PREDİYABET (gizli şeker), erken evrede yakalandığında gidişatı değiştirilebilen nadir metabolik durumlardan biri. Başka bir deyişle, bir risk olmanın ötesinde gerçek bir fırsat penceresi sunuyor. Ancak bunun için önce bu durumu soyut bir ihtimal gibi değil, adı konması ve ciddiye alınması gereken bir sağlık süreci olarak görmek gerekiyor. Bu nedenle bu yazıda “neden önemli” sorusundan çok, nasıl tanırız ve ne zaman harekete geçmeliyiz sorularına odaklanmak istiyorum. Yani aslında prediyabetin tanısını koymak uzun soluklu düşününce bir şans haline gelebilir. Kimse karşılığı olmayan bir emek harcamak istemez. Son araştırmalarda bu aşamada düzeltilen prediyabetin, kalp krizinden organ yağlanmasına birçok sorunu önlediğini göstermesi hepimiz için pozitif pekiştireç ve cesaretlendirici bir bulgu oldu.
KAN TESTİYLE ERKEN TEŞHİS
Prediyabet, diyabet yolunda aktif olarak ilerleyen bir metabolik süreçtir. Bu ilerlemeyi durdurmanın tek yolu, süreci erken evrede fark etmektir. Tam da bu nedenle tarama testleri hayati öneme sahiptir. Prediyabet çoğu zaman tesadüfen bulunmaz; bilinçli olarak aranması gerekir. Klinik olarak prediyabet soyut bir kavram değildir; net tanı kriterleri vardır. Açlık kan şekeri 100-125 mg/dL arasında olduğunda ya da HbA1c, yani üç aylık ortalama kan şekeri yüzde 5.7–6.4 aralığında ölçüldüğünde prediyabetten söz ederiz. Bu değerler henüz diyabet tanısı koydurmaz, ancak metabolik sürecin diyabet yönünde ilerlediğini açık biçimde gösterir. Asıl kritik olan da bu aralıktır. Çünkü müdahale için elimizdeki en güçlü zaman penceresi burasıdır.
Geçen hafta da değindiğimiz gibi, The Lancet Diabetes & Endocrinology’de yayımlanan geniş ölçekli çalışmalar bu konuda oldukça net bir tablo ortaya koyuyor. Prediyabet erken dönemde tespit edildiğinde, tip 2 diyabete ilerleme riski belirgin şekilde azalıyor. Hatta bazı bireylerde bu sürecin tamamen geri çevrilebildiği gösteriliyor. Ancak tanı geciktikçe, bu fırsat penceresi hızla daralıyor.
Bu nedenle özellikle 40 yaşından sonra, rutin sağlık kontrollerinin bir parçası olarak HbA1c yani üç aylık ortalama kan şekeri, ölçümünün yapılması büyük önem taşıyor. Eğer fazla kilo, hipertansiyon ya da ailede diyabet öyküsü gibi risk faktörleri varsa, bu taramaların daha erken yaşlarda başlaması gerekiyor. Ne yazık ki son yıllarda bu eşik 20’li ve 30’lu yaşlara kadar indi. Bugünün yaşam koşulları, pek çok genci bu risklerle çok daha erken tanıştırıyor.
YEMEKTEN SONRA UYKUNUZ GELİYORSA...
Bugün dünyada yaklaşık 500 milyon kişinin prediyabetli olduğu tahmin ediliyor. Yani bu tablo, istisnai bir ara durumdan çok, küresel ölçekte yaygın ve giderek büyüyen bir sağlık eşiğini temsil ediyor.
Eskiden müdahale etmiyor, ‘şeker hastası değil’ diye basit bir uyarıyla geçiştiriyorduk. Yeni çalışmalar gösteriyor ki, önceden bilinenin aksine prediyabete zamanında müdahale etmek ve bu durumu düzeltebilmek yalnızca diyabeti geciktirmekle kalmıyor; ömrü uzatabiliyor, kalp krizi ve inme gibi ciddi komplikasyonların riskini de azaltabiliyor. Bu nedenle gizli şeker, sanıldığı gibi “beklenip izlenecek” bir ara durum değil; doğru zamanda yakalandığında sağlık gidişatını gerçekten değiştirebilen kritik bir eşik.
DİYABET ÖNCESİ SON ÇIKIŞ
Prediyabet, kulağa tıbbi bir ara durak gibi geliyor. Ne tam hastalık ne de tam sağlık. Çoğu insanın zihninde de tam olarak böyle bir yerde duruyor. “Henüz diyabet değilmişim” cümlesi, tanı anında rahatlatıcı bir etki yaratıyor. Sanki kötü bir şeyden son anda dönülmüş gibi. Oysa prediyabet dediğimiz durum, bir rahatlama noktası değil; bir uyarı eşiği.
