çok mutsuz. Ondan önceki hafta da size geçmişimizin geleceğimizi nasıl etkilediğini yazmış ve sizlere kaderle ilgili pek çok soru sormuştum. Ve demiştim ki “İşte kaderiniz sizlere sorduğum ve bu sorulara verdiğiniz cevaplarda gizli”.

Şimdi de gelin bu soruları Öznur’a soralım. O daha genç, nasıl bir kader onu bekliyor bilmiyoruz ama hep birlikte bazı tahminler ve çıkarımlar yapalım diyorum. Bunu bir çeşit kendimizin ya da çocuklarımızın geleceğini bir kâhin gibi aşağı yukarı tahmin edebilmek için yaptığımız bir egzersiz olarak da kabul edebilirsiniz.

ANA DİLİMİZ ŞİDDET DEĞİL ŞEFKAT OLSA

İlk sorumuz, nasıl bir coğrafyada dünyaya geldiğinizle ilgiliydi. Öznur, Güneydoğu Anadolu bölgemizin önemli illerinden birinde dünyaya gelmiş. Ben o bölgedeki pek çok ilimizi gidip gördüm. Bazılarında imza günlerine katıldım. Her yeri ayrı güzel, her yeri tarih kokuyor bu bölgemizin. Gezmelere, bakmalara doyamıyor insan. Bir de orada yaşayan kadınlı-erkekli tanıştığım pek çok insan var. Her biri nasıl misafirperver, nasıl sıcacık insanlar anlatamam. Sizi adeta başlarında taşıyor, nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlar. Özellikle gençlerin elleri, kolları kitap dolu... Pek çok kitapçı dükkânı, hatta kütüphaneler var. Sanatın her türlüsüne, özellikle müziğe de çok meraklılar, kimi çalıyor, kimi söylüyor.

HÜZÜN KOKUYORLARDI

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı yaptığım bu gezilerde... Belki de ülkemizin en güzel kızları, en yakışıklı erkekleri oralarda yaşıyor. Annem eskiden birini beğendiği zaman, “Allah’tan sürmeli” derdi. Gerçekten de doğuştan sürmeli hepsi. Kaşlar, gözler her birinde dikkat çekecek kadar güzeldi.

Bir başka özellikleri de hemen hepsinin derin duygulara sahip olmasıydı ama bu duygular sanki en çok hüzün kokuyordu. Ve ben her birine baktıkça, gülerken bile, gözlerindeki bu derin hüznü hep hissettim.

Peki ama sen bunu nasıl hissettin diye soracak olursanız, hüznü tanımayan insan nasıl hissetsin bunu... Demek ki ben de bu duyguyu çok iyi tanıyorum.

Yazının Devamını Oku

‘Sen bir hiçsin’

Sevgili okuyucularım, bugün yine beni çok etkileyen gerçek bir yaşamöyküsünü daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Güneydoğu Anadolu kültürü içinde “Sen bir hiçsin” mesajıyla büyüyen Öznur’un hikâyesi bu.

Hikâyeyi sizlere Öznur’un ağzından anlatacağım.

KADIN ERKEK FARK ETMİYOR

Ben, Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinde dünyaya gelen ve oranın kültürüyle büyütülen, 23 yaşında bir kızım. Şu anda üniversite öğrencisiyim. İnşallah okul bitince öğretmen olacak ve yıllardır hayalini kurduğum hayata kavuşacağım.

Bu kültürde büyümek erkekler için büyük bir şansken kızlar içinse büyük bir şanssızlık. Gerçi burada yetişen erkeklere şanslı desem de, onlar da hayatın gerçek yüzünü tanımadan yetişiyor ve sonunda bizim gibi onlar da mutsuz oluyorlar.

Biz kızlara gelince, doğduğumuz günden itibaren bize verilen en önemli mesaj “Sen bir hiçsin” oluyor. Bizler insan kategorisinde bile değiliz. Aşağılık mahluklarız. Sanki bizi hiç istemeyen, hep reddeden bir dünyaya zorla gelmişiz. Bizim varlığımız bile onlara batıyor ve bizi görmek bile istemiyorlar.

İsterseniz hikâyem annemden başlasın.

‘BEN SİZE KIZI VERDİM GİTTİ’

Annem genç kızlığında çok güzelmiş. Evlerine her gün görücüler gelir, bu kızı hangimiz kapacağız diye birbirleriyle yarışırlarmış. Annem bir süre gelenleri istememiş. Oysa aile, kızlarını bir an önce birine verip ondan kurtulmak derdindeymiş. Dedem giderek kızmış bu işe. “Ne bu böyle... Her geleni geri mi çevireceğiz? Ben seni bir an önce birine vereyim de gör” diyerek söylenmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

Kaderimizi anlamanın sırları

Sevgili okuyucularım,

Psikiyatrist olunca, hikâyeleri başka türlü dinlemeyi öğreniyor insan. Kızmadan, yargılamadan ama hikâyenin ne zaman ve kimler tarafından açılan yaralarla başladığını, kişiyi neden bu kadar etkilediğini, incittiğini anlamaya çalışarak, kendinizi onun yerine koyarak, her anladığınızı zamanından önce kişiye söylemeden dinlemeyi.

İnsanlar psikiyatriste gelirken asıl sorunlarının ne olduğunu, geçmişte en çok nerelerinden yaralandıklarını bilmez. Kimi hep anlatır, kimi susar. Cevap ne anlatanın anlattığında, ne susanın suskunluğundadır. Gerçekler her zaman bizim gizli geçmişimizde ya da kişisel tarihimizde gizlidir.

