GeriDr. Ecz. Metin Uyar Hız kesmeyen salgın: Diyabet
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hız kesmeyen salgın: Diyabet

Dünya COVID-19 salgınıyla mücadele içindeyken sağlık otoritelerinin ‘bulaşıcı olmayan salgın’ olarak adlandırdığı diyabet de hız kesmeden daha çok kişiyi etkilemeye devam ediyor. Uzmanların diyabet hakkındaki gelecek projeksiyonuysa bugünden daha kötü! Öyleyse önlem alalım...

Her yıl 14 Kasım’da kutlanan Dünya Diyabet Günü öncesi Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) 2021’in diyabet atlasını yayımladı. Açıkçası veriler hiç de iç açıcı değil. Atlasa göre 20-79 yaş arasındaki her 10 dünya vatandaşından 1’i (537 milyon insan) diyabetli. Üstelik diyabetli kişilerin yaklaşık yarısı (240 milyon insan) diyabetli olduğunun farkında bile değil. Farkında olmayanlar diyabete karşı önlemlerini almadıkları için ne yazık ki çok daha kötü etkilenecek. Gelecek yıllara dair projeksiyonsa bugünkünden daha kötü. IDF’ye göre 2030’da dünyadaki her 9 kişiden 1’i (643 milyon insan), 2045 yılına gelindiğindeyse her 8 kişiden 1’i (783 milyon insan) diyabetli olacak. İşte bu veriler nedeniyle diyabet dünyada ‘eşi benzeri görülmemiş büyüklükte, küresel bir salgın’ olarak anlatılıyor. Bu yıl Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Küresel Diyabet Sözleşmesi’ni başlattı. Birleşmiş Milletler’e (BM) üye devletler de diyabetle mücadele için acil olarak koordineli küresel eylem çağrısında bulunan bir kararı kabul etti. Bu kadar vahim ilerleyen salgının Avrupa’daki merkez üssüyse adeta Türkiye! Avrupa’da en çok diyabetli ülkemizde yaşıyor. Bu konuda ‘şampiyonluğu’ yıllardır bırakmıyoruz.

2045 yılı projeksiyonundaysa dünyada en çok diyabetli yetişkinin yaşadığı ilk 10 ülke arasında yer alıyoruz. Öyleyse diyabete karşı önlemlerimizi almalıyız.

Hız kesmeyen salgın: Diyabet

MENÜLERİMİZİ GÜNCELLEYELİM  

Diyabeti, kan şekerini düzenleyen insülin hormonunun eksikliği veya insülinin kullanımındaki sorunlardan kaynaklanan kronik bir metabolizma hastalığı olarak özetleyebiliriz. Farklı tipleri olan diyabet hastalığının en yaygın görüleni  (yaklaşık yüzde 90) tip 2 diyabettir. Bu tür genellikle yetişkinlerde görülür. Kötü beslenme, hareketsiz yaşam, genetik yatkınlık ve obezite, tip 2 diyabet açısından riskimizi arttırır. İyi haberse, tip 2 diyabeti yaşam alışkanlıklarımızı iyileştirerek önleyebilir ve kontrol altına alabiliriz. Öyleyse bugünden itibaren daha aktif bir yaşama adım atalım, menülerimizi diyabetten korunmak adına güncelleyelim ve daha iyi yaşayalım.

Diyabet yaygın inanışın aksine sadece fazla şekerli besin tüketen kişilerde görülmez; çok şeyden etkilenen karmaşık bir hastalıktır. Diyabetten korunmak için menülerinizde doğal ve iyi karbonhidratlara öncelik verin ve lif açısından zengin beslenin. Lifler bütün taneli tahıllarda, meyvelerde, sebzelerde ve cevizde var. Yoğurdunuza keten tohumu veya chia tohumu katarak bile lif tüketiminizi arttırabilirsiniz. Ayrıca faydalı yağları tüketmeyi seçin. Somon, alabalık, sardalya gibi balıklar; soya veya ayçiçeği gibi tohumlarla kanola, üzüm çekirdeği ve zeytinyağı gibi yağlar faydalı yağlardır.

UZAK DURULACAKLAR LİSTESİ

Beyaz şeker, beyaz hamur, reçel ve gazlı içecekler gibi rafine şekerlerden uzak durun. Tereyağı ve et yağı gibi hayvansal yağlardan olabildiğince kaçının. Şarküteri ürünleri, bisküviler ve konserve çorbalar gibi çok tuzlu besinleri tüketmemeye özen gösterin. Kızartma, hamur, krema bazlı soslar ve pane yiyecekler gibi kötü yağlar açısından zengin besinlerle aranıza mesafe koyun.

UZMAN DESTEĞİ ALALIM

Halihazırda diyabetiniz varsa veya olmamak adına çok daha etkin bir beslenme planı oluşturmak istiyorsanız; yemek saatlerinizin düzenlenmesi, her öğününüzdeki makro ve mikro besin öğeleri açısından dengenin ve çeşitliliğin sağlanması adına doktorunuza ve diyetisyeninize danışmanız en sağlıklısı olacaktır. 

GİZLİ DİYABETE DİKKAT!

Aşırı susama, sık idrara çıkma, yorgunluk ve açıklanamayan kilo değişimi diyabet konusunda önemli ipuçları olabilir. Bu belirtilerden biri veya birkaçı varsa vakit geçirmeden bir sağlık kuruluşuna başvurmanızı öneririm. Ancak diyabetiniz olduğu halde hiçbir açık belirti de olmayabilir. Diyabetlilerin yarısının hastalığından habersiz olduğu düşünüldüğünde yılda en az bir kez diyabet risk değerlendirmeniz açısından tahlil yaptırmak akıllıca olacaktır.

 Hız kesmeyen salgın: Diyabet

DOĞAL DESTEKLER...  

Tarçın ve çemen tohumu gibi birçok doğal gıdanın diyabet üzerine etkisi de fitoterapi alanındaki bilimsel araştırmaların konusu olmaya devam ediyor. Başarılı sonuçlar da gözlemleniyor ancak bunlardan mutlaka bir uzmana danışarak yararlanın. Örneğin ‘tarçın diyabete iyi geliyor’ demek çok yetersiz bir bilgi. Hangi tarçın, nasıl bir dozda, ne kadar süreyle gibi birçok soru var... Tarçın örneği üzerinden gidecek olursak öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Tip 1 değil, tip 2 diyabet hastalarında işe yarayabiliyor. Dikkat etmeniz gereken bir diğer konuysa etkisinden bahsettiğimiz tarçın; Seylan tarçını değil, Çin tarçını! Çünkü Çin tarçını, yüzde 85-90 sinnamil aldehit içeriyor. Oysa Seylan tarçınında bu madde daha düşük oranda var. Ülkemizde kullandığımız çubuk şeklinde satılan tarçın Seylan tarçını. Ayrıca bu madde bitkinin uçucu yağında olduğundan; beklemiş veya pişirilmiş bir tarçının da aynı etkiyi göstermesi beklenmez. Bilimsel çalışmalar günde 5-6 gram Çin tarçınının, 5-6 aylık uygulama süresi sonucu etki edebileceğini gösteriyor. Bazı durumlarda doğal ürünün doğru dozda kullanımı bile riskli olabiliyor. Mevcut kronik hastalığınız varsa, doğal ürünleri mutlaka doktorunuz ve eczacınıza danışarak kullanın.

X

Önlemler azaldı, grip de arttı

Pandeminin başından beri çevremde bu kadar çok kişinin hastalandığı bir dönem hiç olmadı. Bunun sebebi maske kullanımının azalması ve sosyal mesafe kuralının ihlali olabilir...

Türkiye’de pandeminin başından beri en yüksek günlük vaka sayılarını bu hafta gördük. Ancak sadece pozitif hasta sayısı artmıyor. Influenza kaynaklı mevsimsel grip vakaları da adeta COVID-19 vakalarıyla yarışıyor. Baş, boğaz ve eklem ağrısı, burun tıkanıklığı, öksürük, ateş... Üstelik  semptomlar o kadar benziyor ki ikisini ayırt etmek oldukça zor. Kafamızdaki soru işaretini gidermek için Acıbadem Taksim Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Profesörü Dr. Çağrı Büke ile konuştuk.  

CİDDİ RİSKLER VAR

Sonbahar ve kış sezonunun en yaygın sağlık sorunu olan mevsimsel griple ekim ayından nisan ortasına kadar karşılaşabiliyoruz. Ancak kasım, aralık, ocak ve şubat aylarında hastalık görülme sıklığı iyice artıyor. Influenza virüslerinin yol açtığı grip bazılarımız için daha ciddi risklere yol açabiliyor.

