Paylaş
Diyor ki; Avrupa’da her altı evden biri boş. Türkiye’de de benzer konular konuşuluyor.
Kira artışları, tahliye davaları, eskiyen yapı stoğu, depreme dayanıksız konutlar derken mesele artık sadece bir ekonomik problem değil; sosyolojik konu haline geldi.
Hükümet, yeni bir konut politikası açıkladı. Özellikle TOKİ öncülüğünde 81 ilde inşa edilecek yeni konutlar, uzun vadeli kiralama modeliyle dar gelirliye nefes aldırmayı hedefliyor.
Ben bu projeyi çok doğru buluyorum.
Çünkü Avrupa’da başarılı, benzer örnekler var.
Bu sayede orta gelirli birçok ailenin konut sorunu çözülmüş oluyor.
Üstelik bunu devlet eliyle yapıyorsunuz.
Ancak sadece yeni binalar yapmak çözüm değil; mevcut sistemin nasıl işleyeceği, kira adaletinin nasıl sağlanacağı da bu işin omurgası olacak.
Avrupa Komisyonu’nun bu hafta yayımladığı rapor çarpıcı...
2014–2024 arasında Avrupa Birliği genelinde konut fiyatları ortalama yüzde 50 artmış.
Ama bazı ülkelerde tablo çok daha sert. Macaristan, Litvanya, Çekya, Portekiz, Estonya, Bulgaristan ve Polonya’da fiyat artışları yüzde 200’ü aşmış.
Bizde bu rakamlar çok daha fazla, bazı yerlerde 10 katından fazla artışlar yaşanıyor.
Avrupa Komisyonu’nun raporuna göre bunun arkasında birkaç neden var. Yüksek faiz oranları, varlıklı yatırımcıların konuta yönelmesi, kısa dönemli kiralamalardaki (Airbnb gibi) hızlı artış, yeni konut inşaatlarının yetersizliği.
Sizce bu nedenlerin tamamı Türkiye için de geçerli değil mi?
Bu tablo özellikle Portekiz’i Avrupa’nın en zorlayıcı örneklerinden biri haline getirmiş.
Turizm ve inşaat sektöründeki kriz, zaten kısıtlı olan konut arzını daha da daraltmış.
Üstelik Portekiz’de boş konut sayısı ciddi bir sorun. Avrupa Komisyonu’na göre kıta genelinde her altı evden biri boş.
Bu oran bazı ülkelerde dramatik boyutlara ulaşmış. Portekiz, Bulgaristan, Romanya, Malta, Kıbrıs ve Macaristan listenin başında.
Türkiye’de de benzer bir tablo oluşuyor.
Deprem sonrası güvenli konut ihtiyacı her zamankinden fazla, ama aynı zamanda kiracılar ve ev sahipleri arasındaki gerilim tırmanıyor.
Tahliye davaları yıllara yayılan bir sabır testine dönüştü.
Oysa bu kadar uzun süren dava süreçleri, sistemin çarklarını kilitliyor.
Boş kalan evler, yüksek fiyatlarla satılamayan konutlar, yatırım için alınan ama kullanılmayan daireler…
Bunların her biri aslında gizli bir konut stoğu oluşturuyor.
Eğer Avrupa’nın hatalarından ders çıkarmazsak, birkaç yıl içinde biz de “her altı evden biri boş” istatistiğine yaklaşabiliriz.
Yeni konut politikaları, sadece üretime değil, adil dağılıma ve sürdürülebilir kiralama modellerine odaklanmalı.
İzmir’in trafiği
İstanbul’dan beter
İstanbul’dan İzmir’e gelen dostlarım; kentin trafiğini görünce “İstanbul’dan beter olmuş” diyorlar.
Gerçekten de pandemiden önce başlayan bir trafik yoğunluğu var.
Kentin ulaşım altyapısı yetersiz ve alternatif yollar gerekiyor.
Fırsat gelmişken iki projeyi hatırlatayım.
