GeriDr. Gülseren Budayıcıoğlu Sahipsiz hastalar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sahipsiz hastalar

Sevgili okuyucularım,

Tüm dünyada teknolojinin inanılmaz gelişimi ile birlikte bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, her alanda olduğu gibi hastayla doktor arasındaki ilişkiyi de etkiledi. Artık hekimler bir yandan hastalarını dinlerken, bir yandan da önemli noktaları bilgisayara kaydediyorlar.

Eskiden biz bunları elimizdeki kalemle hasta dosyalarına yazardık. Bu durum, hastaların takibi açısından çok önemli ancak yine de kimi durumlarda hasta-doktor ilişkisini bozabiliyor.

Oysa doktora büyük umutlar ve heyecanlarla giden biri istiyor ki, doktor onu önce can kulağıyla dinlesin. O uzun uzun anlatsın, sonra doktor onu iyice muayene etsin, sorular sorsun, o bitirince bu sefer de hasta ona merak ettiklerini sorsun, sende şu var, bunun için şöyle yap, şu ilaçları al, şu kadar zamanda geçer desin. Muayene odasından çıkarken, hasta elinde reçetesi, içi rahat, merak ettiği her şeyi öğrenmiş olarak oradan çıksın. Artık onu anlayan, dinleyen, nesi olduğunu bilen, başı sıkışırsa “Yine ara, yine gel” diyen bir doktor olsun hayatında.

Eskiden böyleydi. Ev doktorlarımız vardı. Bir ihtiyaç olduğunda elinde çantasıyla gelir, sizi uzun uzun dinler, muayene eder, sorular sorar, sizin sorduğunuz soruları cevaplar, sırtınızı okşar, size moral verir, ilaçlarınızı da yazar giderdi.

Her şeyi bilirdi o doktorlar.

Ancak şimdi işler değişti. Doktorlar, bunların çoğunu yapmıyor ya da yapamıyor.

Son yıllarda okuduğum bir makaleye göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ilk kez bir doktora muayeneye giden bir hastanın sözü kesilmeden konuşabildiği ortalama süre yirmi üç saniye. Londra gibi son derece gelişmiş bir kentte bile ortalama muayene süresi altı ila sekiz dakika çünkü doktor sorunun hangi organda olduğunu bir an önce anlayabilmek için pek çok tetkik isteyecek. Tetkikleri görecek ki, hastalığın ne olduğunu tam olarak anlayabilsin.

BİR KÂĞITLA BİTİYOR

Hal böyle olunca, doktor hastayı uzun uzun dinlemeye gerek duymuyor, bunu bir zaman kaybı olarak görüyor. Tetkiklerin, hastalığı nasıl olsa göstereceği düşünülüyor. Ve böylelikle, hasta üzerinde yapılması gereken tetkiklerin yazılı olduğu bir kâğıtla birlikte çabucak çıkıveriyor odadan.

Büyük hastaneler farklı dallarda uzmanlaşmış doktorlarla dolu. Kimi kalbinize, kimi midenize, gözünüze, burnunuza, kulağınıza, kimi böbreğinize bakıyor. Sizi bir bütün olarak ele alan yok. Hangi şikâyetle doktora giderseniz gidin, çoğu zaman doktor sizi başka alandaki uzmanların da görmesini, muayene etmesini istiyor.

Sizi pek çok doktor görüyor, muayene ediyor ama hiçbiri sizin asıl sahibiniz değil. Her biri bedenimizdeki farklı bir organı incelerken, sizi kimse bir bütün olarak, yaşayan ve kendine özgü bir varlık olarak ele almıyor. Bir derdiniz, sıkıntınız mı var, bu hastalık durup dururken mi geldi yoksa biraz da sorunlarınızın çok arttığı ya da yaşadığınız ağır travmatik bir olaydan sonra mı hastalandınız, bilmiyor.

BİLSE NE OLURDU

Yani doktor sizi uzun uzun dinlese, bu hastalığın sizin yaşantınızla ilgili olduğunu görse, çok şey değişebilirdi. Son yapılan bilimsel araştırmalar, özellikle ölümcül olabilen hastalıkların çoğunun kronik stres durumlarında ortaya çıktığını söylüyor.

KRONİK STRES NEDİR

Hayatın içinde bazen başımıza olmadık şeyler gelebiliyor. Bunların en büyük örneği ani kayıplar ya da ani doğal afetlerdir. Ülkemiz bu yıl doğal afetlerin her birini tek tek yaşadı. Ne hastalık bitti, ne yangınlar, ne de seller. Geçmiş yıllarda da büyük depremler yaşadık ve çok kayıp verdik.

Ani gelişen bu olaylar ruhumuzda derin izler bırakabiliyor. Ancak bizi ölümcül hastalıklarla karşılaştıran durumlar bunlar değil. Kronik stres adından da anlaşılacağı gibi, hayatımızın içinde hep var olan, çoğu zaman bizim karakterimizle, kişiliğimizle, aile içi ve diğer sosyal ilişkilerimizle ilgili bir durum. Biz çoğu zaman bu durumun farkında bile olmayız. Bizim normalimiz haline gelmiştir. Fark etmeyiz, yadırgamayız ama için için yer bizi.

