Sanata mecburi bir es

Bugün sanatı yazmak istemiyorum, ondan konuşmayı da abes buluyorum.

Ölümün, cinayetin olduğu yerde, ondan başka ne konuşulur .

Malumunuz Emine Bulut cinayetini hepimiz duyduk, okuduk, gördük. İnsanlığın utanç sayfalarında yerini aldı. Lanetlenen caninin fotoğrafıyla birlikte.

Özellikle erkek çocuklarımızı yetiştirirken verdiğimiz eğitim adeta onların üstün bir ırk olduğu duygusunu veriyor. Kızlarımıza, kadınlarımıza tanınan pozitif ayrımcılık karşısına da negatif erkek ayrımcılığını koymalıyız.

Bu olayı herkes düşünmeli, belleğine mıhlamalı. Sen erkeksin hitabıyla çocuk yetiştirmenin kadını nasıl gördüğünün acı örneğidir bunlar.

Çarşıdan alınan bir mal gibi bir kadına bakmak, eşit bir birey olduğunu unutmak. İşte bu hatayı yapmamak için ailelerin çocuk hele erkek çocuk yetiştirme tarzını yeniden değerlendirmeleri gerekir.

Her gün onlarca kadına şiddet, cinayet çocuk haberleri duyuyoruz, okuyoruz, görüyoruz. Neden diğerlerimize bu kadar sesimiz çıkmadı. Görüntüleri olmadığı için mi?

İpek Özbey’in başarılı röportajlarından biri de Özcan Köknel’le yaptığı idi.

Köknel, okullarda cinsel eğitim verilmesi gereğini belirttikten sonra, ana-baba okulları açılmasını tavsiye ediyordu.

Şu cümle, bu tespit çok doğru, çok gerçekçiydi:

“Erkekleri değiştirmeden, toplumu dönüştürmemiz mümkün değil.

Gerçekten de ana-baba okullarında bir çocuğa verilecek terbiye, eğitim konusunu öğrenmeliler.

Okullarda şu soruların yanıtı verilmeli:

Kimdi bu hakkı erkeklere veren? Ayrımcılığı, eşitsizliği kimden aldılar?

Vurdumduymazlığın, bencilliğin bir örneği, insan olma hasletimizden en önemlisini, yardım duygusunu da yitirdiğimizi gösterdi.

Bir durumun acı muhasebesi daha da üzücü.

Bu cinayet olayı yaşanırken, 19 yaşında olduğunu öğrendiğim bir genç cinayeti görüntülüyordu. Çocuklarımız ne zaman bu kadar soğukkanlı, bu kadar gamsız olabildi? Ne zaman görüntülemek, yardım etmekten, müdahale etmekten daha önemli oldu? Nasıl bu öne geçti? Sosyal medyada bir an önce paylaşıp ilgi çekmeyi çocuklarımız ne zaman öğrendi, kimden öğrendi?

Sosyal medyada takipçi sayısını arttırmak gibi sanal aldatmaca artık trajikomik bir hal aldı. Ciddi ciddi insanlar takipçi sayısından söz ediyor.

Televizyonlarda bazı haberleri dehşetle seyrediyorum.

Biri intihar için dama çıkmış, polisler, birçok kişi onu ikna etmeye, intihardan vazgeçirmeye çalışıyor, aşağıda biriken topluluk da onun fotoğraflarını çekiyor.

Utanç verici bir görüntü, bunu çeken zavallı ne yapıyor, akşam evine gidip bir intiharı ailesine mi gösteriyor? Çocuklarıyla vicdandan, insanlıktan uzak bu görüntüyü mü paylaşıyor?

Sosyal medya aslında bu çirkin çekimler dışında eğlendiriyor, herkesin kendini bir birey hissetmesini sağlıyor.

Hayatları tık sayısına göre düzenleniyor: Bu da yeni bir anlayış, ben onun için ‘Tıkçılık’ sözünü öneriyorum. O da yeni bir meslek.

19 yaşındaki çocuğun da bir sorumluluğu var elbette, bir ihmali yüzünden bir cinayet işleniyor.

İki söz artık belleklerimizden silinmeyecek, annenin “Yaşamak istiyorum” feryadı, “Sakın ölme anneciğim” sözleri.

