GeriDr. Gülseren Budayıcıoğlu Öznur’a sorular
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Öznur’a sorular

Sevgili okuyucularım, Geçen hafta sizlere Öznur’un acılı hikâyesini yazmıştım. Hatırlarsınız, Öznur henüz çok genç bir kızımız. Üniversite öğrencisi. Ne yaparsa yapsın büyük şehirde, okulda kendini arkadaşlarına kabul ettirememiş, hep dışlanmış ve çok mutsuz. Ondan önceki hafta da size geçmişimizin geleceğimizi nasıl etkilediğini yazmış ve sizlere kaderle ilgili pek çok soru sormuştum. Ve demiştim ki “İşte kaderiniz sizlere sorduğum ve bu sorulara verdiğiniz cevaplarda gizli”.

Şimdi de gelin bu soruları Öznur’a soralım. O daha genç, nasıl bir kader onu bekliyor bilmiyoruz ama hep birlikte bazı tahminler ve çıkarımlar yapalım diyorum. Bunu bir çeşit kendimizin ya da çocuklarımızın geleceğini bir kâhin gibi aşağı yukarı tahmin edebilmek için yaptığımız bir egzersiz olarak da kabul edebilirsiniz.

ANA DİLİMİZ ŞİDDET DEĞİL ŞEFKAT OLSA

İlk sorumuz, nasıl bir coğrafyada dünyaya geldiğinizle ilgiliydi. Öznur, Güneydoğu Anadolu bölgemizin önemli illerinden birinde dünyaya gelmiş. Ben o bölgedeki pek çok ilimizi gidip gördüm. Bazılarında imza günlerine katıldım. Her yeri ayrı güzel, her yeri tarih kokuyor bu bölgemizin. Gezmelere, bakmalara doyamıyor insan. Bir de orada yaşayan kadınlı-erkekli tanıştığım pek çok insan var. Her biri nasıl misafirperver, nasıl sıcacık insanlar anlatamam. Sizi adeta başlarında taşıyor, nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlar. Özellikle gençlerin elleri, kolları kitap dolu... Pek çok kitapçı dükkânı, hatta kütüphaneler var. Sanatın her türlüsüne, özellikle müziğe de çok meraklılar, kimi çalıyor, kimi söylüyor.

Öznur’a sorular

HÜZÜN KOKUYORLARDI

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı yaptığım bu gezilerde... Belki de ülkemizin en güzel kızları, en yakışıklı erkekleri oralarda yaşıyor. Annem eskiden birini beğendiği zaman, “Allah’tan sürmeli” derdi. Gerçekten de doğuştan sürmeli hepsi. Kaşlar, gözler her birinde dikkat çekecek kadar güzeldi.

Bir başka özellikleri de hemen hepsinin derin duygulara sahip olmasıydı ama bu duygular sanki en çok hüzün kokuyordu. Ve ben her birine baktıkça, gülerken bile, gözlerindeki bu derin hüznü hep hissettim.

Peki ama sen bunu nasıl hissettin diye soracak olursanız, hüznü tanımayan insan nasıl hissetsin bunu... Demek ki ben de bu duyguyu çok iyi tanıyorum.

‘BU MÜZİĞİ ANLAMIYORUM’

Böyle yazınca aklıma öyle bir şey geldi ki, birkaç satır da olsa Öznur’a ara verip mutlaka onu yazmak istedim.

Bir akşam bir dost toplantısına yıllarca Amerika’da yaşamış biri de katılmıştı. Aramızda ünlü müzisyenlerimizden biri de vardı. Söz bizim ülkemizdeki hüzünlü, bol acılı şarkılara, türkülere geldi. Durdu, durdu, sonra şöyle dedi: “Ben bu ülkede yapılan pek çok müzik türünü çok beğeniyorum ama bir kısmı bana hiç hitap etmiyor. Siz onlardan ne anlıyorsunuz, onu da bilemiyorum.”

Ben hariç herkes onu soru yağmuruna tuttu ama ben anladım onu. Anadolu’nun kokusunu içine çekmeyen, başka bir ülkenin kültürüyle harmanlanmış biri ne anlasın bizim bol acılı müziğimizden. Onlar hedefe keyfi, coşkuyu, mutluluğu koymuş artık. Kapı gıcırdasa, tencere tıkırdasa, büyük kalabalıklar hep birden eller havada yapıp avazları çıktığı kadar bağırıyor ve coşuyorlar. En çok bir aradayken eğleniyor, bütün kurtlarını döküyorlar.

TEK DERTLERİ EĞLENMEK

Düşünüyorum da yine annemden sık duyduğum bir söz geliyor aklıma. Onlar ununu elemiş, eleğini de duvara asmış bir ülkenin çocukları. Dünyanın en zengin, en gelişmiş, hatta dünyaya patronluk eden ülkesinde dünyaya gelmişler. Tek bir dertleri var, o da eğlenmek. Ama derseniz ki, sen de orada doğmak, orada yaşamak ister miydin, cevabım kesinlikle hayır olurdu. Ben ülkemden de, yaşadığımız coğrafyadan da, bizim kültürümüzden de çok memnunum. Ancak keşke artık daha uygar bir ülke haline gelebilsek, birbirimize karşı sevgili olduğumuz kadar saygılı da olabilsek. Kimse bizim hakkımızı yemese, biz de kimsenin.

Yolda yürürken kaşları çatık değil, gülümseyen insanlar görsek, birbirimizle hep selamlaşsak. Bütün çocuklarımızı en iyi şekilde eğitebilsek, parası çok olanı değil, eğitimi yüksek, ülkeye faydalı insanları başımızda taşısak. Birbirimizi sürekli eleştiren, kıran, döken değil hep öven, yücelten insanlar olsak. Televizyonlarımızı açtığımızda, haberleri izlerken Büyük Millet Meclisi’mizden baş-
layarak, o gün yaşanan kavgaları, birbirlerine söyledikleri hakaret dolu, aşağılayıcı sözleri, bitmez tükenmez kazaları, vahşetleri, işlenen kadın cinayetlerini, tacizi, tecavüzü değil de, sevgiyi, barışı, ülkemizdeki insanlara dünyanın verdiği ödülleri, bilim insanlarımızın başarılarını, sanat hayatımızdan başlayarak ülkemizdeki yepyeni gelişmeleri görsek.

Bunlar da benim hayallerim işte... Ama bu hayalleri yazarken bile yüzümdeki gülümsemeyi siz değilse bile ben fark ettim.

