GeriDr. Gülseren Budayıcıoğlu İlk aşk
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İlk aşk

Sevgili okuyucularım, bu hafta sizlerle, yine sizlerden gelen bir mektubu paylaşmak istiyorum.

Okurken ben çok etkilendim. İlk aşkın izlerini buldum o mektupta. Çok gençken yaşananlar, çocukken yaşananlar kadar derinden etkileyebiliyor bizi. Adeta kaderimizi, hayat yolumuzu değiştiriyor.

Bazen olaylar öyle bir içine alıyor ki, kendimizi öylesine çaresiz hissettiriyor ki bu çaresizlik sonradan üstümüze yapışıp kalabiliyor.

Bakalım okuyunca siz ne düşüneceksiniz?

Merhaba Gülseren Hocam,

Ben Songül, size daha önce de yazmıştım ama o zaman kendimi yanlış anlatmışım. Olsun bana cevap vermeniz bile benim için önemliydi. Nasılsınız hocam, sizi yakından takip ediyorum, umarım iyisinizdir? Bugün size kendimi anlatmak istiyorum. Bu fırsatı bize verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

İlk aşk

Hocam, ben 28 yaşında üniversite mezunu bir kızım. Mezun olalı koca 6 yıl geçti ama hâlâ işsizim ve bekârım. Üzerimdeki toplum baskısını düşünün. Evlenmek için evlenmek istemiyorum hocam, sevmek sevilmek istiyorum ama onu da beceremiyorum galiba.

Hocam, ben bu hayatta hep sevmek ve sevilmek istedim. Küçüklükten beri hep bunun hayalini kurdum ama maalesef olmadı. Hayatımda bir tane erkek arkadaşım oldu, tek olsun son olsun kafasındaydım ama öyle olmuyormuş hocam.

Üniversite 3. sınıfta hayatıma biri girdi hocam. Oh dedim, demek beni de seven biri çıktı. O güne kadar yaşadığım bütün sıkıntılar bitti, sanki aniden bir güneş doğdu dünyama. Onunla yakın akrabayız. Bir yıl sürdü ilişkimiz. Çok üzülsem, çok kırılsam da 28 yılın içinde bir tek o yıl yaşadığımı hissettim. Onu bilmem ama ben onu çok sevdim. Başta her şey iyi gidiyordu ama sonra ne olduysa oldu ve biz ayrıldık. Neden ayrıldığımızı hâlâ bilmiyorum.

TEHDİTLERİNE BOYUN EĞDİM

Ayrıldık ama mesajlarla, telefonlarla benimle ilişkisini bir şekilde sürdürdü. Bana hep, beni sevdiğini söyledi. Başka bir erkek hayatıma girerse çok fena şeyler yaparım diye tehdit etti beni. Ben de bunlara boyun eğdim. Ne de olsa ben de seviyordum onu. Ama bir gün yeni bir sevgilisi olduğunu duydum. Ah hocam, o günü size nasıl anlatsam bilmem ki... Kalbime bir hançer saplandı, bir türlü çıkmıyor. Meğer kızı ailesi bulmuş ve yine akrabalardan birinin kızıymış.

Sonra hocam bu nişanlandı, düğün yapacak ama her şeyi gözüme soka soka yaptı. Sosyal medyada görebileceğim her yere attı fotoğraflarını. Ben bu sürede acıyla olgunlaştım, sabrı öğrendim hocam. Düğün davetiyesini bile getirdiler kapımıza kadar. Kalbimin sesini duyar oldum hocam, o acı hiç geçmeyecek sandım. Ve düğün salonu benim mahallemdeydi. Başka düğün salonu kalmadı sanki...

Bütün akrabalar gelecek düğüne, kimi de bizde kalacak. Biz hemen apar topar şehri terk ettik. Bir tanıdığın evine misafirliğe gittik. Herkes yüzüme bakıyor, kalbimde hançer ve ben hiçbir şey olmamış, normalmişim gibi davranıyorum.

Sonra sabah kahvaltı yapıyoruz ve babam aradı düğün iptal olmuş diye. Artık nasıl heyecanlandıysam, elimdeki çay bardağı düştü hocam. Ama ilahi adaletin orada olduğuna bir kere daha şahit oldum. Kalbimde duran hançer bir anda çıktı gitti. Sevincimden ayaklarım yere değmiyor. Gizli gizli döktüğüm gözyaşlarım kurumuş, bu sefer de mutluluktan ağlıyorum.

Akşam bile olmadan bundan mesaj geldi hocam. “Bana ettiğin beddualar tuttu ama teşekkür ederim” diye. Ben cevap vermedim çünkü korkuyorum, nikâhlı adam, sadece düğün iptal. Bir mesaj daha geldi, “Konuşmamız gerek” diye. Tabii annem sakın bir şey yazma diye tembih ediyor. Ne olur ne olmaz diye. Bu mesajlar bir hafta aralıklı sürdü. Her mesajında yüreğim yerinden çıkacak gibi oluyor. Bir yandan da tekrar barışırlar da ben yine ortada kalırım diye korkuyorum.

Ben reddettikçe yeni hesaplar açtı oradan yazmaya başladı. Sonra korktuğum oldu. Araya büyükler girince bunlar yine barışmış. Tabii hançer havada bekliyor. Yine girdi yüreğime. Bunların barışacağı belliydi zaten, niye üzülüyorsun filan diyorum ama yüreğime bir türlü laf geçiremiyorum. Madem niyetin baştan belli, beni niye rahat bırakmıyorsun, neden seni unutmama izin vermiyorsun be adam? Bıraksan, belki ben de yeniden sevilmenin bir yolunu bulamaz mıydım?

Derken düğünleri oldu, boy boy resimleri kondu her yere. Ben de bir başıma kaldım işte...