Uzun süre bu iki feryat belleğimizde her sesin önüne geçecek.

KADIN ve anne üzerine bunca etkileyici edebiyat eseri varken, bunlar neden okunmadı? Kadın yazarlarımız -Tomris Uyar’ın anısından özür dileyerek- kadınları, anaları anlattı, onların hayatımızdaki yerini vurguladı. Önce okullarda çocuklarımıza bunlar okutulmalı, erkek ve kadın öğrenciler kendilerini, ailelerini tanımak için bu okuma eğitiminden geçmeli.

..............................................

Orman yangınları üzerine:

TEMA ile ilgili:

Gündemimizde olan diğer bir konu ise ormanı yangınları. Bir nebze olsun yaşanan kayıpları telafi edebilmek adına TEMA, İzmir’in dağlarında yeniden çiçekler açsın diye, herkesi fidan bağışı yapmaya davet ediyor.

Adıma genç bir meslektaşımın fidan bağışını görünce çok mutlu oldum, siz de tema.org.tr üzerinden bağış yapabilir, sevdiklerinize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza sertifika hediye etmek, şu dönemdeki en anlamlı hediyelerden olsa gerek.

İzmir için açılan hesap numarası hesap adı TEMA Vakfı.

Şube: Türkiye İş Bankası Levent Şubesi (1035)

İBAN: TR18 0006 4000 0011 0351 2730 60

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Yedikule’de İdil Biret ve Çaykovski’nin topu

Erkan Aktuğ’un ‘Yedikule Hisarı yeniden canlanıyor’ haberini okuyunca, tarihi mekânların özellikle kültüre, kültür turizmine kazandırılması açısından çok sevindim.

Fatih Belediye Başkanı M. Ergün Turan, “Hisar aşama aşama ziyarete açılacak, restorasyon çalışmaları ziyaretçiler tarafından gözlemlenebilecek” diyor.

Mimar İhsan Sarı da restorasyon konusunda bilgi vermiş.

Yedikule Hisarı’nı çok gezdim. Ayrıca oranın müzik tarihimizde, edebiyat tarihimizde de ve benim için özel bir yeri var.

7 Ekim’de de bir çalıştay düzenlenecekmiş.

Yıllar önce iyi piyanist İdil Biret, Hisar’da bir konser vermiş, sekiz bin dinleyici gelmişti.

15  Eylül 2001’de Saim Akçıl yönetimindeki Tekfen Karadeniz Filarmoni Orkestrası eşliğinde Rahmaninov’un 2. Piyano Konçertosu’nu çalmıştı.

Saat 19.00’da başlayan programın bir özelliği vardı,

Yazının Devamını Oku

Sesin arkasındaki Zeki Müren

Zeki Müren’i önce sahnede, sonra da Antalya’da Derya Motel’de tanıdım.

Hürriyet’in bir toplantısı için Antalya’daydım.

Akşamüstleri moteldeki odasına gelir beni de çaya davet ederdi.

Günbatımında, bir türkünün dizesini tekrarlardı:

“Bir dost bulamadım gün akşam oldu”.

Zeki Müren’in ilgi toplamasının sırrı müzikle görselliği birleştirmesindeydi.

Nice sanatçı, gazino sahipleriyle yargıya düşmüştür.

Maksim Gazinosu’nda Hürriyet çalışanlarına özel olarak düzenlenen bir gecede Fahrettin Aslan onu şöyle anlatmıştı bana:

“Doğan Bey, Zeki Müren’in hiç hakkı yenmedi mi, hukuki haksızlık yapılmadı mı, ama onu mahkeme kapılarında kimse görmedi”.

Yazının Devamını Oku

Selçuk Baran’ı keşfetme fırsatı

Yazarın iki kitabı, ‘Yelkovan Yokuşu’ ve ‘Tortu’nun yeni basımları yapıldı. Okuyunca fark edeceksiniz, Baran’ın öyküleri günlük yaşamın duyarlılığını, küçük ayrıntıların hayatımızı nasıl belirlediğini sadelikle yansıtıyor.

Bazı iyi yazarlar vardır ki seçkin okurların dışında geniş okur kitlesine ulaşmaz. Selçuk Baran da bu yazarlardan biri.