Prof. Büke, 65 yaşın üzerindeki kişilerin, 2 yaşın altındaki çocukların, kronik akciğer, karaciğer, kalp veya böbrek hastalığı olanların, diyabetlilerin, obez kişilerin, kanser hastalarının, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç kullananların ve hamilelerin riskli gruplar olduğunu söylüyor. Bu kişilerde hafif semptomlarla başlayabilen bir grip, zatürreye ve hatta kişinin hayatını kaybetmesine bile neden olabiliyor. Prof. Büke “Grip aşısı, gribe bağlı ciddi bir durumun oluşmasını engelliyor” diyor ve özellikle riskli gruptaki bireylerin her yıl aşı olmalarını öneriyor.

Eczanemde hasta sayısında ciddi bir artış olduğunu gözlemlediğimi söyleyip klinikteki durumu da soruyorum. Prof. Büke sadece ülkemizde değil, dünyada da mevsimsel gribin ve gribe bağlı hastaneye yatışların artışta olduğunu söylüyor. “Önlemler gevşedi, grip arttı. Aşılandıktan sonra birçok kişi bireysel önlemlerini gevşetmeye başladı. Hiç yapılmayan kapalı alan buluşmaları yapılır oldu, davetlere gidilir oldu. Elbette bu durum mevsimsel grip vakalarını da arttırdı” diyerek durumun nedenini açıklıyor.

ERKEN TEŞHİS ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Vücudumuzun elektrik süpürgesi: Glutatyon

COVID-19 salgını döneminde popülaritesini arttıran glutatyonu Dr. Nesrin Sezen’e sorduk. Sezen “Bağışıklığı destekleyerek virüs ve bakterilere karşı daha etkin savaşmamızı sağlıyor, bilinen en iyi antioksidan” diyor. Glutatyon, detoks ve anti-aging için de kullanılıyor.

COVID-19 artık hayatımızın bir parçası oldu. Ondan korunmak için veya yakalanırsak süreci hafif atlatmak için yapılacaklar listemiz bilimsel çalışmalara göre sürekli güncelleniyor. İşte o listenin en yeni maddelerinden biri ‘damar içi glutatyon uygulaması’. Geleneksel ve tamamlayıcı tıp hekimi Dr. Nesrin Sezen “10 yılı aşkın süredir glutatyon uygulaması yapıyorum ama son dönemde talep çok arttı. Çünkü damar içi glutatyon uygulamasının hem COVID-19’dan korunmada hem de tedavisinde etkili olduğunu gösteren bilimsel çalışmalar yayımlandı” diyor. Bu etkiyi glutatyonun bağışıklık sistemini destekleyici etkisine bağlıyor. Dr. Sezen glutatyonun bilinen en iyi antioksidan madde olduğunun da altını çiziyor. Peki bu neden önemli? Çünkü sağlıksız yaşam alışkanlıkları ve ilerleyen yaş gibi birçok faktör vücudumuzda serbest radikallere yol açıyor. Serbest radikalleri hiç sevmiyoruz çünkü zamanla yaşlanmanın beraberinde getirdiği etkilerin çok daha görünür olmasına ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olabiliyorlar. Vücudumuz elbette onları kendisinden uzaklaştırmak için var gücüyle çabalıyor. Ancak bazı durumlarda yetersiz kalabiliyor. Bizim de onu zaman zaman antioksidanlarla dışarıdan desteklememiz gerekebiliyor.

Glutatyon eksikliği vücutta kronik yorgunluğa, romatizmal hastalıklara, fibromiyalji gibi kas ağrılarına ve hatta kansere neden olabiliyor.

Dr. Sezen üç aminoasitin bir araya gelmiş hali olan glutatyonu ‘antioksidanların başkomutanı’ olarak tanımlıyor ve vücuttaki en büyük görevini ‘zararlı serbest radikallerin parçalanıp vücuttan atılmasını sağlamak’ olarak tanımlıyor. Sezen’e göre glutatyon bu görevini yeterince yapmadığında kronik yorgunluk, alerjik ve romatizmal rahatsızlıklar, fibromiyalji ve kanser gibi hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Glutatyon eksikliğinin bağışıklık sistemimizi zayıflatarak bizi viral hastalıklara karşı savunmasız hale getirdiği de biliniyor. Sezen glutatyon kullanımını aşağıda başlıklarıyla anlatıyor.

BRÜKSEL LAHANASI, ROKA, BROKOLİ…

“Yeşil yapraklı sebzeler, çilek, domates, pazı, roka, brokoli ve Brüksel lahanası gibi gıdalardan glutatyon alabiliyoruz. Ancak yeterli olmuyor. Çünkü glutatyonun iki formu var; aktif ve inaktif. İdeali vücutta aktif formunun yüzde 90 oranında olması. Damar içine glutatyon verildiğinde direkt kana karışıyor ve serbest radikallerin parçalanıp atılmasını sağlıyor. Glutatyonu vücudumuzun elektrik süpürgesi gibi düşünebiliriz.”

C VİTAMİNİYLE BİRLİKTE UYGULANIYOR

Yazının Devamını Oku

Mutluluk reçeteleri

Pandemi başladığında artan C ve D vitamini talebine artık psikolojiyi olumlu etkileyecek ürünler de eklendi. Küresel bir salgın ortamında tüm ‘normal’lerimiz değişmişken stresle savaşmada ve mutluluğumuzu arttırmada bitki ve gıda takviyelerinden yararlanabiliriz.

Pandeminin başlangıcından bu yana bağışıklık sistemini güçlendirmek amacıyla C, D vitaminlerine ve benzeri takviyelere talep arttı. Son dönemdeyse eczanede en az bunlar kadar psikolojimizi olumlu etkileyecek bitkisel ürünler ve takviyelerle karşılaşıyoruz.

Bir yılı deviren salgına bağlı olarak devam eden sağlık riski, hayat rutininin değişmesi, kısıtlamaların etkisi, sosyal hayatın sekteye uğraması, ekonomik sıkıntı ve süren belirsizlikler derken pek çoğumuz psikolojik açıdan zorlandığımız günler içindeyiz. Birçok kişi eskisi gibi ‘mutlu’ hissetmekte zorlandığından, uyku sorunları yaşadığından ya da iştah artışı/kaybı gibi şikâyetleri olduğundan söz ediyor. Bu tip sorunlara destek olarak yararlanılabilecek bazı gıda takviyeleri ve bitkilere birlikte göz atalım. Tabii her zaman olduğu gibi, harekete geçmeden önce doktorunuza danışmayı unutmayın.

STRESE. UYKUSUZLUĞA, KAYGIYA KARŞI...

Sarı kantaron (St. John’s Wort): Gerginliği azaltan, stresle baş etmeyi kolaylaştıran bir etkisi var. Hafif ve orta şiddetli depresyonda bile etkili. İçeriğindeki ‘hiperisin’ sayesinde ‘serotonin’ düzeyini arttırıp mutlu hissetmenize katkı sağlayabiliyor. Yaz aylarında çok açık tenlilerde lekelenmelere yol açabilir. Kapsül formunda tüketebilirsiniz. Kan sulandırıcılar gibi birçok ilaçla etkileşebileceğinden doktorunuza veya eczacınıza danışmadan kullanmayın!

5 HTP (5-Hidroksitriptofan): Mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin biyosentezinde etkili olan 5 HTP, gıda takviyesi olarak kapsül formunda tüketilebiliyor. Vücudumuzda serotonin ‘melatonine’ dönüştüğünden REM uyku kalitesini arttırmak için de tercih edilebiliyor.
5 HTP bir ‘aminoasit’ olduğundan aç karnına daha iyi emildiğini unutmamak gerek.

Passiflora:

Yazının Devamını Oku

Alerji, bari sen bırak peşimizi!

Hapşırma, burun tıkanıklığı, gözde, damakta, kulakta kaşıntı... Koronavirüsle mücadele etmeye çalışmak yetmiyormuş gibi bir de kimimiz polenlerin ‘saldırısı’yla karşı karşıya. Neyse ki doğal kurtarıcılarımız var.
Yazının Devamını Oku

Alzheimer’ın tedavisinde ne durumdayız?