İÇİNE DOĞMAK FARKLI

Şimdi tekrar bizim Güneydoğu Anadolu bölgemize geri dönecek olursak, ben oralarda çok güzel şeyler gördüm ama demek ki kapalı kapılar arkasında işler değişiyor. İnsanın uzaktan gördüğüyle, içine doğması bir olmuyor. Teknoloji, oralarda da en üst seviyede kullanılsa da bazı alışkanlıklardan hâlâ vazgeçemiyor insanlar. Kadınlar ve çocuklar acımasızca dövülüyor, aşağılanıyor, kız çocuklara ise fazlalık gözüyle bakılıyor.

Ancak bu kadar aşağıladıkları kız çocuklarını da okutmaktan vazgeçmiyorlar. Bunu da biraz hayret biraz da sevinçle karşıladım doğrusu.

Oradaki her evde durum böyle değil. Bundan eminim çünkü o bölgeden çok hastam oldu. Benim hastalarım bana her türlü acılarını anlatırlar. Bu derece vahşet her evde yaşanmıyor ama demek ki hâlâ bunu yaşayan evler var, o evlerde kadınlar, kızlı-erkekli çocuklar var.

ŞİDDET İLİĞE İŞLİYOR

Babası annesini öldüresiye ama gerçekten öldüresiye döverken bir çocuğun neler hissedebileceğini hiç düşündünüz mü? Düşünmediniz ise bile lütfen şimdi gelin hep birlikte düşünelim. Çocuksunuz, hem de kız çocuğusunuz. Yaşınız belki bir, belki iki, üç, dört, beş ya da altı. Belki biraz daha büyüksünüz. Zaten üniversiteye gidene kadar her yaşta o evdesiniz ve o sahnelere her yaşta tanık oldunuz.

Babanız arada bir sizi de dövüyor zaten yani şiddeti hem görerek, hem de bizzat yaşayarak tanıyor, öğreniyorsunuz. Şiddet iliklerinize kadar işliyor siz çocukların.

Benim babam ne bizi dövdü, ne de annemi. Hatta bize kötü söz bile hiç söylemedi. Her zaman rahmetle, sevgiyle, gururla anıyorum onu. Ben çocukken her evde babalar böyle zannederdim. Meğer bu, ne büyük bir şansmış!

Öznur’a sorular

KORKU HİÇ GİTMİYOR

Ben şiddeti hastalarımdan dinleye dinleye, onların yaşadığı acıları paylaşa paylaşa, televizyondaki şiddet haberlerini izleye izleye öğrendim. Ama kendim bunu yaşamadığım için şiddet bana çok yabancı. Belki de şiddet yaşayanları yakından tanıdıkça, onların yaşadığı acıyı, kalplerindeki kapanmaz yaraları gördükçe, o acıları hepsiyle tek tek paylaştıkça şiddete karşı kendi çapımda savaş açtım.

Şiddeti yaşayanın ya da çocukluğunda buna yakından tanıklık edenin kalbi yara alıyor.

Henüz çok çaresiz o çocuklar şiddet karşısında nasıl korkuyorlar, elleri ayakları nasıl titriyor, gözleri korkudan büyürken nasıl da saklanacak delik arıyorlar, biliyorum. Bu korku, bu çaresizlik hiç çıkmıyor içlerinden.

İTAAT ETMEYİ BİLECEKSİN

Düşünsenize onların hayatında şiddet çok tanıdık, çok alışıldık bir şey. Öznur bunu bize bütün açıklığıyla anlatmış. Erkek dediğin döver de, söver de... Sen işte böyle bir dünyaya geldin ve bununla yaşamayı öğreneceksin. Bak annen acıdan nasıl da inliyor ama yine de kaçmıyor.

Yine aynı erkek seni sever de, koruyup kollar da. Bak, seni okula o gönderdi, o yedirdi, içirdi, onun parasıyla giyindin kuşandın, sonra da seni üniversiteye yolladı. Evlenirken senin çeyizini o yapacak.

Dövse de sövse de ona itaat etmeyi bileceksin. Bazen çok korkarak, bazen acıdan ağlayıp inleyerek, bazen de bu ortamda mutlu olmayı başararak yaşamayı öğreneceksin.

Peki, kim bu adam, senin baban kim?

Belki de yaşadığınız şehirde sana şu beyin ya da şu ağanın kızı diyorlar. Belki de onun da sevenleri, sayanları var. Annen, bunca dayağa, hayatını tehlikeye atarak katlandı. Demek ki bir gün sevgilin ya da kocan da seni döverse, sen de buna katlanacaksın. Okusan da, meslek sahibi de olsan ne de olsa o senin kocan, o bir erkek. Seni hiç sevmiyor da değil hani, bazen seviyor... Üstelik çocuklarının da babası...

NEDEN BÖYLE YAPIYORUZ

Hatta arada bir çocukları da dövebilir. Sen babandan dayak yerken annen nasıl sesini çıkarmıyorsa, senden küçük erkek kardeşin seni döverken annen nasıl senin elini tutup “Dur kızım, o erkek. Erkekler kızları döverek rahatlar, bırak dövsün” diyorsa, sen de hiç fark etmeden böyle yapacaksın. Ne de olsa hepimiz alışkanlıklarımızla yaşarız. Hep gördüğümüz, hep yaptığımız şeyi yine yaparken, “Neden böyle yapıyoruz?” diye sormak hiç aklımıza gelmez.

Alışkın olduğumuz şeyleri yerken, giyerken, hep aynı yoldan giderken, hep aynı şeylere güler, aynı şeylere ağlarken, hep aynı saatlerde yatıp kalkarken, televizyonda hep aynı programları seyrederken nasıl kendimize sormuyorsak, burada da sormayız.

O evden çıkıp başka çevrelere, başka insanların arasına girdiğimizde bizim gibi olmayanlar çok yabancı gelir bize. Kimine hayranlık duyarız, kiminden hiç hoşlanmayız.

Kalabalık bir davete gittiğimizde şöyle bir etrafımıza bakarız, kadınsak bazı erkekler, erkeksek bazı kadınlar çekici gelir bize. Hiç tanımasak da onlara kanımız kaynar. Hatta etrafta daha yakışıklı erkekler ya da daha güzel kadınlar dururken biz onları değil, bize tanıdık gelenleri çekici buluruz. Bunun nedenini de hiç sormayız kendimize.