Bu hastalıkların en sevdiği insanlar kimseye hayır diyemeyen, başkalarının ihtiyaçlarını bazen de onlar istemeden üstleniveren, duygularını başkalarına hatta kendine bile ifade etmeyen, çoğu çocukluğunda kötü muamele görmüş, itilmiş, kakılmış, terk edilmiş, sevilmemiş kişilerdir.

Pek çoğumuz, farkında olmadan tüm hayatımızı sanki başkalarından onay almak zorundaymış gibi yaşarız. Yine pek çoğumuz bizi sevmeyen, onaylamayan, beğenmeyen, övmeyen kişilerle yaşar-gider ve bunu hiç sorgulamayız. Her bir imalı bakışı görsek de imalı sözleri duysak da buna çok üzülür ama sanki hiç böyle bir şey olmamış gibi davranır, olaya tepki vermez ve içimize atarız.

Ya da hiç istemediğimiz bir şeye hayır demek yerine, istemeye istemeye onu yapmaya zorlarız kendimizi. Küçük yaşlarda hayır demeyi öğrenemediysek, bu durum ömür boyu devam edebilir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak, onları üzmemek için kendimizi üzeriz.

Hal böyle olunca, bizi hastalıklara karşı koruyan bağışıklık sisteminin kafası karışır. Çünkü o, aslında hem ruhsal hem de bedensel olarak bize kötülük yapmak isteyen düşmanlarımızla mücadele etmek, onları yok etmek için var. Bizse onlara tepki göstermez, “hayır” demez hatta kimi zaman dostça davranırsak sistemin kafası karışır. Dostu düşmandan ayıramaz hale gelir.

BEDEN TEPKİ GÖSTERİR

Böylelikle zaten kafasını karıştırdığımız, bizi hastalıklardan koruyan sistemler giderek zayıflar ve bu durum uzun yıllar devam ederse sonunda çöker. Yani bizim yerimize bedenimiz onlara hayır der. Bizim gösteremediğimiz tepkiyi bedenimiz gösterir. Biz hastalanınca yıllardır başkalarına adanan hayatlar artık bunu yapamaz.

Dünyada bu tür araştırmalar hızla devam ediyor. Biliminsanları hangi tür kişiliklerin bu tür ölümcül hastalıklara yol açabildiğini arayan çalışmalar yapıyorlar. Sonraki yazılarımda bu konuda sizi daha fazla aydınlatmaya ve bilgilendirmeye gayret edeceğim.

SAVAŞTAN FARKI NE

Psikiyatristler hastayı her zaman bir bütün olarak görür ve olabildiğince onu dinler ve sorunun ne olduğunu, kişinin neden hastalandığını anlamaya çalışır. Geçmiş yıllarda biz psikiyatristler de kişilik özelliklerinin, yaşam biçimlerinin çok ciddi hastalıklara yol açtığını bilmiyorduk. Zaten eskiden tıpkı diğer hekimler gibi bilmediğimiz daha pek çok şey vardı. Tıptaki ilerlemenin ışığında bizler de her gün yeni bir şey öğreniyoruz. Ancak bu son öğrenilen gelişme, meslek hayatımızda çok şeyi değiştirecek.

Özellikle Batılı biliminsanları psikiyatriyi geleceğin en önemli bilim dalı olarak görüyorlar. Önemli olmak ya da olmamak değil sorun. Tıbbın her dalı çok önemlidir aslında. Hepimiz bir bütüne yani insan sağlığına hizmet ederiz. Ancak kişiliğimizle beden sağlığımız birbirini bu kadar çok etkileyebiliyorsa, bize gerçekten de çok büyük işler düşecek demektir.

Bir de alternatif tedaviler konusu var. Amerika Birleşik Devletleri gibi dünyanın en gelişmiş ülkesinde bile nüfusun üçte birinin alternatif terapi uygulayıcılarına başvurduğu görülmüş. Bizim ülkemizde de sanırım bu talep hızla yayılıyor. İnsanlar onlara sahip çıkacak birilerini arıyorlar.

BU DÜNYANIN SORUNU

Burada sitemim, asla meslektaşlarıma ya da diğer hekimlere değil. Özellikle ülkemizde canla-başla çalışan bir hekim ordusu var. Bunu COVID-19 salgınında çok daha yakından gördük. Hekimlerimiz canları pahasına bu salgınla mücadele etti. Kimi hastalığı ailesine de bulaştırmamak için evine bile gitmedi. Kimi hastalandı, kimi de hayatını kaybetti. Bunun ülkeyi düşmanlardan kurtarmak için savaşa gitmekten ne farkı var?

Her ikisi de vatandaşlarını kurtarmak için ölümü göze alıp cepheye gidiyor. Cephe, birinde savaş alanı, diğerinde bulaşıcı hastalıktan muzdarip insanların yattığı hastaneler. İnsanlar virüs alırım diye hastanelerin önünden geçmeye korkarken, büyük bir hekim ordusu hastanelerden çıkamaz oldu.

