Dr.Furkan Burak

Dr.Furkan Burak

Birbirimizi ne kadar duyuyoruz

29 Mart 2026
DÜNYA genelinde çatışmaların çoğunun kökeninde, konuşmayı sürdürememek ve birbirini gerçekten duyamamak yatıyor.

Bugün sağlıklı yaşam dediğimizde aklımıza çoğunlukla beslenme, egzersiz ve uyku geliyor. Oysa gözden kaçırdığımız bir şey var: Nasıl konuştuğumuz ve birbirimizi ne kadar duyabildiğimiz hem psikolojik hem fiziksel sağlığımızı etkiliyor.

Çünkü iletişimsizlik artık sadece bireysel bir sorun değil. Yanlış anlamalar, sertleşen dil ve giderek azalan empati; ilişkilerde tükenmişlikten toplumsal kutuplaşmaya, hatta çatışmalara kadar uzanan bir zincir yaratıyor. İnsanlar konuşmayı sürdürmek yerine birbirini susturmayı tercih ettikçe, gerilimler artıyor ve öfke anları tetiklenebiliyor. Maalesef günlük rutine binen trafikteki kavgalar ve cinayet haberleri bunun sadece birer örneği.

ÖFKE PATLAMASINDA KALP KRİZİ RİSKİ ARTIYOR

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, yetişkinlerde hâlâ en sık ölüm nedeni yaklaşık yüzde 40 ile kardiyovasküler hastalıklar (kalp krizi, inme gibi). 2024 yılında Amerikan Kalp Vakfı tarafından yayımlanan ve Columbia Universitesi araştırmacılarının yürüttüğü bir çalışma, sadece birkaç dakikalık öfke anının bile damarların genişleme kapasitesini geçici olarak bozarak kalp krizi riskinin altında yatan mekanizmalardan birini tetikleyebileceğini ortaya koyuyor. Bu bulguyu destekleyen başka veriler de var. Harvard araştırmacılarının European Heart Journal’da yayımlanan ve dokuz çalışmayı kapsayan meta-analizine göre, yoğun bir öfke patlamasından sonraki ilk iki saat içinde kalp krizi riski yaklaşık beş kat artıyor.

NEZAKET DEĞİL SAĞLIĞIN PARÇASI

Araştırmalara göre, ayda bir yaşanan öfke patlaması her 10 bin kişide 1 kalp krizini tetikliyor; yetişkin nüfusu 60-65 milyon olan Türkiye’de bu, yılda yaklaşık ortalama 

Yazının Devamını Oku

Diyet ile cerrahi arasında bir yol daha var... Endoskopik tüp mide

22 Mart 2026
Kilo yönetiminde toplumun bildiği iki seçenek vardır: Diyet ya da ameliyat. Oysa bu ikisinin arasında, son on yılda dünyada hızla yaygınlaşan, kesisiz ve geri dönüşümlü bir üçüncü yol mevcut. İleri endoskopik girişimlerle mide hacmini küçültmek veya besinlerin emilim yolunu değiştirmek artık mümkün.

OBEZİTE tedavisinde klasik yaklaşım hepimizin bildiği formüldür: Diyet yap, egzersiz yap, olmadıysa ameliyat ol. Oysa hep yazdığım gibi obezite bir irade eksikliği değil, bir hastalıktır. Ve bu iki kutup arasında kalan milyonlarca hasta için uzun yıllar gerçek anlamda bir çözüm sunulamadı. Artık ilaçla tedavi büyük bir fayda sağladı ancak yan etkileri nedeniyle ya da uzun süreli maliyeti sebebiyle ilaca ulaşamayan veya ilacın etkisi sınırlı kalan olgularda, ameliyata gerek kalmadan uygulanabilecek daha düşük riskli ve minimal invaziv bir yaklaşım daha var.

İşte bariatrik endoskopi, tam da bu boşluğu doldurmak için geliştirilmiş bir alan. Ameliyathaneye değil, endoskopi ünitesine gidiyorsunuz. Genel anestezi yerine sedasyon altında, kesi olmadan, ağız yoluyla yapılan işlemlerle mide hacmi küçültülüyor ya da tokluk süresi uzatılıyor. Hastalar çoğunlukla aynı gün evine dönebiliyor.