BU SEÇİM NASIL OLUYOR

İsterseniz bu soruyu şimdi hep birlikte kendimize soralım. Bu seçimi nasıl yapıyoruz? Neden hepimiz kendi yaralarımızın bizi götürdüğü yerlere gidiyor, çocuklukta yaşadıklarımızı bize yeniden yaşatacak insanları gözünden tanıyor ve başkalarını değil, ısrarla onları seçiyor, onlara âşık oluyoruz?

Bunu başka somut örnekler üzerinden daha kolay tartışabiliriz. Diyelim ki yabancı bir ülkeye gittiniz. Hiç tanımadığınız bir meyve gördünüz ve tadına bakmak istediniz. Eğer o meyvenin tadı, sizin kendi ülkenizde bol bol severek yediğiniz bir meyveyi andırıyorsa, o yeni tanıştığınız meyveyi seversiniz ama hiç benzemiyorsa yüzünüzü buruşturur ve bir ısırıktan sonra yemeye devam etmezsiniz.

HERKES ALIŞTIĞINI ARAR

Geçmişte buna benzer bir şey ben de yaşamıştım. Yıllar önce İsviçre’ye gitmiştim. Oranın yemeklerinin çoğu yabancı geldi bana. En çok pizza yedim çünkü bizim ülkeden pizza yemeye alışkındım. Bir gün, bir manavın önünden geçerken orada “Gel beni al” diye bağıran, yemyeşil fasulyeler gördüm. Hadi dedim arkadaşıma, şunları alıp evde pişirelim. Aldık ve pişirdik ama ikimiz de özenle pişirdiğimiz o yemeği yiyemedik çünkü dıştan çok güzel görünse de tadı hiç bizim fasulyelere benzemiyordu.

Bu işler de böyledir işte. Herkes alıştığını arar.

Şiddette de durum böyledir. Öznur mutluluğu da, korkuyu da, dehşeti de, aşağılanmayı da, önemsiz ve değersiz olmayı da yıllarca o evde yaşayarak öğrendi. Onun dünyası o evdi. Başka dünyalar tanımadı ki...

Yani böyle yaşamak onun ana dili oldu.

Onun kendine biçtiği kimlik, korkmak, aşağılanmak, değersiz olduğunu bilmek, mutluluğu da buralarda bir yerlerde aramak oldu.

Biz şimdi Öznur’u bambaşka bir ortamda yaşatsak ne hisseder, ne yapar acaba?

Önce çok hoşuna gider. Benim manavdaki fasulyeyi çok beğendiğim gibi o da bundan çok hoşlanır, öyle değil mi? Onu çok seven, ona âşık, ona çok değer veren, hakkını yemeyen, onu her yerde öven, yücelten, koruyan, kollayan, onu dinleyen, dertlerine ortak olan, yorulduğu zaman yardımına koşan, onu mutlu etmeye çalışan bir eş mesela...

Bu kız ne yapar? Hadi önce çok hoşuna gitti diyelim ama sonra?

Onun hiç tanımadığı bir dil bu. Kendini bu ortamda çok yabancı hissetmez mi?

O benim kim olduğumu, nasıl aşağılık, nasıl değersiz biri olduğumu bilse beni asla sevmezdi, saymazdı demez mi? Kendini sahtekâr gibi hissetmez mi?

Benim gibi birini sevdiğine, değer verdiğine göre demek ki o benden de betermiş, bana göstermese de aşağılık herifin biriymiş demez mi? Kendi benden üstün olsa, bana böyle değer vermezdi demez mi?

Benimle dalga mı geçiyor, alay mı ediyor, ben ona gününü göstereyim de aklı başına gelsin demez mi?

Ona inanır mı, güvenir mi, onun yanında kendini mutlu hissedebilir mi yoksa yine gidip ona benzeyen birini mi bulur? Zaten kendi fark etmeden gidip öyle birine âşık olmaz mı?

Eğer terk etmez de onunla yaşamaya devam ederse, ilk fırsatta ona yapılan haksızlıkları, aşağılamaları bu sefer kendi o adama yapmaya kalkışmaz mı?

Ne de olsa kadın olduğu için adamı dövemese de – eğer erkek olsaydı, onu böylesine yücelten birini bir bahane bulur, kesin döverdi zaten – elinden geldiği kadar onu aşağılamaz mı?

Hayır, yapmaz diyenleri duyar gibiyim ama inanın yapar. Çünkü şiddet öyle yapışkan ve öyle bulaşıcı bir virüstür ki, bir kere aldınız mı ölene kadar kurtuluş yok ondan. Mümkünse o virüsü hiç almamaya, hele çocuklarınıza hiç bulaştırmamaya çalışın.

KURTULUŞ FARKINDALIKTA

Hiç mi kurtuluş yok diyorsanız, var tabii olmaz mı? Kurtuluş şansı olmasa ben bu kadar yazıyı neden yazıyorum.

Kurtuluş bu konuda farkındalık geliştirebilmekte...

“Psikiyatristler ne yapıyor?” diyorsanız, bizim ülkemizde inanın en çok bununla uğraşıyoruz. Keşke bunu verdiğimiz bir hapla filan düzeltebilsek ama öyle olmuyor. Hem bunun için gelenin hem de biz doktor ve psikologların bu virüsten kişiyi kurtarabilmek için canımız çıkıyor. Zor ve uzun oluyor bu tedaviler. Ama eğer başarır da kişiyi şiddet zincirinin boyunduruğundan kurtarabilirsek ne oluyor biliyor musunuz? Sadece o kişiyi, onun eşini, çocuklarını değil, gelecek kuşağın çocuklarını da kurtarmış oluyoruz bu şiddet zincirinin vahşetinden. Artık gelecek kuşakların ana dili değişiyor.

Ana dilimiz Öznur’dan başlayarak keşke şiddet değil de şefkat olabilse...

Bakın işte o zaman, yukarıda sözünü ettiğim ülkemle ilgili hayallerim vardı ya... Bunların sadece benim hayallerim olmadığını biliyorum. Bunlar ülkemizde yaşayan herkesin hayali.

İşte onlar bile hayal olmaktan çıkıp gerçek olur.

Haftaya görüşmek üzere, Hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

X

Erkeklerin dinmeyen öfkesi

Sevgili okurlarım, her gün eşleri ya da erkek arkadaşları tarafından öldürülen kadınlarla ilgili haberleri okumaktan, o kadınlar için üzülmekten yoruldum, hep birlikte yorulduk. Ne istiyorsunuz kadınlardan? Nedir sizi bu kadar acımasız ve vahşi yapan? Ne oldu size?