Hekimlik bunun için kutsal bir meslek ya zaten. Ama o kutsal mesleği hayatları pahasına icra edenlerin kıymetini biliyor muyuz diye, bir kez daha sormak isterim.

Tıp ilerledikçe bir yandan hastalıklara yeni çareler üretiliyor ama bir yandan da hastalar sahipsiz kalıyorlar. Sevgili meslektaşlarımın hastaya ayırdıkları süre çok az da olsa, keşke onların gözlerine bakıp kulaklarını dört açıp birkaç dakika bile olsa hastalarına ne kadar değer verdiklerini, onları nasıl dikkatle dinlediklerini hastalarımıza hissettirebilse...

Eminim bunu zaten yapan pek çok hekim arkadaşım var ama bir yandan da dışarda bekleyen bir hasta ordusu olunca arada bir hepimizin kafası karışabiliyor, dikkatimiz dağılabiliyor. Bu aslında sadece bizim ülkemizin değil, dünyanın sorunu. Bakalım dünya gelecekte bu sorunla nasıl başa çıkacak.

FEHİME HANIM’IN YARDIMCISI

Sahipsiz hastalar


GEÇEN gün yaşlı bir hanım geldi bana. Temiz yüzlü, yüzünden hanımefendilik akan, yaşlansa da zarafetini hiç kaybetmemiş bir kadın. Oturuşu, kalkışı, konuşması, ses tonu bile öyle saygılı ki...

Son bir yıldır, gitmediği doktor kalmamış. Arada bir gelen ve bazen sırtına, bazen de bacaklarına vuran bir ağrıdan şikâyet ediyordu. Bunun için gitmediği doktor, yapılmadık tetkik kalmamış. Hatta bu arada birkaç ufak operasyon da geçirmiş.

Bu yüzden oğlu ve kızı o hastanelere yüklü miktarda para ödemek zorunda kalmışlar. Çocuklarını sıkıntıya soktuğu için de çok üzülüyordu Fehime Hanım.

NE OLDUYSA 1 YIL ÖNCE

Sonunda gittiği doktorlardan biri, bir kere de psikiyatristle konuşmasını önerince, bana gelmiş. “Anlatın, sizi dinliyorum” dedim, “Anlatacak bir şey yok ki” dedi.

Yalnız yaşıyormuş. Biri erkek, biri kız iki çocuğu varmış. Onlar da evlenip gidince evde yalnız kalmış. Eşini zaten on beş yıl önce kaybetmiş.

Ama hastalık bir yıl önce başlamış. Demek ki ne olduysa bir yıl önce olmuş. Ne oldu acaba? Sürekli soru soruyorum. Oradan buradan, hemen her konuda soru soruyorum ama aradığım cevap bir türlü gelmiyor. Eşiyle iyi bir evlilikleri olmuş. Biraz titiz biriymiş eşi ama zamanla ona alışmış. Eşi hastalanınca ona çok iyi bakmış. Ölürse ben ne yaparım diye çok korkmuş ama zamanla yalnızlığa da alışmış. Çocuklarıyla da hiçbir sorunu yokmuş. İkisi de çok düşkünmüş annelerine.

Sahipsiz hastalar

BİR ŞEYE GEREK KALMADI

Yok... Arıyorum ama onu hasta eden nedeni bir türlü bulamıyorum. Pes etmek yok, aramaya devam.

“Bana bir 24 saatinizi anlatır mısınız?” diyorum. Acaba nasıl yaşıyor, evde ne yapıyor bu kadın.

“Hiç” diyor. “Eskiden bütün evin işini ben yapardım. Yalnız da olsanız ev işleri hiç bitmiyor. Eşim çok titiz olduğundan eskiden beri bir program dahilinde yapardım bu işleri. Sabah yataktan kalktığım anda ne yapacağım belliydi. Ama şimdi sağ olsun çocuklarım bir yardımcı tuttular bana. Bende yatılı kalıyor. Artık benim hiçbir şey yapmama gerek kalmadı. Her şeyi o yapıyor sağ olsun” demez mi?

EVİM ARTIK ONUN

Derin bir oh çekiyorum ama o ne yaptığımı, nasıl rahatladığımı fark etmiyor. Bazen bilmece çözmek gibidir bizim işimiz. Ya da dedektif gibi iz süreriz. Ta ki o izi bulana kadar. Korkarak soruyorum Fehime Hanım’a “Yardımcınız ne zamandan beri sizinle?” diye.

“Bir buçuk yıl kadar oldu” diyor. Oh... demek öyle!

Sessiz, sakin bir kız. Ne desem yapıyor ama ben zaten ondan bir şey istemiyorum. Ne de olsa yıllardır kendi işimi kendim yaptım. Kimseden bir şey istemedim. Aslında yardımcı da istemedim ben ama çocuklar çok ısrar edince onları kıramadım. Ev artık benim değil, onun. Ben de misafirim o evde.

ENERJİ HASTALIK OLDU

Bilmece bir anda çözüldü. Demek kadıncağızın alışkın olduğu hayat tarzı bir anda değişti. Ona köşede oturmak kalınca, hastalık da hemen damladı. Yıllardır o işlere akan enerji, bu sefer de hastalık olarak ona geri döndü.

