"Doğan Hızlan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Doğan Hızlan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Doğan Hızlan

‘Hanım’ın ardından

Bir disiplinin öyle adları vardır ki, tarihi onlarsız yazılamaz. İşte Yıldız Kenter de Türk tiyatrosu için böyle adlardan biriydi. Belleğim beni yanıltmıyorsa onu ilk kez Salıncakta İki Kişi’de seyrettim.

Daha sonra oyunlarını, filmlerini de tabii ki...

Unutamadığım kitap tanıtmalarından biri de Dikmen Gürün’ün yazdığı ‘Benim Hayatım: Yıldız Kenter’in Hayat Hikâyesi’nin tanıtıldığı geceydi.

Onun birçok oyunu içinde unutulmazlar olanlar vardır benim için.

Bunlardan biri Hidayet Sayın’ın yazdığı Pembe Kadın’dı. Uzun süre sahnelerde kaldı. Pembe Kadın sinemaya da uyarlandı. Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde Ekrem Bora, Sema Özcan da rol almıştı.

Hidayet Sayın, bu yıl Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Güngör Dilmen’in oyunu Ben Anadolu’yu Türkiye’de ve başka ülkelerde de oynadı. Bir oyuncunun ustalığını, değişik karakterdeki başarısını kanıtlamıştı.

Çok sevdiğim, incelikle dolu bir filmde de ona gene hayran olmuştum.

Senaryosunu Nezihe Araz-Halit Refiğ’in yazdığı filmin yönetmeni Halit Refiğ’di. Bu filmle Refiğ, Antalya Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü aldı. Filmin müzikleri, Türk Beşleri’nden iki ustanın, Cemal Reşit Rey ile Ahmet Adnan Saygun’undu.

Unutamadığım oyunlarından biri de Terrence McNally’nin yazdığı, dilimize Mehmet Baydur’un çevirdiği büyük soprano Maria Callas’ın yaşamını anlatan Master Class’tı.

İyi Shakespeare çevirmeni Talât Sait Halman’la birlikte, Shakespeare Okumaları ile dünyayı dolaştılar.

Bir gece de evlerinde rahmetli eşi Şükran Güngör’le bir Türk musikisi gecesi yaşamıştık, Güngör çok güzel ut çalar ve söylerdi.

Anılar yumağından birini yazmalıyım.

Kenter Tiyatrosu’nun yapımı sırasında Süleyman Demirel’in özel kaleminden randevu istiyor.

Demirel bakın ne cevap veriyor:

“Yıldız Hanım, Ankara’ya ayak basar basmaz ben müsaitim.”

*

Kitabından bazı alıntılar:

“Her şeyin kıymetini çok iyi bildik, çünkü her şeyimiz çok azdı, çok hesaplıydı. Yine de elinden geldiğince, hiçbir şeyden mahrum etmedi annem bizi. Ders verdi, tercüman olarak çalıştı. Hiç durmadı. Ama annemin yanı sıra, bir çocuk olarak en fazla mesuliyeti de ben yükleniyordum. (...) Gün oldu komşu evlere bile gittim temizlik yapmak için. İki elin çıkardığı sesi duymaya o zamandan alıştırdılar beni: ‘Öyle temiz yıkıyorsun ki bulaşıkları, bravo! Senden daha iyi tertipleyen yok bu evi, bravo!’ O iki elin çıkardığı sesi duymak benim zaafım oldu. Bana bakılsın, ben sevileyim, ben beğenileyim. Bu bir zaaftır, ama ben bu zaafı bugün de bir güce dönüştürmeye çalışmaktayım. Her gelen yeni iş bir imtihan oluyor. Ben hem seviyorum hem korkuyorum o imtihandan. Ama o ses yok mu, o ses? Beni peşinden sürükleyen çok cazip bir zaaf o. Çocukken de peşinden giderdim, şimdi de gidiyorum.”

“Seviyorum sinemayı. Biraz bilmece gibi. Baştan sona kadar gitmiyorsunuz. Parça parça çıkıyor ortaya sonra bilmece gibi yerleştiriliyor bu parçalar. Önce son sahneyi çekebiliyorlar mesela. Hava müsait oluyor, son sahne çekiliyor. O arada bazı sahneler kesiliyor, biçiliyor... Bana heyecan veriyor sinema. Sinemadan para kazandım ama çok değil. Şimdiki rakamlar gibi değildi bizim aldıklarımız. Şansım oldu iyi filmlerde oynadım. Sinemayı sevmemin bir nedeni de seyircinin içine giriyorsunuz. Seyirci daha rahat ediyor sinemada çünkü tiyatro seyretmek zor iştir. Eğer emme basma tulumba gibi bir sistem kurulamazsa sahne ve salon arasında oyun tutmaz.”

“Biz, Rus tiyatrosuna daha yakınız. Belki Shakespeare’deki o benim çok sevdiğim emperyal ve biraz uzak, biraz soğuk hava yok onda ama Çehov da Shakespeare seviyesinde bir yazar.

Önemsiyorum ve ‘insan’ buluyorum onu. Çok yumuşak, sıcak, acı çeken, acı çektiğini göstermemeye çalışan, mutlu görünmeye çalışan insanlar var Çehov’un dünyasında. Ne olursa olsun sizinle tebessüm eden insanlar. Çok yakın hissediyorum onlara kendimi...”

“Şükran her şeyimi rahatlıkla paylaşabileceğim bir dosttu, arkadaştı, sevgiliydi. İnanılmaz bir destekçiydi. Ben ne zaman telaşlansam ‘Bunu nasıl yaparım’ diye, hemen arkamdan gelir, sırtımı sıvazlar, ‘Yaparsın’ derdi, ‘Sen neler yaptın. Bunu da yaparsın’. Beni hep destekledi. (...) Tiyatroyla uğraşan herkes pek çok güzel hocayla bir arada olduğunun bilincinde olmalı. Şükran’la ilişkimizde de hep bir güven vardı. Hep ona sorardım. Güven duymak çok önemli. Eleştirileri de vardı. ‘Ama’ ile başlardı eleştirilerine. Müstesna bir dosttu. Yakın, sıcak bir dost. Bir dokunuşuyla beni kendime getirirdi. Benim için çok güzel bir yol göstericiydi. Evlendiğim zaman seviyordum, ama giderek âşık oldum. Şimdi, hep aşkla anıyorum onu.”

“(‘Sandalyeler’ ve ‘Ders’i oynarken) Her gün yeni bir dans çıkıyordu aramızda. Ben buna dans diyorum. Seyirciye göre, seyircin tavrına göre her gün yeni bir şey yapıyor ve bundan zevk alıyorduk. ‘Sen bana bunu yaptın, ben sana bunu yaptım’ diye değerlendiriyorduk aramızda oyun bitiminde. Birbirimize sahne üstünde yaptığımız sürprizleri konuşurduk. Biz iki kardeşin arasında her zaman çok zevkli bir diyalog vardı sahne üstünde. Birbirimizin bakışlarından ne yapmak istediğimizi anlardık. Çok önemli bir şey bu.”

*

BELLEĞİMİZDE oyunlarda yaşayacak, sevgilerimiz üzerine olsun.

 

X