Bu yüzden prediyabet, “diyabet öncesi son çıkış” benzetmesini hak eder. Henüz diyabet değildir ama diyabete giden yolun üzerindedir. Ve bu yol sessizdir. Çoğu zaman ağrı yapmaz, ateş çıkarmaz, insanı yatağa düşürmez. Hayat devam eder. Sabah işe gidilir, akşam eve dönülür, çocukların ödevi yapılır, trafikte sinirlenilir, kahve içilir. Her şey normal görünür. Ama vücudun içinde, fark ettirmeden başka bir düzen kurulmaya başlamıştır.
“Halk arasında gizli şeker” denmesi bu sessizliği anlatıyor olabilir; ama aynı ifade meseleyi hafiflettiği için de tehlikelidir. Çünkü insanın bir şeyi ciddiye alması için çoğu zaman canının yanması gerekir. Prediyabet, çoğu insanda o “acı alarmını” çaldırmadığı için, tanı alındığında zihinde şu cümle belirir: “Şimdilik iyi.”
Aslında tam da burada kritik eşik başlar. “
Gün içinde her şey yolunda giderken, telefona kısa bir bakış atıyoruz. Bir başlık, bir video, bir yorum... Bazen sadece birkaç saniyelik bir içerik. Ama o birkaç saniye, ruh hâlimizi fark edilir biçimde değiştirmeye yetiyor. İçimiz daralıyor, sinirleniyoruz, geriliyoruz ve içimizde bir tepki verme isteği uyanıyor.
Öfke insanlık hâline yabancı bir duygu değil. Haksızlık karşısında bizi ayağa kaldırabilen, sınır çizebilen güçlü bir tepki. Ama son yıllarda yaşadığımız şey, bildiğimiz öfkeden biraz farklı. Öfke artık yalnızca ortaya çıkan bir duygu değil; üretilen, yönlendirilen ve dolaşıma sokulan bir hâle gelmiş durumda. Üstelik çoğu zaman fark ettirmeden.
YILIN KELİMESİ SEÇİLDİ
Tam da bu nedenle, dünyanın en prestijli akademik yayın kuruluşlarından biri olan Oxford, 2025 yılı için “yılın kelimesi” olarak “rage bait” kavramını seçti. Türkçeye en yakın karşılığıyla “öfke yemi” diyebileceğimiz bu ifade, özellikle dijital platformlarda insanların öfkesini, kızgınlığını ya da ahlaki tepkisini tetiklemek amacıyla üretilen içerikleri tanımlıyor.
ÇAĞIMIZIN RUH HALİ
İlk bakışta bu, sosyal medyaya dair teknik bir terim gibi durabilir. Oysa bu seçimin arkasında çağımızın ruh hâline dair güçlü bir ipucu var. Çünkü öfke yemi, yalnızca bir içerik türü değil; duygularımızla kurulan yeni bir ilişki biçimini anlatıyor.
Bugün mesele sadece sosyal medyada ne kadar vakit geçirdiğimiz değil; o süre içinde zihnimizin ve duygularımızın nasıl şekillendirildiği. Hangi duygularımızın ne zaman ve nasıl kışkırtıldığı. Hangi tepkilerimizin büyütüldüğü. Ve bütün bunların kimlerin işine yaradığı. Çünkü bu sistemde asıl değer, ürün değil dikkat. Dikkat ise en kolay ve en hızlı duygular üzerinden yakalanıyor. Ve duygular arasında, en çabuk alev alanı çoğu zaman öfke oluyor.
Bugün artık bunu söylemek bir iddia değil, giderek güçlenen bilimsel bir gerçek. Obezite tedavisinde biyolojik tedavi seçenekleri her geçen gün artıyor. Kamuoyunda “zayıflama iğneleri” olarak bilinen yaklaşımlar bile, bu hızlı gelişimin içinde neredeyse eski moda kalmaya başladı. Çünkü mesele artık tek bir molekül ya da tek bir mekanizma değil; obezitenin biyolojisini çok daha derinlikli biçimde hedefleyen yeni bir tedavi döneminden söz ediyoruz.
Zaten obezite yalnızca “kilo” meselesi de değil. Çoğu zaman tip 2 diyabetten yağlı karaciğer hastalığına, kalp-damar sorunlarından uyku apnesine kadar pek çok kronik hastalıkla iç içe, bir paket hâlinde karşımıza çıkıyor. Daha da önemlisi, obezite bu hastalıkların sadece yanında duran bir eşlikçi değil; hastalığın biyolojisini değiştiren, gidişatını hızlandıran temel bir faktör.