İki kitabının yeni baskıları yapıldı. İkisinin de arka kapak yazısı bir gerçeği vurguluyor: “Yalnızlık ve mutsuzluk dolu öykülerinde düşsel, şiirli bir hava yaratmakta başarı gösterdiği kabul edilen Selçuk Baran, Behçet Necatigil’den Vedat Günyol’a, Füsun Akatlı’dan Selim İleri’ye, Hulki Aktunç’tan İbrahim Yıldırım’a, İnci Aral’dan Behçet Çelik’e pek çok yazarın övgüyle üstünde durduğu ancak günümüz okuru tarafından daha fazla keşfedilmeyi bekleyen bir yazar...”

Mutlaka okunacak öyküler...

Bu kitaplarda hangi öyküleri yer alıyor:
‘Yelkovan Yokuşu’nda aynı adı taşıyan öyküyle beraber: ‘Değirmen’, ‘Bozacıda’, ‘Öğle Saatleri’, ‘Rose Bonbon’, ‘Bakırçalığı’ ve ‘Eğrelti Yeşili’.

‘Öğle Saatleri’ Baran’ın kıyıda köşede kalmış insanların ruh dünyasını, insan ilişkilerini sergileyen öyküsü.

Öğle saati yemeğe çıkış saatidir, Nuriye mis gibi kokan yemeklere para verecek durumda değil, evden getiriyor.

Baran’ın öyküleri günlük yaşamın duyarlılığını, küçük ayrıntıların nasıl hayatımızı belirlediğini yansıtıyor.

Yazının Devamını Oku

Baksı Vakfı’ndan ‘Anadolu Ödülleri’

Baskı Kültür Sanat Vakfı’nın Anadolu’nun ortak kimliğine katkıda bulunan üretimlere dikkat çekmek amacıyla hayata geçirdiği Anadolu Ödülleri’ne başvurular 10 Ekim’e kadar devam ediyor. Ödüller Müzecilik, Süreli Etkinlikler, Gösteri Sanatları, Arkeoloji ve Restorasyon olmak üzere toplam 5 ayrı dalda verilecek.

Ödüller Anadolu’da, kıraç bir tepenin üzerinde geleneği gelecekle buluşturan Baksı Kültür Sanat Vakfı’nın, benzer projelerin çoğalmasını ve daha da gelişmesini desteklemek amacıyla düzenlendi.

Anadolu’nun kültürel mirasından ve yaratıcılığından beslenen, onun ortak kimliğini vurgulayan bireysel ve kurumsal projeleri gündeme getirmeyi, onurlandırmayı ve cesaretlendirmeyi amaçladıklarını belirten Baksı Kültür Sanat Vakfı’nın ve Baksı Müzesi’nin kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan ödüller üzerine şunları söylüyor:

“Anadolu’nun farklı köşelerinden ne kadar çok proje başvurursa, ödüller o kadar amacına ulaşacak. Ödüllere gösterilen ilgiden ve başvurulardan çok memnunuz. Son 1 ayda başvurulara yenilerinin de ekleneceğine inanıyor; bu toprakların kültürel birikimine katkı sağlamış tüm projeleri başvuruda bulunmaya çağırıyoruz.”

Ödüllerin seçici kurulunda kimler var:

Prof. Dr. Ali Akay

Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu

Prof. Dr. Nurhan Atasoy

Nezih Başgelen

Yazının Devamını Oku

Hümeyra’yı dinlerken

Hümeyra’yı uzunçalardan dinliyorum.

Kapaktaki yazı:

‘Türk Pop Tarihi / Eski 45’likler’

Bir anımı aktarayım.



Bir yurtdışı seyahatine çıkacağımı söylediğimde arkadaşımız

Yazının Devamını Oku

İşte İstanbul: Tanpınar yazdı, Ara Güler çekti

Biri yazı, diğeri fotoğraf ustası iki efsanenin İstanbul’u nasıl gördüğünü ‘Aynı Rüyanın İçinde’ kitabında bulacaksınız.

İstanbul’u tanımak, bu şehrin büyüsünü hissetmek istiyorsanız size bir albüm tavsiye edeceğim.

‘Aynı Rüyanın İçinde Ahmet Hamdi Tanpınar – Ara Güler’.

Kitap Ali Sina Özüstün’ün anısına adanmış.