Bundan çok yıllar önce yani ben çocukken bu ülkede erkekler kadınlara yol verirken, otobüste onlar ayaktaysa kendi asla oturmazken, elindeki paketler ağırsa koşup alırken, düşerse kaldırırken, yardıma ihtiyacın var mı bacım derken, rahat giysinler diye paltolarını tutarken, yaptıkları yemeklere “eline sağlık hanım” demeden yemezken, kadınları başlarında taşırken... Ne oldu size?

HAYATIN HER ALANINDA...

Aradan yıllar geçti, artık ülkemizde okula gitmek, her türlü eğitimi almak daha kolaylaştı. Kadın-erkek öğretmenlerimiz, kızlı-erkekli çocuklarımıza ışık oluyor. Hastanelerimizde kendimizi rahatlıkla kadın doktorlara emanet ediyor, onlara güveniyoruz. Kadın yargıç ve savcılarımız, kadın eczacılarımız, kadın mühendislerimiz, kadın müdürlerimiz, yöneticilerimiz, bankacılarımız, kadın avukatlarımız, muhasebecilerimiz, kadın pilotlarımız, şoförlerimiz, kadın girişimcilerimiz, bol bol kadın sanatçılarımız var. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bizi temsil eden kadın milletvekillerimiz var.

İş hayatında da kadınlarımız çok başarılı. Onların kurdukları işyerlerinde binlerce kişi çalışıyor. Yurtdışına ihracat yapan, dış ülkelerde bizi temsil eden kadınlarımız bunlar.

NEDEN KIYMET BİLMİYORUZ

Bugün ülkemizde iş hayatından kadınları çekiversek ne olur biliyor musunuz? Hastaneler doktorsuz, hemşiresiz, adliyeler hâkimsiz, savcısız, avukatlık büroları avukatsız kalır. Her köşe başında önünüze çıkan eczaneler kapanır, inşaatlar mimarsız, mühendissiz ve pek çok kişi işsiz kalır. Müzik susar, edebiyat susar, televizyonlar ne göstereceğini şaşırır, kütüphaneler kitapsız kalır.

Evdeki kadınlarımızı birkaç gün alıversek hepimiz aç kalırız, aç...

Neden kıymetini bilmiyoruz kadınlarımızın?

Yazının Devamını Oku

Karımı nasıl geri getiririm

"7 ay geçti... Eşim boşanma davası açtı. Ben direniyorum. O da giderse ne yaparım... Yanımdayken kıymetini bilmedim, şimdi aklım başıma geldi ama bu sefer de bunu ona anlatamıyorum."

İSMAİL BEY'İN MESAJI

Sevgili okuyucularım,

Bu hafta da sizlere bir erkek hikâyesi anlatacağım. Eskiden erkekler pek fazla yazmazdı bana ama şimdi kendilerini tanıtmadan, bir başka isimle de olsa rahat rahat içlerini döküyorlar.

İşte o mektuplardan biri de İsmail Bey’den geliyor. Bakın bana neler yazmış:

Merhaba saygıdeğer hocam...

‘Kul sıkışmadan Hızır yetişmezmiş’ diye bir söz vardır. İşte ben de bu ara öyle sıkıştım. Bir doktorun karşısına geçip bütün dertlerini anlatmak, biz erkekler için o kadar kolay değil. Belki de ben öyle değilim ama başka bir isimle yazma fikri aklıma gelince hemen geçtim bilgisayarın başına.

GERİ DÖNMEZ, BİLİYORUM

Yazının Devamını Oku

Saliha’nın mektubu

Sevgili okuyucularım, bu sayfada verdiğim mail adresine Türkiye’nin dört bir yanından mesajlar geliyor.

Bunların çoğunu kadınlar yazıyor ve her biri kendi hayat hikâyesini ve sorunlarını anlatıyor bana. Bu hikâyelerin çoğu hüzün kokuyor. Bizim ülkemizin çocuklarının büyük bir kısmı, ne yazık ki doğdukları evlerde ihtiyaçları olan sevgiyi, şefkati, ilgiyi ve değeri bulamıyorlar demek ki...

Oysa bizler çok duygulu, merhametli, sevecen insanlarız. Çocuklarımızdan bu güzel duygularımızı neden esirgiyoruz acaba? Özellikle kadınlarımızdan gelen mesajlarda neden bu kadar acı, hüzün ve çaresizlik var?



Bir kısım aileler çocuklarını başlarında taşırken geri kalanı neden onların varlığını bile kabul etmiyor, hele çocuk erkek değil de kızsa, bir an önce evlendirip onlardan kurtulmaya çalışıyorlar.

İşte o mektuplardan biri de ülkemizin güney illerinden birinde yaşayan

Yazının Devamını Oku

Süheyla terk edilmekten çok korkuyor

Sevgili okuyucularım... Bugün Süheyla’nın hikâyesini anlatacağım size. Bakalım bu hikâyede kendinizden bir şeyler bulabilecek misiniz?

Süheyla yirmili yaşlarda bir genç kız. Üniversiteyi yeni bitirmiş. Ancak gönül ilişkilerinde bir türlü aradığını bulamamış. İlişkilerini ya çabucak kendisi bitirmiş ya da çok sevdiği ve çok bağlandığı erkek arkadaşları tarafından terk edilmiş. O gün klinikte yaşlı gözlerle şöyle başladı söze:

- Erkek arkadaşlarımın hepsi de terk etti beni. Son arkadaşım Tolga güya çok seviyordu beni. Ona öyle inanmıştım ki... İlk tanıştığımız günler beni günde en az on kere arar, nerede olduğumu, ne yaptığımı, o gün dışarı çıkıp çıkmayacağımı sorar, hemen her gün beni mutlaka görmek ister, bu da yetmezmiş gibi mesaj üstüne mesaj atardı. O zamanlar öyle mutluydum ki... Nihayet şansım dönmüştü, Tolga gibi beni çok seven ve her şeyimi düşünen bir erkek arkadaşım olmuştu.



Birkaç ay içinde arkadaşlığımız ilerledi ve artık evlenmeyi düşünür olduk. İşte Tolga’nın annesi tam da o sırada hastalandı. Çok üzüldü çocuk. Tabii ben de çok üzüldüm. Sık sık arayıp annesinin durumunu sordum ama Tolga artık beni eskisi gibi arayıp sormaz oldu. Önce annesiyle ilgileniyor, nasıl olsa arar dedim ama olmadı. İçime bir kurt düştü. Acaba başkasını buldu da bana yalan mı söylüyor dedim. Durumu araştırdım. Gerçekten de hastaymış annesi.