Hakikati bulmaya çoğu zaman kişisel tarihimiz de yetmez. Ülkemizin, ailemizin, sülalemizin geçmişte yaşadıkları da etkiler kaderimizi. Anamız, babamız, dedemiz, ninemiz, onların da dedeleri nineleri ne yaşamış, nerede yaşamış, nasıl yaşamış? Başlarına ne gelmiş de ne gelmemiş?



HANGİ COĞRAFYANIN EVLADISINIZ

Yazının Devamını Oku

İlk aşk

Sevgili okuyucularım, bu hafta sizlerle, yine sizlerden gelen bir mektubu paylaşmak istiyorum.

Okurken ben çok etkilendim. İlk aşkın izlerini buldum o mektupta. Çok gençken yaşananlar, çocukken yaşananlar kadar derinden etkileyebiliyor bizi. Adeta kaderimizi, hayat yolumuzu değiştiriyor.

Bazen olaylar öyle bir içine alıyor ki, kendimizi öylesine çaresiz hissettiriyor ki bu çaresizlik sonradan üstümüze yapışıp kalabiliyor.

Bakalım okuyunca siz ne düşüneceksiniz?

Merhaba Gülseren Hocam,

Ben Songül, size daha önce de yazmıştım ama o zaman kendimi yanlış anlatmışım. Olsun bana cevap vermeniz bile benim için önemliydi. Nasılsınız hocam, sizi yakından takip ediyorum, umarım iyisinizdir? Bugün size kendimi anlatmak istiyorum. Bu fırsatı bize verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.


Yazının Devamını Oku

Sahipsiz hastalar

Sevgili okuyucularım,

Tüm dünyada teknolojinin inanılmaz gelişimi ile birlikte bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, her alanda olduğu gibi hastayla doktor arasındaki ilişkiyi de etkiledi. Artık hekimler bir yandan hastalarını dinlerken, bir yandan da önemli noktaları bilgisayara kaydediyorlar.

Eskiden biz bunları elimizdeki kalemle hasta dosyalarına yazardık. Bu durum, hastaların takibi açısından çok önemli ancak yine de kimi durumlarda hasta-doktor ilişkisini bozabiliyor.

Oysa doktora büyük umutlar ve heyecanlarla giden biri istiyor ki, doktor onu önce can kulağıyla dinlesin. O uzun uzun anlatsın, sonra doktor onu iyice muayene etsin, sorular sorsun, o bitirince bu sefer de hasta ona merak ettiklerini sorsun, sende şu var, bunun için şöyle yap, şu ilaçları al, şu kadar zamanda geçer desin. Muayene odasından çıkarken, hasta elinde reçetesi, içi rahat, merak ettiği her şeyi öğrenmiş olarak oradan çıksın. Artık onu anlayan, dinleyen, nesi olduğunu bilen, başı sıkışırsa “Yine ara, yine gel” diyen bir doktor olsun hayatında.

Eskiden böyleydi. Ev doktorlarımız vardı. Bir ihtiyaç olduğunda elinde çantasıyla gelir, sizi uzun uzun dinler, muayene eder, sorular sorar, sizin sorduğunuz soruları cevaplar, sırtınızı okşar, size moral verir, ilaçlarınızı da yazar giderdi.

Her şeyi bilirdi o doktorlar.

Ancak şimdi işler değişti. Doktorlar, bunların çoğunu yapmıyor ya da yapamıyor.

Son yıllarda okuduğum bir makaleye göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ilk kez bir doktora muayeneye giden bir hastanın sözü kesilmeden konuşabildiği ortalama süre yirmi üç saniye. Londra gibi son derece gelişmiş bir kentte bile ortalama muayene süresi altı ila sekiz dakika çünkü doktor sorunun hangi organda olduğunu bir an önce anlayabilmek için pek çok tetkik isteyecek. Tetkikleri görecek ki, hastalığın ne olduğunu tam olarak anlayabilsin.

BİR KÂĞITLA BİTİYOR

Yazının Devamını Oku

Acil servis günleri

Geçen haftalarda yazdığım “Nöbetçi Doktor” adlı yazıdan etkilendiğinizi gösteren mesajları görünce, sizlere bu hafta da Hacettepe Acil’de çalıştığım zamanlara ait anılarımı anlatmak istedim.

Bizim zamanımızda Hacettepe’de hangi bölümde ihtisasa başlarsanız başlayın, bir an önce doktor olabilmeniz için sizi acil rotasyonuna yollarlardı. Çok haklıydılar çünkü Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş biri, hastanelerde çalışmadan, hastalarla birebir ilişki kurmadan kendilerini doktor gibi hissetmez.

Üstelik ben Ankara Tıp mezunuydum. Ah o günler ah... Kitapların her biri tuğla gibiydi maşallah. Oku okuyabilirsen. Aman Tanrım! Bize neler öğrettiler neler...

Bu sözleri o zaman söylerdim. Zaten ihtisasta bilmemiz gereken her şeyi öğretecekler bize. Bunca ayrıntı, bunca teorik bilgiye ne gerek var ki, diye söylenir dururdum. Hocalarımızın her biri gerçekten de eli öpülecek hocalardı. Ne çok emek verirlerdi bize. Şimdi aradan yıllar geçince o öğrendiklerimizin hiçbirinin gereksiz ayrıntılar olmadığını, hangi ihtisası yaparsanız yapın, aslında doktorluğun bir bütün olduğunu çok daha iyi anlıyor ve herbirini saygıyla anıyorum.



İşte henüz arkamdan biri “Doktor Hanım” diye seslendiğinde, hiç üstüme alınmayan ben, Hacettepe acile girince doktor olduğumu anlayıvermiştim.

Yazının Devamını Oku