Aradan üç ay geçmeden sahte hesaplardan istekler, mesajlar gelmeye başladı. Ben mutsuzum sizi tanımak istiyorum, diye. Anladım onun olduğunu, hepsini kapattım. Ama sosyal medyada her yerde o var, karısı var. Sonra bir de oğlu oldu.

BU HİKÂYEDE NEDEN BEN YANDIM

Şimdi herkes kendi hayatını yaşıyor ve ben hâlâ yalnızım. Bir türlü beceremedim sevilmeyi. İlişki başlıyor ama devam etmiyor. Çabuk vazgeçiyorlar benden. Bari işimde başarılı olayım diye çok uğraştım, çok çalıştım ama hâlâ bir yere atanamadım. Ailemin evinde işsiz güçsüz biriyim ben. Herkesin gözünde başarısızım. Ne evlenip bir yuva kurmayı becerebildim, ne de düzgün bir iş sahibi olabildim.

Bizim evimiz hem sessiz, hem de ıssız bir evdi hocam. Ailede saygı vardı ama sevgi yoktu. Ben annemle babamın birbirlerine sevgiyle baktığını da bilmem, kavga ettiğini de... Sanki dil bilmez ahraz gibiydiler. Bundandır belki de çok sevilmek, çok sevmek istemem. Tek başına olmaktan yoruldum. Çevremdeki herkes evlendi gitti. Bir ben kaldım. Çok mücadele ettim hayatla ama bu sefer kendimde ayağa kalkacak gücü bulamıyorum.

Eski sevgilimi affedemediğim için biri hayatıma girmiyor ya da giren durmuyor dedim. Sonra onu da affettim. O hayallerini yaşıyor, oğlunun olmasını çok istiyordu, Rabbim ona oğlan çocuk vermiş. Rabbim onun dualarını kabul etmiş de benimkileri etmemiş.

Peki ama bu hikâyede yanan neden ben oldum? Ben cevabı çok düşünsem de bulamıyorum hocam. Siz biliyor musunuz, neden ben yandım?

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Songül.

GEÇMİŞİN GELECEĞE DÜŞEN GÖLGELERİ

Mektubu okuyunca ilk aşklar geliyor aklıma.

Sanırım çoğumuz ilk aşklarımızı hiç unutmadık. İyisiyle kötüsüyle, kırılmalarımızla, heyecanlarımızla zihinlerimizin bir köşesinde durmaya devam ediyor.

İlk aşklar bizlerin öncelikle kendimizi keşfettiğimiz zamanlardır. Dünyaya daha yeni merhaba demişken, biri tarafından beğenilmek, sevilmek, hem de çok sevilmek bizi bizimle tanıştırır, tanıştırırken barıştırır, yepyeni biri oluruz.

Dünyayla, hayatla kurulan ilk önemli bağdır ilk aşklar. Duygusal bir bağ... Demek sadece evimizdekiler değil, hayat da sevecek, kabul edecek, onaylayacak bizi. Daha önce soru işaretleriyle, kaygılar, korkularla dolu zihnimize bir güneş gibi doğar o ilk aşklar.

Karşımızdakinin kim olduğu o kadar da önemli değildir. Ama çok daha başka ve çok daha önemli bir şey vardır bizim için. O güneş içimizi ısıtmış, korkularımız, kaygılarımız bir süre de olsa kaybolmuştur. Oh be, deriz. Meğer yaşamak ne güzelmiş! O kadar da korkulacak bir yer değilmiş bu hayat... Ayaklarımızı yerden keser, sırtımızı dikleştirir, gözlerimizi parlatır bizim. Aynalarda gördüğümüz yüzü daha çok beğenir, daha çok severiz.

Dilimize dolanan şarkılar vardır, hatta şarkıların hepsi bizi söyler. Gece uyuyamamanın, sabah yataktan sıçrayarak uyanmanın bile tadı başkadır. Dertmiş, tasaymış, hayatın bize salladığı sopaymış... Hepsi boş. Bizim çok daha önemli, çok daha keyifli, hatta hayati bir meselemiz var artık:

Önce o...

İşte böyledir ilk aşklar.

Ama geleceğimiz, gelecekte yaşayacağımız ilişkiler, ilişkilerdeki başarı ya da başarısızlıklarımız, hatta eğitim hayatımız, mesleğimiz, işimiz gücümüz, sonradan kuracağımız ailemiz... İşte bunların hepsinin üzerine o ilk aşkta yaşadıklarımızın gölgesi düşer.

Hayatımız birbirini izleyen zincirler gibidir. Eğer halkalardan biri eğri duruyorsa, sonrakilerin de yönünü değiştirir.

HAYAL DÜNYASINDAN KOPAMAMIŞ

Songül’de de öyle olmuş. Doğduğu evde yaşayamadığı her şeyi gelecekte karşısına çıkacak sevgiliden beklemiş. Bunu o kadar çok istemiş, o kadar çok hayal etmiş ki gerçeklere kapatmış gözlerini. Ayakları yerden kesilince, öyle kapatmış ki o gözleri, ilişkinin neden bittiğini bile hâlâ bilmiyor. Bir yıl aslında karşısındakini tanımak için uzun bir zamandır. Ayrılmışlar, aradan yıllar geçmiş, o zaman bile hayal dünyasından kopamamış.

Songül öyle ıssız, öyle sessiz ve sevgisiz bir evde büyümeseydi, sizce yine böyle yapar, kendini böyle bir çıkmazın içine sokar mıydı? Anne babası, kızlarının biraz arkasında dursa, onu sevse, yüceltse, kızcağız biraz kendine güvenebilse, bugün o karanlıkların ortasında kalır mıydı?

