GeriDr. Gülseren Budayıcıoğlu Karımı nasıl geri getiririm
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Karımı nasıl geri getiririm

"7 ay geçti... Eşim boşanma davası açtı. Ben direniyorum. O da giderse ne yaparım... Yanımdayken kıymetini bilmedim, şimdi aklım başıma geldi ama bu sefer de bunu ona anlatamıyorum."

İSMAİL BEY'İN MESAJI

Sevgili okuyucularım,

Bu hafta da sizlere bir erkek hikâyesi anlatacağım. Eskiden erkekler pek fazla yazmazdı bana ama şimdi kendilerini tanıtmadan, bir başka isimle de olsa rahat rahat içlerini döküyorlar.

İşte o mektuplardan biri de İsmail Bey’den geliyor. Bakın bana neler yazmış:

Karımı nasıl geri getiririm

Merhaba saygıdeğer hocam...

‘Kul sıkışmadan Hızır yetişmezmiş’ diye bir söz vardır. İşte ben de bu ara öyle sıkıştım. Bir doktorun karşısına geçip bütün dertlerini anlatmak, biz erkekler için o kadar kolay değil. Belki de ben öyle değilim ama başka bir isimle yazma fikri aklıma gelince hemen geçtim bilgisayarın başına.

GERİ DÖNMEZ, BİLİYORUM

Hocam eşim beni terk etti, tam boşanmadık ama geri dönmeyecek, biliyorum. Ümidimi kesmek istemiyorum bir yandan da. Biz 6 yıllık evliyiz. Karımla üniversitede tanıştık. Önce o bana ilgi ve yakınlık gösterdi. Bu kadar canlı ve hareketli bir kızın benim gibi pasif birine niye baktığını hiç anlayamadım çünkü ben hareketli bir sosyal hayatı olmayan, kalabalıkta kendini hep rahatsız hisseden biriyim. Zamanla bu arkadaşlık evlilik aşamasına kadar geldi. İkimiz de kendimize uygun iş bulmakta zorlanmadık.

KORKUM, REZİL OLMAK

Karım her yerde olduğu gibi iş hayatında da çok başarılı oldu. Bu kadar ağır iş yükü altındayken bile ne ailesini ne de sosyal hayatını ihmal etti. Ancak aynı şeyi ben yapamadım. Zaten oldum olası kolay ilişki kurabilen biri değilim. İşyerinde mecburen arkadaşlarımla bir arada olduğum zamanlar ne konuşacağımı bilemem, acaba yanlış bir şey söyler de rezil mi olurum diye korkarım. Kimse beni sevmezmiş gibi gelir bana. Bir yandan da hep izlerim onları, ne diyorlar, bana bakıyorlar mı, hakkımda ne düşünüyorlar diye...

ÖFKEM KENDİME DÖNÜYOR

Benim bu pısırıklığım yüzünden herkes terfi alırken ben bir türlü alamadım. Bu da yetmez gibi bizim direktör çok uğraşır benimle. Durup durup beni yanına çağırır, kendime çeki düzen vermem gerektiğini, bu işlerin sadece bilgisayar başında oturarak yapılmadığını anlatır durur. O bana fırça çekerken bir gün olsun ona hak ettiği cevabı veremez, yumruklarımı sıkmakla yetinirim. Bunlar neyse de, gözlerim dolmasa yine idare edeceğim ama gözlerim dolunca adama olan öfkem bu sefer de kendime dönüyor. ‘Sen ne biçim adamsın’ diye içimden sövüp sayıyorum kendime.

Karımı nasıl geri getiririm

BUNU NASIL BAŞARIYOR

İşte eve böyle gelen bir adam ne yapar, düşünün. Hanım gelmiş, keyfi yerinde, mutfakta bir yandan yemek hazırlıyor, bir yandan telefon kulağında arkadaşlarıyla sohbet ediyor. Gel de bozulma.

Seninle ilgilenmiyor diye mi kızıyorsun diyecek olursanız, o da değil. Kadın her şeyin üstesinden nasıl da geliyor diyorum içimden. Bir yandan onun bu hali hoşuma gidiyor, bir yandan da ona baktıkça kendime daha çok kızıyorum.

ORADA NE YAPACAĞIM

Kadın haklı, dışarda yemek yemek ister, sinemaya, tiyatroya, eş-dost ziyaretine gitmek ister ama ben istemem. İstemek istesem de isteyemem ki... Ben şimdi oralarda ne yapacağım? Herkes gülerken, konuşurken ben somurtup otursam olmaz, konuşsam onu beceremem.

İşte sorunlar da bu aşamada başladı. Evde karşılıklı yemek yerken bile karım konuşmak, sohbet etmek ister ama ben bunu yapamayınca ne yaparım... Bağırır, çağırır, evde hadise çıkarırım.

KARIM YOKMUŞ GİBİ...

Siz de kadınsınız, karımı benden daha iyi anlayacağınızdan eminim ama beni de anlasanız keşke. Bu işler herkese kolay gibi görünse de, bana değil işte. Baktım bu bağırmalar, çağırmalar ilişkiyi kötüye götürecek, bu sefer de konuşmaz oldum, sustum. Sanki o evde karım yokmuş gibi davranmaya başladım. Eve geliyorum, merhaba demek bile zor geliyor bana. Yemekten sonra da geçiyorum televizyonun başına, elimde kumanda, o kanal senin, bu kanal benim dolaşıp duruyorum. Ne izliyorsun derseniz, bir şey izlediğim de yok. Vakit geçsin maksat.

Karımı nasıl geri getiririm

Aynı evde iki yalnız insan olduk yani. İçimden o yalnızlık nasıl buram buram tütüyor, size anlatamam ama karım öyle mi, değil. Baktı ki benim konuşacağım yok, geçti odasına, ya ailesiyle telefonda güle oynaya konuşur, ya heyecanla televizyon seyreder. Kadın yaşıyor yani... Yaşamayan benim.

YALANLARLA YAŞADIM

Yalanlar işte o sırada başladı. Karım işinde giderek daha başarılı olup terfi üstüne terfi alırken, ben yerimde sayıyorum. Kadıncağıza işimde aldığım terfileri, tebrikleri filan anlatmaya başladım. Benzer yalanları işyerimde de söylüyorum. İnternete girip nerede sergi var, tiyatroda hangi oyun var, hepsini iyice inceleyip arkadaşlarıma sanki oralara gitmişim gibi anlatmaya başladım. Yani konuşmuşluk olsun işte...

Bunların hepsinin yalan olduğunu anladılar mı, anlamadılar mı, orasını da tam bilmiyorum. Sonuç olarak bunlar da pek işe yaramadı. Ben yalnız, mutsuz ve kötü bir adam haline geldim. Böyle birini kim ister, kim sever ki... Ben olsam ben de istemem zaten.

ÇOK DÖVÜNDÜM AMA...