FAZLA ÜZERİNE GİTTİM

Yazının Devamını Oku

Kadınlarımızı öldüren hasta adamlar

Merhaba sevgili okuyucularım,

Ben eğer bugün doktor olabilmişsem, üzerinde yaşadığım topraklara vatanım diyebiliyorsam, kitaplar çıkarmış, hatta bir gazetede sizlere istediğim konuda köşe yazıları yazabiliyorsam bunu vatanımızın düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’e borçluyum.

Eşimi 14 yıl önce kaybetmeme rağmen yalnız ve özgür yaşayabiliyor, seyahat edebiliyor, kendi paramı kendim kazanabiliyor, seçimlerde gidip istediğim partiye oy verebiliyorsam, bunu sevgili Atatürk’ümüz önderliğinde kurulan Cumhuriyet’e ve hayata geçirilen yepyeni ve devrim niteliğindeki kanunlara borçluyum.

Cumhuriyet Bayramınızı kutluyor, Atatürk ve silah arkadaşlarını bir kere daha saygıyla yâd ediyorum.

Bu hafta sizlere uzun yıllardır devam eden hatta giderek artış gösteren kadın cinayetlerinden ve bu cinayetlerin bir bölümünü işleyen hasta adamlardan söz etmek istiyorum.

ŞİKÂYETLER KORUMAYA YETMİYOR

Bir psikiyatrist olarak bu cinayetlerin çoğunun bu hasta adamlar tarafından işlendiğine neredeyse eminim. Medyadan bu cinayetlerle ilgili haberleri okurken ya da izlerken o birkaç dakika içinde bile, katilin hasta bir adam olup olmadığını hissedebiliyorum. Bunu sadece ben değil, birçok meslektaşım da kolayca anlayabiliyor.

Hayatının tehlikede olduğunu fark edip polise başvuran kadınlarımızı ise ya halen yürürlükte olan yasalarımız koruyamıyor ya da var olan yasalar gerektiği gibi uygulanamıyor. Bunu sadece ben değil, hepimiz, her gün görüyor ve duyuyoruz.

Yazının Devamını Oku

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Sevgili okuyucularım, anne baba olmak ne zor değil mi?

Çocuklarımız bizim gözbebeğimiz. İstiyoruz ki onlar hayatın her alanında başarılı olsun, çok sevilsin, sayılsın, geçmişte bizim yapmak isteyip de yapamadıklarımızı yapsın, onlarla hep gurur duyalım.

Kimse onların kılına zarar vermesin, çünkü onlar henüz genç ve hayatı tanımıyorlar. Öyle herkesle de arkadaşlık etmesinler. Arkadaşın kötüsü bizim çocuğumuzu da yoldan çıkarır. Nereye gideceklerine, ne yapacaklarına, hatta ne giyeceklerine bile biz karar verelim. Soğukta üşütmesinler, öyle saçma sapan kıyafetlerle sokağa çıkmasınlar, gece dışarı çıkmak zaten yanlış. Zamanında yatıp zamanında kalksınlar, derslerini hiç ihmal etmesinler.

Hele ki sınav zamanı odalarından bile çıkmasın, masadan hiç kalkmasınlar. O ellerindeki telefonu da almak lazım. Ders çalışıyorum bahanesiyle odada hep telefonla oynuyorlar. Saatlerce bu telefonla ne yapılır Allah aşkına!

Ben de bu satırları bir anne olarak yazıyorum. Bu yazdıklarımın hepsi benim de kafamı zamanında çok meşgul etmişti. Ancak bu meslekte eskidikçe gördüm ki, bizim bu endişelerimiz bazen çocuklarımıza, gençlerimize çok zarar verebiliyor.

Aslında anne baba olmak zor zanaat... Çocukları tepenize çıkarıp her dediğini yapsanız yemeyip yedirseniz, giymeyip giydirseniz bir türlü, çocuklara ağır bir disiplin uygulayıp her şeye siz karar verseniz başka türlü.

Ancak her şeye rağmen ülkemizde biz anne babalar olarak, imkânlarımız elverdiğince çocuklarımızı en iyi okullarda okutup, gerekirse özel öğretmenler tutup, onlara harika bir gelecek hazırlamaya çalışıyoruz. Onlardan hiçbir şeyi esirgemiyor, yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyoruz. Anneler babalar yeter ki çocukları okusun diye kendi hayatlarından kısıp gerçekten onlar için büyük fedakârlıklar yapıyor.

Hal böyle olunca doğal olarak çocuklarımızdan beklentilerimiz de artıyor. İstiyoruz ki, madem biz bunca fedakârlığa katlanıyoruz, onlar da başını dersten kaldırmasın, gezmesin, tozmasın, televizyon bile seyretmesin, telefonda boş yere vakit kaybetmesin, arkadaşlarıyla buluşup hem boşa para harcamasın hem de haytalık etmesin. Her dediğimizi yapsınlar ki, onlar adına kurduğumuz hayallere onlarla birlikte biz de kavuşabilelim.

Biz ne yapıyorsak çocuklarımız için yapıyoruz zaten ama acaba gerçekten doğru mu yapıyoruz?

Yazının Devamını Oku

‘Sen bir hiçsin’

Sevgili okuyucularım, bugün yine beni çok etkileyen gerçek bir yaşamöyküsünü daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Güneydoğu Anadolu kültürü içinde “Sen bir hiçsin” mesajıyla büyüyen Öznur’un hikâyesi bu.

Hikâyeyi sizlere Öznur’un ağzından anlatacağım.

KADIN ERKEK FARK ETMİYOR

Ben, Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinde dünyaya gelen ve oranın kültürüyle büyütülen, 23 yaşında bir kızım. Şu anda üniversite öğrencisiyim. İnşallah okul bitince öğretmen olacak ve yıllardır hayalini kurduğum hayata kavuşacağım.

Bu kültürde büyümek erkekler için büyük bir şansken kızlar içinse büyük bir şanssızlık. Gerçi burada yetişen erkeklere şanslı desem de, onlar da hayatın gerçek yüzünü tanımadan yetişiyor ve sonunda bizim gibi onlar da mutsuz oluyorlar.

Biz kızlara gelince, doğduğumuz günden itibaren bize verilen en önemli mesaj “Sen bir hiçsin” oluyor. Bizler insan kategorisinde bile değiliz. Aşağılık mahluklarız. Sanki bizi hiç istemeyen, hep reddeden bir dünyaya zorla gelmişiz. Bizim varlığımız bile onlara batıyor ve bizi görmek bile istemiyorlar.