Mevcut tedaviler obezite alanında tarihi bir kapı açtı. Ancak klinikte hâlâ önemli boşluklar olduğunu da net biçimde görüyoruz. Her hasta aynı yanıtı vermiyor; kilo kaybı her zaman metabolik sorunların tamamını düzeltmiyor; tedavinin sürdürülebilirliği ve tolerabilitesi kritik başlıklar olmaya devam ediyor. Tam da bu eksik alanlara cevap arayan obezite araştırmaları ve ilaç geliştirme süreci bugün hiç olmadığı kadar hareketli.
Aralık ayında, hormonlar ve metabolizma alanında dünyanın önde gelen bilimsel kuruluşlarından biri olan Endocrine Society ile Washington’da gerçekleştirdiğimiz basın toplantısında paylaştığımız obezite tedavisindeki son gelişmeleri, bu yazıda sizlerle de paylaşmak istiyorum.
GLUKAGON KARACİĞER YAĞLANMASINI AZALTIYOR
Glukagon, obezite tedavisinde en çok konuşulan ama en yanlış anlaşılan hormonlardan biri. Yıllarca onu yalnızca kan şekerini yükselten, insüline karşıt bir hormon olarak tanıdık. Oysa son yıllarda glukagon biyolojisine daha yakından baktığımızda, özellikle GIP ve GLP-1 ile birlikte doğru oranlarda kullanıldığında obezite tedavisinde anlamlı faydalar sağlayabildiğini görüyoruz.
Glukagonu önemli kılan temel özelliklerden biri, enerji harcamasını artırması. Yani yalnızca iştahı azaltan değil, vücudu daha fazla enerji tüketmeye yönlendiren bir mekanizmadan söz ediyoruz. Bu güçlü etki nedeniyle kalp hızı gibi parametreler yakından izleniyor; ancak doğru doz ve kombinasyonlarla bu alan obezite tedavisinde yeni bir kapı aralıyor.
Zaten bir kısmı iğne bile değildir; hap formu da vardır. Bunlar, obezite ve diyabet tedavisinde vücuttaki eksilmiş fizyolojik mekanizmaları yerine koyan, tıpkı tiroit hormonu ya da insülin gibi replasman tedavileridir. Sorunu makyajlamaz; kronik bir hastalığı tedavi eder. Ve en önemlisi, kısa süreli çözümler değildir.
Tam da bu nedenle, bu tedaviler hakkında konuşurken manşetlerle bilim arasındaki fark çok kolay kayboluyor. “Felç yapıyor”, “kanser yapıyor”, “kör ediyor” gibi iddialar, sosyal medyada ve bazı haber başlıklarında hızla yayılıyor. Oysa tıpta tek bir başlıkla, tek bir sonuçla hüküm vermek neredeyse her zaman yanlıştır. Detaylar önemlidir.
PANKREAS MUAMMASI
Pankreatit (pankreas iltihabı) konusu da benzer şekilde yıllarca tartışıldı. Ancak son yıllarda tablo netleşmeye başlamıştır. Yakın zamanda Endocrine Society’nin ENDO 2024 kongresinde sunulan ve 15 ülkeden yaklaşık 127 milyon hastayı içeren geniş bir veri analizinde, daha önce akut pankreatit geçirmiş ve obezite ya da tip 2 diyabet nedeniyle bu tedavileri alan kişilerde ikinci pankreatit atağının riskinin azaldığı gösterilmiştir. Buna rağmen klinikte hâlâ sık yapılan bir hata vardır: Kanda lipaz enzimi hafif yükseldiğinde pankreatit tanısı konulup ilacın kesilmesi. Oysa biz rakamları değil, hastayı tedavi ederiz. Lipaz artışı bu ilaçlarla beklenen bir durumdur; pankreatit ise çok gürültülü, klinik olarak kendini açıkça belli eden bir tablodur. Hiçbir şikâyet yokken sadece bir değere bakarak panik yapmak tıbbi olarak doğru değildir.
GEÇEN gün haberlerde “zayıflama iğneleri felç riskini artırıyor” başlıklı bir haber gördüm. İlgimi çekti; çünkü çok iyi bildiğim bir araştırmadan bahsediyordu. Oysa araştırmada gösterilen şey şuydu: Bu ilaçlar felç riskini artırmıyor, aksine azaltıyordu; ancak bırakıldıklarında bu azalan risk tekrar eski seviyesine geri geliyordu. Yani verilen mesaj tamamen farklıydı.
Araştırmanın asıl söylediği şuydu: Bunlar 3–5 ay kullanılıp bırakılacak ilaçlar değildir. Obezite kronik bir hastalıktır ve en az birkaç yıl süren tedavi gerektirir. GLP-1 ve GIP analogları bu süreçte inme (felç) riskini anlamlı oranda azaltır. Ancak sonuçta popülist ve yanlış bir haber dili, doğru bir araştırma makalesini amacından saptırarak birçok hastayı korkuyla tedavi dışı bırakıyordu.