Biri yazı ustası, diğeri fotoğraf ustası, bu şehri nasıl yazdılar, nasıl gördüler.

Tanpınar’ın İstanbul’la ilgili yazılarına Ara Güler’in fotoğrafları can katıyor. Birinin rüyasını diğeri de görüyor. Rüyalar nasıl somutlaşır, yazıdan fotoğrafa geçerek.

Kitabı hazırlayan ama yayımlanmasını görmeden aramızdan ayrılan Ali Sina Özüstün’ün, kitabın ruhunu açıklayan yazısından bir bölümü mutlaka okumalıyız:

“Henri Cartier – Bresson fotoğrafın Emile Zola’zıysa Ara Güler de fotoğrafın Ahmet Hamdi Tanpınar’ıdır. Edebiyatta İstanbul için Tanpınar neyse fotoğrafta Ara Güler odur. Tanpınar’ın fotoğraftaki karşılığıdır Ara Güler. Çünkü Ara Güler fotoğrafı bir ‘rüya’nın fotoğrafıdır. Ara Güler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın portrelerini çekmişti. Bu vesileyle yıllar önce bir araya gelmişlerdi. Şimdi, Tanpınar ve Güler birbirinin adeta ‘mütemmim cüzü’ eserleriyle bir kez daha buluştu.”Kitap Dergah Yayınları’ndan çıktı.

Ortak bir kent rüyası

Yazının Devamını Oku

Kısıtlama kalktıktan sonra ne yapılmalı

Sevgili Genco Erkal’ın tiyatroların en azından açık havada sahnelerini açabilmeleri için yaptığı çağrısına olumlu cevap geldi. Bundan sonra uygulama aşaması başlıyor.

Yaz bitiyor, açık havada yapılan gösteriler, temsiller şimdilik idare ediyor diyelim. Önlemleri kış mevsimine göre almalıyız.

Özel tiyatro sanatçılarının yaşadığı sıkıntıyı hepimiz biliyoruz, günlük kazançla yaşayanlar bu dönemde çok kötü günler yaşadı, yaşıyorlar da.

Bizde işsiz kalan, zora düşen sanatçılara ekonomik destek sağlayacak meslek kurumları yok. Yabancı müzik dergilerinde bu tür yardım ilanlarına rastlıyorum.

Salonsuzluk derdinin bütün dehşetiyle devam ettiğini biliyoruz, yeni tiyatro salonları açılması önerisinin de çözüme ulaştığını duymadım, okumadım.

Ödenekli tiyatrolar, Devlet ve Şehir Tiyatroları, ekonomik açıdan güvence içindeler.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, yerel yönetimler, tiyatro sanatının, klasik müzik konserlerinin icra edileceği mekânlar için ayrı bir çalışma yapmalı.

Âtıl salonları, tiyatro yapılabilecek, oda konserleri verilebilecek yerlere dönüştürmek için ödenek ayırmalı.

Yazının Devamını Oku

İstanbul Müzik Festivali başlıyor

48. İstanbul Müzik Festivali, 18 Eylül–5 Ekim arasında dijital programıyla bütün Türkiye’ye ulaşacak.

Bugün köşemi festivalin öne çıkan etkinlikleri, toplulukları, solistleri hakkında bilgilere ayırdım.

Alışık olmadığım bir festival başlangıcı.

Festival açılışları ilk olarak Atatürk Kültür Merkezi’ne, sonra Aya İrini, daha sonraları da Lütfi Kırdar’da yapılmaya başlandı.

Bu yıl birçok kimse dijital ortamda seyredebilecek, dinleyecek.

Festival, 18 Eylül’de online.iksv.org adresinde ve İKSV YouTube kanalında ücretsiz olarak yayımlanacak açılış konseri ile başlıyor.

Aralarında Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Tekfen Filarmoni Orkestrası, Wiener Akademie, Bilkent Senfoni Orkestrası, Kheops Ensemble, Philharmonix, Beethoven Trio Berlin, Borusan Quartet, Semplice Quartet gibi topluluklar ve Thomas Hampson, Vikingur Olafsson, Benjamin Schmid, Anna Tifu, Bülent Evcil, Derya Türkan, Yurdal Tokcan, Gökhan Aybulus, Ezgi Karakaya, Pelin Halkacı Akın gibi solistlerin bulunduğu isimlerin icraları çeşitli mekânlarda çekildi.