Karım bir süre idare etti beni, yani hemen vazgeçmedi benden ama sonunda öyle bir şey yaptım ki kadıncağıza çekip gitmekten başka çare bırakmadım. O gün onunla çok kavga ettik. Belli ki bıkmış benden. Ağzına geleni söyledi bana, tabii ben de ona. Önümde duran cam kül tablasını öyle bir fırlatmışım ki, kadının başına gelse ne olurdu, ben bile korktum. Ben ne yaptım diye çok dövündüm ama iş işten geçmişti. Karım ertesi gün evi terk etti. O gün işe de gidemedim, evin içinde sıkıntıdan ve öfkeden bir aşağı, bir yukarı gezinirken kim bilir kaç kilometre yol yürüdüm.

Karımı nasıl geri getiririm

KIYMETİNİ BİLEMEDİM

Şimdi aradan 7 ay geçti. Eşim hemen boşanma davası açtı ama ben direniyorum. O da giderse ben ne yaparım, bu hayat nasıl geçer bilmem ki...

Şimdi her gün kapısını aşındırıyorum, mesaj üstüne mesaj yazıyorum, özrün her türlüsünü diliyorum ama beni affetmiyor. Yanımdayken kıymetini bilmedim, şimdi aklım başıma geldi ama bu sefer de bunu ona anlatamıyorum.

İlk darbe karımdan geldi. Şimdi sıra bizim direktörde. O da beni istemez de işime son verirse işte o zaman bittim ben. Zaten işimde başarılı olabilseydim evde de böyle olmazdım da, olmadı işte.

Sizce ben karımı nasıl ikna eder, onu nasıl geri getiririm? Lütfen bana bir yol gösterin hocam. Eğer yazdıklarımı okuduysanız şimdiden çok teşekkür ederim.

Saygılar.

YOKLUKTAN VARLIĞA GEÇMİŞ BİRİ İÇİN...
ÇARELER ASLA TÜKENMEZ

Sevgili okuyucularım,

Yapılan araştırmalar, evrimsel olarak erkeklerin varoluşlarını ve başarı hissini en yoğun olarak çalışma hayatlarında ve iş hayatındaki ilişkilerinde; kadınların ise sosyal ilişkilerinde ve özellikle aile hayatlarında gerçekleştirdiklerini gösteriyor. Bu nedenle iş hayatında aksaklıklar olması, sosyal ortamda başarılı olamama gibi durumlar erkekleri, kadınlara nazaran daha derinden yaralıyor ve kendilerine güvenleri giderek azalıyor. Ve genelde bunun acısını aile hayatından, eşlerinden, kimi zaman çocuklarından çıkarıyorlar. İşyerinde müdürüne, çalışma arkadaşlarına gösteremediği öfkeyi ve tepkiyi, bazen kavga ederek, bazen de susarak evde ailelerine gösteriyorlar.

ŞİDDETİN BAŞ NEDENİ

Kadınlara ve çocuklara karşı artan şiddetin bence en önemli nedenlerinden biri de bu zaten. İşyerinde ezilen ya da işsiz kalan erkek işinde ve sosyal yaşamında daha başarılı olan kadın karşısında eziliyor. Erkeklerin iç dünyalarında hissettiği bu eziklik ve örselenmişlik duygusu, özel hayatında bir kadın tarafından terk edilmeye karşı onların hassasiyetini arttırıyor ve erkek adeta paniğe kapılıyor. Son zamanlarda sıkça gördüğümüz terk eden eşe ya da sevgiliye yönelik, cinayete kadar gidebilen erkek şiddeti vakalarının büyük bir artış gösteriyor olmasının en önemli nedenlerinden biri de bu.

GURUR MESELESİ OLUYOR

Kız çocukları daha fazla eğitim alıp işgücüne katılırken, erkeklerin tahtlarının sallanması onları olumsuz etkiliyor. Ya iş bulamıyor ya da kadın kadar başarılı olamayabiliyor. Zayıf, işsiz ya da işyerinde ezilen erkek, bir de eşinin ya da sevgilisinin elinden kayıp gitmesine tahammül edemiyor. Bunu gurur meselesi yapıyor.

Sadece ülkemizde değil tüm dünyada giderek artan erkeğin kadına uyguladığı şiddetin özünde, erkek zayıflarken kadının güçlenmesi yatıyor.

İsmail Bey’in hikâyesinin temelinde de bu çatışma, bu rekabet yatıyor. Bir yandan kendi eksikliklerini biliyor, bir yandan da eşinin hem iş hem de sosyal hayatındaki başarısı ve becerikliliği karşısında kendini zayıf hissediyor.

Hani bana soruyor ya “Eşimi nasıl ikna ederim?” diye, eşi geri dönse onun hayatında ne değişecek ki... O zaten eşinin bir gün onu terk edeceği korkusuyla yaşamış hep. Şimdi de işinden kovulacağı günü bekliyor. Bu tür korkular yani terk edilme, sevilmeme, reddedilme ve başarısızlık korkuları bizim kaderimizi yazar aslında. Bir tarafı, böyle devam ederse eşinin onu terk edeceğini biliyor ama buna o kadar inanmış ve saplanmış ki, ne yaparsam yapayım bu kaderi değiştiremem diyor sanki. Hayata teslim olmuş adeta.

KANDIRIYOR KENDİSİNİ

İsmail Bey kendi gerçeklerinin bir kısmını çok iyi bilen biri. Hal böyleyken, o değişmedikten sonra eşi geri gelse ne olacağını hayal ediyor acaba? Aklım başıma geldi ama çok geç dese de, İsmail Bey’in aklı hep başındaymış zaten. Bu zamana kadar hep doğruları görürken şimdi nasıl da kandırıyor kendini. Sanki tek sorunu eşini geri döndürmekmiş gibi bir bahaneyle kendi gerçeklerini bir kenara itivermiş. Oysa aklı ona yine oyun oynuyor.

BİR TERAPİSTLE GÖRÜŞMELİ

Oysa değişmeyi, bu katı inanç ve korkularından kurtulmayı, bir gün kendine güvenmeyi, kendiyle barışmayı eğer gerçekten çok istiyorsa bunları mutlaka bir terapistle görüşmeli.

Nasıl bir ailede büyüdü, doğduğu, evde ona hayatı ve kendini nasıl tanıttılar, nasıl örnekler üzerinden aktı hayata, bunları yazmamış. Ancak farkındalığı bu kadar yüksek birinin terapiden çok faydalanacağını düşünüyorum.

Ülkemizde bu tür erkeklerin sayısının çok olduğunu tahmin ediyorum. Bunlar sadece ailelerini mutsuz etmekle kalmıyor, kendileri de mutsuz, yalnız, hayata küsmüş, sevilse de buna hiç inanmamış, kendine olan öfkenin nedenini en yakınlarında arayan, kırık bir kalple yaşıyorlar bu hayatı.