Bunun üzerine, eğrisiyle doğrusuyla son 15 yılımı adadığım obezite hastalığının tedavisinde kullanılan bu ilaçları anlatmaya karar verdim. İlk başta detaylı anlatmaktan çekiniyordum; çünkü herkesin tıbbi durumu farklıdır ve ilaçlar çok boyutlu tıbbi değerlendirmeler sonucunda kişiye özel verilen kararlardır. “Biri yanlış anlar mı, sınırlı sayıda kelimeyle detaylarını anlatamazsam eksik mi kalır?” diye imtina ediyordum. Ancak konu yanlış ve popülist bir algıyla çok daha problemli bir hâl aldı.
Baştan tekrar etmek isterim ki; bu alanda kendi ilacının patenti olan, ancak test süreçlerini en ufak bir zarar ihtimaline karşı on yıllara yayan bir biliminsanı olarak, bu yazıda bahsettiğim piyasadaki hiçbir ilacın üreticisini savunmuyor, en ufak bir maddi ya da manevi menfaat sağlamıyorum. Bu nedenle gönül rahatlığıyla yazıyorum.
Son yıllarda “zayıflama iğneleri” etrafında öyle bir gürültü oluştu ki, iş tıbbi gerçeklerden uzaklaşıp popüler korkuların gölgesine düşmeye başladı. “Felç riskini artırıyor”, “kör ediyor”, “kanser yapıyor” gibi iddialar manşetleri süslüyor; oysa bu başlıkların arkasındaki bilimsel mesaj çoğu zaman tamamen başka bir şey söylüyor. Konu tıbbın bir alanı olmasına rağmen, birkaç gazete haberi ya da sosyal medya paylaşımıyla ahkâm kesmek, insanların gerçek tedavilerden uzaklaşmasına yol açıyor.
ZAYIFLAMA DEĞİL OBEZİTE İLACI
“Yağlı süt ürünlerinden uzak durun.” Light sütler, diyabetik yoğurtlar, yarım yağlı peynirler derken raflar yağsız seçeneklerle doldu ve biz de bunun daha sağlıklı olduğuna inandık. Kalp hastalığından korunmanın, kilo vermenin ve metabolizmayı düzeltmenin yolu, sanki “yağın her türlüsünden kaçmakmış” gibi anlatıldı.
Oysa bilim geçmişte doğru sandığımız bazı bilgilerin gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Yeni çalışmalar, tam yağlı süt ürünlerinden uzak durmanın gereksiz, hatta zaman zaman zararlı olabileceğini gösteriyor.
KORKULACAK DEĞİL DEĞERLİ BİR SEÇİM
Uzun süre şu düşünce hâkimdi:
“Doymuş yağ kolesterolü yükseltir, kolesterol yükselirse kalp krizi riski artar. Öyleyse tam yağlı süt ürünlerinden kaçınmak gerekir.”
Son yıllarda yapılan kapsamlı araştırmalar ise bu tabloyu değiştirmeye başladı. Çünkü süt ürünlerindeki doymuş yağ, diğer kaynaklardakiyle aynı şekilde davranmıyor. Süt yağını çevreleyen zar, fosfolipitler, kalsiyum ve protein gibi öğelerin oluşturduğu besinin doğal yapısı, bu yağın vücuttaki etkisini tamamen değiştiriyor. Daha da önemlisi, tam yağlı süt ürünleri düşündüğümüzden çok daha değerli
PARLAK tırnaklara kavuşmak için o UV lambasının altına elinizi uzattığınızda, “Bu ışık, bu kimyasallar... Acaba sağlıklı mı?” diye düşünen kaç kişiyiz? UVA ışınlarının cildimizde bıraktığı izleri konuşan var mı? Ya da akrilat alerjisinin diş dolgularından eklem protezlerine kadar neye mal olabileceğini bilen kaç kişi? Trend büyüyor ama risk neredeyse hiç konuşulmuyor.
Türkiye’de son yılların en popüler güzellik alışkanlıklarından biri jel ya da kalıcı oje. Normal ojeden farklı olarak UV veya LED ışığıyla sertleşen bu ürünler, klasik ojeye göre çok daha uzun süre parlaklığını koruyor.
“Haftalarca bozulmuyor”, “bulaşık yıkarken çıkmıyor”, “parlaklığı harika”...
Çalışan kadın, öğrenci, evde çocukla koşuşturan anne... Kısacası kalıcı oje modern hayatın hızına ayak uyduran bir kurtarıcı gibi görünmeye devam ediyor.