Oldukça kalabalık bir dünyada yaşıyoruz ve yaşamımız boyunca kimileri sevgilileri tarafından terk ediliyor, kimileri ise bu arada sadece sevgiliyi değil dünyayı terk edip öbür tarafa göç ediyor. Yani bu hayatın tadı olduğu kadar tuzu da var. Aslında biz insanlar, acılarla yoğrulurken o tadı kaçırmamanın peşindeyiz.

Ama o hançer ilk seferde yerle bir etmiş kızcağızı. Zaten Songül, o ıssız evde büyürken aslında hep o hançerin hedefindeymiş. Bu olmazsa bir başkası zaten kalbinin orta yerinden vuracakmış kızı. Kalkanı yok ki onu korusun, hançerin bu kadar derinlere saplanmasına mani olsun.

KALBİMİZDEKİ HANÇERLER

Aklıma yıllardır hayatımın büyük bölümünü geçirdiğim klinikteki kırmızı odam geliyor. Arada bir koca bir hançer yığını görürüm ben o odada. Gelenlerin çoğu yüreklerinde duran hançerden kurtulmak için gelirler oraya. Çoğu o hançeri kırmızı odaya bırakır, öyle gider.

Acıları paylaşırken benim de içim sızlar. O hançerler kalbe girerken olduğu kadar çıkarken de çok acıtır insanı ama sonunda artık yerinden çıkmıştır. Yaralar kapanır, bize de akşam olunca o hançerleri oradan süpürüp atmak kalır.

Düşünüyorum da demek ki ben her akşam onun için o odadan çıkmadan önce bütün camları açar, uzun uzun gökyüzüne bakmadan çıkamam oradan.

Songül o içli mektubunda, aslında çoğu genç kızımızın kimselere anlatamadığı, içlerini parçalayan dertlerini dile getirmiş. Issız evlerin çocuklarının trajedisini anlatmış.

Oysa hayatı bizler duygularımızla yaşarız. Kızarız, küseriz, severiz, nefret ederiz, sitem ederiz, heyecanlanırız, telaşlanırız, seviniriz, coşarız ama bu hayat hep bu zikzakları sever. Duygularımız, bizim tarafımızdan hep kullanılmak ister. Kullanılmazsa kurur, paslanır, gözlerimize öyle bir perde iner ki, herkesin gözünü kamaştıran güzellikleri göremez, hayata olan tutkumuzu kaybederiz.

HAYATIMIZDAKİ ZİKZAKLAR

Geçmişe dönüp şöyle bir düşünürseniz, ne demek istediğimi sanırım daha iyi anlatabileceğim. Hepimizin hayatında irili ufaklı o zikzaklar yok mu? En çok da yönü aşağıya bakan zikzağın bu sefer de ucu yukarı dönerse sevinmiyor muyuz? Kaybedince üzülüp bulunca gözlerimiz parlamıyor mu? Her kayıpta yıkılıp, yıkıla yıkıla yürümeyi öğretmiyor mu hayat bize? Tünelin ucundaki ışığı görmek için az mı bekledik, az mı çabaladık?

Hayat zikzaksız, dümdüz oluverseydi, hep onu hayal etsek de, çok sıkılmaz mıydık?

Sonuç olarak doğa işini biliyor. Her zaman olduğu gibi yine var bir bildiği...

Songül’ün geçmişte yaşadığı ya da yaşayamadığı o ilk aşkın gölgesi düşmüş, geleceğine.

Aslında o gölgeyi Songül düşürmüş. Bunu sadece o değil, zaman zaman hepimiz yapıyoruz. Hani diyor ya, ben bulamıyorum o sorunun cevabını diye... Cevaplar hikâyede saklı zaten.

Önce doğduğu evde, sonra da ilk aşkında yaşadığı başarısızlığın, sevilmemenin acısı, iş başarısını da etkilemiş. Boynu bükük, kendine güvenmeyen, yüzü gülmeyen, hayata sitemkâr bir kız olmuş sonunda. Neden sadece ben yandım derken hepimiz hissediyoruz onun hayata olan sitemini.

Onun yazdıklarını okurken boğazım düğüm düğüm oldu. İçinin nasıl yandığını, kalbine saplanan hançerin her yerini nasıl acıttığını, nasıl kanattığını ta içinde hissediyor insan.

YALNIZ DEĞİLSİN SONGÜL

İçİne girdiği girdaptan bir türlü çıkamamış. O ilişkide uğradığı haksızlığı, yenilgiyi, sevdiği adamın onu nasıl kullandığını, nasıl oyaladığını, bütün bunlara kendisinin nasıl dur diyemediğini, o girdaptan çıkmak mümkünken nasıl çıkamadığını bir türlü içine sindirememiş.

Süre uzadıkça o mağlubiyet duygusu içine nasıl da yerleşmiş...

Affettim derken aslında ciğerinin hâlâ nasıl alev alev yandığını kimselere anlatamamış.

Bu konuda hiç yalnız değilsin Songül. Senin yaşadıklarına benzer acıları ülkemizde pek çok genç kız yaşıyor maalesef. Anne babalarımız, teyzelerimiz dayılarımızdan bile çok duyduk biz bu hikâyeleri. Sadece senin değil, insanlığın hikâyesi bu.

Gençken, hem de çok gençken yaşanan hayal kırıkları hepimizi çok yaralar.

İlk aşk

Ne de olsa ten taze, yürek taze...

Sen her girdiğin sınava, çok çalışsan da “Nasıl olsa buraya da beni almayacaklar”, her yeni başlayan ilişkiye, “Nasıl olsa bu da beni terk edip başkasını bulacak” diye girersen, inan ki sonuç hiç değişmeyecek. Hep sen haklı çıkacak ama hep kaybedeceksin.

Biraz da haklı çıkma, bu sefer de sen yanıl. Bırak da hayat seni şaşırtsın.

Bugün sonuna kadar inandıkların doğru değil aslında. Her yeni gün yeni bir başlangıç, her bitiş yeni başlangıçların habercisidir.