İsterseniz hikâyem annemden başlasın.

‘BEN SİZE KIZI VERDİM GİTTİ’

Annem genç kızlığında çok güzelmiş. Evlerine her gün görücüler gelir, bu kızı hangimiz kapacağız diye birbirleriyle yarışırlarmış. Annem bir süre gelenleri istememiş. Oysa aile, kızlarını bir an önce birine verip ondan kurtulmak derdindeymiş. Dedem giderek kızmış bu işe. “Ne bu böyle... Her geleni geri mi çevireceğiz? Ben seni bir an önce birine vereyim de gör” diyerek söylenmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

Kaderimizi anlamanın sırları

Sevgili okuyucularım,

Psikiyatrist olunca, hikâyeleri başka türlü dinlemeyi öğreniyor insan. Kızmadan, yargılamadan ama hikâyenin ne zaman ve kimler tarafından açılan yaralarla başladığını, kişiyi neden bu kadar etkilediğini, incittiğini anlamaya çalışarak, kendinizi onun yerine koyarak, her anladığınızı zamanından önce kişiye söylemeden dinlemeyi.

İnsanlar psikiyatriste gelirken asıl sorunlarının ne olduğunu, geçmişte en çok nerelerinden yaralandıklarını bilmez. Kimi hep anlatır, kimi susar. Cevap ne anlatanın anlattığında, ne susanın suskunluğundadır. Gerçekler her zaman bizim gizli geçmişimizde ya da kişisel tarihimizde gizlidir.

Hakikati bulmaya çoğu zaman kişisel tarihimiz de yetmez. Ülkemizin, ailemizin, sülalemizin geçmişte yaşadıkları da etkiler kaderimizi. Anamız, babamız, dedemiz, ninemiz, onların da dedeleri nineleri ne yaşamış, nerede yaşamış, nasıl yaşamış? Başlarına ne gelmiş de ne gelmemiş?



HANGİ COĞRAFYANIN EVLADISINIZ

Yazının Devamını Oku

İlk aşk

Sevgili okuyucularım, bu hafta sizlerle, yine sizlerden gelen bir mektubu paylaşmak istiyorum.

Okurken ben çok etkilendim. İlk aşkın izlerini buldum o mektupta. Çok gençken yaşananlar, çocukken yaşananlar kadar derinden etkileyebiliyor bizi. Adeta kaderimizi, hayat yolumuzu değiştiriyor.

Bazen olaylar öyle bir içine alıyor ki, kendimizi öylesine çaresiz hissettiriyor ki bu çaresizlik sonradan üstümüze yapışıp kalabiliyor.

Bakalım okuyunca siz ne düşüneceksiniz?

Merhaba Gülseren Hocam,

Ben Songül, size daha önce de yazmıştım ama o zaman kendimi yanlış anlatmışım. Olsun bana cevap vermeniz bile benim için önemliydi. Nasılsınız hocam, sizi yakından takip ediyorum, umarım iyisinizdir? Bugün size kendimi anlatmak istiyorum. Bu fırsatı bize verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.


Yazının Devamını Oku

Sahipsiz hastalar

Sevgili okuyucularım,

Tüm dünyada teknolojinin inanılmaz gelişimi ile birlikte bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, her alanda olduğu gibi hastayla doktor arasındaki ilişkiyi de etkiledi. Artık hekimler bir yandan hastalarını dinlerken, bir yandan da önemli noktaları bilgisayara kaydediyorlar.

Eskiden biz bunları elimizdeki kalemle hasta dosyalarına yazardık. Bu durum, hastaların takibi açısından çok önemli ancak yine de kimi durumlarda hasta-doktor ilişkisini bozabiliyor.

Oysa doktora büyük umutlar ve heyecanlarla giden biri istiyor ki, doktor onu önce can kulağıyla dinlesin. O uzun uzun anlatsın, sonra doktor onu iyice muayene etsin, sorular sorsun, o bitirince bu sefer de hasta ona merak ettiklerini sorsun, sende şu var, bunun için şöyle yap, şu ilaçları al, şu kadar zamanda geçer desin. Muayene odasından çıkarken, hasta elinde reçetesi, içi rahat, merak ettiği her şeyi öğrenmiş olarak oradan çıksın. Artık onu anlayan, dinleyen, nesi olduğunu bilen, başı sıkışırsa “Yine ara, yine gel” diyen bir doktor olsun hayatında.

Eskiden böyleydi. Ev doktorlarımız vardı. Bir ihtiyaç olduğunda elinde çantasıyla gelir, sizi uzun uzun dinler, muayene eder, sorular sorar, sizin sorduğunuz soruları cevaplar, sırtınızı okşar, size moral verir, ilaçlarınızı da yazar giderdi.

Her şeyi bilirdi o doktorlar.

Ancak şimdi işler değişti. Doktorlar, bunların çoğunu yapmıyor ya da yapamıyor.

Son yıllarda okuduğum bir makaleye göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ilk kez bir doktora muayeneye giden bir hastanın sözü kesilmeden konuşabildiği ortalama süre yirmi üç saniye. Londra gibi son derece gelişmiş bir kentte bile ortalama muayene süresi altı ila sekiz dakika çünkü doktor sorunun hangi organda olduğunu bir an önce anlayabilmek için pek çok tetkik isteyecek. Tetkikleri görecek ki, hastalığın ne olduğunu tam olarak anlayabilsin.

BİR KÂĞITLA BİTİYOR

Yazının Devamını Oku

Acil servis günleri

Geçen haftalarda yazdığım “Nöbetçi Doktor” adlı yazıdan etkilendiğinizi gösteren mesajları görünce, sizlere bu hafta da Hacettepe Acil’de çalıştığım zamanlara ait anılarımı anlatmak istedim.

Bizim zamanımızda Hacettepe’de hangi bölümde ihtisasa başlarsanız başlayın, bir an önce doktor olabilmeniz için sizi acil rotasyonuna yollarlardı. Çok haklıydılar çünkü Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş biri, hastanelerde çalışmadan, hastalarla birebir ilişki kurmadan kendilerini doktor gibi hissetmez.

Üstelik ben Ankara Tıp mezunuydum. Ah o günler ah... Kitapların her biri tuğla gibiydi maşallah. Oku okuyabilirsen. Aman Tanrım! Bize neler öğrettiler neler...