18 yıl aradan sonra bir alzheimer ilacı, ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nden (FDA) onay aldı. Bu gelişmeyi nöroloji uzmanı Dr. Sevda Sarıkaya’yla konuştuk. “Bilimsel veriler yetersiz. İlacı şu an hastalarıma önermem” diyen Sarıkaya, alzheimer hastası ve yakınları için tavsiyeler de verdi: “Hastalar güne nasıl başlarlarsa, günün kalanı da o şekilde devam eder. Onları mutlu bir haberle uyandırmayı deneyin.”

ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), 2003’ten bu yana ilk kez, alzheimer tedavisinde kullanılması için bir ilaca onay verdi. Massachusetts merkezli biyoteknoloji şirketi Biogen’in geliştirdiği bu ilaca verilen acil kullanım onayı FDA’daki uzmanlar arasında da tartışmalara neden olmuş, hatta üç uzman istifa etmişti. Bilim dünyasının tartıştığı onay sürecini, çalışmalarını Washington’da sürdüren nöroloji uzmanı Dr. Sevda Sarıkaya’yla konuştuk. Bu ilaçla ilgili çalışmalar ne zaman başladı, ilaç ne vaat ediyor, ne gibi riskleri beraberinde getiriyor ve bu riskleri almaya değer mi; hepsini anlattı...

1) NEDEN TARTIŞMALI?

Dr. Sevda Sarıkaya söze bu onayın, aynı COVID-19 aşısının aldığı gibi, acil kullanım onayı olduğuna dikkat çekerek başlıyor: “Hastalığın nedeni tam olarak bilinmese de alzheimer hastalarında diğer kişilerden farklı olarak iki durum tespit ediliyor. Bunlardan biri beyindeki ‘beta amiloid proteinleri’... Bu proteinler biriktiğinde ‘beta amiloid plakları’ oluşur. Acil kullanım onayı alan bu ilaç, beta amiloid proteinleri üzerinde etkili. Beta amiloid plaklarını eritmek üzere yapılan çalışmalar yoğun olsa da daha önce pek çok ilaç hastalarda yeterli sonuca ulaşılamadığı için başarısız olmuştu. Bu ilacın tartışmalı olması da yine bu yüzden...”

2) 10’U NEGATİF, 1’İ ÇEKİMSER...

Dr. Sarıkaya’nın aktardığına göre, ilacın Ağustos 2015’te başlatılan faz-3 çalışmasının sonuçları yetersiz görüldü. Eylül 2015’te ikinci faz-3 çalışmaları başlatıldı. Beklenen düzeyde etki görülmediği için 2019’da çalışmalar durduruldu. Biogen, yüksek doz kullanılan grupta anlamlı bir fark saptandığını, hastaların ev işlerini daha rahat yaptıklarını, günlük hayata daha uyumlu hale geldiklerini söyleyince FDA, Kasım 2020’de yeniden toplandı. 11 üyenin 10’u ilaca negatif, 1’i çekimser oy verdi. Fakat ilaç, olası yarar beklentisi nedeniyle 7 Haziran 2021’de acil kullanım onayı aldı. Bu süreçte durumu eleştiren üç yetkili FDA’dan istifa etti. 

3) BU RİSKLERİ ALMAYA DEĞER Mİ?

Dr. Sarıkaya’ya bu ilacı hastalarına tavsiye edip etmeyeceğini soruyorum. “Temkinliyim. Şu anda hastalarıma kullanmalarını önermem” diyor. Bilimsel verilerinin yetersizliğine değinip ilacın ciddi risklerinin olabileceğini de ekliyor: “İlaç, beta amiloid plaklarını eritirken beyin ödemi ve beyin kanamasına yol açabiliyor, bu yan etkiler görülmüş. Faydası tam olarak kanıtlanmamış bu ilacın vaat ettiği şey, hastalığın ilerleyişini 4 ile 18 ay arasında durdurma ihtimali...” Sarıkaya, ilaca onay verilmesine karşı çıkan uzmanların “4-18 ay gibi bir ‘geriden ilerleme süreci’ için bu riskleri almaya değer mi” diye düşündüklerini aktarıyor. 

4) ‘BİZDE KORKU, ONLARDA MANTIK HÂKİM’

Yazının Devamını Oku

Mucize zayıflama miti

Yaz geldi, yine fazla kilolarla başımız dertte... Bu kez çoğumuzun hayatında bir kez de olsa yaptığı o hataya, ‘hızlı zayıflama’ tuzağına düşmeyin. Size hızlı kilo verdirme hayali satan mucize ürünlere de prim vermeyin.

Herkesi yine kısa sürede fazla kilolardan kurtulma telaşı sardı. Bu dönemlerde doğal olduğu iddia edilen zayıflatıcı ürünlere talep artıyor. Etraftan duyulan tavsiyelerle, internet üzerinden bu tarz ürünlerin satın alındığına şahit oluyoruz.

Pek çok insan ‘Doğalsa zararsızdır’ gibi yanlış bir algıya sahip. Ama yapılan analizlerde doğal diye satılan ürünlerin içerisinde ‘sibutramin’ gibi ülkemizde yasaklı kimyasal maddelere rastlandığını da biliyoruz. Zaten ‘Her doğal madde zararsızdır’ gibi bir genelleme yapmak da mümkün değil. Ayrıca bu hafta İngiliz The Guardian gazetesi yayımladığı bir haberle bitkisel ürünler ve gıda takviyelerinin kilo vermede önemli bir etkisi olmadığına dair yeni bir araştırmayı da gündemine taşıdı.

Avustralya Sydney Üniversitesi 4 bin 331 katılımcı üzerinde yaptığı çalışmayla ‘chitosan, fructan, konjuge linoleik asit (CLA)’ gibi içerikleri olan Zayıflama takviyeleriyle yeşil çay, mate, meyankökü ve beyaz fasulye gibi bitkisel takviyelerin etkisi incelendi. Sonuçta ‘çoğu takviyenin kısa süreli kullanımının zararsız olduğu ancak klinik açıdan anlamlı olacak bir kilo kaybı sağlamadığı’ ortaya kondu.

Bu furyaya paranızı ve sağlığınızı kaptırmayın. ‘Mucize’ vaat eden hiçbir şey gerçek ve kalıcı olamaz. Kilo vermenin ve korumanın en etkili yolu, aktivite ve sağlıklı beslenmedir.

HANGİ DESTEKLER İŞE YARAR?

Her dönem, tıpkı bir moda akımı gibi belli bitkilerin/takviyelerin ismi duyuluyor. Tek başlarına işe yaramamakla birlikte Kilo Verme sürecinde doktorunuza ve eczacınıza danışarak bunlardan destek alabilirsiniz.

Lif tüketimini arttırmak için:

Yazının Devamını Oku

Yaz sorunlarına bitkisel çözümler

Gelin bu hafta, yazın başlamasıyla hayatımıza giren bazı sorunları ele alalım. Terlemeden sivrisinek ısırıklarına, çeşitli sıkıntılara karşı, eczanelerden kolayca edinebileceğiniz ürünlerle hazırlayacağınız bitkisel çözümler mevsimin tadını çıkarmanızı kolaylaştıracak.

SİNEKLERİ KOVMAK MÜMKÜN MÜ?

- 200 ml lavanta aromatik suyu, 10 damla okaliptüs uçucu yağı, 10 damla biberiye yağı, 15 damla lavanta uçucu yağı, 15 damla sitronella (limon çimeni) uçucu yağı, 40 ml Hint yağı ve 5 ml tatlı badem yağını karıştırıp sprey şişesine koyun. Sinekleri uzak tutmak için açık havaya çıkmadan sıkabilirsiniz.

- Böcek ve sinek ısırıklarını sakinleştirmek ve bunların yarattığı kaşıntıyı hafifletmek içinse 20 ml tamanu yağı, 10 damla lavanta uçucu yağı ve 10 damla nioli yağını karıştırıp ısırıkların üzerine sürebilirsiniz. 

SICAKLARIN ‘BELASI’ TERLEMEYE KARŞI ÇÖZÜMLER

- Terleme sorunuyla mücadelede en etkili bitkilerin başında adaçayı geliyor. Bir tatlı kaşığı adaçayını bir bardak kaynamış su içinde 10 dakika demleyip süzdükten sonra ılık olarak içmek terleme sorununa karşı etkili olabilir.

- Bir su bardağı lavanta veya gül suyuna 40’ar damla selvi ve limon uçucu yağı ekleyerek hazırlanan karışımı sürmek ter kokusunun yok olmasına katkı sunabilir. 