DÖNMESE DE MÜHİM DEĞİL

Eğer İsmail Bey kendini keşfeder, hayatla ve kendiyle barışır, kendine güvenmeyi başarırsa karısı geri döner muhtemelen ya da dönmezse de çok mühim değil çünkü artık İsmail Bey kendi hayatında var olmayı başarabilmiş olacak. Yokluktan varlığa geçmiş biri için ise, çareler hiç tükenmez.

HAFTAYA YENİDEN GÖRÜŞMEK ÜZERE

Sizlerin de mektuplarını bekliyorum.

Bana drgbudayiciogluiletisim@madalyonklinik.com adresinden yazabilirsiniz.

Hoşça kalın...

Sevgiyle kalın...

X

Avukat Ziğnet Hanım’ın hikâyesi

Sevgili okuyucularım, bugün yine klinikteki kırmızı odama gelen konuklarımdan birinin hikâyesini anlatacağım sizlere.

Odamda, duvarda duran aynaya son bir kez şöyle bir baktım, ceketimin yakasını düzeltip hemen geçtim masama. Daha yerime oturmadan kapı tıklatıldı ve genç bir hanım girdi içeri. Genç, güzel ve bakımlı bir kadın. Giyiminden kuşamından, hal ve hareketlerinden onun meslek sahibi ve çalışan bir kadın olduğu hemen anlaşılıyor. Ayağa kalkıp uzattığı eli sıkarak ona yer gösteriyorum. Çantasını önündeki sehpaya bıraktıktan sonra hemen başlıyor anlatmaya...

BEN DIŞ KAPININ MANDALI MIYIM

Adım Ziğnet. 31 yaşındayım ve avukatım.

- Ne güzel bir mesleğiniz var.

* Üstelik boşanma avukatıyım. Mesleğim nedeniyle pek çok boşanan aileyi dinledim ama bir yıl önce ben de boşandım eşimden.

- Ne ilginç bir durum. Müvekkillerinden yıllardır dinledikleri, onu bu konuda daha temkinli olmaya yönlendirmiştir ama bazen kaderden kaçılmıyor.

Yazının Devamını Oku

Kırmızı Oda’daki Bahar’ın çığlığı

Sevgili okuyucularım... Bugün sizlere bir zamanlar klinikteki Kırmızı Odama, “Birileri beni duysun, dinlesin” çığlığıyla gelen ve içimi çok acıtan danışanlarımdan birinin hikâyesini anlatacağım.

Bahar, sanki ben onun müdürü ya da amiriymişim gibi üzerindeki kareli ceketin düğmelerini ilikleyerek giriyor odama. Elini bana uzatırken başını ve gövdesini saygıyla hafifçe eğiyor. Ben de onu hemen ayağa kalkıp elimi uzatarak karşılıyorum. Karşımdaki koltuğa otururken yüzündeki hiç silinmeyen hafif bir gülümseme dikkatimi çekiyor. Bu gülümseme acaba onun hangi duygularını gizlemek üzere yapışmış yüzüne. Hemen ardından da başlıyor anlatmaya.

SESİMİ KİMSE DUYMUYOR

* Hocam aslında bu randevuyu neden aldım, neden geldim, onu da tam bilmiyorum çünkü sizden ne bir cevap ne de bir çözüm beklentim var. Kendimi kapağı sıkıca kapatılmış bir kavanozun içindeymişim gibi hissediyorum. Sanki beni duyan var mı diye bas bas bağırıyorum da sesimi kimseler duymuyor. Bari gidip derdimi Gülseren Hanım’a anlatayım, hiç olmazsa biri beni anlasın istedim. 40 yaşındayım, evliyim, biri kız, biri oğlan iki çocuğum var. Devlet memuruyum. Sorunuma gelince; çok kıskanç tabiatlı bir eşim var. Bu kıskançlık önceleri hoşuma gitmedi desem yalan olur ama işin dozu bu kadar artınca artık ne yapacağımı ben de şaşırdım. Hani derler ya, otursan kabahat, kalksan kabahat, o hale geldik. Ben onun bu huylarına alışmaya, onu idare etmeye çok gayret ettim ama ne yapsam olmadı.



SİZİ EZMEKTEN ZEVK ALIR

Yazının Devamını Oku

Fatoş’un mektubu

Sevgili okurlarım, umarım yeni yıl hepimize öncelikle sağlık, huzur ve bereket getirsin.

2021 yılı sadece bizim için değil, tüm dünya için çok zor bir yıl oldu. 2021 yılına girdiğimiz o yılbaşı gecesini hatırlıyorum da, yeni yılda artık bu pandeminin tamamen biteceğini, eski güzel ve özgür günlerimize geri döneceğimizi, bu COVID-19 virüsünden kurtulacağımızı hayal etmiştik ama olmadı. Hatta bu yıla çok daha yoğun hastalık haberleriyle girdik. Umalım 2022 yılı bize özgürlüğümüzü, sağlığımızı, huzurumuzu geri versin. Biz de bunların kıymetini hep çok iyi bilelim.

MUTLULUĞUN KESTİRMESİ

Bir yandan da hayat iyisiyle, kötüsüyle devam ediyor. Aslında bu ölümlü dünyada, yaşadığımız her gün, çabucak dün oluveriyor. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun, hayatta olduğumuz her gün bizim için çok değerli. Kendimizi iyi hissetmenin yolu ise, her zaman bize düşen sorumluluklara sahip çıkmaktan, iyice gerilen sinirlerimize hâkim olmaktan, kimseyi üzmemekten ve başkalarını sevindirmekten, memnun etmekten geçer. Mutlu olmanın en kestirme yolu her zaman bir başkasını mutlu edebildiğinizi görmektir.

Her ne kadar toplum bu ara sinir küpü olup incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle birbirini öldürse de, biz insanlar bu ibreyi her zaman tersine çevirme gücüne sahibiz. Bir küçücük gülümseme bile çok şeyi değiştirir hayatta.

FARKLI OLANI DIŞLIYORUZ

Bugün sizlerle, herkesten farklı olmanın, özürlü olmanın insana getirdiği zorlukları anlatan çok duygulu, çok içten ve samimi yazılmış bir mektup paylaşacağım. Çoğu zaman bilerek ya da bilmeden, bizden farklı olanları toplum olarak dışlıyoruz. Bizden farklı giyineni, konuşanı, düşüneni, farklı görüneni, farklı inançlara sahip olanı sürekli bir dışlama, ötekileştirme eğilimindeyiz. Oysa en çok ihtiyaç duyduğumuz şey toplum tarafından onaylanmaktır. Bu konuda her birimiz belki de hiç fark etmeden, bizden farklı olanın fena halde canını yakıyoruz.

Bu dışlanmadan en çok da fiziksel bir engeli olanlar etkileniyor.