İnsanın artık bir işe yaramadığını hissetmesi, adeta ölümü çağırmak gibidir. Az ya da çok, önemli ya da önemsiz, hepimiz bir işe yaramak isteriz. Sabah yataktan kalktığımızda, o gün yaşadığımızı, hâlâ hayatta olduğumuzu bize hatırlatacak bir şeyler olsun isteriz. Hareket etmek isteriz.

ARTIK PEK ÇOK NEDENİ VAR

Fehime Hanım şimdi nasıl diye soracak olursanız, yardımcı gideli beri canlandı. Artık sabahları yataktan kalkmak için pek çok nedeni var. Evin bütün işleri, hatta çarşı-pazar onu bekliyor. Kolay mı çarşıya pazara gitmek... Giyinecek, kuşanacak, belki çıkmadan duşunu alacak, saçını başını tarayacak, sonra da yıllardır onu çok iyi tanıyan esnafla ayaküstü muhabbet ederek alışverişini bitirip eve gelecek.

‘BEN HÂLÂ VARIM’ DİYECEK

Sahipsiz hastalar

Evde aç oturacak hali yok ya... Canı ne isterse mutfağa girip pişirecek, ortalığı toplayacak, yorulacak.

Hele misafiri olduğu günler yorgunluktan karnı değil ama beli ağrıyacak. Akşam çocuklar aradığında onlara tek tek anlatacak ne yaptığını, ne kadar yorulduğunu, şimdi de belinin nasıl ağrıdığını... Pazar günleri çocuklarına kendi elleriyle yemekler yapıp yedirecek...

Ben hâlâ varım diyecek.

ONCA İLAÇ BOŞUNAYMIŞ

Meğer ne kolaymış değil mi Fehime Hanım’ı tedavi etmek? Doktor onu biraz dinlese, anlayacak neden hastalandığını. Meğer onca ameliyatı boşuna olmuş, onca ilacı boşuna yutmuş, çocukları onca parayı boşuna harcamış.

Bir dahiliyeci, bir cerrah ne bilsin Fehime Hanım’ın yardımcısını? Onun odağında Fehime Hanım’ın karnındaki ağrı var. Tıpkı benim safra kesesindeki taştan anlamadığım gibi...

Bakalım gelecek, bize daha neler gösterecek.

Haftaya görüşmek üzere,

Hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

X

Öznur’a sorular

Sevgili okuyucularım, Geçen hafta sizlere Öznur’un acılı hikâyesini yazmıştım. Hatırlarsınız, Öznur henüz çok genç bir kızımız. Üniversite öğrencisi. Ne yaparsa yapsın büyük şehirde, okulda kendini arkadaşlarına kabul ettirememiş, hep dışlanmış ve çok mutsuz. Ondan önceki hafta da size geçmişimizin geleceğimizi nasıl etkilediğini yazmış ve sizlere kaderle ilgili pek çok soru sormuştum. Ve demiştim ki “İşte kaderiniz sizlere sorduğum ve bu sorulara verdiğiniz cevaplarda gizli”.

Şimdi de gelin bu soruları Öznur’a soralım. O daha genç, nasıl bir kader onu bekliyor bilmiyoruz ama hep birlikte bazı tahminler ve çıkarımlar yapalım diyorum. Bunu bir çeşit kendimizin ya da çocuklarımızın geleceğini bir kâhin gibi aşağı yukarı tahmin edebilmek için yaptığımız bir egzersiz olarak da kabul edebilirsiniz.

ANA DİLİMİZ ŞİDDET DEĞİL ŞEFKAT OLSA

İlk sorumuz, nasıl bir coğrafyada dünyaya geldiğinizle ilgiliydi. Öznur, Güneydoğu Anadolu bölgemizin önemli illerinden birinde dünyaya gelmiş. Ben o bölgedeki pek çok ilimizi gidip gördüm. Bazılarında imza günlerine katıldım. Her yeri ayrı güzel, her yeri tarih kokuyor bu bölgemizin. Gezmelere, bakmalara doyamıyor insan. Bir de orada yaşayan kadınlı-erkekli tanıştığım pek çok insan var. Her biri nasıl misafirperver, nasıl sıcacık insanlar anlatamam. Sizi adeta başlarında taşıyor, nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlar. Özellikle gençlerin elleri, kolları kitap dolu... Pek çok kitapçı dükkânı, hatta kütüphaneler var. Sanatın her türlüsüne, özellikle müziğe de çok meraklılar, kimi çalıyor, kimi söylüyor.

HÜZÜN KOKUYORLARDI

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı yaptığım bu gezilerde... Belki de ülkemizin en güzel kızları, en yakışıklı erkekleri oralarda yaşıyor. Annem eskiden birini beğendiği zaman, “Allah’tan sürmeli” derdi. Gerçekten de doğuştan sürmeli hepsi. Kaşlar, gözler her birinde dikkat çekecek kadar güzeldi.

Bir başka özellikleri de hemen hepsinin derin duygulara sahip olmasıydı ama bu duygular sanki en çok hüzün kokuyordu. Ve ben her birine baktıkça, gülerken bile, gözlerindeki bu derin hüznü hep hissettim.