GÜNEŞ YANIKLARI İÇİN KÜRLER

- Hodan yağı hasar görmüş cilt hücrelerini yenileme özelliğine sahiptir. 4 yemek kaşığı hodan yağının içine beş damla lavanta uçucu yağı damlatılarak hazırlanan karışım yanıkların hızla iyileşmesine ve yanığa bağlı acı hissinin azalmasına yardımcı olabilir.

Yazının Devamını Oku

Yeni gözdemiz; mavi çay

Son dönemde Instagram’dan TikTok’a sosyal medya mecralarında en sık paylaşılan içeceklerden biri mavi kelebek sarmaşığı çayı. Peki, rengârenk tariflerin başaktörü olan bu bitki gerçekten de pek çok şeye faydası olan bir ‘mucize’ mi, yoksa bilimsel dayanakları olmayan yeni ve başka bir tuzak mı?

Her yaz sezonu bir bitki ‘mucizevi’ özellikleriyle popülerleşiyor. Kekreyemiş tozu, kurkumin, Afrika mangosu gibi bitkileri hatırlarsınız. Bu durumun değişmeyen bir kuralı, o bitkinin mutlaka ‘süper zayıflatıcı’ etkisinin olması... Ama bu bitkilerin mucizevi etkisi nedense sadece bir sezon sürüyor. Ertesi yıl o ‘etki’ bir anda yok oluyor ve yeni bir bitkinin ‘daha iyi zayıflattığı’ keşfediliyor! Tabii bu keşif biliminsanları tarafından yapılmıyor. Fenomenlerimiz ve ünlü sanatçılarımız bu akımı yönetiyor. Fitoterapi (bitkilerle tedavi) alanında bilimsel uzmanlığım olduğu için bu konu özellikle dikkatimi çekiyor. Ama yıllardır bu alanda çalışan biri olarak ben ‘mucizevi zayıflatıcı’ bir bitkiyi hâlâ keşfedemedim!

Mavi kelebek sarmaşığı çayını sürekli sosyal medya paylaşımlarında görünce aklıma gelenekselleşen bu döngü geldi. İnternete çayın adını yazdığınızda da zayıflatıcı etkisinden tutun, saç dökülmesi karşıtı etkisine; detoks etkisi yaptığından cildi yenilediğine kadar sayısız faydasının yazıldığını göreceksiniz. İddialara bakılırsa kanseri ve depresyonu bile önleyecek bir bitkiymiş! Bu etkilerin bilimsel kanıtı tabii ki yok!

Oysa mavi kelebek sarmaşığının gerçek mucizesi hayali sağlık faydalarında değil, doğal bir gıda boyası kaynağı olarak yaygın şekilde kullanılan ‘antosiyaninleri’ içermesinde. Sağlık kısmını işin içine karıştırmasalar, sunduğu görsel şölenle sadece çok iyi bir ‘wellness’ (iyilik hali) çayı olarak nam salsa sorun kalmayacak.

 

PARANIZDAN, SAĞLIĞINIZDAN OLMAYIN

Eczanelerde satılan, Sağlık Bakanlığı onayı olan, sayısız testten geçmiş ürünleri bile ‘şu soruna iyi geliyor’ diye tanıtmak yasakken her yıl yeni keşfedilen bu ürünlerin kanıtlanmamış sayısız ‘faydası’ insanlara nasıl anlatılıyor bunu bir türlü anlayamıyorum. Koronavirüse karşı aşı olmadan önce “Bunun faz çalışmaları tam mı” diye soranlar, bu ürünleri nasıl bir güvenle tüketiyor, o da ayrı bir soru işareti.

Bir sorunumuz var ve çözümü bir tık uzağımızdayken hangimiz buna hayır deriz ki? Ama burada çözüm değil, hayal satıyorlar. Üstelik bazen kısa yoldan hayallerinize ulaşın diye o ‘doğal’ ürünleri ölümünüze yol açabilecek, yasaklı kimyasal maddelerle karıştırıyorlar. O nedenle lütfen size ‘mucize’ diye sunulan hiçbir bitkiye, bitkisel karışıma inanmayın. Unutmayın, sadece paranızı değil, sağlığınızı da kaptırırsınız.

 

Yazının Devamını Oku

Aşırı sıcaklarla başımız dertte

Artan hava sıcaklıklarının gündelik hayatımızı ve psikolojimizi etkilediği araştırmalarla sabit. Bu ara öfkemizi kontrol etmekte, uyumakta bile zorlanabiliriz.

O ‘meşhur’ günleri yaşıyoruz yine... “Esmiyor”, “Çok sıcaaak!” feryatlarının havada uçuştuğu, duştan çıkar çıkmaz yeniden terlemeye başlayıp güneş batana kadar deniz-kum-güneş dışında gelen tüm önerilerin gözümüzde büyüdüğü o günler...

Sıcaklıkların -genel olarak iklimin- basit gündelik hayat pratiklerinin ötesinde insan üzerindeki etkilerine dair çalışmalar dikkat çekiyor son dönemde. The Lancet Planetary Health’te yayımlanan bir araştırma, iklim değişikliğinin korkutucu etkilerini göz önüne serdi. 20 yılı kapsayan çalışma tüm dünyada yılda 5 milyondan fazla insanın aşırı sıcak ve soğuk hava nedeniyle hayatını kaybettiğini gösterdi.

‘ÖLÜMLER ARTABİLİR’

2000-2019 arasında 750 farklı merkezden ölüm oranı ve hava durumu verilerinin ele alındığı araştırmada, bu noktalarda günlük hava sıcaklığının 10 yılda bir ortalama 0.26 derece arttığı görüldü. Soğuk nedeniyle yaşamını yitiren insan sayısı daha fazla olsa da aşırı sıcak kaynaklı ölümlerin arttığı ortaya kondu. Üstelik bu yakın zamanda değişecek gibi görünmüyor. Bu konuyla ilgili uzman isimler; devletler, uzmanlar ve bireyler gerekli önlemleri almazsa bu artışın devam edeceği konusunda uyarıda bulundu.

Aşırı sıcakların üzerimizdeki etkisinin psikolojik boyutunu da unutmamak gerek. Kişilerde tahammülsüzlük, kararsızlık ve zihinsel yorgunluk gözlenebilirken dikkat eksikliği de artabiliyor. Uzmanlar anksiyete bozukluğu yaşayanlarda panik atakların tetiklenebildiğine dikkat çekiyor ve uyku bozukluklarının hava durumuyla ilişkisini hatırlatıyor.

Sıcaklarda yaygın görülen uykusuzluğunsa depresyonun da dahil olduğu çok sayıda fiziksel ve psikolojik rahatsızlığın nedenleri arasında olduğunu unutmamak gerek.

Öte yandan aşırı sıcak ve nemli havalarda kişilerde öfke kontrolü sorunları da artış gösterebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Lekesi başka alerjisi başka!

Yaz aylarında sıkça karşılaşılan sorunların başında güneş lekeleri geliyor. Güneş alerjisiyse çoğunlukla yanlış değerlendirerek hafife aldığımız, tamamen farklı bir rahatsızlık. Bu iki sorunun nedenleri de, sizdeki etkileri de, tedavileri de bambaşka olabilir. En iyisi güvendiğiniz bir doktora danışmak...

Yazın şikâyet edilen konuların başında güneş lekesi ve güneş alerjisi sorunları geliyor. Ancak bu iki rahatsızlığı birbirinden ayırmak gerekiyor. Güneş alerjisi, güneş ışınlarına doğrudan maruz kalınması sonucunda deride kızarıklık, kaşıntı, kabarıklık, şişlik ve döküntü gibi belirtilerle kendini belli etse de aslında ürtiker gibi bir aşırı duyarlılık reaksiyonu. Kurdeşen şeklinde de kendini belli edebiliyor. Belirtiler daha çok dekolte bölgesi, el ve kolların dış yüzeyi, alt bacaklar gibi bölgelerde ortaya çıkıyor.

Harvard Health, çoğunlukla kaşıntılı kızarıklıklar olarak kendini gösteren genel güneş alerjisini ‘bağışıklık sisteminin güneş ışınlarına reaksiyonu’ olarak tanımlıyor. Vücudun neden böyle bir tepki geliştirdiği tam olarak bilinmese de alerji, bağışıklık sisteminin güneş etkisinde kalan cildin bazı özelliklerini ‘yabancı’ olarak algılaması ve buna bağlı olarak da savunma sistemini harekete geçirmesiyle ortaya çıkıyor.