Dünyaya fiziksel bir engele sahip olarak gelmeyi ya da sonradan engelli olmayı doğal olarak kimse istemez. Böyle olmak bizim suçumuz, bizim seçimimiz değil.

Yazının Devamını Oku

Mutsuz annelerin çocukları...

Sevgili okuyucularım, pek çok yazımda sizlere anne olmanın zorluklarından ve getirdiği sorumluluklardan söz ettim. Hatta “Çocukların kaderini en çok anneler yazar” dedim. Bir çocuğun hangi annenin kucağına geleceğinin her şeyden daha önemli olduğunu söyledim çünkü dünyayı biz annelerimiz üzerinden tanır ve hayata annelerimizin baktığı pencereden bakarız.

Doğduğumuz gün öğrenmeye ve tatmaya başladığımız olumlu, olumsuz bütün duyguları, tıpkı memelerinden emdiğimiz süt gibi, annelerimizin ruhundan adeta emeriz. Yeni doğmuş, annesinin kucağında oturan bir çocuğa bakın, ona bir şeyler söyleyin, el çırpın, gürültü yapın, korkutun, bakın bakalım ne oluyor. O çocuk size nasıl tepki vereceğine -ağlasın mı gülsün mü, korksun mu korkmasın mı- annesinin yüzüne bakarak karar verir. Anne gülüyorsa o da güler, anne korkmuşsa o da korkar.

Anne huzurluysa, keyifliyse, gülüyorsa, kaşları çatık değilse çocukların ihtiyaçları da giderildiyse o çocuklar huzurlu çocuklardır. Çocukların yaşadığı evde kavga gürültü yoksa insanlar o evde alçak sesle konuşuyorlarsa o çocuklar da sessiz ve sakindir.

Anne eğer çocuğuyla yeterince ilgilenmiyor, onun bedensel ihtiyaçlarını karşılasa bile duygusal olarak aç bırakıyorsa o çocuklar annenin eteğinden ayrılmaz. Hatta “Aman sormayın, bu çocuk da iyice bana düştü, eteğimden ayrılmıyor, banyoya bile giremiyorum” diyorsa bir anne, o çocuk huzursuzdur, aradığı güven duygusunu anneden bir türlü alamamıştır. Anne çocuktan sıkıldıkça, onu ittikçe, kendinden uzaklaştırmaya çalıştıkça, o çocuk anneye zamk gibi yapışır.

Annelerinin çocuklarından beklentileri de çok önemlidir, öyle önemlidir ki, çocuk eğer gelecekte annesinin beklentilerini karşılayamazsa kendini hep eksik ve başarısız hisseder. Bu anneler genelde kendi hayallerini gerçekleştirememiş, hayatta aradığını bulamamış, mutsuz annelerdir.

O anneleri de mutsuz eden, bağrına basmayan, duygusal ihtiyaçlarını doyurmayan anneanneler, nineler, daha büyük nineler vardır. Yani bu zincir uzar, gider. Tabii bir de o annelerin eşleri, yani babalar vardır. Eşini mutlu etmek bir yana, perişan eden babalar. O babalar eşleriyle birlikte çocuklarını da perişan ettiklerini bilmezler mi acaba?

BİZLER KÖTÜ EVLATLAR MIYIZ

Şimdi sizlerle annesinin beklentilerini ne yaparsa yapsın karşılayamamış bir gençten gelen mektubu paylaşacağım:

Yazının Devamını Oku

2021 yılının muhasebesi

Sevgili okurlarım, bugün 2021 yılının son yazısını yazıyorum. Haftaya 2022’ye girmiş olacağız ve istedim ki bu yazının konusu artık şiddet, vahşet olmasın. Yeni yıla gülümseyerek girelim ama 2021 yılının muhasebesini yapınca yine gülümsemek yazının sonuna kaldı.

VAHŞETİ TEMSİL EDENLER

Bu yılı maalesef hep bizleri derinden etkileyen ve özellikle kadınlara yönelen şiddet olaylarını duyarak, okuyarak, izleyerek geçirdik. Şiddet sadece kadınlara değil, çocuklara, hatta bebeklere bile uygulandı. Kimi küçücük, kundaktaki bebeğini vahşice, öldüresiye dövdü. Demek olay medyaya yansımasaydı, sonunda o bebek babası tarafından dövülerek öldürülecekti.

Kimi babalar annesinin yerini söylemediği için okuyup doktor olan öz kızını, hiç acımadan öldürdü. O kızı sen büyütüp sen okutmadın mı? Demek ki annesinin yerini söylese gidip onu öldürecektin ve kızın bunu biliyordu. Annesini korumak isterken kendi canından oldu. Yani taraflardan biri sevgiyi, merhameti, diğeri vahşeti temsil ediyordu.

Kimileri kezzap atıp kadınları öldürmekten beter etti. Bunun ayrıntılarını, o kadınların olaydan sonra çektikleri acıları, hayatlarının nasıl bir anda sönüverdiğini geçen hafta yazmıştım. Eski eşini, boşanmak isteyen eşini, kendisinden ayrılmak isteyen sevgilisini, kız arkadaşını öldürenlerin hesabını tutamadık. O kadar çok ki, hangisini anlatayım.

PUSUYA YATAN SAPIKLAR

Bir de hiç tanımadığı genç kız ve kadınlarımızı, pusuya yatıp öldüren sapıklar var. O kadınların tek suçu, o saatte, o sokaktan geçmek. Kimi okuldan, kimi kurstan çıkıp evlerine dönen genç kızlarımız bunlar ve olay bir metropolde yaşandı, yani dağ başında değil.

Hırsızlıklar

Yazının Devamını Oku

Onu nasıl bir hayat bekliyor

Sevgili okurlarım, bu ara en sık duyduğumuz kelimelerden biri de kezzap oldu.

Erkekler kızınca onları istemeyen, onları terk eden kadınların yüzüne, özellikle de gözlerine kezzap atıyorlar. Kezzap, hepinizin bildiği gibi çok ağır bir asittir yani bir insana temas ettiği zaman onun derisinden başlayarak kemiğine kadar eritip yok ediyor.

Halk arasında kezzap denen bu madde üstelik kadınların özellikle gözlerine ve yüzüne atılıyor yani o kadınlar hem görme yetilerini kaybedip kör oluyor, hem de yüzleri yok oluyor.


Bu konu son olarak Berfin vakasında gündem oldu. Bundan iki yıl önce kısa bir süre arkadaşlık edip ayrıldığı biri tarafından, henüz 18 yaşındayken, onunla arkadaşlığa devam etmek istemediği için yüzüne bir buçuk kilo kezzap atıldı Berfin’in. Bu miktarda kezzap insanın tamamını eritip yok edebilir.