KALDIR BAŞINI VE ‘BEN VARIM’ DE

Ama vazgeçersen, işte o zaman sonsuza kadar hak verir sana hayat. Sadece hak verir ama. Sen sevilmeyeceğine, başaramayacağına inandıkça, hayat hemen ikna olur buna ve onaylar. Hayat duranı sevmez, çalışanı, uğraşanı, onunla mücadele edeni sever. Bir yıkar, iki yıkar, üç yıkar... Sonunda pes etmeyi de bilir. İşte o zaman yokuşlar iniş olur, karşından esen rüzgâr arkana geçer.

Herkesin kaderi güzel olmuyor Songül’cüm, marifet kader yolları kapatsa bile o kapıya yeni bir anahtar uydurabilmekte...

Görmüyor musun, hayat sınıyor seni. Kaldır başını. Ben varım de.

Gözlerindeki ışıltıyı silen geçmişin izlerinden kurtul, gözlerini yeniden parlat ki hayat seni bir an önce görebilsin.

İşte böyle...

Gürültü patırtı eksik olmayan, vurulan, kırılan evlerin çocuklarının trajedisi ayrı, ıssız evlerinki ayrı...

Haftaya görüşmek üzere,

Hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

X

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Sevgili okuyucularım, anne baba olmak ne zor değil mi?

Çocuklarımız bizim gözbebeğimiz. İstiyoruz ki onlar hayatın her alanında başarılı olsun, çok sevilsin, sayılsın, geçmişte bizim yapmak isteyip de yapamadıklarımızı yapsın, onlarla hep gurur duyalım.

Kimse onların kılına zarar vermesin, çünkü onlar henüz genç ve hayatı tanımıyorlar. Öyle herkesle de arkadaşlık etmesinler. Arkadaşın kötüsü bizim çocuğumuzu da yoldan çıkarır. Nereye gideceklerine, ne yapacaklarına, hatta ne giyeceklerine bile biz karar verelim. Soğukta üşütmesinler, öyle saçma sapan kıyafetlerle sokağa çıkmasınlar, gece dışarı çıkmak zaten yanlış. Zamanında yatıp zamanında kalksınlar, derslerini hiç ihmal etmesinler.

Hele ki sınav zamanı odalarından bile çıkmasın, masadan hiç kalkmasınlar. O ellerindeki telefonu da almak lazım. Ders çalışıyorum bahanesiyle odada hep telefonla oynuyorlar. Saatlerce bu telefonla ne yapılır Allah aşkına!

Ben de bu satırları bir anne olarak yazıyorum. Bu yazdıklarımın hepsi benim de kafamı zamanında çok meşgul etmişti. Ancak bu meslekte eskidikçe gördüm ki, bizim bu endişelerimiz bazen çocuklarımıza, gençlerimize çok zarar verebiliyor.

Aslında anne baba olmak zor zanaat... Çocukları tepenize çıkarıp her dediğini yapsanız yemeyip yedirseniz, giymeyip giydirseniz bir türlü, çocuklara ağır bir disiplin uygulayıp her şeye siz karar verseniz başka türlü.

Ancak her şeye rağmen ülkemizde biz anne babalar olarak, imkânlarımız elverdiğince çocuklarımızı en iyi okullarda okutup, gerekirse özel öğretmenler tutup, onlara harika bir gelecek hazırlamaya çalışıyoruz. Onlardan hiçbir şeyi esirgemiyor, yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyoruz. Anneler babalar yeter ki çocukları okusun diye kendi hayatlarından kısıp gerçekten onlar için büyük fedakârlıklar yapıyor.

Hal böyle olunca doğal olarak çocuklarımızdan beklentilerimiz de artıyor. İstiyoruz ki, madem biz bunca fedakârlığa katlanıyoruz, onlar da başını dersten kaldırmasın, gezmesin, tozmasın, televizyon bile seyretmesin, telefonda boş yere vakit kaybetmesin, arkadaşlarıyla buluşup hem boşa para harcamasın hem de haytalık etmesin. Her dediğimizi yapsınlar ki, onlar adına kurduğumuz hayallere onlarla birlikte biz de kavuşabilelim.

Biz ne yapıyorsak çocuklarımız için yapıyoruz zaten ama acaba gerçekten doğru mu yapıyoruz?

Yazının Devamını Oku

Öznur’a sorular

Sevgili okuyucularım, Geçen hafta sizlere Öznur’un acılı hikâyesini yazmıştım. Hatırlarsınız, Öznur henüz çok genç bir kızımız. Üniversite öğrencisi. Ne yaparsa yapsın büyük şehirde, okulda kendini arkadaşlarına kabul ettirememiş, hep dışlanmış ve çok mutsuz. Ondan önceki hafta da size geçmişimizin geleceğimizi nasıl etkilediğini yazmış ve sizlere kaderle ilgili pek çok soru sormuştum. Ve demiştim ki “İşte kaderiniz sizlere sorduğum ve bu sorulara verdiğiniz cevaplarda gizli”.

Şimdi de gelin bu soruları Öznur’a soralım. O daha genç, nasıl bir kader onu bekliyor bilmiyoruz ama hep birlikte bazı tahminler ve çıkarımlar yapalım diyorum. Bunu bir çeşit kendimizin ya da çocuklarımızın geleceğini bir kâhin gibi aşağı yukarı tahmin edebilmek için yaptığımız bir egzersiz olarak da kabul edebilirsiniz.

