Paylaş
Sadece otel doluluk oranlarına değil, o otellerin içindeki hikâyelere, meydanlarına, sokaklarına, sesine inanırım.
İşte o yüzden bu yazıyı Türkiye’nin son yıllarda en heyecan verici markalarından biri için yazıyorum.
Türkiye Kültür Yolu Festivali.
2021’de Beyoğlu Kültür Yolu Festivali olarak başladı bu serüven.
O zaman 2 bin sanatçı, 80 noktada 380 etkinlik vardı.
Bugün gelinen noktaya bakın.
7 bölge, 20 şehir, 45 bin sanatçı, 6 bin 800 etkinlik.
Artık her yıl büyüyen, dünyanın en kapsamlı kültür-sanat markalarından biri haline geldi.
Ve bu hafta Antalya’da 2025 sezonu kapanıyor.

KÜLTÜR TURİZMİN AKÜSÜ GİBİDİR
Bakanlık bu projeyle bence çok doğru bir denklem kurdu.
Kültür,
turizm eşittir; sürdürülebilir ekonomi.
Festival; bir şehrin ekonomisini, bir bölgenin esnafını, bir otelin mutfağını da hareketlendiriyor.
Bakın, milyonlarla ifade edilen ziyaretçi sayısı yalnızca istatistik değil.
O milyonlar şehirlerin sokaklarında nefes alıyor.
Yerel sanatçının atölyesine uğruyor, yerel bir lokantanın masasında oturuyor, bir ebru yapan sanatçının yanında fotoğraf çektiriyor.
İşte o zaman turizm sadece ekonomi olmaktan çıkıyor; bir toplumsal hareketliliğe dönüşüyor.
YAŞAYAN MİRASIMIZ DA SAHNEDE
Festivalin bir başka güzel tarafı var; “Yaşayan Mirasımız” bölümü.
Ahşap oymacılığı, ebru, telkâri, taş işlemeciliği, kumaş boyama, sema talimi...
Benim için o sahnelerde bir konserden daha büyüleyici şeyler oluyor.
Bir usta, 40 yıllık el alışkanlığını bir çocuğa devrediyor.
Bir kültür, bir başka nefeste yeniden doğuyor.
Ve o çocuklar...
Her şehirde kurulan “Çocuk Köyü”nde; müziği, dansı, tiyatroyu orada tanıyorlar.

Belki de ileride bu ülkenin en iyi sanatçıları o çadırlardan çıkacak.
Bu yıl 20 şehirde festival; ama 2026’da tablo büyüyor.
Aydın, Eskişehir, Kahramanmaraş, Mersin, Ordu ve Sakarya da ekleniyor.
Toplam 26 şehir, 8 aya yayılan bir takvim...
Bir anlamda “Anadolu Şenliği”.
Sonraki yıl Balıkesir, Denizli, Hatay, Kocaeli, Muğla ve Tekirdağ da geliyor.
Yani kültür treni hızla ilerliyor.
Bence Türkiye Kültür Yolu Festivali, son yıllarda bu ülkenin en akıllıca kurgulanmış kamu markası.
Çünkü hem yerel hem evrensel; hem ekonomik hem estetik.
Evet, ben turizmin itici gücüne inanıyorum.
Ama bu gücü en güzel anlatan şey, bir ülkenin kültürüdür.