Ben şimdi sizlere kezzap atılıp yüzü bir daha geri gelmemek üzere yok olan, bir daha dünyayı görme şansı tamamen kaybolan birinin, sonrasında nasıl bir hayatı olacağı konusunda bir şeyler anlatmak istiyorum. Gazetelerde ya da medyada okuyup geçtiğimiz yüzüne kezzap atılan kadınlar var ya, o olaydan sonra nasıl bir hayatları oluyor acaba diyor ve bunu hep birlikte ayrıntılı olarak düşünelim istiyorum. ANİ BİR ÖFKEYLE DEĞİL DÜŞÜNEREK İŞLENEN SUÇ: KEZZAP

Yazının Devamını Oku

Duygusal ihmal

Her birimiz bu dünyaya zihnimize yerleştirilmiş çok donanımlı bir kayıt cihazıyla geliyoruz.

Öyle bir cihaz ki, sadece sesleri, resimleri, olayları değil, içine doğduğumuz evde yaşanan her şeyi, evdeki herkesin hissettiği tüm duyguları da kaydediyor. Çünkü o küçük bebek bu dünyayı tanımaya, onun dilini öğrenmeye çalışıyor.

KORKUDAN ANNE KURTARIR

Bir çocuk dünyaya geldiğinde onun en iyi tanıdığı duygu korkudur, çünkü bir sahibi olmazsa hayatta kalamayacağını bilir ve önceliği hep sahibine verir. Hep onu arar gözleri, önce onu tanır. İçine düştüğü korkudan bir tek sahibi yani annesi kurtarabilir onu. Anneler onu severek, okşayarak, her ihtiyacını fark edip yerine getirerek, ona güven vererek yapar bunu.

Böylece o çocuklar annelerinin şefkati ve sıcaklığıyla yüzlerinde sevimli bir gülümsemeyle uykuya dalarlar. Korku artık yerini derin bir huzura bırakmıştır.

ÖLÜMLE BURUN BURUNA

Bazı bebekler huzursuzdur. Her ihtiyacı karşılanmış da olsa bir türlü rahatlayamaz, sanki bir yerlerini koparıyorlarmış gibi bağırır durur. Karnı tok, altı temiz olsa da korku duygusundan bir türlü kurtulamamıştır. Yani hep ölümle burun buruna hisseder kendini.

Neden mi, çünkü anne onun pek çok ihtiyacını karşılasa da, bebeğine o güveni verememiştir. Korkma, bak ben varım, yanındayım, seni seviyorum, biraz uzaklaşsam da seni hiç unutmuyorum, bak ben de huzurluyum, ben de korkmuyorum diyememiştir. Gördüğünüz gibi, bunun için annenin de kendini güvende hissetmesi ve huzurlu olması gerekir.

ÖMÜR BOYU YOKSUL

Yazının Devamını Oku

Gülnihal’in mektubu...

Sevgili okurlarım. Bugün sizlerle ülkemizde sık görülen sorunlardan birini daha paylaşmak istiyorum. Evlilik sorunu...

Biliyorsunuz son yıllarda boşanmalar giderek artıyor. İnsanlar evlenmeye de çok çabuk karar veriyor, boşanmaya da.

Gençler evlenme kararı alırken bunun çok farklı bir yaşam şekli olduğunu, o güne kadar olan günlük düzenlerinin artık değişeceğini pek düşünmüyorlar. İki tarafın da evlilikle ilgili çok güzel ama birbirinden çok farklı hayalleri oluyor. Taraflar sanıyor ki evleneceğim, yanımda sevdiğim biri olacak ve ben bundan hep memnuniyet duyacağım.

BEKLENTİLER FARKLIDIR
Hele taraflar birbirini bir süredir tanıyorsa evlenince -zaten çok iyi tanıdığı biriyle- sorun çıkmaz diye düşünüyorlar. Oysa evlenmeden yani aynı evi, aynı sorumlulukları paylaşmadan, bir de çocuk sahibi olmadan taraflar birbirini hiç tanımaz, tanıyamaz. İki tarafın da evlilikten beklentileri farklıdır. Herkes o evlilikte kendi alışkanlıklarını sürdürmek ister. Kendi doğrularını hayata geçirmek ister. Oysa dünyada pek çok doğru vardır.

‘ÇOCUĞA HAZIR MIYIZ’
Çocuk sahibi olup olmama ise apayrı bir konu. Eskiden insanlar hiç düşünüp taşınmadan çocuk sahibi oluyorlarmış. O zaman çocuğun da pek kıymeti yokmuş zaten. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir hesabı yani. Şimdi çocuklarımıza neyse ki çok daha fazla değer veriyoruz ama yine de buna hazır mıyız diye sormadan doğuruveriyoruz.

Geçen haftalardan birinde sizlerle onu terk eden eşini geri getirmeye çalışan bir erkeğin mektubunu paylaşmıştım. Şimdi de benzer şeyleri bir kadının ağzından dinleyelim. Bakalım o ne diyor...

Yazının Devamını Oku

Erkeklerin dinmeyen öfkesi

Sevgili okurlarım, her gün eşleri ya da erkek arkadaşları tarafından öldürülen kadınlarla ilgili haberleri okumaktan, o kadınlar için üzülmekten yoruldum, hep birlikte yorulduk. Ne istiyorsunuz kadınlardan? Nedir sizi bu kadar acımasız ve vahşi yapan? Ne oldu size?

Bundan çok yıllar önce yani ben çocukken bu ülkede erkekler kadınlara yol verirken, otobüste onlar ayaktaysa kendi asla oturmazken, elindeki paketler ağırsa koşup alırken, düşerse kaldırırken, yardıma ihtiyacın var mı bacım derken, rahat giysinler diye paltolarını tutarken, yaptıkları yemeklere “eline sağlık hanım” demeden yemezken, kadınları başlarında taşırken... Ne oldu size?

HAYATIN HER ALANINDA...

Aradan yıllar geçti, artık ülkemizde okula gitmek, her türlü eğitimi almak daha kolaylaştı. Kadın-erkek öğretmenlerimiz, kızlı-erkekli çocuklarımıza ışık oluyor. Hastanelerimizde kendimizi rahatlıkla kadın doktorlara emanet ediyor, onlara güveniyoruz. Kadın yargıç ve savcılarımız, kadın eczacılarımız, kadın mühendislerimiz, kadın müdürlerimiz, yöneticilerimiz, bankacılarımız, kadın avukatlarımız, muhasebecilerimiz, kadın pilotlarımız, şoförlerimiz, kadın girişimcilerimiz, bol bol kadın sanatçılarımız var. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bizi temsil eden kadın milletvekillerimiz var.

İş hayatında da kadınlarımız çok başarılı. Onların kurdukları işyerlerinde binlerce kişi çalışıyor. Yurtdışına ihracat yapan, dış ülkelerde bizi temsil eden kadınlarımız bunlar.

