Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren BudayıcıoğluYazarın Tüm Yazıları

‘Sen bir hiçsin’

Sevgili okuyucularım, bugün yine beni çok etkileyen gerçek bir yaşamöyküsünü daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Güneydoğu Anadolu kültürü içinde “Sen bir hiçsin” mesajıyla büyüyen Öznur’un hikâyesi bu.

Haberin Devamı

Hikâyeyi sizlere Öznur’un ağzından anlatacağım.

KADIN ERKEK FARK ETMİYOR

Ben, Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinde dünyaya gelen ve oranın kültürüyle büyütülen, 23 yaşında bir kızım. Şu anda üniversite öğrencisiyim. İnşallah okul bitince öğretmen olacak ve yıllardır hayalini kurduğum hayata kavuşacağım.

Bu kültürde büyümek erkekler için büyük bir şansken kızlar içinse büyük bir şanssızlık. Gerçi burada yetişen erkeklere şanslı desem de, onlar da hayatın gerçek yüzünü tanımadan yetişiyor ve sonunda bizim gibi onlar da mutsuz oluyorlar.

Biz kızlara gelince, doğduğumuz günden itibaren bize verilen en önemli mesaj “Sen bir hiçsin” oluyor. Bizler insan kategorisinde bile değiliz. Aşağılık mahluklarız. Sanki bizi hiç istemeyen, hep reddeden bir dünyaya zorla gelmişiz. Bizim varlığımız bile onlara batıyor ve bizi görmek bile istemiyorlar.

Haberin Devamı

İsterseniz hikâyem annemden başlasın.

‘BEN SİZE KIZI VERDİM GİTTİ’

Annem genç kızlığında çok güzelmiş. Evlerine her gün görücüler gelir, bu kızı hangimiz kapacağız diye birbirleriyle yarışırlarmış. Annem bir süre gelenleri istememiş. Oysa aile, kızlarını bir an önce birine verip ondan kurtulmak derdindeymiş. Dedem giderek kızmış bu işe. “Ne bu böyle... Her geleni geri mi çevireceğiz? Ben seni bir an önce birine vereyim de gör” diyerek söylenmeye başlamış.

Tam da o sıralarda eve bir görücü daha gelmiş. Yani babam... Oysa gelenlerin niyeti bu kadar methedilen kızı sadece görmekmiş. Dedem, onlar daha istemeden “Ben size kızı verdim gitti” deyince herkes şaşırıp kalmış. Kimse bir şey diyememiş. Oysa görücü gelenler, Sakıp Ağa kızı zaten bize vermez ama hiç olmazsa kızı görmüş oluruz, diyerek gelmişler eve.

Derken dedem böyle deyince gelenler çok sevinmiş, annemin ağlamaktan gözleri şişmiş ama hemen düğün dernek kurulmuş ve annem hiç istemediği o eve gelin gitmiş. Dedem de insanların bakmaya kıyamadığı ama onun bir an önce defolup gitse de kurtulsam dediği kızından kurtulmuş.

Ben küçükken hatırlıyorum. Babam annemi dövmez, kadıncağıza adeta öldürmek için vururdu. Onun yaptığına kadın dövmek denemezdi bence. Ancak birini öldürmek niyetindeyseniz öyle vurur, öyle tekmeler, en çok canını acıtacak yerlerini bulup öyle saldırırsınız. Annemse korkudan büyüyen gözleriyle “Ne olur yapma, kulun köpeğin olayım vurma” diye yalvarır dururdu. O yalvardıkça babam iyice celallenir, daha çok girişirdi anneme. Ben de o korkunç manzaraya öylece bakardım. Kim bilir kaç yıl baktım ben onlara... O kadın nasıl ölmedi de yaşadı, hâlâ inanamıyorum.

Haberin Devamı

‘Sen bir hiçsin’

‘ETİ SENİN, KEMİĞİ BENİM’

Sonra ben doğmuşum, yani babamın bir kızı olmuş. Erkek adamın kızı olmaz ama ben olmuşum işte... İstenmeyen misafir yani...

Sonunda annem, istenmediğini bile bile mecburen babasının evine sığınmış. Bu sefer de babasına yalvarmış. “Kulun kölen olayım baba, beni o eve geri gönderme. Bu adam beni de kızımı da öldürecek” demiş. Dedem ne yapmış? Kızını kolundan tuttuğu gibi gidip kocasına elleriyle teslim etmiş. Belki “Eti senin, kemiği benim, gelinlikle girdiği evden ancak kefenle çıkar benim kızım” bile demiştir.

Dedem kızını hemen geri getirince, babam iyice coşmuş. Annem her gün öldüresiye dayak yerken dedem bir gün bile arayıp sormamış kızını.