ANA DİLİMİZ ŞİDDET DEĞİL ŞEFKAT OLSA

İlk sorumuz, nasıl bir coğrafyada dünyaya geldiğinizle ilgiliydi. Öznur, Güneydoğu Anadolu bölgemizin önemli illerinden birinde dünyaya gelmiş. Ben o bölgedeki pek çok ilimizi gidip gördüm. Bazılarında imza günlerine katıldım. Her yeri ayrı güzel, her yeri tarih kokuyor bu bölgemizin. Gezmelere, bakmalara doyamıyor insan. Bir de orada yaşayan kadınlı-erkekli tanıştığım pek çok insan var. Her biri nasıl misafirperver, nasıl sıcacık insanlar anlatamam. Sizi adeta başlarında taşıyor, nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlar. Özellikle gençlerin elleri, kolları kitap dolu... Pek çok kitapçı dükkânı, hatta kütüphaneler var. Sanatın her türlüsüne, özellikle müziğe de çok meraklılar, kimi çalıyor, kimi söylüyor.

HÜZÜN KOKUYORLARDI

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı yaptığım bu gezilerde... Belki de ülkemizin en güzel kızları, en yakışıklı erkekleri oralarda yaşıyor. Annem eskiden birini beğendiği zaman, “Allah’tan sürmeli” derdi. Gerçekten de doğuştan sürmeli hepsi. Kaşlar, gözler her birinde dikkat çekecek kadar güzeldi.

Bir başka özellikleri de hemen hepsinin derin duygulara sahip olmasıydı ama bu duygular sanki en çok hüzün kokuyordu. Ve ben her birine baktıkça, gülerken bile, gözlerindeki bu derin hüznü hep hissettim.

Peki ama sen bunu nasıl hissettin diye soracak olursanız, hüznü tanımayan insan nasıl hissetsin bunu... Demek ki ben de bu duyguyu çok iyi tanıyorum.

Yazının Devamını Oku

‘Sen bir hiçsin’

Sevgili okuyucularım, bugün yine beni çok etkileyen gerçek bir yaşamöyküsünü daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Güneydoğu Anadolu kültürü içinde “Sen bir hiçsin” mesajıyla büyüyen Öznur’un hikâyesi bu.

Hikâyeyi sizlere Öznur’un ağzından anlatacağım.

KADIN ERKEK FARK ETMİYOR

Ben, Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinde dünyaya gelen ve oranın kültürüyle büyütülen, 23 yaşında bir kızım. Şu anda üniversite öğrencisiyim. İnşallah okul bitince öğretmen olacak ve yıllardır hayalini kurduğum hayata kavuşacağım.

Bu kültürde büyümek erkekler için büyük bir şansken kızlar içinse büyük bir şanssızlık. Gerçi burada yetişen erkeklere şanslı desem de, onlar da hayatın gerçek yüzünü tanımadan yetişiyor ve sonunda bizim gibi onlar da mutsuz oluyorlar.

Biz kızlara gelince, doğduğumuz günden itibaren bize verilen en önemli mesaj “Sen bir hiçsin” oluyor. Bizler insan kategorisinde bile değiliz. Aşağılık mahluklarız. Sanki bizi hiç istemeyen, hep reddeden bir dünyaya zorla gelmişiz. Bizim varlığımız bile onlara batıyor ve bizi görmek bile istemiyorlar.

İsterseniz hikâyem annemden başlasın.

‘BEN SİZE KIZI VERDİM GİTTİ’

Annem genç kızlığında çok güzelmiş. Evlerine her gün görücüler gelir, bu kızı hangimiz kapacağız diye birbirleriyle yarışırlarmış. Annem bir süre gelenleri istememiş. Oysa aile, kızlarını bir an önce birine verip ondan kurtulmak derdindeymiş. Dedem giderek kızmış bu işe. “Ne bu böyle... Her geleni geri mi çevireceğiz? Ben seni bir an önce birine vereyim de gör” diyerek söylenmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

Kaderimizi anlamanın sırları

Sevgili okuyucularım,

Psikiyatrist olunca, hikâyeleri başka türlü dinlemeyi öğreniyor insan. Kızmadan, yargılamadan ama hikâyenin ne zaman ve kimler tarafından açılan yaralarla başladığını, kişiyi neden bu kadar etkilediğini, incittiğini anlamaya çalışarak, kendinizi onun yerine koyarak, her anladığınızı zamanından önce kişiye söylemeden dinlemeyi.

İnsanlar psikiyatriste gelirken asıl sorunlarının ne olduğunu, geçmişte en çok nerelerinden yaralandıklarını bilmez. Kimi hep anlatır, kimi susar. Cevap ne anlatanın anlattığında, ne susanın suskunluğundadır. Gerçekler her zaman bizim gizli geçmişimizde ya da kişisel tarihimizde gizlidir.

Hakikati bulmaya çoğu zaman kişisel tarihimiz de yetmez. Ülkemizin, ailemizin, sülalemizin geçmişte yaşadıkları da etkiler kaderimizi. Anamız, babamız, dedemiz, ninemiz, onların da dedeleri nineleri ne yaşamış, nerede yaşamış, nasıl yaşamış? Başlarına ne gelmiş de ne gelmemiş?



HANGİ COĞRAFYANIN EVLADISINIZ

Yazının Devamını Oku

Sahipsiz hastalar

Sevgili okuyucularım,

Tüm dünyada teknolojinin inanılmaz gelişimi ile birlikte bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, her alanda olduğu gibi hastayla doktor arasındaki ilişkiyi de etkiledi. Artık hekimler bir yandan hastalarını dinlerken, bir yandan da önemli noktaları bilgisayara kaydediyorlar.

Eskiden biz bunları elimizdeki kalemle hasta dosyalarına yazardık. Bu durum, hastaların takibi açısından çok önemli ancak yine de kimi durumlarda hasta-doktor ilişkisini bozabiliyor.