NEDEN KIYMET BİLMİYORUZ

Bugün ülkemizde iş hayatından kadınları çekiversek ne olur biliyor musunuz? Hastaneler doktorsuz, hemşiresiz, adliyeler hâkimsiz, savcısız, avukatlık büroları avukatsız kalır. Her köşe başında önünüze çıkan eczaneler kapanır, inşaatlar mimarsız, mühendissiz ve pek çok kişi işsiz kalır. Müzik susar, edebiyat susar, televizyonlar ne göstereceğini şaşırır, kütüphaneler kitapsız kalır.

Evdeki kadınlarımızı birkaç gün alıversek hepimiz aç kalırız, aç...

Neden kıymetini bilmiyoruz kadınlarımızın?

Yazının Devamını Oku

Saliha’nın mektubu

Sevgili okuyucularım, bu sayfada verdiğim mail adresine Türkiye’nin dört bir yanından mesajlar geliyor.

Bunların çoğunu kadınlar yazıyor ve her biri kendi hayat hikâyesini ve sorunlarını anlatıyor bana. Bu hikâyelerin çoğu hüzün kokuyor. Bizim ülkemizin çocuklarının büyük bir kısmı, ne yazık ki doğdukları evlerde ihtiyaçları olan sevgiyi, şefkati, ilgiyi ve değeri bulamıyorlar demek ki...

Oysa bizler çok duygulu, merhametli, sevecen insanlarız. Çocuklarımızdan bu güzel duygularımızı neden esirgiyoruz acaba? Özellikle kadınlarımızdan gelen mesajlarda neden bu kadar acı, hüzün ve çaresizlik var?



Bir kısım aileler çocuklarını başlarında taşırken geri kalanı neden onların varlığını bile kabul etmiyor, hele çocuk erkek değil de kızsa, bir an önce evlendirip onlardan kurtulmaya çalışıyorlar.

İşte o mektuplardan biri de ülkemizin güney illerinden birinde yaşayan

Yazının Devamını Oku

Süheyla terk edilmekten çok korkuyor

Sevgili okuyucularım... Bugün Süheyla’nın hikâyesini anlatacağım size. Bakalım bu hikâyede kendinizden bir şeyler bulabilecek misiniz?

Süheyla yirmili yaşlarda bir genç kız. Üniversiteyi yeni bitirmiş. Ancak gönül ilişkilerinde bir türlü aradığını bulamamış. İlişkilerini ya çabucak kendisi bitirmiş ya da çok sevdiği ve çok bağlandığı erkek arkadaşları tarafından terk edilmiş. O gün klinikte yaşlı gözlerle şöyle başladı söze:

- Erkek arkadaşlarımın hepsi de terk etti beni. Son arkadaşım Tolga güya çok seviyordu beni. Ona öyle inanmıştım ki... İlk tanıştığımız günler beni günde en az on kere arar, nerede olduğumu, ne yaptığımı, o gün dışarı çıkıp çıkmayacağımı sorar, hemen her gün beni mutlaka görmek ister, bu da yetmezmiş gibi mesaj üstüne mesaj atardı. O zamanlar öyle mutluydum ki... Nihayet şansım dönmüştü, Tolga gibi beni çok seven ve her şeyimi düşünen bir erkek arkadaşım olmuştu.



Birkaç ay içinde arkadaşlığımız ilerledi ve artık evlenmeyi düşünür olduk. İşte Tolga’nın annesi tam da o sırada hastalandı. Çok üzüldü çocuk. Tabii ben de çok üzüldüm. Sık sık arayıp annesinin durumunu sordum ama Tolga artık beni eskisi gibi arayıp sormaz oldu. Önce annesiyle ilgileniyor, nasıl olsa arar dedim ama olmadı. İçime bir kurt düştü. Acaba başkasını buldu da bana yalan mı söylüyor dedim. Durumu araştırdım. Gerçekten de hastaymış annesi.

FAZLA ÜZERİNE GİTTİM

Yazının Devamını Oku

Kadınlarımızı öldüren hasta adamlar

Merhaba sevgili okuyucularım,

Ben eğer bugün doktor olabilmişsem, üzerinde yaşadığım topraklara vatanım diyebiliyorsam, kitaplar çıkarmış, hatta bir gazetede sizlere istediğim konuda köşe yazıları yazabiliyorsam bunu vatanımızın düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’e borçluyum.

Eşimi 14 yıl önce kaybetmeme rağmen yalnız ve özgür yaşayabiliyor, seyahat edebiliyor, kendi paramı kendim kazanabiliyor, seçimlerde gidip istediğim partiye oy verebiliyorsam, bunu sevgili Atatürk’ümüz önderliğinde kurulan Cumhuriyet’e ve hayata geçirilen yepyeni ve devrim niteliğindeki kanunlara borçluyum.

Cumhuriyet Bayramınızı kutluyor, Atatürk ve silah arkadaşlarını bir kere daha saygıyla yâd ediyorum.

Bu hafta sizlere uzun yıllardır devam eden hatta giderek artış gösteren kadın cinayetlerinden ve bu cinayetlerin bir bölümünü işleyen hasta adamlardan söz etmek istiyorum.

ŞİKÂYETLER KORUMAYA YETMİYOR

Bir psikiyatrist olarak bu cinayetlerin çoğunun bu hasta adamlar tarafından işlendiğine neredeyse eminim. Medyadan bu cinayetlerle ilgili haberleri okurken ya da izlerken o birkaç dakika içinde bile, katilin hasta bir adam olup olmadığını hissedebiliyorum. Bunu sadece ben değil, birçok meslektaşım da kolayca anlayabiliyor.

Hayatının tehlikede olduğunu fark edip polise başvuran kadınlarımızı ise ya halen yürürlükte olan yasalarımız koruyamıyor ya da var olan yasalar gerektiği gibi uygulanamıyor. Bunu sadece ben değil, hepimiz, her gün görüyor ve duyuyoruz.

Yazının Devamını Oku

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Sevgili okuyucularım, anne baba olmak ne zor değil mi?

Çocuklarımız bizim gözbebeğimiz. İstiyoruz ki onlar hayatın her alanında başarılı olsun, çok sevilsin, sayılsın, geçmişte bizim yapmak isteyip de yapamadıklarımızı yapsın, onlarla hep gurur duyalım.

Kimse onların kılına zarar vermesin, çünkü onlar henüz genç ve hayatı tanımıyorlar. Öyle herkesle de arkadaşlık etmesinler. Arkadaşın kötüsü bizim çocuğumuzu da yoldan çıkarır. Nereye gideceklerine, ne yapacaklarına, hatta ne giyeceklerine bile biz karar verelim. Soğukta üşütmesinler, öyle saçma sapan kıyafetlerle sokağa çıkmasınlar, gece dışarı çıkmak zaten yanlış. Zamanında yatıp zamanında kalksınlar, derslerini hiç ihmal etmesinler.