Peki ama sen bunu nasıl hissettin diye soracak olursanız, hüznü tanımayan insan nasıl hissetsin bunu... Demek ki ben de bu duyguyu çok iyi tanıyorum.

Yazının Devamını Oku

‘Sen bir hiçsin’

Sevgili okuyucularım, bugün yine beni çok etkileyen gerçek bir yaşamöyküsünü daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Güneydoğu Anadolu kültürü içinde “Sen bir hiçsin” mesajıyla büyüyen Öznur’un hikâyesi bu.

Hikâyeyi sizlere Öznur’un ağzından anlatacağım.

KADIN ERKEK FARK ETMİYOR

Ben, Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinde dünyaya gelen ve oranın kültürüyle büyütülen, 23 yaşında bir kızım. Şu anda üniversite öğrencisiyim. İnşallah okul bitince öğretmen olacak ve yıllardır hayalini kurduğum hayata kavuşacağım.

Bu kültürde büyümek erkekler için büyük bir şansken kızlar içinse büyük bir şanssızlık. Gerçi burada yetişen erkeklere şanslı desem de, onlar da hayatın gerçek yüzünü tanımadan yetişiyor ve sonunda bizim gibi onlar da mutsuz oluyorlar.

Biz kızlara gelince, doğduğumuz günden itibaren bize verilen en önemli mesaj “Sen bir hiçsin” oluyor. Bizler insan kategorisinde bile değiliz. Aşağılık mahluklarız. Sanki bizi hiç istemeyen, hep reddeden bir dünyaya zorla gelmişiz. Bizim varlığımız bile onlara batıyor ve bizi görmek bile istemiyorlar.

İsterseniz hikâyem annemden başlasın.

‘BEN SİZE KIZI VERDİM GİTTİ’

Annem genç kızlığında çok güzelmiş. Evlerine her gün görücüler gelir, bu kızı hangimiz kapacağız diye birbirleriyle yarışırlarmış. Annem bir süre gelenleri istememiş. Oysa aile, kızlarını bir an önce birine verip ondan kurtulmak derdindeymiş. Dedem giderek kızmış bu işe. “Ne bu böyle... Her geleni geri mi çevireceğiz? Ben seni bir an önce birine vereyim de gör” diyerek söylenmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

Kaderimizi anlamanın sırları

Sevgili okuyucularım,

Psikiyatrist olunca, hikâyeleri başka türlü dinlemeyi öğreniyor insan. Kızmadan, yargılamadan ama hikâyenin ne zaman ve kimler tarafından açılan yaralarla başladığını, kişiyi neden bu kadar etkilediğini, incittiğini anlamaya çalışarak, kendinizi onun yerine koyarak, her anladığınızı zamanından önce kişiye söylemeden dinlemeyi.

İnsanlar psikiyatriste gelirken asıl sorunlarının ne olduğunu, geçmişte en çok nerelerinden yaralandıklarını bilmez. Kimi hep anlatır, kimi susar. Cevap ne anlatanın anlattığında, ne susanın suskunluğundadır. Gerçekler her zaman bizim gizli geçmişimizde ya da kişisel tarihimizde gizlidir.

Hakikati bulmaya çoğu zaman kişisel tarihimiz de yetmez. Ülkemizin, ailemizin, sülalemizin geçmişte yaşadıkları da etkiler kaderimizi. Anamız, babamız, dedemiz, ninemiz, onların da dedeleri nineleri ne yaşamış, nerede yaşamış, nasıl yaşamış? Başlarına ne gelmiş de ne gelmemiş?



HANGİ COĞRAFYANIN EVLADISINIZ

Yazının Devamını Oku

İlk aşk

Sevgili okuyucularım, bu hafta sizlerle, yine sizlerden gelen bir mektubu paylaşmak istiyorum.

Okurken ben çok etkilendim. İlk aşkın izlerini buldum o mektupta. Çok gençken yaşananlar, çocukken yaşananlar kadar derinden etkileyebiliyor bizi. Adeta kaderimizi, hayat yolumuzu değiştiriyor.

Bazen olaylar öyle bir içine alıyor ki, kendimizi öylesine çaresiz hissettiriyor ki bu çaresizlik sonradan üstümüze yapışıp kalabiliyor.

Bakalım okuyunca siz ne düşüneceksiniz?

Merhaba Gülseren Hocam,

Ben Songül, size daha önce de yazmıştım ama o zaman kendimi yanlış anlatmışım. Olsun bana cevap vermeniz bile benim için önemliydi. Nasılsınız hocam, sizi yakından takip ediyorum, umarım iyisinizdir? Bugün size kendimi anlatmak istiyorum. Bu fırsatı bize verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.


Yazının Devamını Oku

Acil servis günleri

Geçen haftalarda yazdığım “Nöbetçi Doktor” adlı yazıdan etkilendiğinizi gösteren mesajları görünce, sizlere bu hafta da Hacettepe Acil’de çalıştığım zamanlara ait anılarımı anlatmak istedim.