Bu teknik, Harvard Tıp Fakültesi Kilo Yönetimi Merkezi’nde, 2012 yılında birlikte çalıştığımız Dr. Chris Thompson öncülüğünde geliştirildi. Bu alanı Türkiye’de en yakından bilen isimlerden biri Doç. Dr. Cem Şimşek. TUS birincisi olarak başladığı tıp kariyerinde Hacettepe Üniversitesi’nde İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanlıklarını tamamladı. Ardından Dr. Chris Thompson tarafından 16 ay süren ileri endoskopi ve bariatrik endoskopi diploma programını tamamlayarak bu alanda Harvard’ın yetkilendirdiği ilk ve tek yabancı uyruklu hekim oldu. Bugün Hacettepe Üniversitesi Endoskopi Ünitesi’ni yöneten Şimşek, Türkiye’de kamu hastanelerinde ilk endoskopik tüp mide işlemini de gerçekleştiren isim.

 Doç. Dr. Cem Şimşek

AKORDEON GİBİ KATLANIP KÜÇÜLÜYOR

Bu alandaki en güçlü ve kanıt düzeyi en yüksek işlem Endoskopik Sleeve Gastroplasti, yani ESG. Dünyada bugüne kadar 40 binden fazla hastaya uygulanmış olan bu yöntemde, ağız yoluyla mideye giren özel bir dikiş cihazıyla midenin iç duvarına dikişler atılıyor. Mide kendi içinde akordeon gibi katlanarak dikişleniyor ve boyutu yaklaşık dörtte birine indiriliyor. Hastanın dışarıdan hiçbir kesi izi olmaz; dışarıdan bakıldığında bir operasyon geçirildiği dahi belli olmaz.

Yazının Devamını Oku

Kilo vermenin sırrı mutfakta değil zihinde

15 Mart 2026
Diyet listeleri, kalori hesapları, spor programları... Kilo vermek çoğu zaman bu üçlüye indirgenir. Ancak obezite ve metabolik sağlık üzerine çalışan bir hekim olarak yıllardır gördüğüm bir gerçek var: Kilo yönetimi yalnızca ne yediğimizle ilgili değildir. Çoğu zaman asıl mesele tabağımızda değil, zihnimizde başlar.

 

DİYET ve egzersiz elbette sağlıklı bir yaşamın önemli parçalarıdır. Ancak yeme davranışını ve onu tetikleyen duygusal süreçleri anlamadan kalıcı kilo kontrolü sağlamak çoğu zaman mümkün olmaz.

Toplumda kilo vermek çoğunlukla basit bir formülle açıklanır: Daha az ye, daha çok hareket et.

Kulağa mantıklı gelen bu öneri teoride doğru olsa da pratikte çoğu zaman yeterli değildir. Çünkü insan davranışı yalnızca biyolojik açlıkla şekillenmez. Hayatın içindeki stres, duygusal yükler, alışkanlıklar ve fark etmeden oluşturduğumuz davranış döngüleri yeme davranışımız üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir.

Birçok kişi diyet sürecine büyük bir motivasyonla başlar. İlk günler her şey oldukça iyi gider. Ancak birkaç hafta sonra iş stresi, uykusuzluk, bir tartışma ya da sadece yoğun geçen bir gün... Ve kendimizi yeniden mutfakta buluruz.

Bu noktada çoğu insan kendini suçlar ve bunu “irade eksikliği” olarak yorumlar. Oysa mesele çoğu zaman irade değildir. İnsan davranışı bundan çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir.

DUYGUSAL YE

Yazının Devamını Oku

Zona aşısı demans riskini azaltıyor

8 Mart 2026
ÇOCUKKEN geçirilen suçiçeği, çoğumuz için çoktan unutulmuş bir hastalık. Oysa bu enfeksiyona neden olan virüs, vücudu tamamen terk etmiyor. Sinir hücrelerinde sessizce bekliyor ve yıllar sonra, çoğu zaman hiç beklenmedik bir anda yeniden aktifleşebiliyor. Bu yeniden uyanışın tıptaki adı ise zona.