Oysa doktora büyük umutlar ve heyecanlarla giden biri istiyor ki, doktor onu önce can kulağıyla dinlesin. O uzun uzun anlatsın, sonra doktor onu iyice muayene etsin, sorular sorsun, o bitirince bu sefer de hasta ona merak ettiklerini sorsun, sende şu var, bunun için şöyle yap, şu ilaçları al, şu kadar zamanda geçer desin. Muayene odasından çıkarken, hasta elinde reçetesi, içi rahat, merak ettiği her şeyi öğrenmiş olarak oradan çıksın. Artık onu anlayan, dinleyen, nesi olduğunu bilen, başı sıkışırsa “Yine ara, yine gel” diyen bir doktor olsun hayatında.

Eskiden böyleydi. Ev doktorlarımız vardı. Bir ihtiyaç olduğunda elinde çantasıyla gelir, sizi uzun uzun dinler, muayene eder, sorular sorar, sizin sorduğunuz soruları cevaplar, sırtınızı okşar, size moral verir, ilaçlarınızı da yazar giderdi.

Her şeyi bilirdi o doktorlar.

Ancak şimdi işler değişti. Doktorlar, bunların çoğunu yapmıyor ya da yapamıyor.

Son yıllarda okuduğum bir makaleye göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ilk kez bir doktora muayeneye giden bir hastanın sözü kesilmeden konuşabildiği ortalama süre yirmi üç saniye. Londra gibi son derece gelişmiş bir kentte bile ortalama muayene süresi altı ila sekiz dakika çünkü doktor sorunun hangi organda olduğunu bir an önce anlayabilmek için pek çok tetkik isteyecek. Tetkikleri görecek ki, hastalığın ne olduğunu tam olarak anlayabilsin.

BİR KÂĞITLA BİTİYOR

Yazının Devamını Oku

Acil servis günleri

Geçen haftalarda yazdığım “Nöbetçi Doktor” adlı yazıdan etkilendiğinizi gösteren mesajları görünce, sizlere bu hafta da Hacettepe Acil’de çalıştığım zamanlara ait anılarımı anlatmak istedim.

Bizim zamanımızda Hacettepe’de hangi bölümde ihtisasa başlarsanız başlayın, bir an önce doktor olabilmeniz için sizi acil rotasyonuna yollarlardı. Çok haklıydılar çünkü Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş biri, hastanelerde çalışmadan, hastalarla birebir ilişki kurmadan kendilerini doktor gibi hissetmez.

Üstelik ben Ankara Tıp mezunuydum. Ah o günler ah... Kitapların her biri tuğla gibiydi maşallah. Oku okuyabilirsen. Aman Tanrım! Bize neler öğrettiler neler...

Bu sözleri o zaman söylerdim. Zaten ihtisasta bilmemiz gereken her şeyi öğretecekler bize. Bunca ayrıntı, bunca teorik bilgiye ne gerek var ki, diye söylenir dururdum. Hocalarımızın her biri gerçekten de eli öpülecek hocalardı. Ne çok emek verirlerdi bize. Şimdi aradan yıllar geçince o öğrendiklerimizin hiçbirinin gereksiz ayrıntılar olmadığını, hangi ihtisası yaparsanız yapın, aslında doktorluğun bir bütün olduğunu çok daha iyi anlıyor ve herbirini saygıyla anıyorum.



İşte henüz arkamdan biri “Doktor Hanım” diye seslendiğinde, hiç üstüme alınmayan ben, Hacettepe acile girince doktor olduğumu anlayıvermiştim.

Yazının Devamını Oku

Zil çaldı haydi okula

Sevgili okuyucularım

Uzun bir aradan sonra nihayet okullar açılıyor. Umarım öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz bu dönem çok başarılı, çok sağlıklı ve keyifli bir yıl geçirirler.

Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Çocukluğumuz zihnimizin en değerli, en unutulmaz hazinesidir. Yaşlansak da, hatta Alzheimer gibi hafızamızı silen hastalıklardan birine yakalansak, her şeyi unutsak da... Çocukluk anılarımız hep taze kalır. Okulların açılacağını duyunca benim de aklım o günlere gitti, ilkokula başladığım günlere...

Açık kumral, hatta biraz kızıla çalan saçlarımı annem sabah erkenden iki taraftan sıkıca örmüş, uçlarına beyaz kurdeleler bağlamıştı. Siyah önlüğüm, beyaz yakam ve rugan ayakkabılarımı çoktan giymiş, bir hafta önceden hazırladığım çantamı sırtıma takmış, heyecanla babama bakıyordum. O hâlâ hazır değildi. Babam işte... Kırk kere kravatını düzeltmeden, şapkası başına iyi oturmuş mu diye aynada bakıp onu iyice oturtmadan çıkmaz ki evden.



ZIPLAMAK YASAK MIYDI

Yazının Devamını Oku

Nöbetçi doktor

Geceleri hep geç yattığım için sabahları dokuzdan önce kalkamam ve erkenden kalkıp da güneşin doğuşunu izleyenlere hep imrenirim.

Hacettepe’de nöbetçi olduğum günler gelir aklıma. Nöbette uyuma şansımız pek olmazdı. Ya klinikte yatan hastalarla ilgilenirdik ya da sık sık acilden çağırırlardı. Acil servisler psikiyatri bölümlerinden en çok intihar vakaları nedeniyle konsültasyon isterler. Genelde her gece birkaç intihar vakası mutlaka gelirdi. Bayram seyran, yılbaşı gibi özel günlerde, bu sayı artardı. Demek ki özel günlerde insanlar daha hassas oluyorlar.




Gece kuşu olsam da, saat üçü geçince kulaklarım düşer, yatağın yolunu zor bulurum. Bu yüzden hayatımda gece üçten sonrası pek yoktur benim ama nöbetteysen uyumayacaksın. Ben de içimden derdim ki, madem uyumuyorum, bari hayatın hiç yaşamadığım saatlerini de göreyim. Hacettepe’nin koridorlarında üzerimde beyaz doktor gömleğimle gezerken bile aklım hem içeride, hem de dışarıda akan hayatta olurdu.