Bizim zamanımızda Hacettepe’de hangi bölümde ihtisasa başlarsanız başlayın, bir an önce doktor olabilmeniz için sizi acil rotasyonuna yollarlardı. Çok haklıydılar çünkü Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş biri, hastanelerde çalışmadan, hastalarla birebir ilişki kurmadan kendilerini doktor gibi hissetmez.

Üstelik ben Ankara Tıp mezunuydum. Ah o günler ah... Kitapların her biri tuğla gibiydi maşallah. Oku okuyabilirsen. Aman Tanrım! Bize neler öğrettiler neler...

Bu sözleri o zaman söylerdim. Zaten ihtisasta bilmemiz gereken her şeyi öğretecekler bize. Bunca ayrıntı, bunca teorik bilgiye ne gerek var ki, diye söylenir dururdum. Hocalarımızın her biri gerçekten de eli öpülecek hocalardı. Ne çok emek verirlerdi bize. Şimdi aradan yıllar geçince o öğrendiklerimizin hiçbirinin gereksiz ayrıntılar olmadığını, hangi ihtisası yaparsanız yapın, aslında doktorluğun bir bütün olduğunu çok daha iyi anlıyor ve herbirini saygıyla anıyorum.



İşte henüz arkamdan biri “Doktor Hanım” diye seslendiğinde, hiç üstüme alınmayan ben, Hacettepe acile girince doktor olduğumu anlayıvermiştim.

Yazının Devamını Oku

Zil çaldı haydi okula

Sevgili okuyucularım

Uzun bir aradan sonra nihayet okullar açılıyor. Umarım öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz bu dönem çok başarılı, çok sağlıklı ve keyifli bir yıl geçirirler.

Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Çocukluğumuz zihnimizin en değerli, en unutulmaz hazinesidir. Yaşlansak da, hatta Alzheimer gibi hafızamızı silen hastalıklardan birine yakalansak, her şeyi unutsak da... Çocukluk anılarımız hep taze kalır. Okulların açılacağını duyunca benim de aklım o günlere gitti, ilkokula başladığım günlere...

Açık kumral, hatta biraz kızıla çalan saçlarımı annem sabah erkenden iki taraftan sıkıca örmüş, uçlarına beyaz kurdeleler bağlamıştı. Siyah önlüğüm, beyaz yakam ve rugan ayakkabılarımı çoktan giymiş, bir hafta önceden hazırladığım çantamı sırtıma takmış, heyecanla babama bakıyordum. O hâlâ hazır değildi. Babam işte... Kırk kere kravatını düzeltmeden, şapkası başına iyi oturmuş mu diye aynada bakıp onu iyice oturtmadan çıkmaz ki evden.



ZIPLAMAK YASAK MIYDI

Yazının Devamını Oku

Nöbetçi doktor

Geceleri hep geç yattığım için sabahları dokuzdan önce kalkamam ve erkenden kalkıp da güneşin doğuşunu izleyenlere hep imrenirim.

Hacettepe’de nöbetçi olduğum günler gelir aklıma. Nöbette uyuma şansımız pek olmazdı. Ya klinikte yatan hastalarla ilgilenirdik ya da sık sık acilden çağırırlardı. Acil servisler psikiyatri bölümlerinden en çok intihar vakaları nedeniyle konsültasyon isterler. Genelde her gece birkaç intihar vakası mutlaka gelirdi. Bayram seyran, yılbaşı gibi özel günlerde, bu sayı artardı. Demek ki özel günlerde insanlar daha hassas oluyorlar.




Gece kuşu olsam da, saat üçü geçince kulaklarım düşer, yatağın yolunu zor bulurum. Bu yüzden hayatımda gece üçten sonrası pek yoktur benim ama nöbetteysen uyumayacaksın. Ben de içimden derdim ki, madem uyumuyorum, bari hayatın hiç yaşamadığım saatlerini de göreyim. Hacettepe’nin koridorlarında üzerimde beyaz doktor gömleğimle gezerken bile aklım hem içeride, hem de dışarıda akan hayatta olurdu.

Yazının Devamını Oku

Gerçek olan hayaller

Merhaba sevgili okurlarım... Kadın cinayetlerinin, bitmek tükenmek bilmeyen COVID-19 salgınının, sellerin, yangınların ve bunlara bağlı ölümlerin ardı arkası kesilmezken, ben bugün sizlere biraz moralinizi yükseltecek, size pozitif enerji verecek bir kadın hikâyesi anlatmak istiyorum.

Bir kadının içinde bulunduğu olumsuz koşullara rağmen okuyup meslek sahibi olması, ayakları üzerinde durabilmesi, hayata güvenle bakabilmesi ne güzel değil mi? İşte Özden Hanım da o kadınlardan biri... Ben Özden Hanım’a da, anlattıklarına da bayıldım. Umarım siz de beğenirsiniz.

Özden Hanım anlatıyor:

“Her çocuğa sorulan sorudur ‘Büyüyünce ne olacaksın?’... Kimi heyecanla “Doktor!” der boynunda stetoskop ve beyaz önlüğüyle kendini düşlerken, kimisi öğretmen olmak istediğini söyler gururlanarak. Bir yandan da kendini tahta önünde ders anlatırken, öğrencilerine sorular sorarken hayal edip gülümser. Kimi hemşire, kimi itfaiyeci, kimi polis, kimi de pilot olmak istediğini söyleyip gözlerinin içi gülerek o günlerin hayalini kurar.