Zona, genellikle vücudun tek bir tarafında ortaya çıkan, şiddetli ağrıya eşlik eden kabarcıklı bir döküntüyle kendini gösterir. Ağrı bazen döküntüden günler, hatta haftalar önce başlar. Yanma, batma, elektrik çarpması hissi tarif eden hastalar az değildir. Ateş, baş ağrısı, halsizlik gibi genel belirtiler tabloya eşlik edebilir. Döküntüler iyileştikten sonra bile ağrı aylarca, hatta yıllarca sürebilir ve zonanın en sık, en yıpratıcı komplikasyonudur.

Ancak zona yalnızca ağrıdan ibaret değildir. Göz çevresini tutarsa görme kaybına, yüz sinirini etkilerse yüz felcine, beyni tutarsa iltihaba yol açabilir. Nadir de olsa yaşamı tehdit eden sonuçları vardır. Yaş ilerledikçe ve bağışıklık sistemi zayıfladıkça risk artar. Bu yüzden zona, özellikle 50 yaş sonrası için ciddiye alınması gereken bir hastalıktır. Bu noktada devreye zona aşısı girer. Yıllardır temel amaç nettir: Zonayı ve onun yol açtığı ağır ağrıları önlemek. Tabii ki bu, herkes aşı olmalı demek değildir. Ancak son yıllarda bu aşının etkilerinin düşündüğümüzden çok daha geniş olabileceğini gösteren bulgular ortaya çıktı. Üstelik bu bulgular, bilim dünyasında nadir görülen bir tutarlılıkla, farklı ülkelerden ve farklı sağlık sistemlerinden geliyor.

BEYNİ NASIL KORUMA ALTINA ALIYOR

Son yıllarda yayımlanan büyük ölçekli çalışmalar, zona aşısı yaptıran kişilerde ilerleyen yıllarda demans gelişme riskinin daha düşük olduğunu gösteriyor. Galler, İngiltere, ABD, Avustralya ve Kanada’da yüz binlerce kişinin yıllarca takip edildiği çalışmalarda, zona aşısı olan gruplarda yeni demans tanısı alma oranının belirgin biçimde daha düşük olduğu görüldü. Takip süresi uzadıkça fark daha da belirginleşti.

Peki zona aşısı beyni nasıl koruyor olabilir? Bunun birkaç olası açıklaması var. Birincisi virüsün kendisiyle ilgili olabilir. Zona, suçiçeği virüsünün sinirlerde yeniden aktifleşmesiyle ortaya çıkar. Bazı veriler, bu virüsün tekrar tekrar aktive olmasının demans riskini artırabileceğini düşündürüyor. Aşı, bu yeniden aktivasyonu baskılayarak dolaylı bir koruma sağlıyor olabilir.

İkinci olasılık bağışıklık sistemiyle ilgili. Yaşlandıkça bağışıklık sistemi hem zayıflar hem de daha dengesiz çalışmaya başlar. Bu durum vücutta kronik bir iltihap zeminine yol açar. Beyin de bu süreçten bağımsız değildir. Zona aşısı, bağışıklık sistemini yeniden “

Yazının Devamını Oku

Erkeklerde sessiz düşüş

1 Mart 2026
Son yıllarda erkeklerde testosteron düzeylerinin dünya genelinde düşüş eğiliminde olduğuna dair güçlü veriler var.

Bu düşüş yalnızca yaşla açıklanamıyor. Modern beslenme alışkanlıkları, artan obezite oranları ve çevresel faktörler hormonal dengeyi doğrudan etkiliyor.



Testosteron çoğu zaman kas gücü ya da cinsel performansla anılsa da, gerçekte kalp-damar sağlığından insülin direncine, kemik yoğunluğundan ruh haline kadar erkek metabolizmasının temel düzenleyicilerinden biridir. Ve bu hormonun seviyesi, sandığımızdan çok daha fazla yaşam tarzımıza bağlıdır.

YAĞSIZ DİYETİN ETKİSİ

Yazının Devamını Oku

Metabolizmanın eşsiz hazinesi Ramazan

22 Şubat 2026
BİLİMSEL açıdan bakıldığında metabolik bir festival; kültürel açıdan kadim bir toplumsal dinginlik.

Nereden bakarsanız bakın çok kıymetli bir ay. Bu güzel zamanı en iyi şekilde değerlendirmek hepimize iyi gelecektir. Bizler için çok boyutlu bir armağan Ramazan.