Bu sözleri o zaman söylerdim. Zaten ihtisasta bilmemiz gereken her şeyi öğretecekler bize. Bunca ayrıntı, bunca teorik bilgiye ne gerek var ki, diye söylenir dururdum. Hocalarımızın her biri gerçekten de eli öpülecek hocalardı. Ne çok emek verirlerdi bize. Şimdi aradan yıllar geçince o öğrendiklerimizin hiçbirinin gereksiz ayrıntılar olmadığını, hangi ihtisası yaparsanız yapın, aslında doktorluğun bir bütün olduğunu çok daha iyi anlıyor ve herbirini saygıyla anıyorum.



İşte henüz arkamdan biri “Doktor Hanım” diye seslendiğinde, hiç üstüme alınmayan ben, Hacettepe acile girince doktor olduğumu anlayıvermiştim.

Yazının Devamını Oku

Zil çaldı haydi okula

Sevgili okuyucularım

Uzun bir aradan sonra nihayet okullar açılıyor. Umarım öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz bu dönem çok başarılı, çok sağlıklı ve keyifli bir yıl geçirirler.

Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Çocukluğumuz zihnimizin en değerli, en unutulmaz hazinesidir. Yaşlansak da, hatta Alzheimer gibi hafızamızı silen hastalıklardan birine yakalansak, her şeyi unutsak da... Çocukluk anılarımız hep taze kalır. Okulların açılacağını duyunca benim de aklım o günlere gitti, ilkokula başladığım günlere...

Açık kumral, hatta biraz kızıla çalan saçlarımı annem sabah erkenden iki taraftan sıkıca örmüş, uçlarına beyaz kurdeleler bağlamıştı. Siyah önlüğüm, beyaz yakam ve rugan ayakkabılarımı çoktan giymiş, bir hafta önceden hazırladığım çantamı sırtıma takmış, heyecanla babama bakıyordum. O hâlâ hazır değildi. Babam işte... Kırk kere kravatını düzeltmeden, şapkası başına iyi oturmuş mu diye aynada bakıp onu iyice oturtmadan çıkmaz ki evden.



ZIPLAMAK YASAK MIYDI

Yazının Devamını Oku

Nöbetçi doktor

Geceleri hep geç yattığım için sabahları dokuzdan önce kalkamam ve erkenden kalkıp da güneşin doğuşunu izleyenlere hep imrenirim.

Hacettepe’de nöbetçi olduğum günler gelir aklıma. Nöbette uyuma şansımız pek olmazdı. Ya klinikte yatan hastalarla ilgilenirdik ya da sık sık acilden çağırırlardı. Acil servisler psikiyatri bölümlerinden en çok intihar vakaları nedeniyle konsültasyon isterler. Genelde her gece birkaç intihar vakası mutlaka gelirdi. Bayram seyran, yılbaşı gibi özel günlerde, bu sayı artardı. Demek ki özel günlerde insanlar daha hassas oluyorlar.




Gece kuşu olsam da, saat üçü geçince kulaklarım düşer, yatağın yolunu zor bulurum. Bu yüzden hayatımda gece üçten sonrası pek yoktur benim ama nöbetteysen uyumayacaksın. Ben de içimden derdim ki, madem uyumuyorum, bari hayatın hiç yaşamadığım saatlerini de göreyim. Hacettepe’nin koridorlarında üzerimde beyaz doktor gömleğimle gezerken bile aklım hem içeride, hem de dışarıda akan hayatta olurdu.

Yazının Devamını Oku

Gerçek olan hayaller

Merhaba sevgili okurlarım... Kadın cinayetlerinin, bitmek tükenmek bilmeyen COVID-19 salgınının, sellerin, yangınların ve bunlara bağlı ölümlerin ardı arkası kesilmezken, ben bugün sizlere biraz moralinizi yükseltecek, size pozitif enerji verecek bir kadın hikâyesi anlatmak istiyorum.

Bir kadının içinde bulunduğu olumsuz koşullara rağmen okuyup meslek sahibi olması, ayakları üzerinde durabilmesi, hayata güvenle bakabilmesi ne güzel değil mi? İşte Özden Hanım da o kadınlardan biri... Ben Özden Hanım’a da, anlattıklarına da bayıldım. Umarım siz de beğenirsiniz.

Özden Hanım anlatıyor:

“Her çocuğa sorulan sorudur ‘Büyüyünce ne olacaksın?’... Kimi heyecanla “Doktor!” der boynunda stetoskop ve beyaz önlüğüyle kendini düşlerken, kimisi öğretmen olmak istediğini söyler gururlanarak. Bir yandan da kendini tahta önünde ders anlatırken, öğrencilerine sorular sorarken hayal edip gülümser. Kimi hemşire, kimi itfaiyeci, kimi polis, kimi de pilot olmak istediğini söyleyip gözlerinin içi gülerek o günlerin hayalini kurar.



Yazının Devamını Oku

Genç bir kızı hunharca öldüren... Ali anlatıyor

Meslek hayatım boyunca pek fazla suçlu tanımadım ama yine de gencecik bir kadını hunharca öldürüp cezasını çektikten sonra bana gelen birini çok iyi hatırlıyorum.

Adı Ali’ydi. İç Anadolu’nun bir köyünde doğmuş, ilkokuldan sonra bir daha okula gitmemiş, 17-18 yaşlarında İstanbul’da bir akrabasının yanına gelmiş ve inşaatlarda çalışmaya başlamış. Köyde bir sevdiği varmış, aile onu başkasına verince o da kendini İstanbul’a dar atmış. Askerliğini de yaptıktan sonra bir daha köye dönmemiş.

Aile çiftçilikle geçiniyor, çocuklar biraz büyüyünce tarlada hiç olmazsa getir götür işlerine bakıyormuş. Aile zar zor geçindiğinden kızları bir an önce evlendirmenin, oğlanları da şehre gönderip üç beş kuruş para kazanmasının peşindeymiş. Ne kazanırlarsa, çoğunu herkes köye gönderiyormuş.

Ali önce inşaatlarda amelelik, sonra küçük lokantalarda garsonluk yapmış. Onun gibi yersiz yurtsuz pek çok arkadaş edinmiş. En büyük eğlenceleri izinli günlerinde ya da saatlerinde ıssız bir deniz kenarında bir yandan denize bakarken bir yandan bira içip kadınlardan, kızlardan konuşmakmış. Her birinin kadınlarla ilgili anlatacağı bir şeyler varmış; Ali hariç.

UTANGAÇ, KORKAK...