Yazının Devamını Oku

Genç bir kızı hunharca öldüren... Ali anlatıyor

Meslek hayatım boyunca pek fazla suçlu tanımadım ama yine de gencecik bir kadını hunharca öldürüp cezasını çektikten sonra bana gelen birini çok iyi hatırlıyorum.

Adı Ali’ydi. İç Anadolu’nun bir köyünde doğmuş, ilkokuldan sonra bir daha okula gitmemiş, 17-18 yaşlarında İstanbul’da bir akrabasının yanına gelmiş ve inşaatlarda çalışmaya başlamış. Köyde bir sevdiği varmış, aile onu başkasına verince o da kendini İstanbul’a dar atmış. Askerliğini de yaptıktan sonra bir daha köye dönmemiş.

Aile çiftçilikle geçiniyor, çocuklar biraz büyüyünce tarlada hiç olmazsa getir götür işlerine bakıyormuş. Aile zar zor geçindiğinden kızları bir an önce evlendirmenin, oğlanları da şehre gönderip üç beş kuruş para kazanmasının peşindeymiş. Ne kazanırlarsa, çoğunu herkes köye gönderiyormuş.

Ali önce inşaatlarda amelelik, sonra küçük lokantalarda garsonluk yapmış. Onun gibi yersiz yurtsuz pek çok arkadaş edinmiş. En büyük eğlenceleri izinli günlerinde ya da saatlerinde ıssız bir deniz kenarında bir yandan denize bakarken bir yandan bira içip kadınlardan, kızlardan konuşmakmış. Her birinin kadınlarla ilgili anlatacağı bir şeyler varmış; Ali hariç.

UTANGAÇ, KORKAK...

Zaten çocukluğundan beri az konuşan, alıngan, çekingen, korkak bir çocukmuş Ali. Babası hepsini çok döver ama en çok Ali ağlar, o ağladıkça “Sen ne biçim erkeksin” diyerek onu daha çok dövermiş. Köy yerinde babaların çoğu dövermiş çocuklarını. Bazı anneler çocukları çok dövülünce kızar, araya girer, bazılarıysa, Ali’nin annesi gibi sadece uzaktan bakmakla yetinirmiş.


Yazının Devamını Oku

Anneee evimize gidelim

Bu ara ülkemizde ve dünyada felaketler hiç bitmiyor. Karadeniz’i sel götürürken Akdeniz ve Ege yanıyor. Eğer ormanlarımızı ve evlerimizi bilerek yaktılarsa, onların da yüreği yansın inşallah. Ne zaman bir yere sel gelse, birinin evi yansa, hep çocukluğum gelir aklıma.

Ben sanırım o zamanlar henüz 4-5 yaşlarındaydım. Ankara Varlık Mahallesi’ne sel gelmişti. Ankara o zamanlar büyük, gelişmenin, medenileşmenin heyecanını yaşayan bir kasaba gibiydi. Nerede yangın olsa, sel gelse ya da bir cinayet işlense bunu daha gazeteler yazmadan kulaktan kulağa herkes duyar, meraklanır ve akın akın olay yerine giderdi.



ŞEKERLİ SU İÇİRİYORLARDI

Gece vakti, annem, bütün komşularla birlikte kız kardeşimle benim ellerimizden tutmuş, sel gelen mahalleye götürmüştü. Ortalık karanlıktı. Bir çukurun içindeki evler yarı beline kadar suyun içinde kalmış, büyük bir kalabalık bu çukuru çevrelemiş, kimi olayı korkuyla, merhametle seyrediyor, kimileri kayıklarda kürek çekerek evlerin çatısına çıkan insanları kurtarmaya çalışıyor, kimileri de yine suyun içinde onlara yardım ediyordu.

Kurtarılanlar kıyıya, bizim olduğumuz yere çıkarılıyor, kalabalığı oluşturan herkes selden kurtarılanların başında, kimi yanında getirdiği temiz sularla çıkanların önce yüzünü yıkıyor, sonra da her birine

Yazının Devamını Oku

Şiddet artık insana yakışmıyor

Sevgili okurlarım, Sizlerle bir süre daha şiddeti konuşmaya, bunun örneklerini sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Şiddet artık bilimde ve teknolojide inanılmaz keşiflere imza atmış, sanatın her dalında harikalar yaratmış, ciltler dolusu kitaplar yazmış, internet aracılığıyla dünyayı ayağımıza getirmiş, uzaya gitmiş biz insanlara hiç yakışmıyor.

Şiddet sadece karşınızdakine gösterilen fiziksel saldırı değildir. Bunun karşındakini öldürmeye kadar gideni var, yaralama var, tehdit var, şantaj var, aşağılama, kınama, utandırma var, cinsel taciz ve tecavüz var.

HER ALANDA MEVCUT

Şiddet aslında hayatımızın her alanında var.