48. İstanbul Müzik Festivali, ‘Beethoven’ın Aydınlık Dünyası’ temasıyla 2020 yılında tüm dünyada olduğu gibi Ludwig van Beethoven’ın 250. doğum yılını kutluyor.

Festival, Tekfen Filarmoni Orkestrası ile açılıyor. Şef

Yazının Devamını Oku

‘Asos’ta Felsefe’ başlıyor

20 yıldır yapılmakta olan ‘Asos’ta Felsefe’ adlı uluslararası sempozyum bu yıl 30 Eylül–3 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek.

Aynı konu kış ayında ulusal boyutta Türkçe işlenmişti, eylül–ekimde de uluslararası boyutta yabancı katılımcılarla işlenecek, pandemiden dolayı temmuzda gerçekleşmesi gereken uluslararası sempozyum bu yıla özgü olarak eylül–ekime ertelendi.

Etkinliğin yönetim kurulu başkanı Prof. Dr. Örsan Öymen. Bu yıl ki sempozyumun konusu ‘Antikçağda Anadolu’da Felsefe ve Bilim’.

Bu çerçevede, antikçağda Anadolu’da yaşamış olan filozofların ve bilim insanlarının düşünceleri ve kuramları ele alınacak.

Kimler bunlar:

Thales

Anaksimandros

Anaksimenes

Anaksagoras

Yazının Devamını Oku

45’liklerin çağrıştırdıkları

Almanya’da yaşayan kanak delikanlısı Feridun Zaimoğlu, Türkiye’den Almanya’ya giden birinci kuşağa çok şey borçlu olduklarını söyler.

Yabancı memlekete gidenler, oranın kültürüne yabancıydılar.

Onların da müziğe ihtiyaçları vardı, özellikle memleket hasretini türkülerde, şarkılarda dile getiriyorlardı.

Türkiye’den oraya giden bir arkadaşımın dinlediklerini görünce pek şaşırmadım. Arabeskten de öte bir arabeskti.

İşte o günlerin yıldız sanatçısı Yüksel Özkasap’tı, söz ve müziği ona ait olan ‘Aşk Yalandır Diyorlar’ı dinledim, birçok otomobilin 45’lik çalarında onun bu şarkısı dönerdi. Arka yüzünde de söz ve müziği Kul Ahmet’in ‘Dedi ki Yok Yok’ vardı.

 Mürüvvet Kekilli’nin ‘Şoför Türküsü’, ‘Aşk Bir Istırap’ da bu listede yer almalı. Söz ve müzik S. Sarıkaya’nın.

Parçayı dinlerken Bekir Yıldız’ın Almanya ile ilgili kitaplarının satırları belleğimde tazelendi.

Kekilli’nin çağrısı neydi?

‘Adana’ya gel’.

Yazının Devamını Oku

Edebiyatçının küçük sırları

Pelin Özer’in Latife Tekin’le nehir söyleşisinden mürekkep ‘Latife Tekin Kitabı’ siz okurlar için yeni değerlendirme yolları açacak. Önce bu kitabı okuyun, sonra da yazarın eserlerini...


Pelin Özer’in ‘Latife Tekin Kitabı’ bir yazarın iç dünyasının yaratma haritasında gezinirken aynı zamanda yapıtların oluşum sürecine dair de okura anahtarlar sunuyor.

Pelin Özer, Tekin’in Bodrum, Gümüşlük’teki ‘edebiyat akademisi’ne, yaşama alanına giderek kendisiyle orada konuşuyor. Ben de bir kez gitmiştim Gümüşlük Akademisi’ne. Tekin orada edebiyatçılarla dikkate değer etkinlikler düzenliyor. Şehirlerden uzakta yaşamayı pek sevmediğim için bu tür projelere kıskanarak bakarım. Tekin’le İstanbul’dayken daha sık görüşürdüm.

Pelin Özer’in, Gümüşlük Akademisi’ne vardığındaki ilk gözlemleri şöyle: “Alacakaranlıkta uyanıp sobanın başında çalıştığını ilk gördüğümde şaşırmıştım. Aşağıda, değirmenlere bakan koltukta, küçük odada, yerde… Zamanla alıştım onun köşelerine. Ama asıl çalışma masası yatağı. Bu kitaptaki her sözcüğün üzerinden kuşkuyla geçerken, yeni sorular, yanıtlar ekleyip çıkarırken o hep yatağında oturdu. Latife Tekin’in krallığı o yatak.”