Yazının Devamını Oku

Gerçek olan hayaller

Merhaba sevgili okurlarım... Kadın cinayetlerinin, bitmek tükenmek bilmeyen COVID-19 salgınının, sellerin, yangınların ve bunlara bağlı ölümlerin ardı arkası kesilmezken, ben bugün sizlere biraz moralinizi yükseltecek, size pozitif enerji verecek bir kadın hikâyesi anlatmak istiyorum.

Bir kadının içinde bulunduğu olumsuz koşullara rağmen okuyup meslek sahibi olması, ayakları üzerinde durabilmesi, hayata güvenle bakabilmesi ne güzel değil mi? İşte Özden Hanım da o kadınlardan biri... Ben Özden Hanım’a da, anlattıklarına da bayıldım. Umarım siz de beğenirsiniz.

Özden Hanım anlatıyor:

“Her çocuğa sorulan sorudur ‘Büyüyünce ne olacaksın?’... Kimi heyecanla “Doktor!” der boynunda stetoskop ve beyaz önlüğüyle kendini düşlerken, kimisi öğretmen olmak istediğini söyler gururlanarak. Bir yandan da kendini tahta önünde ders anlatırken, öğrencilerine sorular sorarken hayal edip gülümser. Kimi hemşire, kimi itfaiyeci, kimi polis, kimi de pilot olmak istediğini söyleyip gözlerinin içi gülerek o günlerin hayalini kurar.



Yazının Devamını Oku

Genç bir kızı hunharca öldüren... Ali anlatıyor

Meslek hayatım boyunca pek fazla suçlu tanımadım ama yine de gencecik bir kadını hunharca öldürüp cezasını çektikten sonra bana gelen birini çok iyi hatırlıyorum.

Adı Ali’ydi. İç Anadolu’nun bir köyünde doğmuş, ilkokuldan sonra bir daha okula gitmemiş, 17-18 yaşlarında İstanbul’da bir akrabasının yanına gelmiş ve inşaatlarda çalışmaya başlamış. Köyde bir sevdiği varmış, aile onu başkasına verince o da kendini İstanbul’a dar atmış. Askerliğini de yaptıktan sonra bir daha köye dönmemiş.

Aile çiftçilikle geçiniyor, çocuklar biraz büyüyünce tarlada hiç olmazsa getir götür işlerine bakıyormuş. Aile zar zor geçindiğinden kızları bir an önce evlendirmenin, oğlanları da şehre gönderip üç beş kuruş para kazanmasının peşindeymiş. Ne kazanırlarsa, çoğunu herkes köye gönderiyormuş.

Ali önce inşaatlarda amelelik, sonra küçük lokantalarda garsonluk yapmış. Onun gibi yersiz yurtsuz pek çok arkadaş edinmiş. En büyük eğlenceleri izinli günlerinde ya da saatlerinde ıssız bir deniz kenarında bir yandan denize bakarken bir yandan bira içip kadınlardan, kızlardan konuşmakmış. Her birinin kadınlarla ilgili anlatacağı bir şeyler varmış; Ali hariç.

UTANGAÇ, KORKAK...

Zaten çocukluğundan beri az konuşan, alıngan, çekingen, korkak bir çocukmuş Ali. Babası hepsini çok döver ama en çok Ali ağlar, o ağladıkça “Sen ne biçim erkeksin” diyerek onu daha çok dövermiş. Köy yerinde babaların çoğu dövermiş çocuklarını. Bazı anneler çocukları çok dövülünce kızar, araya girer, bazılarıysa, Ali’nin annesi gibi sadece uzaktan bakmakla yetinirmiş.


Yazının Devamını Oku

Anneee evimize gidelim

Bu ara ülkemizde ve dünyada felaketler hiç bitmiyor. Karadeniz’i sel götürürken Akdeniz ve Ege yanıyor. Eğer ormanlarımızı ve evlerimizi bilerek yaktılarsa, onların da yüreği yansın inşallah. Ne zaman bir yere sel gelse, birinin evi yansa, hep çocukluğum gelir aklıma.

Ben sanırım o zamanlar henüz 4-5 yaşlarındaydım. Ankara Varlık Mahallesi’ne sel gelmişti. Ankara o zamanlar büyük, gelişmenin, medenileşmenin heyecanını yaşayan bir kasaba gibiydi. Nerede yangın olsa, sel gelse ya da bir cinayet işlense bunu daha gazeteler yazmadan kulaktan kulağa herkes duyar, meraklanır ve akın akın olay yerine giderdi.



ŞEKERLİ SU İÇİRİYORLARDI

Gece vakti, annem, bütün komşularla birlikte kız kardeşimle benim ellerimizden tutmuş, sel gelen mahalleye götürmüştü. Ortalık karanlıktı. Bir çukurun içindeki evler yarı beline kadar suyun içinde kalmış, büyük bir kalabalık bu çukuru çevrelemiş, kimi olayı korkuyla, merhametle seyrediyor, kimileri kayıklarda kürek çekerek evlerin çatısına çıkan insanları kurtarmaya çalışıyor, kimileri de yine suyun içinde onlara yardım ediyordu.

Kurtarılanlar kıyıya, bizim olduğumuz yere çıkarılıyor, kalabalığı oluşturan herkes selden kurtarılanların başında, kimi yanında getirdiği temiz sularla çıkanların önce yüzünü yıkıyor, sonra da her birine

Yazının Devamını Oku

Şiddet artık insana yakışmıyor

Sevgili okurlarım, Sizlerle bir süre daha şiddeti konuşmaya, bunun örneklerini sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Şiddet artık bilimde ve teknolojide inanılmaz keşiflere imza atmış, sanatın her dalında harikalar yaratmış, ciltler dolusu kitaplar yazmış, internet aracılığıyla dünyayı ayağımıza getirmiş, uzaya gitmiş biz insanlara hiç yakışmıyor.