Haberin Devamı

Ben biraz büyüyünce dedemin şöyle dediğini gayet iyi hatırlıyorum: “Kadın dediğin kocasından boşanamaz. Boşanmak haramdır.” Yani babam o zamanlar annemi öldürse haram değil ama annem boşanırsa, işte o haram.

Babamın gösterdiği o ağır şiddet karşısında annemin canı öyle yanardı, öyle bir inlerdi ki, duyanın içini titretir, sanki o dayağı kendi yiyormuş gibi çok korkuturdu. Masumlar Apartmanı’ndaki Gülben gibi benim de annemin o hallerini izledikçe, o korkutucu sesleri duydukça altımı ıslattığım çok olmuştur.

Biz küçükken babam bizi de döverdi ama annemi dövdüğü gibi değildi. Bizi sadece döverdi. Keşke hep bizi dövseydi de biz annemin o hallerini hiç görmeseydik.

Haberin Devamı

Hani insan ölürken hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçermiş derler ya, ben ölürken sadece o sahneleri göreceğim. Her şeyi unutsam da, onları unutmak mümkün mü?

Şimdi 23 yaşındayım, üniversite öğrencisiyim ama hâlâ babamdan dayak yemeye devam ediyorum. Umarım bu dayakları bir süre sonra evlendiğim adamdan da yemem.

Hikâyem hâlâ bitmedi.

‘ERKEKTİR, BIRAK DÖVSÜN’

Benden iki yıl sonra annem bir oğlan doğurmuş. Böylece babam da muradına ermiş, yani oğlan babası olmuş. Biz erkek kardeşimle beraber büyüdük. O küçük de olsa bana vurdu, kırdı, dövdü ama hiç sesimi çıkaramadım. Hatta o bana vururken annem elimi tutar, “Bırak kızım, o erkektir. Erkekler dövünce rahatlar, bırak dövsün” derdi. Düşünebiliyor musunuz, bunu bana babamdan çok annem derdi. Ben de o yaşımda bile, acaba bu işkencelerden, dayaklardan sonra annem kafayı mı üşüttü, derdim. Meğer üşütmemiş. Sadece annem değil, o yöredeki çoğu kadın böyle düşünür, böyle dermiş.

Haberin Devamı

Bu garip bilmeceyi bu yaşa geldim, hâlâ çözemedim. Öldüresiye dövülen sen değil miydin anneciğim? Hiç olmazsa sen bana arka çıksana... Ama çıkmadı. Oğlan kardeşim bana acımasızca vururken o, kaçmamı engellemek için elimi tuttu. Yani o yaşımda bana, bir erkekten nasıl dayak yeneceğini bizzat yaşatarak öğretti.

Babam zaten kardeşim beni döverken gelip kulağımdan tutup yere çalardı beni. Sen kızsın, kardeşinle nasıl kavga edersin der, sonra bir de o döverdi beni. Erkek dediğin döver de söver de... Kızlara düşen onlara itaat etmek, ona verilen emirleri yerine getirmektir, derdi. Olan ve olmayan her şeye, sorgusuz sualsiz itaat etmek zorundaydık yani. Ay ne zordu o evlerde kız olmak...

‘Sen bir hiçsin’

MEZAR GİBİYDİ BİZİM EV

Gelelim bizim ruhsuz evimize... Bizim evimiz, eğer babam annemi ya da biz kızları dövmüyorsa hep çok sessizdi. Çıt çıkmazdı evde. Ölü gibiydi, mezar gibiydi bizim ev. Ruhsuzdu işte... Ben de o ruhsuz evin kızıydım. Annem eğer o gün dayak yemiyorsa, babama ve bize yapması gerekenleri yaptıysa odasına girer ve saatlerce ağlardı. Annem deyince aklıma o dayak sahnelerinden sonra, odasına çekilip ağlayan, hıçkırıkları kulağımıza gelen, gözü yaşlı bir kadın gelir.

Hadi babamız babalık etmedi ama biz anne de göremedik. Bizim ne annemiz oldu, ne de babamız. O evde fazlalık olduğumuzu bilerek, kimseye görünmeden, ayak altında dolaşmadan, kimseyle konuşmadan yaşamaya çalıştık.

Bizi sevmeye, bizimle ilgilenmeye hiç vakti olmadı annemin. Bir kere beni kucağına aldığını, sevip okşadığını, bana kızım dediğini hatırlamıyorum.

