Paylaş
Yine geçen yıl Oxford “beyin çürümesi” kelimesini öne çıkarmıştı.
Cambridge’in 2025 için tercih ettiği kavram ise “parasosyal” oldu.
Bu üç kelimeyi yan yana koyunca ortaya çıkan tablo, modern insanın röntgen filmi gibi geliyor bana.
Bir tarafımız kablosuz; öbür tarafımız eksik, tamamlanmamış. Bir yanda bol seçenek; diğer yanda protezsiz bir yalnızlık sanki. Ya da şöyle de yazabilirim.
Kalabalığın içinde yalnız, bilginin içinde şaşkın, ekranın içinde bağlıyız.
Teknoloji hızlandıkça, insanlık yavaşladı. Bilgi çoğaldıkça, düşünmek zorlaştı. Erişim arttıkça, değer azaldı.
Eskiden bilgiye ulaşmak bir yolculuktu; bugün sadece bir parmak kaydırmanız yeterli oluyor. Doz aşımı da tam burada başlıyor.
Oxford’un “beyin çürümesi” dediği tam olarak bu. Hiçlik üreten her içerik; görünmez, sessiz ama etkili.

YENİ BİR KELİME: PARASOSYAL
Cambridge Sözlüğü’nün 2025 kelimesi.
Bir insanın hiç tanımadığı bir ünlüyle, bir karakterle ya da bir yapay zekâyla “duygusal bağlılık” kurması demek. Biz bu hale “hayranlık” derdik.
Bugün adı daha sofistike oldu. Parasosyal ilişkilerden bahsediyoruz.
Taylor Swift evlenecek diye dünya çapında yas tutan gençler var. Oysa aynı gençler komşusunun adını dahi bilmiyor.
Bir Streamer yayını kapattığında insanların “Beni neden terk etti?” diye ağladığı bir dönemde yaşıyoruz. O yayıncı onların varlığından haberdar bile değil.
Ve şimdi işin içine yapay zekâ giriyor.
Gazetede, sosyal medyada, terapide birçok insan, bir algoritmayla duygusal bağ kuruyor. Onu “anlayan”, “kabul eden”, “dinleyen” bir arkadaş sanıyor.
O yüzden parasosyal kelimesini yeni insan modelinin prototipi olarak da yorumlayabilirsiniz.
BAĞ KURMAYI UNUTTUK BAĞLANMAYI ABARTTIK
Dijital çağ, insanı yalnızlaştırmadı; insan yalnızlığı dijitalleştirdi. Hepsi aynı hikâyenin farklı kelimeleri...
Bu üç seçilmiş kelime bize bir şeyi anlatıyor. Biz yeni bir döneme girdik. Adını henüz koymadık belki ama işaretleri ortada.
İnsan ilişkilerinin yerini hızlı tüketilen duygusal simülasyonlar alıyor. Kelimeler sadece kavram değil, bir uyarı sireni benim gözümde.
Belki gelecekte duygularımızı yapay zekâ uygulamalarında depolayacağız.
Belki hatıralarımızı bir algoritmanın hafızasına emanet edeceğiz.
Belki sosyal ilişkilerimizin yarısı üstü örtülü parasosyal bağlardan oluşacak.
Belki 2030’un kelimesi “gerçeklik açığı”, 2035’in “insan yorgunluğu” olur.
Kim bilir...
Cevabı zaman verecek.
AYASOFYA’DA BAŞLAYAN DENEYİM ROMA’YA GİDİYOR
ROMA’ya giden herkesin telefonunda bir Kolezyum karesi vardır. Benim var örneğin...
O kartpostal görüntüsünü bir Türk şirketi başka bir hikâyeye dönüştürecek. Haberi okuduğumda hoşuma gitti.
DEM Müzecilik’i Ayasofya Deneyim Müzesi’nden biliyoruz. Efes’te müzeye birkaç kez gittim. Teknolojiyle tarihi anlatmayı, sadece bir ekran işi değil; bir kültür işi haline getirdiler.
Şimdi aynı ekip, Roma’da Kolezyum’un hemen yanında 1000 metrekarelik bir immersive müze hazırlıyor. 2027’de açılması planlanıyor.
İçeride Antik Roma sokakları, Kolezyum’un inşası, gladyatörlerin hikâyeleri, İmparatorların dönemleri olacak.

DEM’in Başkanı Uğur Esin, “Türkiye’de ve dünyada 18 müzenin hayata geçirilmesinde önemli rol oynadık. Geleneksel müzecilikle teknolojiyi buluşturduk. Deneyim müzeciliği akımının Türkiye’deki ilk temsilcisi olduk” diyor.
Dünyada müzecilik çok hızlı değişiyor. Artık çocuklar tek bir tablete on müze sığdırıyor. Ama aynı çocuk, 3D bir hikâyenin içine girdiğinde gözleri parlıyor. Gençler için tarih; artık bir “yazı” değil, bir deneyim.
Uğur Esin’in “Kültür sadece korunmaz; hissettirilir” sözünü de çok sevdim. Bugünün dünyasını çok doğru anlatan bir cümle.
2027’de yolum Roma’dan geçerse ilk gideceğim adres de burası olur.
Çünkü Kolezyum’un hikâyesini bu kez İtalyanlar değil, biz anlatacağız.

BİR RESME 55 MİLYON DOLAR VERİR MİSİNİZ
Veren oldu.
Frida Kahlo’nun 1940 tarihli otoportresi “El Sueno (La Cama)”, Sotheby’s’te 54.7 milyon dolara satılarak bir kadın sanatçının eserine ödenen en yüksek rakam oldu.
Eser 30 yıldır ortada yoktu; müzayededen önce Londra’dan Hong Kong’a kadar birçok şehirde sergilendi.
Tabloda Frida, gökyüzünün ortasında bir yatakta uzanıyor; üstünde bir çiçek buketi var.
Frida’nın hayatını bilmeden bu tabloyu anlamak mümkün değil. 1925’te geçirdiği kazada tramvayın demir çubuğu vücudunu delip geçti.
Sonuç; ömür boyu süren ağrılar, onlarca ameliyat, kangren nedeniyle kesilen bir bacak, çocuk felci sonrası fiziksel sorunlar...
Ama ailesi ona yatakta resim yapabilmesi için bir düzenek kurduktan sonra Frida aynaya bakıp otoportreler çizdi. Acıyla mücadele ettiği dönemler aynı zamanda en üretken yılları oldu.

“Ben ölmedim. Yaşamak için bir nedenim var. O neden de resim yapmak” Frida’yı anlatan en güzel cümleydi.
Peki 55 milyon dolar neyin bedeli?
Kahlo’yu bugün bir ikon yapan şey tam olarak bu bence. Acıyı saklamadan, süsleyip romantikleştirmeden resmetmesi. Kendi kırılganlığını bir kimlik haline getirmesi.
Belki de bu yüzden bugün onun adı sadece müzelerde değil, kültürde, popüler sosyal söylemde, kadın hareketlerinde, sanat tarihinde hâlâ bu kadar güçlü yankı buluyor.
Ve belki de bu yüzden, 55 milyon dolarla rekor kırıyor.

Paylaş