‘İyi bir okuruyum demek ki’

Yazarın unutamadığı: “Annem beni 31 Aralık 1957 gecesi tek başına doğurmuş, sancısı sıklaşmış ama o yine de ineklerin gürültüsünü duyup ahıra inmiş onları yoklamak için. Az daha doğuyormuşum orda. Güçlükle yukarıya çıkmış. Göbeğimi tek başına kesmiş. Tuzlayıp sarmaladıktan sonra büyük ablamı uyandırmış. Yıllar sonra, ’Ben doğuyorum, sen hâlâ ineklere bakmaya gidiyorsun’ diye şakalaşırdım onunla.”

Latife Tekin’in önemli jürilerinin birçoğunda ben varım. Demek ki iyi bir Latife Tekin okuruyum.

Annesi Urfalı ama evlendikten sonra babasıyla Karacafenk’e (Üzümlü Köy) gelmiş. Bir daha da orayı görmemiş. Aynı Latife Tekin gibi.

Yazının Devamını Oku

Lezzetin felsefesi

Bana gönderilen bütün yemek kitaplarını okurum. Tarifler farklıdır, bu farklılık lezzete dönüşür mü, merak ederim.

Lezzetin ardındaki felsefeyi, tarihi belgeleri de ‘Yemek ve Kültür’* dergisinden takip ederim.

Enis Batur, ‘Hümanistin midesi’nde St. Augustinus’un ‘İtiraflar’ kitabı üzerine çeşitlemeler kaleme almış.

Bu kitabı ben de çok severim, özellikle de Latinceden Türkçeye çevirisini de usta çevirmen Çiğdem Dürüşken yaptı.

Tarihte iz bırakanların yemekle ilişkileri, çok zevkle okuduğum yazılar arasında yer alır.

Derginin tavsiye edilecek bölümlerden biri de Musa Dağdeviren’in ‘Unutulmuş halk yemeklerinden yedi tarif’tir.

Nelerin tarifi var:

 Domatesli yayım (erişte) çorbası

 Bağcan–e reşkan (patlıcan salatası)

Yazının Devamını Oku

5. Yayın Kurulu Toplantısı

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ortaklığında Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile işbirliği içinde kurulmakta olan Türk Arkeoloji ve Kültürel Miras Enstitüsü’nün düzenlediği 5. Yayın Kurulu Toplantısı yapıldı.

Toplantıda yayımlanacak ve hazırlanan kitaplar konuşuldu.

Hangi kitaplar yayımlanacak, bazılarını yazıma aldım:

John Turtle Wood  – Efes’teki Keşifler - (Çevirisi tamamlanıyor).

Ekrem Akurgal – Urartu ve Antik İran Kültür Merkezleri – (Çevirisi bitti).

John Garstang – Hititler Diyarı: Küçük Asya’daki Yakın Zamanlı Kazı ve Keşiflerin Tarihi – (Hitit anıtlarının tasvirleriyle beraber).

Remzi Oğuz Arık – Kazı Defterleri.

Rüçhan Arık – Selçuklu Kent ve Saray Yaşamı.

Burçin Erdoğu - Anadolu’nun Arkeolojik Keşifleri I: Prehistorik ve Pretohistorik Dönemler.

Yazının Devamını Oku

Erkan Oğur’dan enstrümantal caz albümü

Erkan Oğur’un yeni “Kimse Kalmadı” adlı CD’si bir enstrümantal caz albümü. Şöyle tanıtılıyor:

“Albümün ismi olan ‘Kimse Kalmadı’ hızla değişen dünya düzenine ve kendini yalnızlaştıran insana vurgu yapıyor.

Sesine kopuzu ile eşlik ederek bizi halk müziği alanında yeni bir farkındalığa ulaştıran Erkan Oğur, yeni enstrümantal albümü ile bir kez daha bize müziğin, insanlığın tek ve birleştirici gücü olduğunu hatırlatıyor.”