Sofrada yemek yemek bile işkenceydi benim için çünkü korkudan öksüremezdik bile. Yemekte öksürürsek çok kızardı babam. Peçeteye burun silemez, asla sümküremezdik. Çünkü bizden çıkan her türlü ses babamı çok rahatsız eder ve o zaman bizi fena halde azarlardı. Yemekte öksürüğüm geldiği zaman korkudan öksüremediğim için bazen nefes alamaz, boğulacak gibi olurdum. Bari kalkıp içeri odaya gidebilsem, orada öksürebilsem, nefes alabilsem ama o da yasak. Babam sofradan kalkmadan kimse yerinden kıpırdayamazdı.

Şimdi bana huy geldi, sinema, tiyatro filan gibi kalabalık ve sessiz yerlerde öksürüğüm gelir de öksüremem ve boğulurum diye çok korkuyorum. Şimdilik oralara gidemiyorum.

BİRBİRİMİZLE KONUŞAMAZDIK

Bu babamı da bir türlü anlamış değilim. Sen hayatın cilvesiyle gidip memleketin en güzel kızını almışsın. Herkesin gözü sende kalmış. Sen kendine aynada hiç bakmıyor musun? Bari biraz sevinsene, o kadının kıymetini bilsene... Ne gezer... Belki de, aşağılık duygusundan mı böyle yaptı acaba?

Evde kavga yoksa bizim ev hemen mezara dönerdi. Sadece evdeki sineklerin vızıltısını duyardık. Şimdi nerede bir sinek vızıltısı duysam, içim hop eder. Evde miyim, diye korkarım. Kimseden ses soluk çıkamazdı. İnsan evde annesiyle, kardeşleriyle ıvır zıvır da olsa konuşmaz mı? Biz konuşamazdık. Babam sabahları geç saatlere kadar uyurdu. O uyurken haddine düştüyse evde konuş ya da öksür. Böyle bir şey hiç yaşanmadığı için kalksa bize acaba ne yapardı, bilemiyorum.

İnanmayacaksınız ama ben on yaşına kadar doğru dürüst konuşamazdım. Konuşmayı hiç öğrenemedim ki... Kimse benimle konuşmadı ki... Benim varlığımdan kimsenin haberi yoktu ki... Okula giden kızların çoğu zaten benim gibiydi. Öğretmenler bu durumu yadırgamazdı. On yaşından sonra yavaş yavaş konuşmayı öğrendim. Okuduğum kitapların da bu konuda çok yardımı oldu bana.

Hiç olmazsa okula gidiyor olmak en büyük umudum olmuştu o zamanlar. Orada benim gibi ailelerin hiç görmek istemediği birkaç kız daha vardı. Biz uzaktan bile olsa, birbirimizle hiç konuşmasak da bakışarak anlaşırdık. Bu bakışlarda büyük bir hüznün yanında büyük de bir umut vardı. Okul sayesinde hiç olmazsa belli zamanlarda evlerimizden çıkabiliyor, birbirimizin varlığına tanıklık ediyor, yetişkin birinin yani bir öğretmenin bizi gördüğünü sevinçle hissediyorduk.

Ah o zamanlar keşke o kızlarla tenhalarda bir yerlerde bir araya gelip konuşup dertleşseymişiz. Buna hepimizin öyle ihtiyacı vardı ki... Bizim oralarda pazar günleri insanların bazıları kırlara piknik yapmaya giderdi. Onlara nasıl özenirdim size anlatamam. Yemeklerini bir gün önceden yapar, bütün akrabalar toplanır, çay için semaver, etleri pişirmek için mangal, oyun oynamak için de toplarını alır, kalabalık bir kafile halinde giderlerdi. Bize de arkalarından bakmak kalırdı.

Şimdi büyüdüm. Artık beni götürseler de faydası yok. Pikniğe gitmek o zaman güzeldi.

ZAMANLA DAYAĞA DA ALIŞILIYOR

Bazen de annemin yerinde olmadığım için sevinirdim. Demek oralarda kızları kocaya sefa sürsün diye değil, dayak yesin, hayatı burnundan gelsin diye veriyorlar.

Şimdi büyük şehirde üniversiteye gidiyor, yazları yine memleketime geri dönüyorum. Yaz olacak da yine memlekete gideceğim diye ödüm kopuyor, uykularım kaçıyor ama ne fayda. Sonunda tıpış tıpış gidiyorum. Babam da her zamanki gibi beni dövmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Aman ne yapalım, döverse dövsün. İnsan demek zamanla dayak yemeye de alışıyor.

İki yıldır üniversite öğrencisiyim ama henüz hiç sevgilim ya da erkek arkadaşım olmadı. Yani ben hep yalnızım. Diğer kızların hepsinin bir sevdiği var. Gizli saklı da olsa onlarla buluşuyorlar. Ben onlara da imrenerek bakıyorum ama beni kimse beğenmedi.

Bütün erkekler sanki beni aşağılar gibi bakıyor, beni dışlıyorlar, aralarına almıyorlar. Sanki ben akılsız, gerizekâlı bir kız gibiyim. Bu saf diyorlar, hep hor görüyorlar beni.