BİR YÜRÜYÜŞLE BAŞLAYAN FİKİR
FESTİVALİN çıkış noktasını, projenin direktörü Selim Terzi şöyle anlatıyor.
“2021 yılında Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy ile İstiklal Caddesi’nde yürüyorduk. Beyoğlu’nda yenilenen kültürel mekânların halkla daha güçlü buluşmasını konuştuk. Sayın Bakanımızın vizyonuyla bu fikir, uluslararası ölçekte bir festivale dönüştü.”
Kısacası fikir sade...
Sanatı, insanla yeniden buluşturmak.
Selim Terzi’nin verdiği bir örnek, bu etkinliğin ekonomik boyutunu net biçimde ortaya koyuyor.
“Festival dönemlerinde şehirlerde otel dolulukları artıyor, restoranlar ve yerel işletmeler ciddi bir canlılık yaşıyor.
Bir esnafımız ‘9 günde 3 aylık iş yaptım’ dedi.”
Festivaller, şehirlerin ekonomisini canlandırıyor, iç turizmi hareketlendiriyor.
Yalnızca sanatçılara değil, esnafa, üreticiye, işletmeciye doğrudan katkı sağlıyor.
Selim Terzi diyor ki...
“Biz bu festivali kısa süreli bir kültür etkinliği olarak değil, şehirlerin kalkınmasına, kültür ekonomisinin büyümesine ve Türkiye’nin yumuşak gücüne katkı sunacak uzun soluklu bir kamu yatırımı olarak görüyoruz.”
Festival, Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın küresel stratejileriyle de destekleniyor.

YELDA İPEKLİ’YE CEVABIMDIR
MARKA yaratıcısı ve stratejisti Yelda İpekli’nin bir toplantının tam ortasında bir soru aklına takılıyor.
Soru şu...
“Gri, kirlenmiş bir beyaz mıdır? Yoksa açılmış bir siyah mı?”
Yelda gibi benim de arada böyle zihni sinir sorular aklıma gelir.
Benim yanıtım şöyle...
Bazen zihnim, slaytların düzenli satır aralarından kurtulup bambaşka yerlere gider; rakamların soğukluğundan çıkıp, renklerin ve duyguların sıcaklığında gezinir.
Belki de hayatın kendisi böyle bir yerdir.
Beyaz kadar saf değiliz, siyah kadar keskin de.
Çoğumuz griyiz.
Kirlenmiş bir beyaz kadar pişmanlık taşıyoruz, açılmış bir siyah kadar da umut...
Yelda İpekli
GRİ ARADA KALANLARIN RENGİ
Gri, her zaman “arada kalanların” rengidir.
Karar veremeyenlerin değil, düşünenlerin...
Çünkü düşünmek, zaten bir arada kalma hâlidir.
İki uç arasında sıkışan bir dünyada “gri” olmak çoğu zaman zayıflık sayılır.
Oysa belki de gri olmak hem siyahı, hem beyazı anlamanın tek yoludur.
Zira hayat, keskin çizgilerle değil; geçişlerle, tonlarla, nüanslarla örülüdür.
Bazen bir toplantının ortasında bir renk, bir kelime, bir cümle bize insan olmanın özünü hatırlatır.
Çünkü bazen siyahın gölgesinde beyaz parlar; bazen beyazın içinde siyah dinlenir.
Ve insan, tam o aralıkta; gride kendini bulur.
İşte benim de bir toplantı ortasında kendi kendime verdiğim cevap...
BAZILARINA GÖRE DELİ BAZILARINA GÖRE DAHİ
YELDA İpekli hep Steve Jobs’un Apple’ın felsefesini anlatan şu sözleri hatırlatır. Ben de çok seviyorum. Deniliyor ki...
“Çılgınlar, uyumsuzlar, asiler, baş belaları, eski köye yeni adet getirenler. Onlar kural düşkünü değildirler ve statükoyu umursamazlar. Onlardan yararlanabilir, onlara karşı çıkabilir, onları yüceltebilir veya alçaltabilirsiniz. Yapamayacağınız tek şey onları görmezden gelmektir; çünkü onlar değişim yaratanlardır. Onlar, insanlık koşusunu bir adım ileri götürenlerdir. Bazıları onlara deli diyebilir. Bizim için onlar birer dâhidir. Dünyayı değiştirecek insanlar, onu değiştirebileceklerini düşünecek kadar çılgın olanlardır.”
Yelda da böyle bir kadındır.
Dünyayı değiştirmek isteyenlerden...
Paylaş