6 enstrümantal eserden oluşan albümün 3 eseri Anadolu ozanlarına ait (Davut Sulari, Nesimi Çimen ve bir anonim Selanik türküsü), diğer 3 eser ise kendi besteleri. Albümdeki eserlerin düzenlemeleri kayıt anında doğaçlama şeklinde grupça o anda gerçekleştirildi. Bir kereye mahsus olarak yapıldı.



Oğur bu müziği, ‘trippin, telvin’ müzik içinde ağırlıklı doğaçlamalar ile gerçek hayatta olduğu gibi halden hale geçme şeklinde tanımlıyor.

Yazının Devamını Oku

Mehmet Seyda’dan 26 yazarın anatomisi

Yeniden yayımlanan ‘Edebiyat Dostları’nın bugün de kaynak kitap özelliğini koruması, yüz yüze konuşmaları yapanın bilgili ve donanımlı olmasının yanı sıra iyi bir öykücü ve romancı olmasından kaynaklanıyor.

İyi öykü ve roman yazarı Mehmet Seyda’nın (1919-1986) Türk edebiyatçılarının öznel tutanağı diye tanımlanabilecek ‘Edebiyat Dostları’ kitabı nice yıllardan sonra yayımlandı. Portreleri de türün ustası Semih Poroy çizdi.

Kitabın önemi, bu yazarların tümünü de Mehmet Seyda’nın tanımasından geliyor.Mehmet Seyda, bugün hak ettiği kadar okunmayan, incelenmeyen bir yazardır. Önemli ödüller kazanmıştır. Bunların başında rumuzla yarışmaya katıldığı ‘Bir Gün Büyüyeceksin’ romanı gelir.

Bir kentin öyküsünün ustaca yazılmasının örneğidir ‘Zonguldak Hikâyeleri’ mesela.

Değişik işlerde çalışmış olan Seyda, oralarda tanıdığı, gözlemlediği malzemeyi eserlerinde işlemiştir.

Yakından tanıdığım edebiyatçı dostlarımdan biri olan Seyda’nın birçok meslektaşını nasıl desteklediğini benim kuşağım iyi bilir.

Onlardan aldığı bilgiyi, okumaları, araştırmalarıyla tamamlar. Yazdığı kişinin hem doğru biyografisini öğreniriz hem de kitapları üzerine eleştirmenlerin, edebiyat tarihçilerinin yararlanacakları bilgileri.

Yazarların kendilerini anlatmaları güç bir iştir, bazen her şeyi söylemek istemezler ama onları yakından tanıyorsanız, kitaplarını okumuşsanız, bir yerde bulamayacağınız gizleri bu yazılardan çıkarabilirsiniz.

Yorumlar, göndermeler bazen de ince bir ironi

Yazının Devamını Oku

El yazılarını okumak

Şair, yazar, eğitimci ve rehber Şadan Gökovalı, Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) yıllardır sakladığı orijinal el yazmalarını Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras’a teslim etti.

Ziyarette Bodrum Deniz Müzesi Müdürü Selen Cambazoğlu da bulundu.

Şadan Gökovalı’nın Cevat Şakir’e yazdığı mektup okundu:

“Başlangıçta, el yazılarını benim daktilo etmemi istemiyor, ‘Birisine para ile yaptıralım’ diyordun. Ben diretince, ‘Peki öyleyse, böylece manisküriler (el yazısı orijinalleri) sende kalır; onların kıymetini senden iyi kim bilir?’ dedin.”

Başkan Aras, Halikarnas Balıkçısı konusunda yapacaklarını özetledi:

“Bodrum’da Cevat Şakir arboretumu yapmak istiyoruz.

Kent müzemizde Balıkçı’ya çok ciddi bir yer ayırıyoruz. Onunu dışında sünger müzesi ve mübadele müzesi için yerlerimiz hazır.

Bu müzelerin her köşesinde Cevat Şakir Kabaağaçlı olacaktır. O açıdan sizlerin bu zamana kadar özenle saklayarak bizlere verdiğiniz bu el yazmaları çok kıymetli.”

Bir kentte, bir beldede orada yaşayanlarla ilgili müzeler yapılmasını sık sık gündeme getirdim. Hem o bölgenin ünlü bir adı anılır, hem de orası tanıtılır.

Yazının Devamını Oku

Masalları unuttuk mu?