AĞIR YAŞAYANLAR TEST YAPTIRABİLİR

Nadir de olsa bazı kişilerde tüm vücudu etkileyen döküntü, şişme, tansiyon düşüklüğü gibi etkilerin gözlendiği durumlar da gelişebiliyor. Yani güneş alerjisi riskli bir konu. En önemlisi, alerjik kişilerin güneş ışınlarından iyi korunması. Özellikle güneş ışınlarının dik geldiği öğlen saatlerinde güneşten kaçınmak gerekiyor. Ayrıca doktorunuza ya da eczacınıza danışarak hem UV-A ve UV-B korumalı hem de en az 30 faktörlü güneş koruyucu kullanmanızı öneririm. Alerjiyi ağır yaşayan kişiler UV testing / fototesti ile kendilerini etkileyen spesifik dalga boylarını öğrenebilir.

Kadınlarda erkeklerden daha fazla görülen güneş alerjisini yaşarsanız, halk arasında iyi geldiği söylenen yoğurt, diş macunu gibi maddeleri sürmeyin ve hastaneye gidin.

KÜÇÜK ÇOCUKLAR, YAŞLILAR VE AÇIK TENLİLER ÖZELLİKLE DİKKAT ETMELİ

Gelelim güneş lekelerine... Deri tipimiz güneşe verdiğimiz reaksiyonu direkt olarak etkiliyor. Güneşten korunuyor olsak da saç ve ten rengi ya da kalıtsal yatkınlık gibi elimizde olmayan durumlar bu konuda ‘söz sahibi’. Bu nedenle 3 yaş altı çocuklar ve yaşlılarla birlikte, açık tenli kişilerin de güneşten korunmaya özellikle dikkat etmesi gerekiyor.

Ciltteki lekeler güneşin yanı sıra, genetik yatkınlık

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı vejetaryenliğin sırrı

Glasgow Üniversitesi’nden uzmanların geçen hafta düzenlenen Avrupa Obezite Kongresi’nde sundukları araştırma, vejetaryenlerin et yiyenlere oranla daha sağlıklı biyogöstergelere sahip olduğunu ortaya koydu. Peki, sağlık için et tüketmemek şart mı? Vejetaryen, vegan yaşam tarzını benimserken nelere dikkat etmeli?

Son dönemde dünyada et, tavuk ve deniz ürünlerinin tüketilmediği Vejetaryen beslenmeyle hiçbir hayvansal gıdanın (yumurta, süt ve süt ürünleri de dahil olmak üzere) tüketilmediği veganlığın arttığını görüyoruz. Vegan beslenen çok sayıda kişi bu kararı hayvan yaşamına saygılı, etik bir tercih olarak hayata geçiriyor. Pek çok insan hayvancılığın iklim, çevre ve küresel açlık üzerindeki etkisine karşı bilinçli bir seçimle beslenmesinden hayvansal gıdaları çıkarıyor.

Öte yandan daha sağlıklı olduğu için vejetaryen, vegan ya da bitki bazlı beslenmeye geçen bir grup da var. Ülkemizde de bu tarz beslenmeyi tercih edenlerin sayısında ve dolayısıyla vejetaryen, vegan ürünler sunan mekânların sayısında artış var. Fark etmişsinizdir, en bilinen fast food zincirleri bile menülerine vejetaryen seçenekler ekliyor. Peki, bu beslenme tipi gerçekten sağlıklı mı?

Kırmızı et ve işlenmiş et ürünlerinin kalp hastalıklarında ve bazı kanser türlerindeki etkisi biliniyor. Vejetaryen beslenenler lif, vitamin ve mineral açısından zengin sebze, meyve ve kuruyemişleri oldukça fazla tüketiyor.

177 BİNDEN FAZLA KİŞİ İNCELENDİ

Geçtiğimiz günlerde de Avrupa Obezite Kongresi’nde paylaşılan yeni bir araştırma, Sağlık biyogöstergeleri (biyolojik gösterge) üzerinden vejetaryenlerle et yiyen insanların profillerini karşılaştırdı. Glasgow Üniversitesi’nden Dr. Carlos Celis-Morales ve ekibi geçen beş yıl içinde beslenme tipini değiştirmeyen 37-73 yaş arasındaki 177 bin 723 sağlıklı kişinin verilerinden yararlandı. Sonuçlar, bilinçli uygulanırsa vejetaryen beslenmenin hastalık risklerini düşürdüğünü gösteriyor. Tabii tüm bunlar hayvansal ürün tüketmeyenlerin mutlaka daha sağlıklı olacakları anlamına gelmiyor.

BİLMEMİZ GEREKENLER

Kardiyovasküler rahatsızlık ve kanser riski daha az: Araştırmada vejetaryenlerde total kolesterolün yanı sıra karaciğer fonksiyonlarıyla bağlantılı belli başlı göstergeler daha düşük çıktı. Kardiyovasküler rahatsızlıklar ve kanser türleri için de riskin azaldığı ortaya kondu. Öte yandan et yiyenlere kıyasla vejetaryen beslenenlerde HDL (‘iyi’ kolesterol), kalsiyum ve D vitamini değerleri de daha düşük çıktı. Sonuçların alkol, sigara tüketimi, yaş ve kilodan bağımsız olduğu vurgulandı.

Enerji düşüklüğü yapar mı?

Yazının Devamını Oku

Güneşle dost olun

COVID-19 vakalarında gözlenen düşüş ve kısıtlamaların gevşetilmesiyle kendimizi pırıl pırıl parlayan güneşin altına atmak için sabırsızlanıyoruz. Ama dışarıda gezerken, bronzlaşırken, cildimiz güneşten zarar gördüyse mutlaka yapmamız gerekenler var. Bu hafta ‘güneşle dostluğumuzu pekiştirecek ipuçları’nı yazdım.

Bağışıklık sistemimizi destekleyen güneş, iyilik halimizi de arttıran bir dost. Ama onunla temastayken dikkat etmemiz gereken kurallar var...

* 11.00-16.00 saatleri arasında güneşten kaçınmalıyız. Güvenli saat aralığında olsak bile dışarıdaysak gölge alanlara sokulmalıyız.

* Geniş siperlikli şapka ve güneş gözlüğü takmak; pamuklu ve hafif bol kıyafetleri tercih etmek, dışarıda olduğumuz her an güneş koruyuculardan yararlanmak alabileceğimiz önlemler arasında...

* Pandemi nedeniyle maske takıyoruz. Hem yüzde oluşabilecek ton eşitsizliğini engellemek hem de cildi korumak için güneş koruyucuların düzenli kullanımı ayrı bir öneme sahip.

* Özellikle güneşte çok çabuk kızaran insanlar, sürekli dışarıda çalışan ya da dışarıda spor yapanlar güneşin zararlı etkileri açısından yüksek riskli kişiler. Ailesinde ya da kendi geçmişinde deri kanseri olanlar, çok sayıda beni veya riskli benleri bulunanlar, güneşe karşı duyarlılık oluşturan tedavi alanlar, bebek ve çocuklar daha dikkatli korunmalı.

* Cildi düzenli nemlendirin

* Güneş koruyucuları, cildimize özel seçmek çok kritik. Ürün üzerindeki SPF değeri (güneşten korunma derecesi) UVB ışınlarına karşı koruyuculuğu ifade eder. SPF değerinin yükselmesi daha çok değil, daha uzun süre korunduğunuz anlamına gelir.

* Ciltteki kırışıklıklar ve alerjiler gibi hasarlardan UVA ışınları sorumludur. Bu ışınlar derinin bir alt tabakasına ulaşarak, oradaki kolajen ve elastini olumsuz etkiler. Seçtiğiniz ürünün UVA koruyuculuğunu üzerindeki ‘PPD’ veya ‘PA’ değerine bakarak anlayabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Spor reçetesi kişiye özeldir

Yasaklar kalktı. Hepimizin içinde tatlı bir heyecan... Bir süredir karantinayla özdeşleşen hafta sonlarını sahillerde, parklarda, ormanlarda geçirme planları yapıyoruz. Özellikle yüzme, plaj voleybolu gibi çok özlediğimiz açık hava egzersizleri pek çok kişinin listesinin ilk sıralarında. Peki, bu egzersizleri ne zaman ve nasıl yapılmalıyız?