Önce bilimsel tarafını kısaca özetleyelim. Altı yıl önce Harvard, ETH Zürih ve Cleveland Clinic öncülüğünde uluslararası bir kalori kısıtlaması çalışma grubu kurduk. Geçen yıl başkanlığını yaptığım toplantı Türkiye’de gerçekleşti. Sonuçlar oldukça çarpıcıydı.

Lanserhof Tegernsee gibi Avrupa’nın önde gelen medikal detoks merkezleri, terapötik oruç ve kalori kısıtlaması programlarıyla biliniyor. Bu merkezlerin yöneticileri aynı zamanda çalışma grubumuzun üyeleri. Kurucu medikal direktörleri, Müslüman ülkeleri ziyaret ettiklerinde Ramazan ayından ve sosyal dayanışma kültüründen çok etkilenmiş ve sosyal oruç konseptini Ramazan orucundan esinlenerek bu detoks otellerini tasarladıklarını ifade etmişlerdi. Çünkü kalori kısıtlamak tek başına son derece zor bir iş. Ama bunun sosyal bir birliktelik içinde ne kadar mümkün ve sürdürülebilir olduğunu Ramazan’da görmek mümkün.

KALORİYİ KISITLA DAHA UZUN YAŞA

Bugün insanlar aylık binlerce Euro harcayarak bu merkezlerde kalori kısıtlaması uyguluyor. Çalışmalar gösteriyor ki kolesterolden yüksek tansiyona, diyabetten inflamasyona kadar birçok metabolik parametre dramatik şekilde düzeliyor. Bizim geniş çalışma grubumuzun verileri de açık: Kalori kısıtladığınızda yaşam süresi uzuyor.

Tam anlamıyla “lokmalarınız sayılı.” Ne kadar az tüketirseniz, o kadar uzun süre yaşarsınız.

Aldığımız her kalori, vücudun antioksidan ve anti-stres koruma havuzundan harcama yapıyor. Kaloriyi kısıtladığınızda ise stres cevabı yeniden dengeleniyor; koruyucu mekanizmalar kendini yeniliyor. Harvard Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Keith Ozaki ile grupça yürüttüğümüz çalışmalar, kalori kısıtlamasının cerrahi sonrası komplikasyonları belirgin şekilde azalttığını; beyin tümörlerinin büyümesini yavaşlattığını, yaşlanmayı geciktirdiğini ve kemoterapi-radyoterapinin yan etkilerini azalttığını gösterdi. Vücut toksinle, enfeksiyonla, radyasyonla, cerrahi stresle daha güçlü mücadele ediyor. İnsülin ve kortizol gibi stres hormonları ile anabolik (yağ depolayan) hormonlar azalınca beden adeta tamir moduna geçiyor. Otofaji ve yaşlı hücre temizliği devreye giriyor.

Yazının Devamını Oku

Olağan şüpheli katkı maddeleri

15 Şubat 2026
Katkı maddeleri uzun yıllar ‘kanserojen mi, değil mi?’ tartışmaları üzerinden ele alındı. Bugün net olarak şunu söyleyebiliriz ki katkı maddeli işlenmiş gıdalar, diyabetten hipertansiyona, kalp-damar hastalıklarından kansere kadar pek çok hastalığın olağan şüphelisi....

GEÇTİĞİMİZ hafta sizlere yeni Beslenme Rehberi’ni anlatırken, nasıl beslenmemiz gerektiğine dair önemli mesajlardan söz etmiştik... Daha fazla gerçek gıda, daha az ultra işlenmiş ürün; beslenmeyi bir kalori hesabının ötesinde, doğrudan sağlıkla ilişkilendiren bir yaklaşım. Ancak bu tartışmanın çoğu zaman arka planda kalan bir boyutu var: Yediğimiz şeyin ne olduğu kadar, içinde ne bulunduğu. Bugün sofralarımıza gelen pek çok gıda yalnızca protein, karbonhidrat ya da yağdan ibaret değil. Raf ömrünü uzatmak, tadı standartlaştırmak, rengi ve dokuyu korumak için eklenen katkı maddeleri modern beslenmenin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş durumda. Bu maddeler tek tek ele alındığında “güvenli sınırlar” içinde kabul ediliyor olabilir; ancak maruziyetin toplam boyutu değerlendirildiğinde bu sınırlar giderek anlamını yitiriyor. Aynı katkı maddeleri, farklı ürünlerle, günün farklı saatlerinde ve yıllar boyunca vücudumuza giriyor. Peki, düşük dozlu ama sürekli bu maruziyetin metabolik bedeli nedir?