Neden biliyor musunuz, onlar tok bense açım. Aç olduğumu yüzüme bakan hemen anlıyor. Sevgi açıyım ben, ilgi açıyım. Doymak bilmeyen, bitmeyen tükenmeyen, hiçbir şekilde doyurulamayan bir açlık bu sevgi açlığı. Demek gözümden anlıyorlar ve tabanları yağlayıp kaçıyorlar. Belki de haklılar. Kendini bir hiç gören bir kızı neden beğensinler ki... Ben olsam, ben de beğenmem.

Beni de annem gibi hop diye memlekette birine vermesinler de, ben yalnızlığa da razıyım. Annem gibi kapatır kapıyı ağlarım. Hiç olmazsa döven söven olmaz.

Hep sizi takip ediyorum, yazdıklarınızı okuyorum.

Ama ben artık anladım. Kendi yalnızlığımı bir tek ben doldurabilirim. Belki okudukça, zamanla bunu yapabilirim. Kim bilir... Ama şimdilik onu da dolduramıyorum. Ama ben size bunları yazdıkça biraz ferahladım. Sanki siz karşımda oturuyorsunuz da, ben de size bunları uzun uzun, tek tek anlatıyorum. Siz beni çok dikkatli dinliyorsunuz. Benim için üzüldüğünüzü gözlerinizden anlıyorum gibi... Hayal de olsa yine de artık siz beni biliyorsunuz. Orada bir Öznur var, uzakta, diyorsunuz.

O da yeter.

Teşekkürler canım hocammm...

‘Sen bir hiçsin’

KADINLARIMIZ ŞİDDETİ DOĞDUKLARI EVLERDE ÖĞRENİYORLAR

İşte böyle yazıyor Öznur.

Evet, artık orada bir Öznur var, uzakta ve ben artık onu biliyorum.

Bunları okuyup da etkilenmemek mümkün mü? Şimdi bu satırları kim bilir kaç kişi okuyacak, kaç kişinin okurken gözleri dolacak. Kimi Öznur’a üzülecek, kimi kendi geçmişine dönüp derin bir of çekecek.

Kadına yapılan şiddeti incelerken genellikle onların eşlerinden gördüğü şiddete kayıyor gözlerimiz. Oysa kadınlarımızın çoğu şiddeti asıl doğdukları evlerde öğreniyorlar. Öznur’un annesi de, Öznur da şiddeti doğdukları evlerde öğrenmişler.

Kimse durup dururken ne katil olmak ister ne de canından olmak. Öyle değil mi? İşte bunların tohumları hep doğduğumuz evlerde atılıyor. Oralarda yaralanıyor, sonra da o yaraların bizi götürdüğü yerlere gidiyor ve hayata teslim oluyoruz.

Doğduğu evde şiddet görmeyen, şiddete tanıklık etmeyen insanlar kolay kolay ne katil olur, ne de kurban. Beyefendi bir babanın oğlu sizce bir kadını öldüresiye dövebilir ya da öldürebilir mi?

Çocuklarıyla çok ilgilenen, seven, bağrına basan, her zaman onların arkasında duran, onlara güven veren bir annenin kızı, ona şiddet gösterme potansiyeli olan bir erkekle beraber olur mu, kendini bunlara katlanmak zorunda hisseder mi?

Üzülerek söylüyorum ki çoğu evde çocuklarımız anne ve babalarından, bazen de ağabeylerinden dayak yiyerek büyütülüyor. Hele kız çocukları, eğer fiziksel şiddet görmüyorsa bu sefer de psikolojik şiddete maruz kalıyor. Çocuklar aşağılanıyor, hor görülüyor, onlara olmadık adlar takılarak alay ediliyor, başkalarının yanında gururları kırılıyor.

“Ben bunların hiçbirini yapmıyorum çocuklarıma” diyorsanız, ne mutlu size. Böyle yapmayanlar, bunu çevrelerine de anlatsın. Hep birlikte çocuklarımıza sahip çıkalım.

Öznur’un ne dediğini duydunuz değil mi?

Ailesinden sonra şimdi de o kızcağız kendini aşağılıyor. O da hor görüyor kendini. Beğenmiyor. Geleceğe umutla bakamıyor. Ona biraz ilgi gösteren birinin kulu kölesi olmaya hazır.

Sen de okuyorsun bu yazdıklarımı, değil mi Öznur? Sakın böyle yapma.

Toplum olarak kadınlarımıza uygulanan şiddete hep birlikte “DUR” demek, hepimizin boynumuzun borcu.

Haftaya görüşmek üzere,

Hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

Yazarın Tüm Yazıları