YÜZME

Yaz mevsimi spora başlamak için en ideal zaman. Uzmanların çoğuna göre en iyi sporsa yüzme... Çünkü suda hareket etmek bile kaslarımızın çoğunu çalıştırıyor. Sakatlanma riskine karşı serbest stilde yüzmeyi tercih edin. Bel problemi ve omurga eğriliği (skolyoz) olanların doktorlarına danışarak haftada üç veya dört gün, yarım saat sırtüstü yüzmeleri kas ve kemiklerine iyi gelecektir. Her zaman hatırlatıyorum; kas yırtılması gibi sakatlıkları yaşamamak için hangi sporu yaparsanız yapın, öncesinde mutlaka 5-10 dakika ısınmak gerekiyor. Yüzme öncesinde suyun içinde yürümek veya suda ayaklarını aşağı yukarı sallamak gibi basit ısınma hareketlerinden yararlanılabilir.

PLAJ VOLEYBOLU

Kumsaldayken yapılabilecek en eğlenceli aktivitelerden biri plaj voleyboludur. Aslında iyi bir açık hava sporu olan plaj voleybolunda top seviyesi genellikle baş üzerinde olduğundan, omuz eklemleri zorlanabilir. Kum üzerinde oynamanın da ekstra zorlayıcı yönünü düşünerek omzunuzdaki kas ve tendonları zedelememek için karşılayamayacağınızı hissettiğiniz toplarda kendinizi zorlamayın. Bu aktiviteye güneşin yoğun olmadığı saatlerde ve terlemeye izin veren rahat kıyafetlerle dahil olmayı da ihmal etmeyin.

DOĞA YÜRÜYÜŞLERİ

Hem sağlığımızı hem de iyilik halimizi geliştiren bu aktiviteyi yaparken dikkat etmemiz gereken noktalardan biri ayakkabı seçimi! Dizinizi yük altında bırakıp eklem ve kıkırdak sorunlarıyla karşılaşmamak adına ayağınıza tam oturan, zemin sertliğine karşı koruyucu, ön ucu esnek ve yumuşak, orta kısmı bükülmeyen ayakkabıları tercih edin.

Yazının Devamını Oku

Daha temiz ama daha alerjik bir gelecek

Koronavirüs salgını yaşantımıza maske, mesafe, hijyeni öyle bir yerleştirdi ki, artık farkında bile olmadan bir yere dokunur dokunmaz elimize kolonya döküyor, kapı kollarını peçetelerle tutuyor, maskesiz kapıdan çıkmıyor, insanlara uzaktan selam veriyoruz. Peki, pandemi eninde sonunda bittiğinde bu yeni alışkanlıklar sağlığımızı nasıl etkileyecek?

COVID-19’la birlikte çok daha steril hayatlar yaşamaya başladık, yeni alışkanlıklar edindik. Pek çok kişi bu yeni düzenin bağışıklık sistemimizi zayıflattığından endişe duyuyor. Uzmanlarsa gereksiz antibiyotik kullanmadığımız, vücudumuza iyi baktığımız, sağlıklı beslendiğimiz için aksine immün sistemimizin kendini koruyup kolladığını söylüyor. Salgında alınan önlemler sayesinde grip ve zatürre vakalarında düşüş yaşandığını hatırlatan uzmanlar, eğer önlem alırsak bu hastalıklara yakalanmadığımızın altını çiziyor. Yani pandemi sonrasında maske olmasa da mesafe ve hijyen hayatımızda kalacak.

Prof. Dr. İftihar Köksal                                                                                                         Doç. Dr. Emek Kocatürk

SIKI HİJYEN TEDBİRLERİ BAĞIŞIKLIĞIMIZI DÜŞÜRMEDİ

Prof. Dr. İftihar Köksal / Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Öğretim Üyesi

* Koronavirüse karşı alınan önlemler sebebiyle maske kullandık, insanlara mesafeli durduk, genel anlamda da hijyen konusunda daha titiz davrandık. Bu, solunum yoluyla bulaşan her türlü enfeksiyonda azalmaya yol açtı. Bu sene influenza (grip) ilacı yazmadık, pnömoni (zatürre) vakalarında da belirgin azalma vardı. Koronavirüsler bize güzel bir ders verdi: Eğer gerekli önlemleri alırsak, bu hastalıklara yakalanmayabiliyoruz.

* Hijyene daha dikkat edildiği için gastrointestinal enfeksiyonlarda da bir azalma görülmüş olabilir. El yıkama alışkanlığının artması, tüketilen gıdalarda hijyene dikkat edilmesi, gıdalar yoluyla bulaşan mide-bağırsak enfeksiyonlarında da azalmaya yol açmış olabilir.

Yazının Devamını Oku

Sınavda başarılı olmak için...

Gençlerin yaklaşan sınavların stresiyle boğuştuğu günlerdeyiz. Üniversitedekiler finallerin, üniversiteye girmek isteyenler de YKS’nin telaşında... Vereceğim tüyolar kaygıyla baş etmenize yardımcı olabilir. Ayrıca ceviz, badem ve omega-3 içeren besinler tüketerek hafızanızı da güçlendirebilirsiniz.

Derin bir aşk acısı çekmediyseniz gençlik döneminin en sıkıntılı günleri deyince aklınıza sınavların yaklaştığı günler gelecektir. Haziran itibariyle final sezonu başladı; üniversiteye giriş sınavı da kapıda... Bugünlerde gençlerde stres dozu giderek yükseliyor. Oysa başarının önkoşulu stresi optimal düzeyde tutabilmekten geçiyor. İyilik halini yükselterek stresinizi doğru yönetmek, böylelikle de daha başarılı bir sınav dönemi geçirmek mümkün.

- Çalışamadığınız her an suçluluk duygusuna kapılabilirsiniz. Oysa mini aralar vermek, kafanızı boşaltacak aktivitelere yönelerek mental detoks yapmak performansınızı daha çok arttırıyor. Tabii öyle uzun aralardan bahsetmiyorum. Örneğin, iyi bir çalışmanın ardından doğada mini bir yürüyüş yapmayı deneyebilirsiniz.

- Aklınızdaki ‘Ya başaramazsam’ gibi olumsuz düşüncelerin yerine ‘Tabii başaracağım’ gibi olumlu alternatiflerini koyun. Sınavlar bittiği anda büyük bir mutluluk hissinin vücudunuzdaki tüm hücreleri kapladığını hayal edin. Sevdiklerinizle yapacağınız kutlama anına ışınlanın.

YÜKSEK ŞEKER BEYNİ BLOKE EDİYOR

- Klasik Batı müziği veya kuş, dalga sesi gibi rahatlatıcı sesler stres seviyenizi düşürebilir. Uyumadan önce deneyin.Yastığınıza da 2-3 damla lavanta yağı damlatmanızı tavsiye ederim.

- Motivasyonu arttırmak, zihinsel performansı yükseltmek ve hafızayı güçlendirmek için omega-3 çok önemli. En etkili omega-3 kaynakları yağlı balıklar, keten tohumu, soya fasulyesi ve kabak çekirdeğidir.

- Sınava kadar her gün 3-4 ceviz veya 5-6 badem yemek zihin açıcı etki gösterebiliyor. Sabahları yumurtayı kahvaltınızdan eksik etmeyin. Yumurta sarısındaki kolin, bilişsel performansı ve hafızayı geliştiriyor.  Uyanıklık hissi veren ve hafıza gelişimini arttıran B6 ve B12 vitamini açısından zengin brokoli, ıspanak, karnabahar ve lahana gibi sebzelere de mutfağınızda yer açın.

- Paketli, işlenmiş, dondurulmuş, yüksek yağlı ve şekerli yiyeceklerden uzak durun. Bunlar kan şekerinde ani iniş-çıkışlar yaparak beyni bloke ediyor ve sizi çalışamaz hale getiriyor.

Yazının Devamını Oku

Mutluluğu avuçlarınızın arasında sıkıca tutmanın formülleri var

Sabahları yataktan kalkacak bir amaç bulmayı öneren ‘ikigai’, hiçbir şey yapmamanın keyfine varmayı öğreten ‘niksen’, evdeki huzura odaklanan ‘hygge’... Farklı kültürlerin mutluluk reçeteleri birkaç yıldır gündemde, kitapları çok satıyor. Kısıtlamaların yeniden sıkılaştığı günlere girmişken bu formülleri yeniden hatırlayalım ve hatta onları pandemi koşullarına uyarlayalım...