TÜKETİM ARTTIKÇA RİSK DE ARTIYOR

Yazının Devamını Oku

Yedikleriniz ilacınızdır

8 Şubat 2026
GEÇTİĞİMİZ günlerde ABD, yeni bir Beslenme Rehberi yayımladı ve neredeyse 40 yıldır var olan beslenme piramidini tersine çevirdi.

ABD Sağlık ve Tarım Bakanlığı’nın ortaklaşa hazırladığı 2025-2030 Beslenme Rehberi, yalnızca “ne yiyelim?” sorusuna yanıt aramıyor; beslenmenin sağlığımızı nasıl şekillendirdiğini yeniden tanımlıyor.

Aslında bu bakış açısı yeni değil. Bugün “Food is Medicine”, yani “Yedikleriniz ilacınızdır” diye özetlenen yaklaşımı, İbni Sînâ binlerce yıl önce tıp pratiğinin merkezine yerleştirmişti. Yeni Beslenme Rehberi’nin altını çizdiği mesaj da özünde aynı noktaya işaret ediyor: Sağlık, yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra verilen ilaçlarla değil; çok daha erken aşamada, doğru beslenme ile korunur. Bugün trend haline gelen bu kavramlar, modern bilimin İbni Sînâ’nın yüzyıllar önce kurduğu bu kadim çerçeveye yeniden dönmesi.

Beslenmenin bu kadar güçlü bir belirleyici olmasının nedeni açık. Yediklerimiz yalnızca kilomuzu etkilemez; hücrelerimizin nasıl çalıştığını, hormonlarımızın nasıl yanıt verdiğini, vücudun iç dengesini ve iltihap yükünü doğrudan şekillendirir. Buna rağmen beslenme, modern tıpta uzun süre hafife alınmıştır.

DİYABET  VE OBEZİTE PATLADI

Oysa bugün karşımızdaki tablo bunu artık görmezden gelemeyeceğimizi gösteriyor. Kalp-damar hastalıkları, diyabet, kanserler ve obezite giderek normalleşen bir sağlık yükü hâline gelmiş durumda. Bu tablonun merkezinde ise beslenme düzeni, sandığımızdan çok daha belirleyici bir rol oynuyor.

ABD verileri bu gerçeği destekliyor. Sağlık harcamalarının yaklaşık yüzde 90’ı kronik hastalıkların tedavisine gidiyor. Yetişkin nüfusun neredeyse yüzde 75’i fazla kilolu. Ergenlerin neredeyse 3’te 1’i prediyabet düzeyinde metabolik risk taşıyor. Türkiye’ye baktığımızda ise tablo farklı değil. Ülkemizde fazla kilo ve obezite oranları artıyor; tip 2 diyabet ve hipertansiyon giderek daha genç yaşlarda karşımıza çıkıyor.

Bu noktaya nasıl geldik? Beslenme piramitlerinin tarihine bakmadan bugünü anlamak zor. 1940’lı yıllarda Amerika’da mısır üretimi ciddi bir fazlalık vermeye başlamıştı. Kilometrelerce ekili alan, depolarda biriken ürünler ve son derece güçlü bir tarım lobisi vardı. Bu dönemde yağ karşıtı söylemler hızla yükseldi. Yağlar hedef tahtasına oturtulurken, karbonhidratlar ve özellikle mısır türevleri daha “güvenli” ve “sağlıklı” seçenekler olarak sunuldu. Bu yaklaşım yalnızca Amerika’da kalmadı; sanki tüm dünya için geçerli bilimsel bir gerçekmiş gibi ihraç edildi. Sonuç ise sınırsız artan basit şeker ve ultra işlenmiş karbonhidrat tüketiminden küresel ölçekte bir diyabet ve obezite patlaması oldu.

Yazının Devamını Oku