Hele ki sınav zamanı odalarından bile çıkmasın, masadan hiç kalkmasınlar. O ellerindeki telefonu da almak lazım. Ders çalışıyorum bahanesiyle odada hep telefonla oynuyorlar. Saatlerce bu telefonla ne yapılır Allah aşkına!

Ben de bu satırları bir anne olarak yazıyorum. Bu yazdıklarımın hepsi benim de kafamı zamanında çok meşgul etmişti. Ancak bu meslekte eskidikçe gördüm ki, bizim bu endişelerimiz bazen çocuklarımıza, gençlerimize çok zarar verebiliyor.

Aslında anne baba olmak zor zanaat... Çocukları tepenize çıkarıp her dediğini yapsanız yemeyip yedirseniz, giymeyip giydirseniz bir türlü, çocuklara ağır bir disiplin uygulayıp her şeye siz karar verseniz başka türlü.

Ancak her şeye rağmen ülkemizde biz anne babalar olarak, imkânlarımız elverdiğince çocuklarımızı en iyi okullarda okutup, gerekirse özel öğretmenler tutup, onlara harika bir gelecek hazırlamaya çalışıyoruz. Onlardan hiçbir şeyi esirgemiyor, yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyoruz. Anneler babalar yeter ki çocukları okusun diye kendi hayatlarından kısıp gerçekten onlar için büyük fedakârlıklar yapıyor.

Hal böyle olunca doğal olarak çocuklarımızdan beklentilerimiz de artıyor. İstiyoruz ki, madem biz bunca fedakârlığa katlanıyoruz, onlar da başını dersten kaldırmasın, gezmesin, tozmasın, televizyon bile seyretmesin, telefonda boş yere vakit kaybetmesin, arkadaşlarıyla buluşup hem boşa para harcamasın hem de haytalık etmesin. Her dediğimizi yapsınlar ki, onlar adına kurduğumuz hayallere onlarla birlikte biz de kavuşabilelim.

Biz ne yapıyorsak çocuklarımız için yapıyoruz zaten ama acaba gerçekten doğru mu yapıyoruz?

Yazının Devamını Oku

Öznur’a sorular

Sevgili okuyucularım, Geçen hafta sizlere Öznur’un acılı hikâyesini yazmıştım. Hatırlarsınız, Öznur henüz çok genç bir kızımız. Üniversite öğrencisi. Ne yaparsa yapsın büyük şehirde, okulda kendini arkadaşlarına kabul ettirememiş, hep dışlanmış ve çok mutsuz. Ondan önceki hafta da size geçmişimizin geleceğimizi nasıl etkilediğini yazmış ve sizlere kaderle ilgili pek çok soru sormuştum. Ve demiştim ki “İşte kaderiniz sizlere sorduğum ve bu sorulara verdiğiniz cevaplarda gizli”.

Şimdi de gelin bu soruları Öznur’a soralım. O daha genç, nasıl bir kader onu bekliyor bilmiyoruz ama hep birlikte bazı tahminler ve çıkarımlar yapalım diyorum. Bunu bir çeşit kendimizin ya da çocuklarımızın geleceğini bir kâhin gibi aşağı yukarı tahmin edebilmek için yaptığımız bir egzersiz olarak da kabul edebilirsiniz.

ANA DİLİMİZ ŞİDDET DEĞİL ŞEFKAT OLSA

İlk sorumuz, nasıl bir coğrafyada dünyaya geldiğinizle ilgiliydi. Öznur, Güneydoğu Anadolu bölgemizin önemli illerinden birinde dünyaya gelmiş. Ben o bölgedeki pek çok ilimizi gidip gördüm. Bazılarında imza günlerine katıldım. Her yeri ayrı güzel, her yeri tarih kokuyor bu bölgemizin. Gezmelere, bakmalara doyamıyor insan. Bir de orada yaşayan kadınlı-erkekli tanıştığım pek çok insan var. Her biri nasıl misafirperver, nasıl sıcacık insanlar anlatamam. Sizi adeta başlarında taşıyor, nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlar. Özellikle gençlerin elleri, kolları kitap dolu... Pek çok kitapçı dükkânı, hatta kütüphaneler var. Sanatın her türlüsüne, özellikle müziğe de çok meraklılar, kimi çalıyor, kimi söylüyor.

HÜZÜN KOKUYORLARDI

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı yaptığım bu gezilerde... Belki de ülkemizin en güzel kızları, en yakışıklı erkekleri oralarda yaşıyor. Annem eskiden birini beğendiği zaman, “Allah’tan sürmeli” derdi. Gerçekten de doğuştan sürmeli hepsi. Kaşlar, gözler her birinde dikkat çekecek kadar güzeldi.

Bir başka özellikleri de hemen hepsinin derin duygulara sahip olmasıydı ama bu duygular sanki en çok hüzün kokuyordu. Ve ben her birine baktıkça, gülerken bile, gözlerindeki bu derin hüznü hep hissettim.

Peki ama sen bunu nasıl hissettin diye soracak olursanız, hüznü tanımayan insan nasıl hissetsin bunu... Demek ki ben de bu duyguyu çok iyi tanıyorum.

Yazının Devamını Oku

‘Sen bir hiçsin’

Sevgili okuyucularım, bugün yine beni çok etkileyen gerçek bir yaşamöyküsünü daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Güneydoğu Anadolu kültürü içinde “Sen bir hiçsin” mesajıyla büyüyen Öznur’un hikâyesi bu.

Hikâyeyi sizlere Öznur’un ağzından anlatacağım.

KADIN ERKEK FARK ETMİYOR

Ben, Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinde dünyaya gelen ve oranın kültürüyle büyütülen, 23 yaşında bir kızım. Şu anda üniversite öğrencisiyim. İnşallah okul bitince öğretmen olacak ve yıllardır hayalini kurduğum hayata kavuşacağım.

Bu kültürde büyümek erkekler için büyük bir şansken kızlar içinse büyük bir şanssızlık. Gerçi burada yetişen erkeklere şanslı desem de, onlar da hayatın gerçek yüzünü tanımadan yetişiyor ve sonunda bizim gibi onlar da mutsuz oluyorlar.

Biz kızlara gelince, doğduğumuz günden itibaren bize verilen en önemli mesaj “Sen bir hiçsin” oluyor. Bizler insan kategorisinde bile değiliz. Aşağılık mahluklarız. Sanki bizi hiç istemeyen, hep reddeden bir dünyaya zorla gelmişiz. Bizim varlığımız bile onlara batıyor ve bizi görmek bile istemiyorlar.

İsterseniz hikâyem annemden başlasın.