Yanlış bir masal gündeme gelmeseydi, masalların dünyasına adım atamayacaktık.

Velilere sormak istiyorum: Çocuklarınıza uykudan önce masal okuyor musunuz, masal kitabı veriyor musunuz, yoksa onu iPad’le baş başa bırakıp televizyonun başına mı geçiyorsunuz?

Masalların genç bir beyinde yaratıcılığı uyardığını, imgelem gücünü arttırdığını hepimiz biliyoruz.

Masallar, Anadolu’nun mitolojisidir. Gerçekle gerçeküstünün sarmaş dolaş olduğu bir dünyada, iyilerin her zaman kazandığını, kötülerin de cezalandırıldığını masallardan öğrendik.

Yıllar önce Adile Teyze (Naşit) televizyonda çocuklara masallar okurdu.

Şimdi televizyonda, internette masal okunuyor mu, bilmiyorum.

Masal denince, şiiri sevenlerin belleğinde iki şairin dizeleri canlanır.

Biri Nâzım Hikmet’in ‘Masalların Masalı’, diğeri de Orhan Veli Kanık’ın ‘Masal’ şiiridir.

‘Masalların Masalı’

Yazının Devamını Oku

Zaferi kutlayalım ama...

30 Ağustos zaferini elbette coşkuyla kutlayacağız ama kazanıncaya kadar geçen süreyi öğrenelim.

Sonuçları sadece soyut bir şenliğe dönüştürürsek, anlama görevini ihmal ederiz, kazanılanın önemini kavrayamayız. Duygu katından bilgi katına yükselemeyiz. Oğuz Demiralp, bu konuda 150’den fazla kitap yazıldığını belirtiyor.

Anılan kitaplardan biri, İnci Enginün, Zeynep Kerman ve Selim İleri’nin “Kurtuluş Savaşı ve Edebiyat”ı.

Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek”i.

Siyasal hareketleri, başta Kurtuluş Savaşı olmak üzere tarihimizi, edebiyat çalışmaları açısından irdelemenin işlevine inanırım.

Tarihçiler, sosyologlar özellikle romancıların kitaplarından tahminlerin üstünde yararlanırlar. Mehmet Samsakçı’nın “Siyaset ve Roman-Çok Partili Türkiye ve Türk Romanı” birçok müphem kalmış noktayı aydınlatıyor, kafamızda çöreklenen birçok sorunun cevabını veriyor.

İçindekiler listesi kitabın konu ve kişi zenginliğini yeterince açıklıyor:

Giriş

* Tek Parti–Çok Parti Mukayesesi

Yazının Devamını Oku

Ahmet Midhat’ı neden okumalı?

Ünlü yazarımızın hayatını aktaran ‘Oğlunun Kaleminden Ahmet Midhat Efendi ve Dönemi’ kitabında nice ünlü edebiyatçıyla, gazeteciyle anekdotlar ve hiç kuşkusuz dönemin siyasal ortamını bulacaksınız.

Türk edebiyatında okunması şart olan adlardan biri de Ahmet Midhat Efendi’dir (1844-1912). Yazılarımda çok sık yineliyorum, Türk edebiyatının bugününü anlamak, tadına varmak istiyorsanız bazı adları ihmal etmeyin.

İşte onu tanımak için bir anılar toplamı: ‘Kâmil Yazgıç - Oğlunun Kaleminden Ahmet Midhat Efendi ve Dönemi’.

Vakıfbank Kültür Yayınları

Kâmil Yazgıç 1880’de (bir rivayete göreyse 1878’de) İstanbul’da doğdu, 1945’te aynı şehirde vefat etti. Doktorluk yaptı.

Yayımlanmış eserleri: ‘Türk Yıldızı Emine’ (roman), ‘Ahmet Midhat Efendi: Hayatı ve Hatıraları’.

Bir yazarı anılar bazında anlatmanın bir  başka işlevi de onun çevresini tanımamızı sağlamasıdır. Bu anıların içinde nice ünlü edebiyatçı, gazeteciyle anekdotları bulacaksınız.

Hiç kuşkusuz siyasal ortamı. 1908 sonrası da bu anıların içinde önemli bir bölüm.

Bakın Önsöz’de ne deniliyor?

Yazının Devamını Oku