Bugün sizlerle yeni bir mutluluk yolculuğuna adım atıyorum... Hem de her hafta, her sayfasını satır satır okuduğum Hürriyet Cumartesi’de, uzun yıllardır tanıdığım ve çok sevdiğim bir ekiple birlikte... Artık sizinle bu köşede buluşacağız, iyilik halimizi ve sağlığımızı en doğal yollarla geliştirmek için yapmamız gerekenleri konuşacağız. Birinci yılını dolduran pandemide eksikliğini yoğun olarak hissettiğimiz duyguların başında mutluluk geliyor. Bir anda değişen yaşam düzeni, bizi ve sevdiklerimizi tehdit eden hastalık riski, kısıtlamalar ve salgının getirdiği ekonomik sıkıntılar derken mutluluğun avuçlarımız arasından kayıp gittiğini düşünmek zor değil. Tam da bu yüzden dünyanın farklı kültürlerinin mutluluk formüllerine göz atmanın tam zamanı!

SEVDİĞİMİZ, İYİ OLDUĞUMUZ ŞEYLERİN KESİŞİM NOKTALARINA BAKALIM
İkigai (Japonya)

Héctor Garcia ve Francesc Morales’in yazdığı ‘Ikigai-Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı’ kitabı, Japonların her sabah yataktan kalkmak için bir sebeplerinin olduğunu hatırlatıyor. Yaşama anlam katan bir amaçla, çevrenize faydalı olduğunuzu hissettiğiniz bu ruh hali, kişiye güç sağlıyor, tutkuyla yaptığınız şeyler mutluluğunuzu destekliyor. Japonlar herkesin kendi ‘ikigai’sini bularak mutlu olacağına inanıyor ve onu bulmak için iyi olduğunuz ve sevdiğiniz şeylerin kesişim noktalarına bakmanızı öneriyor.

- Bizi heyecanlandıran şeylerle yeteneklerimizin listesini çıkararak ortak noktaları üzerine kafa yorabiliriz.
- Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmadan, sevdiğimiz hobimizle ilgilenebiliriz. Belki yapış şeklimiz değişti ama hobilerimizi kimse elimizden alamaz. Müze gezmeyi seviyorsanız sanal turlarla dünyaya açılmak hâlâ mümkün.

DOĞA MANZARASINI SEYREDERKEN KENDİMİZİ O ANIN İÇİNE BIRAKALIM

Yazının Devamını Oku

Okullar açılıyor iyi korunun

Hem okulların açılmasıyla kişiler arası temasın artacak olması hem de mevsim geçişinde havaların bir ısınıp bir soğuması hastalanma riskimizi oldukça arttırıyor. Peki çocuklarımızı ve kendimizi korumak için nelere dikkat etmeliyiz?

Öbür gün okullar açılıyor. Birçok öğrencinin ve velinin bugünü büyük bir heyecanla beklediğini biliyorum. Ama bu heyecanın coşkusuyla unutma riskimiz olan bir şey var: Salgın! Üstelik okulların açılmasıyla kapalı alanlarda geçirilecek süre ve kişiler arası temas artacak. Buna bir de mevsim geçişlerinde bir ısınıp bir soğuyan havanın hastalıklara zemin hazırlayan etkisini ekleyin. Ve riskin ne kadar artacağını değerlendirin.

Bu riski azaltmak için biliminsanlarının ve sağlık otoritelerinin önerilerini dikkate almak gerekiyor. Yaşınız uygunsa aşı olmak, gerekli yerlerde maske takmak, başkalarıyla aranızdaki mesafeye dikkat etmek ve hijyene özen göstermek elbette en önemli. Ancak bunları sadece ailelerin bilmesi yetmiyor. Her velinin çocuğuna da bu konuları iyi örneklerle anlatması gerekiyor. Çünkü birçok öğrenci arkadaşlarını özledi. Belki görünce hemen sarılmak, öpüşmek isteyecek. Ya da okul çıkışı toplu aktiviteler düzenleyecekler. Tüm bu olasılıkları düşünüp çocukları, gençleri bu risklere karşı bilgilendirmek gerekiyor.

Ancak tek savaşımız koronaya karşı değil. Öğrenciler bu dönemde üst solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan farklı mikroplarla da karşılaşacak. İşte o mikroplarla savaşan bağışıklık sistemimizin gücüne güç katmak bu nedenle çok önemli. Sağlıklı ve dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve yeterli uyku iyi çalışan bir bağışıklık sisteminin olmazsa olmazları. Vücudumuza ihtiyacı olan
D vitamini, C vitamini ve çinkoyu vermek de vücut direncimiz açısından çok önemli.

DİRENCİ ARTTIRAN BESİNLER

D vitamini özellikle somon balığı, karides gibi yağlı balıklarda ve balıkyağında vardır. Yumurta sarısı, peynir ve sütte de az miktarda D vitamini bulunur. Siyah üzüm, yeşilbiber, karnabahar, lahana, brokoli, portakal, mandalina, greyfurt, böğürtlen, üzüm suyu, şalgam ve yeşil yapraklı sebzeler ise C vitamini açısından iyi besin kaynaklarıdır.

Arpa, peynir, sığır eti, kepekli ekmek, tavuk, yumurta sarısı, balık, patates, ceviz, badem, lahana, kuzu eti ve tahıllarda da çinko vardır. Kırmızı et ve tavuk eti gibi hayvansal gıdalardaki çinko daha kolay emilir. Bunları yeseniz bile vücudunuzun daha fazla miktarda vitamin ve minerale ihtiyacı olabileceğini de unutmamak gerekiyor.

Tahlil yaptırıp değerlerinizi kontrol ettirerek vucudunuzun ihtiyaçlarını öğrenebilirsiniz. Eksik varsa doktorunuzun ve eczacınızın danışmanlığında vitamin ve mineral takviyelerinden yararlanmanız en doğrusu olacaktır.

Yazının Devamını Oku

Bakterilerle dost olabilir miyiz?

Adını duyunca kafamızda hemen mikroplar canlanıyor. Eminim, ‘İyi de bir mikropla nasıl dost olunur’ diye düşünenleriniz olacaktır. Oysa bazı bakteriler sağlığımızı bozarken bazıları da sayısız katkı sağlıyor. Üstelik bağışıklığımızı güçlendiren, kötü bakterilerle savaşıp bizi hastalıklardan koruyan ‘iyi bakteriler’i vücudumuzda arttırmanın yolları oldukça kolay...

İyi bakteriler de kötü bakteriler de aslında vücudumuzda bizimle birlikte yaşıyor. Diğer mikroorganizmalarla birlikte vücudumuzun iç ekosistemi olarak adlandırabileceğimiz mikrobiyotamızı oluşturuyorlar. Nasıl ki yaşadığımız dünyada iyi insanlar da var, kötü insanlar da... Bakterilerin de iyisi ve kötüsü belirli bir denge içerisinde bedenimizde yaşamlarını sürdürüyor.

Ancak bazen çok farklı sebeplere bağlı olarak bu denge bozulabiliyor. Kötü bakteriler güç kazandığında başlıyoruz hastalanmaya. İshal, kabızlık, karın ağrısı, şişkinlik, fazla kilolar, diyabet, depresif ruh hali gibi birçok sağlık sorununun kötü bakterilerle ilişkili olduğunu ortaya koyan araştırmalar var. Öyleyse bize düşen öncelikle vücudumuzdaki iyi bakterileri korumak ve vücudumuzda onların çeşitliliğini, miktarını arttırmak. Bunun için de bakterilerle dost olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

‘İYİLER’İ DOĞRU BESLEYİN

Bu dostluğu kurmanın ilk adımı, onlara nelerin zarar verdiğini öğrenmek. Gereksiz sezaryen doğum, anne sütüyle beslenmeme, sağlıksız ürünlerin tüketimi, kötü beslenme, gereksiz antibiyotik veya ilaç kullanımı mikrobiyotamızın dengesini kötü bakterilerin lehine bozuyor. Bunlardan olabildiğince kaçınmak gerekiyor.

İkinci adım, vücudumuzdaki iyi bakterilerin çeşitliliğini ve oranını arttırmak... Bunun için katkı maddesi içermeyen ev turşusu (özellikle lahana ve salatalık), ev yoğurdu, ekşi maya ekmeği, boza, kefir, tarhana çorbası, taze sebze ve meyveler gibi probiyotik kaynaklarını öğünlerimize dahil edeceğiz.

Üçüncü adımsa vücudumuzdaki dost bakterilerimizi beslemek. Onun için de iyi bakterilerimizin besin kaynağı olan prebiyotiklerden yararlanacağız. Domates, soğan, sarımsak, enginar, hindiba, kuşkonmaz, pırasa, muz, kırmızı meyveler, bakliyat çeşitleri ve keten tohumu gibi lifli besinler doğal prebiyotik kaynaklarıdır.