Zaten çocukluğundan beri az konuşan, alıngan, çekingen, korkak bir çocukmuş Ali. Babası hepsini çok döver ama en çok Ali ağlar, o ağladıkça “Sen ne biçim erkeksin” diyerek onu daha çok dövermiş. Köy yerinde babaların çoğu dövermiş çocuklarını. Bazı anneler çocukları çok dövülünce kızar, araya girer, bazılarıysa, Ali’nin annesi gibi sadece uzaktan bakmakla yetinirmiş.


Yazının Devamını Oku

Anneee evimize gidelim

Bu ara ülkemizde ve dünyada felaketler hiç bitmiyor. Karadeniz’i sel götürürken Akdeniz ve Ege yanıyor. Eğer ormanlarımızı ve evlerimizi bilerek yaktılarsa, onların da yüreği yansın inşallah. Ne zaman bir yere sel gelse, birinin evi yansa, hep çocukluğum gelir aklıma.

Ben sanırım o zamanlar henüz 4-5 yaşlarındaydım. Ankara Varlık Mahallesi’ne sel gelmişti. Ankara o zamanlar büyük, gelişmenin, medenileşmenin heyecanını yaşayan bir kasaba gibiydi. Nerede yangın olsa, sel gelse ya da bir cinayet işlense bunu daha gazeteler yazmadan kulaktan kulağa herkes duyar, meraklanır ve akın akın olay yerine giderdi.



ŞEKERLİ SU İÇİRİYORLARDI

Gece vakti, annem, bütün komşularla birlikte kız kardeşimle benim ellerimizden tutmuş, sel gelen mahalleye götürmüştü. Ortalık karanlıktı. Bir çukurun içindeki evler yarı beline kadar suyun içinde kalmış, büyük bir kalabalık bu çukuru çevrelemiş, kimi olayı korkuyla, merhametle seyrediyor, kimileri kayıklarda kürek çekerek evlerin çatısına çıkan insanları kurtarmaya çalışıyor, kimileri de yine suyun içinde onlara yardım ediyordu.

Kurtarılanlar kıyıya, bizim olduğumuz yere çıkarılıyor, kalabalığı oluşturan herkes selden kurtarılanların başında, kimi yanında getirdiği temiz sularla çıkanların önce yüzünü yıkıyor, sonra da her birine

Yazının Devamını Oku

Şiddet artık insana yakışmıyor

Sevgili okurlarım, Sizlerle bir süre daha şiddeti konuşmaya, bunun örneklerini sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Şiddet artık bilimde ve teknolojide inanılmaz keşiflere imza atmış, sanatın her dalında harikalar yaratmış, ciltler dolusu kitaplar yazmış, internet aracılığıyla dünyayı ayağımıza getirmiş, uzaya gitmiş biz insanlara hiç yakışmıyor.

Şiddet sadece karşınızdakine gösterilen fiziksel saldırı değildir. Bunun karşındakini öldürmeye kadar gideni var, yaralama var, tehdit var, şantaj var, aşağılama, kınama, utandırma var, cinsel taciz ve tecavüz var.

HER ALANDA MEVCUT

Şiddet aslında hayatımızın her alanında var.

Geçen günlerden birinde sanatçılarımızdan biri, konsere çıkarken giydiği kıyafet nedeniyle sosyal medyada adeta linç edildi. Bizler onu beğenmek zorunda değiliz. Ama linç etmek, hakaret etmek neden?

Bizim toplumumuzda açık giyen de var, kapalı giyen de. Başını örten de var, açan da... Onlar bizim düşmanımız değil, hepsi de bizim insanlarımız, yani içimizden biri onlar. Tam tersine birbirimize kenetlensek; yargılamak, ayıplamak, yermek, aşağılamak yerine elimizden geldiğince birbirimize destek olmaya çalışsak ne güzel olurdu.

Bizler aslında çok

Yazının Devamını Oku

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

“Nasıl yani?” diyorum içimden: “Hem doktor hatta profesör ol ama hâlâ kocandan dayak ye...” İlk anda böyle düşünsem de çok iyi bir mesleği olan pek çok kadından duydum bunu ben ama hâlâ zihnim bu gerçeği kabul etmek istemiyor."

O gün, uzun boylu, kumral, saçlarını arkasında toplamış, dudağındaki pembe rujdan başka makyajı olmayan, güzel yüzlü, kırklı yaşlarda bir kadın giriyor benim kırmızı odama. Üzerindeki lacivert etek ceket ve elindeki büyükçe çantayla çalışan bir kadın olduğu hemen anlaşılıyor.

Bana anlatacağı şey her neyse, bundan çok utandığını hemen anlıyorum. Onu rahatlatmak için kurduğum bir iki cümleden sonra, başını önüne eğerek, usul usul başlıyor anlatmaya:

- Hocam ne olur, beni ayıplamayın. Artık bu yaşadıklarımı biriyle paylaşmam gerekiyor. Belki siz bana bir yol gösterirsiniz. Ben 15 yıllık evliyim ve on üç yaşında bir kızım var. Ve hâlâ kocamdan dayak yiyorum.

‘KADIN OLMAK SUÇ MU’

İçime ince bir sızı yayılıyor. Dayağı yiyen o, bundan utanan yine o.


Yazının Devamını Oku

Hanife nasıl kurtulur

O gün genç kadın uzun uzun içini döktü bana. Aslında bir çıkış yolu bulabilse eşinden ayrılmakta kararlıydı çünkü bu evlilik devam ettiği sürece hayati tehlikesi de hep olacaktı. İşin kötüsü aynı tehlike ayrılırsa da vardı.

MERHABA sevgili okurlarım,

Geçmiş yıllardan birinde bana gelen genç bir kadın söze şöyle başlamıştı:

“Hocam, ben iki arada bir derede kaldım. Boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koysam almıyor. Ne yapacağımı şaşırdım. Herkes bir akıl veriyor, ona da benim aklım yatmıyor. Ben beş yıllık evliyim. Liseyi bitirdiğim yıl üniversite sınavlarını kazanamayınca babam beni hemen evlendirmeye kalktı. Yaşım daha 18 bile olmamıştı. Benim de aklım okula gidip gelirken tanıştığım Rahmi’deydi zaten. Annem biliyordu ama babama korkudan söyleyememiştik. Rahmi benden beş yaş büyüktü ve bir süpermarkette çalışıyordu. Ailemin ise gözü yükseklerdeydi. Aslında ben de isterdim işi gücü daha iyi biriyle evlenmeyi ama babamın beni vereceği tipleri aşağı yukarı tahmin edebiliyordum.”



‘İÇKİ İLE İYİCE DARALDIK’

Yazının Devamını Oku