‘BEN SİZE KIZI VERDİM GİTTİ’

Annem genç kızlığında çok güzelmiş. Evlerine her gün görücüler gelir, bu kızı hangimiz kapacağız diye birbirleriyle yarışırlarmış. Annem bir süre gelenleri istememiş. Oysa aile, kızlarını bir an önce birine verip ondan kurtulmak derdindeymiş. Dedem giderek kızmış bu işe. “Ne bu böyle... Her geleni geri mi çevireceğiz? Ben seni bir an önce birine vereyim de gör” diyerek söylenmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

Kaderimizi anlamanın sırları

Sevgili okuyucularım,

Psikiyatrist olunca, hikâyeleri başka türlü dinlemeyi öğreniyor insan. Kızmadan, yargılamadan ama hikâyenin ne zaman ve kimler tarafından açılan yaralarla başladığını, kişiyi neden bu kadar etkilediğini, incittiğini anlamaya çalışarak, kendinizi onun yerine koyarak, her anladığınızı zamanından önce kişiye söylemeden dinlemeyi.

İnsanlar psikiyatriste gelirken asıl sorunlarının ne olduğunu, geçmişte en çok nerelerinden yaralandıklarını bilmez. Kimi hep anlatır, kimi susar. Cevap ne anlatanın anlattığında, ne susanın suskunluğundadır. Gerçekler her zaman bizim gizli geçmişimizde ya da kişisel tarihimizde gizlidir.

Hakikati bulmaya çoğu zaman kişisel tarihimiz de yetmez. Ülkemizin, ailemizin, sülalemizin geçmişte yaşadıkları da etkiler kaderimizi. Anamız, babamız, dedemiz, ninemiz, onların da dedeleri nineleri ne yaşamış, nerede yaşamış, nasıl yaşamış? Başlarına ne gelmiş de ne gelmemiş?



HANGİ COĞRAFYANIN EVLADISINIZ

Yazının Devamını Oku

İlk aşk

Sevgili okuyucularım, bu hafta sizlerle, yine sizlerden gelen bir mektubu paylaşmak istiyorum.

Okurken ben çok etkilendim. İlk aşkın izlerini buldum o mektupta. Çok gençken yaşananlar, çocukken yaşananlar kadar derinden etkileyebiliyor bizi. Adeta kaderimizi, hayat yolumuzu değiştiriyor.

Bazen olaylar öyle bir içine alıyor ki, kendimizi öylesine çaresiz hissettiriyor ki bu çaresizlik sonradan üstümüze yapışıp kalabiliyor.

Bakalım okuyunca siz ne düşüneceksiniz?

Merhaba Gülseren Hocam,

Ben Songül, size daha önce de yazmıştım ama o zaman kendimi yanlış anlatmışım. Olsun bana cevap vermeniz bile benim için önemliydi. Nasılsınız hocam, sizi yakından takip ediyorum, umarım iyisinizdir? Bugün size kendimi anlatmak istiyorum. Bu fırsatı bize verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.


Yazının Devamını Oku

Sahipsiz hastalar

Sevgili okuyucularım,

Tüm dünyada teknolojinin inanılmaz gelişimi ile birlikte bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, her alanda olduğu gibi hastayla doktor arasındaki ilişkiyi de etkiledi. Artık hekimler bir yandan hastalarını dinlerken, bir yandan da önemli noktaları bilgisayara kaydediyorlar.

Eskiden biz bunları elimizdeki kalemle hasta dosyalarına yazardık. Bu durum, hastaların takibi açısından çok önemli ancak yine de kimi durumlarda hasta-doktor ilişkisini bozabiliyor.

Oysa doktora büyük umutlar ve heyecanlarla giden biri istiyor ki, doktor onu önce can kulağıyla dinlesin. O uzun uzun anlatsın, sonra doktor onu iyice muayene etsin, sorular sorsun, o bitirince bu sefer de hasta ona merak ettiklerini sorsun, sende şu var, bunun için şöyle yap, şu ilaçları al, şu kadar zamanda geçer desin. Muayene odasından çıkarken, hasta elinde reçetesi, içi rahat, merak ettiği her şeyi öğrenmiş olarak oradan çıksın. Artık onu anlayan, dinleyen, nesi olduğunu bilen, başı sıkışırsa “Yine ara, yine gel” diyen bir doktor olsun hayatında.

Eskiden böyleydi. Ev doktorlarımız vardı. Bir ihtiyaç olduğunda elinde çantasıyla gelir, sizi uzun uzun dinler, muayene eder, sorular sorar, sizin sorduğunuz soruları cevaplar, sırtınızı okşar, size moral verir, ilaçlarınızı da yazar giderdi.

Her şeyi bilirdi o doktorlar.

Ancak şimdi işler değişti. Doktorlar, bunların çoğunu yapmıyor ya da yapamıyor.

Son yıllarda okuduğum bir makaleye göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ilk kez bir doktora muayeneye giden bir hastanın sözü kesilmeden konuşabildiği ortalama süre yirmi üç saniye. Londra gibi son derece gelişmiş bir kentte bile ortalama muayene süresi altı ila sekiz dakika çünkü doktor sorunun hangi organda olduğunu bir an önce anlayabilmek için pek çok tetkik isteyecek. Tetkikleri görecek ki, hastalığın ne olduğunu tam olarak anlayabilsin.

BİR KÂĞITLA BİTİYOR

Yazının Devamını Oku

Acil servis günleri

Geçen haftalarda yazdığım “Nöbetçi Doktor” adlı yazıdan etkilendiğinizi gösteren mesajları görünce, sizlere bu hafta da Hacettepe Acil’de çalıştığım zamanlara ait anılarımı anlatmak istedim.

Bizim zamanımızda Hacettepe’de hangi bölümde ihtisasa başlarsanız başlayın, bir an önce doktor olabilmeniz için sizi acil rotasyonuna yollarlardı. Çok haklıydılar çünkü Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş biri, hastanelerde çalışmadan, hastalarla birebir ilişki kurmadan kendilerini doktor gibi hissetmez.

Üstelik ben Ankara Tıp mezunuydum. Ah o günler ah... Kitapların her biri tuğla gibiydi maşallah. Oku okuyabilirsen. Aman Tanrım! Bize neler öğrettiler neler...

Bu sözleri o zaman söylerdim. Zaten ihtisasta bilmemiz gereken her şeyi öğretecekler bize. Bunca ayrıntı, bunca teorik bilgiye ne gerek var ki, diye söylenir dururdum. Hocalarımızın her biri gerçekten de eli öpülecek hocalardı. Ne çok emek verirlerdi bize. Şimdi aradan yıllar geçince o öğrendiklerimizin hiçbirinin gereksiz ayrıntılar olmadığını, hangi ihtisası yaparsanız yapın, aslında doktorluğun bir bütün olduğunu çok daha iyi anlıyor ve herbirini saygıyla anıyorum.



İşte henüz arkamdan biri “Doktor Hanım” diye seslendiğinde, hiç üstüme alınmayan ben, Hacettepe acile girince doktor olduğumu anlayıvermiştim.

Yazının Devamını Oku