PROBİYOTİĞİN DE ÇEŞİTLERİ VAR

Yazının Devamını Oku

Arıların şifalı gücü

Bal, polen, arı sütü, propolis... Arı ürünlerinin insan sağlığı üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalar son yıllarda arttı. Görünen o ki arı ürünlerinin mucizevi faydaları var. Bu nedenle hem doğanın dengesini korumak hem kendi sağlığımız için arıları gözümüz gibi korumalıyız.

Yangınlarla birçok ülkenin başı dertte. Yanan ağaçlar ve kaybettiğimiz canlar hepimizi derinden üzüyor. O canlardan biri de arılar. Haber kanalı BBC’nin ‘Çam ağaçlarının çoğu yandı, arıcılık zor durumda’ başlığıyla yayımladığı bir videoda Marmaris, Osmaniye’de arıcılık yapan Yaşar Karayiğit “Maalesef Osmaniye’de çamlar yandığı için çam balı tamamen bitti. Arıcılık tamamen bitti. Bu çamları tekrar dikmek istesek en az 50-60 yıl gerekir. Belki torunlarımız tekrar arıcılık yapabilir ama çocuklarımızın yapması imkânsız” diyor.

‘Arıcılık bitti’, bal bitti demek pek doğru değil belki ama bu cümleler yine de çok acı! Çünkü arılar yok olunca, onlardan gelen şifayı da kaybediyoruz. Bal, arı poleni, arı sütü, propolis gibi ürünlerin sağlığımızın korunmasında ve bazı hastalıkların tedavisinde kullanıldığına dair en eski bilgilere Sümer ve Hititlerin kil tabletlerinde rastlıyoruz. Ünlü biliminsanı Albert Einstein da “Arı olmazsa tozlanma olmaz, bitki olmaz, hayvan olmaz, sonunda da insan olmaz” diyerek arıların kritik rolüne dikkat çekiyor.

KRALİÇELERE LAYIK BİR BESİN

Biliyorsunuz, arılar çiçeklerdeki nektarı (bal özü) toplamak için çiçek çiçek geziyor. Bu sırada bitkilerden vücuduna bulaşan polenleri de diğer bitkilere taşıyarak tozlaşmayı sağlıyor. Nektarları toplayıp kovana geldiğinde, kovanların önüne yerleştirilen tel kafeslerden geçerken vücuda yapışan polen kütleleri dökülüyor. Bunlar arıcılar tarafından toplanarak ‘arı poleni’ olarak kullanılıyor. Bu ürün bir insanın sağlıklı bir yaşam sürebilmesi için gereken çoğu elementi içeriyor. Ayrıca arı poleninin protein, vitamin ve demir bakımından diğer besin ve vücut geliştirici ürünlerden daha zengin olduğu bildiriliyor. Bilimsel çalışmalar da arı poleninin yaşlanma sürecini yavaşlatabildiğini, kalp-damar hastalıkları ve kanserin gelişimini önlemeye yardımcı olduğunu, yaralanmalarda iyileşme süresini hızlandırdığını ve libido artışı sağlayabildiğini gösteriyor.

Arılar âleminde kast sistemi hüküm sürüyor. Kovandaki binlerce arı, kraliçe için çalışıyor. Ürettikleri balı petekler içerisine koyuyorlar ama daha yüksek besleyici niteliklere sahip bal yani ‘arı sütü’ sadece kraliçe için hazırlanıyor. Zaten kraliçe arının diğerlerinden tek farkı, larva döneminde arı sütüyle beslenmiş olması. 4-7 hafta gibi kısa yaşam süresine sahip işçi arılarla kıyaslandığında kraliçe arılar 2-7 yıl gibi uzun bir süre yaşayabiliyor. Ayrıca gelişmiş cinsel salgı bezlerine ve bedene sahip olması da  arı sütüyle beslenmesine bağlanıyor. Arı sütünün kolajen onarımını sağlayarak cilt yaşlanmasını önlemekten kadınlarda hormon seviyesini düzenleyerek hamile kalmayı kolaylaştırmaya kadar geniş yelpazedeki faydaları bilimsel literatürde yer alıyor. Arı sütünün güçlü bir antioksidan etkisinin olduğu, depresyon ve anksiyete tedavisinde bu üründen yararlanılabileceği bildiriliyor.

DOĞAL ANTİBİYOTİK

Arılar petekleri mikroorganizmalar veya yağmur gibi dış etkenlerden korumak için, üzerini reçine-mum karışımı bir maddeyle kaplıyor. ‘Propolis’ olarak adlandırılan bu ürünün bakterilerin, virüslerin, mantarların çoğalmasını durdurduğunu, bakteri hücre duvarını parçaladığını ve bağışıklık sistemini uyararak vücutta mikroorganizmalara karşı savaştığını gösteren çalışmalar var. Ayrıca kanser gibi istenmeyen hastalıklara yol açan serbest radikalleri süpürücü bir etkiye de sahip.

ALERJİYE DİKKAT!

Yazının Devamını Oku

Pandemide uzun süre oturarak çalışıyorsanız... Fiziksel aktiviteyi arttırmak her zamankinden önemli

Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün sonuçları yeni yayımlanan bir araştırması, uzun çalışma saatlerinin neden olduğu sağlık sorunlarını ortaya koyuyor. Uzmanlara göre pandemi uzun çalışma saatlerine bağlı yaşanan bu sorunları arttırmış olabilir. Çözüm ne mi? Açık havada yürüyüşe çıkmak ya da egzersiz videoları eşliğinde bedeninizi hareket ettirmek... Üstelik bu, hem kolay hem de ücretsiz...

COVID-19 pandemisiyle birlikte hayatımızda çok fazla şey değişti: Çalışma şeklimiz, sosyalleşme metotlarımız ya da gündelik aktivitelerimiz... Çoğunluk için geçerli olan bir değişiklik daha var. Evde kaldığımız için zorunlu olarak daha çok oturduk.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Uluslararası Çalışma Örgütü işbirliğiyle 2016’da yapılan bir araştırmanın sonucu geçenlerde hakemli bilim dergisi Environment International’da yayımlandı. Bu araştırma 2016’da uzun çalışma saatlerinin yol açtığı inme ve iskemik kalp hastalıkları nedeniyle 745 bin kişinin hayatını kaybettiğini ortaya çıkardı. Haftada en az 55 saat çalışan bu 745 bin kişiden 398 bininin inme nedeniyle, 347 bin kişininse kalp hastalıklarından dolayı yaşamını yitirdiğini görüyoruz. Özetle 2000-2016 yılları arasında uzun saatler çalışmakla ilişkili kalp hastalığına bağlı ölümlerde yüzde 42’lik, inmeye bağlı ölümlerdeyse yüzde 19’luk bir artış söz konusu.

ORTA YAŞ VE ÜZERİ ERKEKLER...

Çalışma ayrıca, haftada en az 55 saat çalışan birinin, 35-40 saat çalışan birine göre felç geçirme riskinin yüzde 35, kalp hastalıkları riskinin de yüzde 17 arttığını söylüyor. Uzun çalışma saatleri nedeniyle yaşamını yitirenler arasında orta yaş ve üzeri erkeklerin ağırlıkta olması dikkat çekici. Araştırmada pandemi dönemine ilişkin veriler yok. Ama DSÖ yetkilileri, bu durumun pandemi döneminde daha da kötüleşmiş olabileceği konusunda uyarıyor.

Pandemi öncesinde işe gitmek için otobüse, metroya yürüyor ya da arkadaşlarla buluşup dolaşıyorduk. Evden çalışmanın artması ve sokağa çıkma kısıtlamalarıyla gündelik hareketliliğimiz azaldı.

DANS VİDEOLARI AÇIN

Bu süreçte egzersizi günlük yaşama entegre etmek gerekiyor. Açık havada yürüyüşe çıkmak ya da evde egzersiz videoları eşliğinde bedeni hareket ettirmek kolay ve ücretsiz seçenekler... İnternette, masa başında bile yapılabilecek basit egzersizler ya da boyun, omuz, bel, sırt ağrıları gibi şikâyetlere yönelik bölgesel egzersizler bulmak mümkün. “Ayakta nasıl çalışabilirim” sorusuna yanıt bulmak ve bulduğunuz çözümü hayata geçirmek de bir seçenek olarak düşünülebilir.

Yazının Devamını Oku