Şiddet sadece karşınızdakine gösterilen fiziksel saldırı değildir. Bunun karşındakini öldürmeye kadar gideni var, yaralama var, tehdit var, şantaj var, aşağılama, kınama, utandırma var, cinsel taciz ve tecavüz var.

HER ALANDA MEVCUT

Şiddet aslında hayatımızın her alanında var.

Geçen günlerden birinde sanatçılarımızdan biri, konsere çıkarken giydiği kıyafet nedeniyle sosyal medyada adeta linç edildi. Bizler onu beğenmek zorunda değiliz. Ama linç etmek, hakaret etmek neden?

Bizim toplumumuzda açık giyen de var, kapalı giyen de. Başını örten de var, açan da... Onlar bizim düşmanımız değil, hepsi de bizim insanlarımız, yani içimizden biri onlar. Tam tersine birbirimize kenetlensek; yargılamak, ayıplamak, yermek, aşağılamak yerine elimizden geldiğince birbirimize destek olmaya çalışsak ne güzel olurdu.

Bizler aslında çok

Yazının Devamını Oku

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

“Nasıl yani?” diyorum içimden: “Hem doktor hatta profesör ol ama hâlâ kocandan dayak ye...” İlk anda böyle düşünsem de çok iyi bir mesleği olan pek çok kadından duydum bunu ben ama hâlâ zihnim bu gerçeği kabul etmek istemiyor."

O gün, uzun boylu, kumral, saçlarını arkasında toplamış, dudağındaki pembe rujdan başka makyajı olmayan, güzel yüzlü, kırklı yaşlarda bir kadın giriyor benim kırmızı odama. Üzerindeki lacivert etek ceket ve elindeki büyükçe çantayla çalışan bir kadın olduğu hemen anlaşılıyor.

Bana anlatacağı şey her neyse, bundan çok utandığını hemen anlıyorum. Onu rahatlatmak için kurduğum bir iki cümleden sonra, başını önüne eğerek, usul usul başlıyor anlatmaya:

- Hocam ne olur, beni ayıplamayın. Artık bu yaşadıklarımı biriyle paylaşmam gerekiyor. Belki siz bana bir yol gösterirsiniz. Ben 15 yıllık evliyim ve on üç yaşında bir kızım var. Ve hâlâ kocamdan dayak yiyorum.

‘KADIN OLMAK SUÇ MU’

İçime ince bir sızı yayılıyor. Dayağı yiyen o, bundan utanan yine o.


Yazının Devamını Oku

Hanife nasıl kurtulur

O gün genç kadın uzun uzun içini döktü bana. Aslında bir çıkış yolu bulabilse eşinden ayrılmakta kararlıydı çünkü bu evlilik devam ettiği sürece hayati tehlikesi de hep olacaktı. İşin kötüsü aynı tehlike ayrılırsa da vardı.

MERHABA sevgili okurlarım,

Geçmiş yıllardan birinde bana gelen genç bir kadın söze şöyle başlamıştı:

“Hocam, ben iki arada bir derede kaldım. Boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koysam almıyor. Ne yapacağımı şaşırdım. Herkes bir akıl veriyor, ona da benim aklım yatmıyor. Ben beş yıllık evliyim. Liseyi bitirdiğim yıl üniversite sınavlarını kazanamayınca babam beni hemen evlendirmeye kalktı. Yaşım daha 18 bile olmamıştı. Benim de aklım okula gidip gelirken tanıştığım Rahmi’deydi zaten. Annem biliyordu ama babama korkudan söyleyememiştik. Rahmi benden beş yaş büyüktü ve bir süpermarkette çalışıyordu. Ailemin ise gözü yükseklerdeydi. Aslında ben de isterdim işi gücü daha iyi biriyle evlenmeyi ama babamın beni vereceği tipleri aşağı yukarı tahmin edebiliyordum.”



‘İÇKİ İLE İYİCE DARALDIK’

Yazının Devamını Oku

Kime âşık oluruz

Tesadüf deyip geçtiğimiz pek çok şey aslında tesadüf değildir. Bize çocukluk acılarımızın bir benzerini yaşatacak kişileri gözünden tanır ve gider ona âşık oluruz. Hayat onu kendi ellerimizle buldurur bize.

Yıllardır her gün akşama kadar birbirinden çok farklı insanların hayat hikâyelerini dinlerken, kimselere göstermedikleri içdünyalarının rengârenk dehlizlerinde gezinirken insan eğer çok ister, çok dikkat eder ve kulak kesilirse, bir zaman sonra çok uzaktan da olsa hayatın sesini duymaya, onun kendine has bir dili ve matematiği olduğunu görmeye başlıyor.

Doğduğumuz evlerin, yaşadığımız geçmişin, yakın ilişkilerimizin geleceğimizi nasıl şekillendirdiğini, doğduğumuz evlerde bize öğretilen katı çocukluk inançlarımızın, o evlerde aldığımız yaraların eline kalemi alıp kaderimizi nasıl bir bir yazdığını bir anda görüveriyor insan.



Kendi irademizle aldığımızı sandığımız kararların, yaptığımız seçimlerin pek de öyle olmadığını, hiç istemediğimiz, kendimizi çaresiz hissettiğimizde kurulan tuzakların aslında bizim eserimiz olduğunu, kader dediğimiz şeyin alnımıza o evlerde, anne babalarımız ve beraber yaşadığımız en yakınlarımız tarafından yazıldığını zaman içinde görüvermek nasıl bir duygu acaba, hiç düşündünüz mü?

OLAMAZ, O CANİ İÇİMİZDEN BİRİ

Yazının Devamını Oku