Birincisi fizibilitesi biten ve bütün çalışmaları tamamlanan ikinci çevre yolu.
Kent içi trafiğini azaltmak için bunun mutlaka yapılması gerekiyor.
Yoksa bütün araçlar kentin içinden geçmek zorunda bu da merkez trafiğini kilitliyor.
Artık işe gidiş geliş saatleri dışında da İzmir’de trafik var.
İkinci proje ise körfez geçişi...
İki yakanın mutlaka birleşmesi gerekiyor.
Yoksa bütün körfezi karayoluyla gitmeniz gerekiyor.
Çünkü başka alternatif yok.
Kentteki sanayileşme Aliağa, Çandarlı’ya doğru gidiyor.
Yarımada’daki yapılaşma da artıyor.
Çeşme’ye doğru şehir büyüyor.
Dolayısıyla iki yakayı by pass yapacak körfez geçiş projesine ihtiyaç var.
İstanbul’un yükselen grafiği
2025’in ilk dokuz ayı Türkiye kruvaziyer turizmi açısından tarihi bir dönem oldu.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın verilerine göre bin 75 gemi limanlarımıza yanaştı, 1 milyon 710 bin yolcu ülkeye giriş yaptı.
Bu rakam Türkiye’nin bugüne kadar ulaştığı en yüksek seviyelerden biri.
Bir başka ifadeyle, Akdeniz’in mavi sularında dalga boyu artık Türkiye lehine yükseliyor.
Kuşadası’ndan İstanbul’a, Trabzon’dan Antalya’ya kadar hemen her limanda kruvaziyer trafiği yeniden canlanmış durumda.
İstanbul özelinde tablo daha da etkileyici.
Sadece ilk 8 ayda 168 gemi kente yanaşmış, 410 bini aşkın turist Galataport’tan, Sarayburnu’ndan kente adım atmış.
Geçen yıla göre yüzde 53.1’lik büyüme...
Bu sadece bir istatistik değil; küresel turizm pastasında Türkiye’nin yeniden güçlü bir pay aldığının göstergesi.
Peki ya İzmir?
Benim için asıl soru bu.
Bir dönem Doğu Akdeniz’in yıldızı olarak anılan İzmir, o eski kruvaziyer günlerine neden dönemedi?
Hatırlarsınız, Alsancak Limanı’na yanaşan gemilerde müthiş bir hareket vardı.
Kemeraltı’ndan Efes’e, Şirince’den Alaçatı’ya kadar turlar dolup taşıyordu.
Sonra bir şey oldu… Liman yatırımları yavaşladı, güvenlik endişeleri arttı, pandemiyle birlikte gemiler uzaklaştı.
Ama şimdi tablo değişiyor.
İzmir yeniden o eski enerjiyi yakalayabilir mi?
Evet, çünkü şehir hem tarih hem kültür hem de gastronomiyle bu turizmin DNA’sına sahip.
Önemli olan liman altyapısının güçlenmesi, şehir markasının yeniden doğru anlatılması.
Galataport İstanbul nasıl bir dönüşüm hikâyesi yazdıysa, İzmir de bunu başarabilir.
Dünya kruvaziyerinde
yeni bir yön var
Dünya turizmi artık farklı bir döneme giriyor.
Dev gemiler artık sadece bir ulaşım aracı değil; kendi içinde yüzen şehirler.
Yolcu profili değişiyor. Sürdürülebilirlik, yerel deneyim, kültürel temas artık seyahatin ana motivasyonu.
İzmir bu alanlarda çok güçlü bir hikâyeye sahip.

Kordon’un rüzgârı, Agora’nın taşları, Çeşme’nin sakız kokusu, Bergama’nın kadim mirası…
Bu hikâye doğru anlatılırsa, sadece turist değil; hayran kazandırır.
Türkiye kruvaziyer turizminde yeniden büyük bir ivme yakaladı.
Şimdi sıra İzmir’de…
Paylaş