Geçen günlerden birinde sanatçılarımızdan biri, konsere çıkarken giydiği kıyafet nedeniyle sosyal medyada adeta linç edildi. Bizler onu beğenmek zorunda değiliz. Ama linç etmek, hakaret etmek neden?

Bizim toplumumuzda açık giyen de var, kapalı giyen de. Başını örten de var, açan da... Onlar bizim düşmanımız değil, hepsi de bizim insanlarımız, yani içimizden biri onlar. Tam tersine birbirimize kenetlensek; yargılamak, ayıplamak, yermek, aşağılamak yerine elimizden geldiğince birbirimize destek olmaya çalışsak ne güzel olurdu.

Bizler aslında çok

Yazının Devamını Oku

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

“Nasıl yani?” diyorum içimden: “Hem doktor hatta profesör ol ama hâlâ kocandan dayak ye...” İlk anda böyle düşünsem de çok iyi bir mesleği olan pek çok kadından duydum bunu ben ama hâlâ zihnim bu gerçeği kabul etmek istemiyor."

O gün, uzun boylu, kumral, saçlarını arkasında toplamış, dudağındaki pembe rujdan başka makyajı olmayan, güzel yüzlü, kırklı yaşlarda bir kadın giriyor benim kırmızı odama. Üzerindeki lacivert etek ceket ve elindeki büyükçe çantayla çalışan bir kadın olduğu hemen anlaşılıyor.

Bana anlatacağı şey her neyse, bundan çok utandığını hemen anlıyorum. Onu rahatlatmak için kurduğum bir iki cümleden sonra, başını önüne eğerek, usul usul başlıyor anlatmaya:

- Hocam ne olur, beni ayıplamayın. Artık bu yaşadıklarımı biriyle paylaşmam gerekiyor. Belki siz bana bir yol gösterirsiniz. Ben 15 yıllık evliyim ve on üç yaşında bir kızım var. Ve hâlâ kocamdan dayak yiyorum.

‘KADIN OLMAK SUÇ MU’

İçime ince bir sızı yayılıyor. Dayağı yiyen o, bundan utanan yine o.


Yazının Devamını Oku

Hanife nasıl kurtulur

O gün genç kadın uzun uzun içini döktü bana. Aslında bir çıkış yolu bulabilse eşinden ayrılmakta kararlıydı çünkü bu evlilik devam ettiği sürece hayati tehlikesi de hep olacaktı. İşin kötüsü aynı tehlike ayrılırsa da vardı.

MERHABA sevgili okurlarım,

Geçmiş yıllardan birinde bana gelen genç bir kadın söze şöyle başlamıştı:

“Hocam, ben iki arada bir derede kaldım. Boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koysam almıyor. Ne yapacağımı şaşırdım. Herkes bir akıl veriyor, ona da benim aklım yatmıyor. Ben beş yıllık evliyim. Liseyi bitirdiğim yıl üniversite sınavlarını kazanamayınca babam beni hemen evlendirmeye kalktı. Yaşım daha 18 bile olmamıştı. Benim de aklım okula gidip gelirken tanıştığım Rahmi’deydi zaten. Annem biliyordu ama babama korkudan söyleyememiştik. Rahmi benden beş yaş büyüktü ve bir süpermarkette çalışıyordu. Ailemin ise gözü yükseklerdeydi. Aslında ben de isterdim işi gücü daha iyi biriyle evlenmeyi ama babamın beni vereceği tipleri aşağı yukarı tahmin edebiliyordum.”



‘İÇKİ İLE İYİCE DARALDIK’

Yazının Devamını Oku

Kime âşık oluruz

Tesadüf deyip geçtiğimiz pek çok şey aslında tesadüf değildir. Bize çocukluk acılarımızın bir benzerini yaşatacak kişileri gözünden tanır ve gider ona âşık oluruz. Hayat onu kendi ellerimizle buldurur bize.

Yıllardır her gün akşama kadar birbirinden çok farklı insanların hayat hikâyelerini dinlerken, kimselere göstermedikleri içdünyalarının rengârenk dehlizlerinde gezinirken insan eğer çok ister, çok dikkat eder ve kulak kesilirse, bir zaman sonra çok uzaktan da olsa hayatın sesini duymaya, onun kendine has bir dili ve matematiği olduğunu görmeye başlıyor.

Doğduğumuz evlerin, yaşadığımız geçmişin, yakın ilişkilerimizin geleceğimizi nasıl şekillendirdiğini, doğduğumuz evlerde bize öğretilen katı çocukluk inançlarımızın, o evlerde aldığımız yaraların eline kalemi alıp kaderimizi nasıl bir bir yazdığını bir anda görüveriyor insan.



Kendi irademizle aldığımızı sandığımız kararların, yaptığımız seçimlerin pek de öyle olmadığını, hiç istemediğimiz, kendimizi çaresiz hissettiğimizde kurulan tuzakların aslında bizim eserimiz olduğunu, kader dediğimiz şeyin alnımıza o evlerde, anne babalarımız ve beraber yaşadığımız en yakınlarımız tarafından yazıldığını zaman içinde görüvermek nasıl bir duygu acaba, hiç düşündünüz mü?

OLAMAZ, O CANİ İÇİMİZDEN BİRİ

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI