Yeni Yıla girmek bizim işimiz

Bir tanecik yay burcu arkadaşlarımızın doğum günleriydi, Pare’cikle yıl dönümümüzdü derken Aralık ayının her haftasını kutlamalarla geçirmiştik.

Dolayısıyla vücudu aşırı dozda kutlamaya maruz kalan Caner bey kendini önümüzdeki yirmi beş yıl eve kapatmak istediğini ve hatta mümkünse koltuktan hiç kalkmak istemediğini söylemişti. Caner bey için özel olarak hazırladığımız Xbox, spor programları ve kumandadan oluşan yaşam ünitesi sayesinde kendisi sonsuza kadar yaşayabilirdi, hatta hiç yemek vermesem, biraz zorlasa fotosentez yoluyla yaşamına bu şekilde devam edebilirdi bile. Lanet olsundu içimdeki Pare sevgisine, onun bitki olmasına gönlüm el vermediği için, ben de özel olarak hazırladığım yaşam ünitesiyle biraz şarj olmasına müsade edip, zemini Denizz Aşırı yeni yıl kutlaması için hazır hale getirdim. Sonuçta vicdanlı olduğum kadar da plancıydım.

Yılbaşında evde olmak istediğimi söylerek girdim konuya. Caner’i can evinden vurmuştum. Tabii ki bu fikrim karşısında bir dakikalık saygı duruşunun ardından bir süre de ayakta alkışladı beni. Henüz başına geleceklerden habersizdi kendisi… Daha sonrasında yılbaşını evde geçirme fikrini en yakın arkadaşlarımla paylaştım. Alkışa doyamıyordum, bu fikrim dostlar camiasından da takdirle karşılanmıştı. Yeni yıl partisi için bana ilk olarak herkesin kolay ulaşabileceği, salonunda on beş yirmi kişiyi rahatça ağırlayabileceğim bir ev lazımdı. Bu evi bulmam çok zor olmadı, tabi ev sahibini ikna etmem de. Sonuçta plancı olduğum kadar da canından bezdiren bir ikna kabiliyetim vardı.

Pare Event yönetim kurulu başkanı olarak, dünyanın en yaratıcı fikri olan “ Red Party” konseptini de devreye soktum. Yeni yılda hiç kimsenin aklına gelmeyecek bu konsept sayesinde tüm konuklarımız kırmızı giyinecek, partideki en ufacık detay bile kırmızı olacaktı. Nedense kimse buna da itiraz etmemişti. Kendimden korkmaya başlamıştım. Herkesi ve her şeyi organize ettikten sonra sıra Caner’le konuşmaya gelmişti. Yılbaşını kutlamak üzere yaklaşık yirmi kişinin davetli olduğu, kırmızı konseptli ev partisi için kollektif bir çalışma içerisinde olduğumdan bir haber olan Caner bey, evde baş başa mandalina yiyeceğimizi sanıyordu. Kendisini en sona bırakmıştım çünkü itiraz etme şansını ne kadar sıfırın altında eksi bin beş yüze çekebilirsem o kadar iyiydi. Her zamanki gibi başlarda yine mırın kırın etse de, kırmızı tişört denerken oldukça neşeli bile gözüktüğünü söyleyebilirim. Her şeyi bu kadarla sınırlı sanan Caner’in beni tanımadığını düşünmeye başlamıştım, çünkü yılbaşı masasını süslemek için Fethi Paşa Korusuna kozalak toplamaya gideceğiz dediğimde benim minik Sezen Cumhur Önal’ım, birden Rasim Ozan Kütahyalı’ya dönüştü.

Kozalak olmadan o yılbaşı sofrası da olmazdı. Bu kararım da kesindi bunu da yayalımdı. Bu yüzden bana en son “ kozalak obsesifisin” diye hönküren Caner bey psikolojide yeni bir çığır açtığından da habersizdi. Ben dört yıl sosyoloji okudum, milyorlarca psikoloji ek dersi aldım “ kozalak obsesifi” diye bir kavramı ilk kez kendisinden duyuyordum. Daha önce hiç duymadığım bu kavram başta beni çok güldürse de sonradan çok etkilendiğimi itiraf etmek isterim. Sonuçta bilgili erkekler beni her zaman etkilemiştir. Bu psikolojik tespitinden ötürü Caner bey de benden yüz points almayı başarmıştı.

Psikolojik tespitler konusunda olduğu kadar en güzel kozalakları toplama konusunda da başarılı olan Caner bey kalbimi yine fethetmeyi başarmıştı. Başlarda kırmızı masa örtüsü bulamadığımız için beyaz masa örtüsü serme konusuda beni ikna etmeye çalışsa da başarılı olmayacağını anlayınca kırmızı masa örtüsü direnişim de olumlu sonuç buldu. Sonuçta asla pes etmeyeceğimi bilmesi gerekiyordu.

Yeni yıl kutlaması benim için “ sadece” giyinip süslenip, dostlarla bir araya gelip yiyip içip, eğlenmekten ibaret değildi. Hiçbir zaman da olmadı. Benim yeni yıl kutlamam sabahın erken saatlerinde başlar. Sokak hayvanlarına mama veririm. Yardıma ihtiyacı olan çocuk veya yaşlılara yardım ederim. En azından gülümsetirim. Gün içinde insanları mutlu etmek için bir şeyler yaparım. En pozitif halimi takınırım. Sonra da yine dostlarımla bir araya gelir sabaha kadar eğlenirim. Çünkü ben önümüzdeki tüm yılın böyle geçmesini isterim.

Isınma ve yiyecek bulma umuduyla bir markete giren minicik kediciği tepikleyerek marketten dışarı atan insan görünümlü mahlukat yüzünden sinir krizi yaşamamı saymazsak, 31 Aralık cumartesi günü benim için son derece pozitif geçiyor, sokaktaki canlara ve insanlara faydalı olmanın haklı mutluluğunu yaşıyor ve önümüzdeki tüm yılın da böyle geçeceğine inanarak içim aşırı dozda umut doluyordu.

Akşam olduğunda, arkadaşlarımızla birlikte güle oynaya hazırladığımız yemekler kozalaklı masamızda yerini alırken, herkes bir an önce bize birçok acı yaşatan 2016’yı kapatıp, yep yeni umut dolu bir 2017’ye girmek istiyordu. Daha önce bir yılın bitip, yeni bir yılın başlayacak olmasına bu kadar sevindiğimizi görmemiştim. Biz tüm umutları 2017’ye yüklemişken, hayal kırıklığı yaşamamız da gecikmedi. Daha yeni yılın ilk saatlerinde yeşeren umutlarımız, kalplerimiz karardı. Umutları bir günden, yeni bir yıldan beklemek belki de aptalcaydı. Biz birlik olamadığımız, birbirimizi daha çok sevmediğimiz, daha çok okuyup daha çok öğrenmediğimiz sürece bizi değil 2017, 2127 gelse kurtaramazdı. Ben artık umudu 2017’den değil, insanlıktan bekliyorum. Çünkü daha çok sevgiyi bize 2017 değil, sadece insanlık verebilir biliyorum. Üstadın da dediği gibi “Dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”  

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Siz Hiç Klorofile Ekmek Bandınız Mı?

Buruk bir Temmuz akşamıydı…

Güneş boşuna batıyor, kuşlar boşuna uçuyor, trafik boşuna akıyordu. Her şey çok anlamsızdı. Tatil bitmişti, İstanbul’a dönüyordum. Kendimi inanılmaz keyifsiz hissediyordum. Üzerime aşırı bir ağırlık çökmüş, adım atamayacak, nefes alamayacak haldeydim. Sürüne sürüne eve geldim, bari bir duş alayım da bu haleti ruhiyem geçsin dedim. Gördüğünüz gibi eski Türkçe yazmaya başladım, düşünün ne kadar ağırlaştım. Neysesine gelirsek duştan çıktım, ağırlık hissiyatı hala devam ediyor. O sırada banyodaki tartıyla göz göze geldik. Fonda, katilin kızı karanlık ormanda kovalama müziği duyuldu. Dındındındındındın… Katil kıza, ben tartıya yaklaşıyordum. Korkunç Bir Film 8- Tatilde Kilo Aldım çok yakında Denizz Aşırı Sinemalarındaydı…

Tamam kabul ediyorum, beş günde Ege Denizinin tüm su altı stoklarını tüketmiş olabilirdim, ama diyetisyenim bir keresinde uçak yolculuğu vücutta ödem yapar demişti. Yoksa beş günde üç kilo almamı, ateistler bile gelse açıklamayazdı. Ödemdir o ödemdir diyip, ağlayarak yatağa gittim. Ama sabaha kadar bu beş günün kalori hesabını yapmaktan uyuyamadım, bütün bunlar yetmezmiş gibi rahmetli matematik örtmenime mezarında iki ters bir düz haroşe yaptırdım ama işin içinden çıkamadım. Tamam yedim kabul ediyorum, bizde inkar yok. Tamam garson bu sana fazla dedi siparişlerimin yarısını getirmeme cesaretinde bulundu restoranı bir birine kattım, yetmedi altı tane ara sıcak siparişiyle rekorlar kitabına adımı altın harflerle yazdırdım, tamam deniz mahsüllü spagettiye kafamı soktum bunların hepsini kabul ediyorum. Ama atladığımız bir şey var, yediğim kadar da yüzdüm arkadaşlar. Sizi temin ederim sudan çıkmadım. Yavru bir mobidik gibi suyun altını üstüne getirdim, ordan oraya fış fış yüzdüm. Ellerim buruş buruş nonnik nine olmadan da sudan çıkmadım. Ama demek ki yediğin kadar yakacaksın formülü bende işlemiyor, hiçbir zaman yaktığım yediğimin önüne geçemiyormuş. Hayır şu meretler, geldikleri gibi gitseler hiç sorun olmayacaktı ama ne yediysem içimde kaldı. En son kulağımdan kalamar, burnumdan karides çıkar diye düşünüyordum ama siz yabancı değilsiniz en ufacık bir çıkış sağlanmadı. Atalarımız hiç üşenmemiş, oturmuş yemiş yemiş yapamamış deyimini tam olarak benim için söylemişlerdi.

Ben bunların hepsini düşünürken uyuya kalmışım. Sabah uyandığımda ödemdir inşallah amin Yarabbim konuyu biliyorsun sen bana yardım diyerek tartıya koştum. Sonuçlar LYS’de olsa ben üçüncü tercihlere kalmış, en az beşinci kayıt döneminde istediğim üniversiteye kayıt olmuştum diyim ben size. Hatta yetmemiş annem gelmiş, Ayşe teyzenin kızı yüzde onluk dilime girmiş, sen kaçıncı dilimdesin diye sormuştu. Benimse şuan aklım fikrim tatilde yediğim dilim dilim zeytinyağlı yunan ekmeklerindeydi. Son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var isimli şarkı Deniz için gelsindi. Pencereyi açıp, “ bağırın ulan iyi ki yulaf var diye ” şeklinde haykırdım, ardından ananasımı yulafıma katıp kahvaltımı yaptım. Ofise gittiğimde herkesin bronzluğumu değil, tatilde aldığım kiloları konuşmaya başladığını fark ettim. Bunda sevgili patroşkamın da rolü esirgenemez tabi. Herkesin içinde bana, duydum ki bütün Yunan adasını yemişsin Deniz demeseydi iyiydi. “ Çocuklar Duymasın’da bir rol var, şişman bir kız. Sen oyna” diye de ekledi. Aman Tanrım 1. Bölüm 23 Temmuz’da yayınlanacaktı, çekimler ise çoktan başlamıştı. Oyunculuk kariyerime şişman bir kızı oynayarak başlamaya hiç niyetim yoktu. Benim acilen kilo vermem gerekiyordu, televizyona tombalak bir şekilde çıkamazdım. Son aldığım kilolardan hızlı bir şekilde kurtulmamın tek bir yolu vardı: Detoks!

Detoks bittiğinde şok edici bir gerçekle yüzleştim. Detokstan sonra hemen eski beslenme düzenine geçemiyormuşuz. İki hafta kadar yine hafif ve sağlıklı beslenmemiz gerekiyormuş. Yoksa yaptığımız detoks boşa gidermiş. Yani benim menemene ekmek banma hayalim de böylece yıkılmış. Gökten yine üç tane yeşil elma düşmüş. Masal mutlu sonla bitmemiş.... İyi tarafından bakarsak ben bu sayede üç kilo verdim. Başlarda sabahları kefir içmeyi, yulaf yemeyi, öğlen ve akşamları da sadece sebze ve salatayla beslenmeyi sorun etsem de şimdi alıştım. Bu yazıyı size geçen haftaya göre üç kilo daha hafif yazıyorum. Sanırım bunun duygusu, deniz mahsüllü spagettiden daha lezzetli =)

23 Temmuz, yani önümüzdeki pazar akşamı Çocuklar Duymasın Kanal D’de başlıyor. Ben de İrem karakteriyle evlerinize konuk olacağım. İlk bölümlerde biraz tombalak olabilirim, ama ilerleyen bölümlerde Adriana Lima’yla yarışırım. Aman Metin Hara duymasın! Başta diyet ve oyunculuk olmak üzere, diğer tüm #denizzasiri maceralarım için @denizzgok instagram hesabıma beklerim. Sizi seviyor ve çok öpüyorum. Maydonozla, klorofille, aloe verayla kalın. Örtmen geldi bye…

Yazının Devamını Oku

Denizz Aşırı Kos “ Midye Saganaki Çokzel Ben Yine Gelecek”

Yıllardan 1992, hesaplarıma göre de aylardan Temmuz’du. Annem “ Esmiyor Mustafa” dese de babam yolundan dönecek gibi değildi. Ok yaydan çıkmıştı.

Annem ve babam sanki beni bu dünyaya hunharca çalışayım diye göndermek için çalışmalara başlamıştı. İşte temellerimin atıldığı o günden bugüne tam tamına 25 yıl geçti ve ben hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu bir Temmuz gününde, sanki anamın karnından bunun için doğmuşçasına hunharca çalışıyordum. Derken ofiste bu zamana kadar duyduğum en güzel şey duyuldu. O an hayat durdu, kuşlar sustu, trafik kitlendi, telefonlar artık çalmıyordu… Herkes bir dakikalık saygı duruşuna kalktı, sirenler çalmaya başladı. Patroşkam tatile çıkıyordu!

              Patroşka, muhtemelen hepimizin şuan ağzından yüzünden burnundan her yerinden öpmek istediğimiz şahsiyete “ aa ben yokum ben beş günlük bir tatile çıkıyorum, dönünce görüşelim” demişti. Bu patroşkamın bu güne kadar ağzından dökülen en aşırı bal ötesi cümleydi. Tüm ofis saygı duruşunu bitirdi ve hep bir ağızdan BİR DAHA SÖYLE dedi! O telefonla konuşurken ben de bulaşık bırakmayı hiç sevmediğimden tabağımı son kalan ekmek parçacığımla sıyırıyordum ki, radar ötesi kulaklarım tatil, beş gün, gidiyorum, yokum kelimelerini duyunca, son lokmam boğazımda kalıyordu. E o yoksa, benim şirkette ne işim vardı? Sonuçta benim yerim onun yanıydı. Hayat bu neler gösterir bilinmezdi ama yan yana olamasak bile ayrı ayrı tatillerde olabilirdik. Patroşka karşı tarafa “ hadi görüşürüz” dedikten sonra, telefonu kapatma tuşuna basana kadar ben “ e ben de siz yokken tatile gideyim o zaman” demiştim bile. Zaten o her zaman benim hızımı takdir etmişti. Şimdi onu yanıltmanın hiç sırası değildi. Yine o “ tabi gidebilirsin” diyene kadar ben uçak biletlerini almış, merkezi bir yerden otel arayışına girmiştim bile. Tüm bu yaşananların üzerinden yirmi dört saat bile geçmeden ben Yunanistan’ın güzide adası Kos’taydım beybisiler. Ertesi sabah 06.00 uçağıyla Bodrum’a, Bodrum’dan da 09.30 feribotuyla da Kos adasına geçtik. Hiç yabancılık çekmedim çünkü, Kos’ta Yunanlı’lardan daha çok Türk’ler vardı diyebilirim. Tüm yol boyunca hayalini kurduğum deniz mahsüllü makarnaya, greek salataya, midye saganakiye, kalamar dolmalarına kavuşmama çok az kalmıştı. Prensip olarak bir otelden beklentim sadece klima, merkezilik ve ucuzluk olduğu için, bir saatlik bir feribot yolculuğunun ardından adanın en merkezi ve en ucuz oteli olan Karis Hotel’e doğru yola koyulduk. Bir an önce bavulumu bırakıp, kendimi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi atıp, sonra da o mobidikliğin hakkını verecek şekilde Ege denizinin tüm su altı stoklarını tüketmem gerekiyordu. Tatil için Yunanistan’ı tercih etmemin siz deyin yüzde yetmiş, ben diyeyim yüzde seksen nedeni hiç tartışmasız yemekleriydi. “Denizden babam çıksa yerim” tam anlamıyla beni anlatan bir cümleydi.

                 Tatile giden her Türk gibi biz de hangi plaja gitmeliyiz, en güzel yemeği nerede yeriz çalışmalarına daha Türkiye’den başlamış, yol boyunca da TripAdvisor yorumlarını okumuştuk. Ne kadar yorum okursanız okuyun, hiçbir yorum daha önce oraya giden ve deneyimlerini sizle paylaşan bir kankuli yorumu kadar değerli değildi. Her zaman söylerim schengenli bir sevgili ve schengenli bir kankuli hayat kurtarırdı. Adanın en tontik plajlarından Tarzan’a gittik. Tarzan’ın çalışanlarından biri mübadele zamanı Darıca’dan Kos adasına geçmiş bir Türk’tü. Onun gibi çalışanların çoğu da Türkçe biliyordu. Denizi, yemekleri, güler yüzleri, servisleri her şey şahane ötesiydi. Zaten buraya kadar gelmişken Kos’un en ünlü plajları Paradise’a ve Tigaki’ye de gidelim diyip, iki günü buralarda geçirsek de tatilin geri kalanını kürkçü dükkanına geri dönerek Tarzan’da geçirdik. Bu tatil, Ege denizinin tüm su altı stoklarını tüketmek dışında bir amacım daha vardı tabi. Yurda döndüğümde herkes benim arkamdan “ bir Eda Taşpınar değil ama yine de bronzlaşmış” demeliydi. En azından aşırı peynir ötesi rengim biraz kırılsaydı be, biraz karamel çikolata seviyesine gelseydim diye düşünüp bir saat ön bir saat arka yatıp tatilin ilk gününden haşlanıp soyulma rekorumu bu yıl da elimden bırakmamıştım. Caner’in pigmentleri beni bu yıl da yenmiş, tüm tatilini 50 faktör güneş kremi sürüp, şemsiyenin altında yatarak geçirmesine rağmen gelenek bu yıl da bozulmamıştı. Ben kırmızı beyaz köfte piyaz görüntüsündeyken, onun yanımda zenci gibi dolaşması sinirimi bozuyordu.

                   Dünya üzerindeki tüm yağları bedenime sürüp, Eda Taşpınar bronzluğuna ulaşacağım derken yağlı güreşçi Orhan amcaya dönmüştüm. Zaten hedeflediğim kiloya ulaşamadığım için, kırmızı ipli bikiniyle Yunan sahillerini sarsma planım da suya düşmüştü. Madem bronz tenimle de ortamı coşturamıyordum e bari şu sahillerde bir yoga yapayım da, ortam kırmızı saçlı bir yogini görsündü dedim ve başladım plajda yoga yapmaya. Sen misin kumda yoga yapan, artistlik yapacağım derken gözüme kum kaçırdım ve tüm kum taneleri lensime yapıştı. Bu aşamadan sonraki iki-üç saat bende yok, çünkü hiçbir şey göremedim. Gözlerim tekrar görmeye başladığında, en iyisi ben uslu uslu oturayım ve kitap okuyayım dedim. Özellikle bu yaz tatili için ayırdığım biricik kitabım Leydi’yi çantamdan çıkarıp okumaya başladım. “ Hiçbir aşk yarım kalmaz, yüz yıllar sürse bile” cümlesiyle yola çıkan kitap, Cihan ve Sophie adında iki aşığın 16. yüz yıldan bu güne kadar uzanan destansı aşkını konu ediyordu. Aşk hikayelerini her zaman çok sevmişimdir ama şöyle söyleyeyim, böylesini daha önce hiç okumamıştım. Cihan ve Sophie’nin beş yüz yıllık büyülü aşkını çok sevdim. Tatilimin daha keyifli ve romantik geçmesini sağladığı için kitabın yazarı Sinan Biçici’ye buradan teşekkür ederim.

                Kendimizi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi atmamız bittiyse adanın en ünlü restoranı Nick The Fisher Man’e gidelim dedik. Zaten boş masa bulmanın çok mümkün olmadığı bu restoranda daha önce rezervasyon yaptırmamız gerektiğini bildiğimizden, o işi erkenden halletmiştik. Nick The Fisher Man’de kendime verdiğim sözü tutmuş ve Ege denizin tüm su altı stoklarını bir gecede tüketmiştim. Orada yediğim kalamar dolması hala rüyalarıma giriyor diyebilirim. Sadece onun için bile Bodrum’dan bir feribotla Kos adasına geçebilirsiniz. Kos adasının gece hayatı da çok renkliydi, muhteşem bir barlar sokağı vardı. Nerede oturursanız oturun eğlence garantili bu yerlerde, içki de sanıldığı kadar pahalı değil. Birbirinden lezzetli ve değişik kokteyller deneme şansınız varsa da kendinizi kaybetmemenizi, Euronun 4.13 olduğunu unutmamanızı öneririm =) Yetişkin bir Türk olarak, kendi adıma sadece Nick The Fisher Man’de Yunan ekonomisini ayağa kaldırdığım için, barlarda çok coşmadım. Zaten ben coşmak istesem de midem buna izin vermedi. Fesata ramak kala kendimi otele attım, ve yarın sadece greek salata yiyeceğim diye kendime söz vererek uykuya daldım.

                     Sözümü tutabildim mi tabii ki tutamadım. En son Zia tepesinde bana siparişlerimi getirmemekte ısrarcı olan garsonla kavga ederken buldum kendimi. Adam inatla, bu siparişler size fazla yiyemezsiniz diyor ve cheese saganakimi iptal etmeye çalışıyordu. Bana her şeyi de ama cheese saganakini iptal ediyorum deme abicim dedim ama adamı ikna edemedim. Çıldırmamak elde değildi. Güneşin en güzel battığı yerde, Cem Karaca’nın 1980 darbesi döneminde oturduğu ve Bodrum’u izlediği yerde Zia tepesindeydim. Usta sanatçının Bodrum’a bakarak “ oh be” şarkısını yazdığı yerde, uzomu şerefine kaldırmak istiyordum ama garson abi bana cheese saganakimi getirmiyordu. Düşünebiliyor musunuz? Gel de iki ülke arasında krize sebep olma şimdi. Bak abi dedim sen beni tanımıyorsun, ben bu masadaki her şeyi yiyebilme gücüne sahip bir insanım. Hadi senin de gönlün olsun greek salatayı iptal et ama saganakimi getir bana dedim. Müzakereler sonucunda adamı ikna etmeyi başarmıştım. Gecenin sonunda adam haklıymış beyler dağılalım moduna geçsem de, yiğitliğe kaka sürmemek için söylediğimiz her şeyi yedim. Ve bu mini tatilde Yunanistan’ın güzide adası Kos’un hastanesini de görme fırsatını elde ettim. İşte bu sefer gerçekten mide fesatı geçirmeyi başarmıştım. Neyseki aynı şikayetten dolayı kendini Yunan hekimlerine emanet eden ilk Türk ben değilmişim. Genelde rekorlardan rekor beğenirim, ama bu sefer klasik bir Türk hastalığına yakalanmıştım. Yunanistan’da mide fesatı geçirmek!

                  Tatilden döndüğümde bir karar aldım. Üç gün boyunca hiçbir şey yemeyecek, detox yapacaktım. Bu üç gün boyunca sadece, detox içeceklerimle beslenecek açlıktan ölsem de en ufacık bir şey yemeyecektim. Bir iç temizliği şart olmuştu. Şuanda detoxun ikinci günündeyim. Bu yazıyı müthiş bir açlıkla ve baş ağrısıyla yazıyorum. Şimdi bana kaybolan saganikilerimi verseler diye ağlıyorum ama sesimi duyan yok beybisiler. Çok acıklı bir durumdayım. Bir an önce salı olsa da menemene ekmek bansam diye dualar ediyorum. Siz yarın bu yazıyı okurken, yiyeceğiniz menemene benim için de bir adet yumurta kırmayı unutmayın. Masaya benim için de bir adet çay bardağı koyun, yediğiniz beyaz peynire benim için teşekkür edin. Neyse ben daha fazla yazamayacağım, çünkü göz yaşları sel. Tatilin de, bir #denizzasiri hikayenin de sonuna geldik. Ben detoxu biraz da uykuya tutturayım. Size bol yumurtalı menemenler, mutlu haftalar dilerim. Kos tatili fotoğraflarım ve detox maceralarım için @denizzgok instagram hesabıma beklerim. Örtmen geldi bye!

                 

Yazının Devamını Oku

Geçenlerde yine Şeyma Subaşı’nın dedikodusunu yapıyoruz

Size bu satırları Yunanistan’ın güzide adası Kos’tan yazmıyormuşum gibi, okuyun pampalar...

Eda Taşpınar bronzluğuna ulaşacağım diye, dünya üzerinde bulunan tüm yağları bedenime sürüp, güneşin altında bir saat ön bir saat arka yatıp, yağlı güreşçi Orhan amca seviyesinden öteye gidemediğim gerçeğini bu hafta anlatmayacağım. Hele hele tatilde olmama hatta yemekleri için gerekirse canımı bile verebileceğim Yunanistan’da olmama rağmen, “ diyet benim için bir yaşam stili, asla bozmayacağım” diye havalara girip, Ege denizinin tüm su altı stoklarını bir günde tüketip, 30.000 nüfusluk adada mide fesatı geçirip hastaneye kaldırılan ilk Türk olma rekorumu hiç anlatmayacağım. Artistlik yapıp kumsalda yoga yapayım derken, gözümün içine kum kaçırıp yaklaşık iki saat hiçbir şey göremediğimi de sonra anlatayım diyorum. Bunların hepsi için bir hafta sonrasına randevulaşabiliriz isterseniz. Çünkü ben size şimdi başka bir şey anlatacağım…

          Bir hafta önceydi… Bayram sebebiyle aslında kapalı olmamız gerektiğini düşündüğüm günlerden biriydi. Ama ben Temmuz sonlarına doğru Kanal D’de başlayacak olan Çocuklar Duymasın dizisi için bölüm hikayesi yazmakla meşgüldüm. Dizinin hikayelerini yazmayı bitirdikten sonra da bu nadide köşe için haftanın #denizzasiri hikayesini yazmam gerekiyordu. Hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu o günde, instagramda gördüğüm her tatil fotoğrafına, denizde fışfış boomerang yapanlara ettiğim küfürleri, kanımda dolaşan aşırı dozda kıskançlığı saymazsak keyfim yerindeydi. Sonuçta ben işimi seviyordum. Ama bütün bu işleri, mavi ve yeşilin birleştiği her hangi bir tatil beldesinde, kendimi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi attıktan sonra, şemsiyenin altında şezlonguma yayılarak yapmayı tercih ettiğim gerçeğini Mehmet Günsür bile gelse değiştiremezdi tabi. Zaten içinde bulunduğum bu psikolojiyle, size yaz Alaçatı Çeşme cuppa cuppa, bize zeytinyağlı barbunya başlıklı çok acıklı bir hikaye yazmıştım. Pazartesi sabahı olduğunda ben heyecanla yazımı @denizzgok sosyal medya hesaplarımın hepsinden paylaştım. Sonra her hafta olduğu gibi başta aileme ve en yakın arkadaşlarıma olmak üzere herkese “ yazıyı okudunuz mu?” tacizlerine başladım. Yorumlar en geç öğlen 12.00’da masamda olacak diye de ekledim. Karşılaştığım tablo son derece yürek burkucu, ciğer dağlayıcıydı sayın seyirciler… Yine çok acıklı bir hikayenin beni beklediğinden habersizdim.

                Aynı karnı paylaştığım, aynı memeden süt emdiğim, sırf o üzgün diye depresyona girip kocaman bir çikolatalı keki tek başıma yediğim, gönlümün biricik sultanı kardeşim ne dese beğenirsiniz? “Bir dakika abla işim var.” “ Abla mı?” Normal şartlarda kardeşimin bana abla demesi için birkaç dağda aynı anda bir sürü kurdun ölmesi gerekirdi, ki hayvan sever bir aile olduğumuz için bunu hiç tercih etmezdik. Deniz demek varken, bu kız bana şimdi neden durduk yere abla demişti acaba. Acaba milyorlarca para verip aldığım parfümü mü bitirdi? Ya da uyurken salyalı fotoğrafımı çekip instagramda mı paylaştı? Ailemizin yüz karası olup 34 bedene düşmese, kıyafetlerimi giydi bollaştırdı diyeceğim, ama o da olmaz. Ben abla olacak ne yapmıştım, meraking içindeydim. “ Ne işin var canım kardeşim?” dedim. “Onur Baştürk’ün Şeyma Subaşı röportajı yayınlandı, onu okuyorum” dedi! İh bin şokiyırt dediğim anlardan biriydi. Ama ben o kadar uğraştım yazdım, hem bak sizden de bahsettim filan diye bir şeyler gevelemeye çalıştım ama o full konsantire Şeyma Subaşı’nın röportajını okuyordu. Tamam çok seviyor olabilirsin, tamam yirmi dört saat paylaşımlarını takip edip adeta ailemizden biri haline getirmiş olabilirsin, gittiği her yere gitmek, giydiği her şeyi giymek isteyebilirsin, arttırıyorum benden iki yaş büyük diye daha çok onu abla gibi görüyor olabilirsin ama ben senin öz ablanım be. Bana bu yapılır mı, yazıklar olsun sana kardeş bozuntusu! Beni tatile götür diye yalvardığında, hadi yallah Miami’ye Şeyma ablanın yanına diyeceğim haberin olsun. Sevgilinden ayrıldığında da onun omzunda ağlarsın artık, iki 34 beden birlikte detox yaparsınız, ben de  boynu bükük yalnızlığımla birlikte menemenine ekmek banarım.

ŞEYMA SUBAŞI’NI TAKİP EDENLER KALEYE MUM DİKSİN

                   Kardeşimden umudu kesip, soluğu en yakın arkadaşlarımın olduğu whatssapp grubunda aldım. Orada da durum farklı değildi. Herkes Şeyma Subaşı’nın Onur Baştürk röportajını okuyor, konu üzerine yorumlarını paylaşıyordu. Ben Şeyma ile aranıza girmeyeyim peki madem dedim, gruptan ayrıldım. Beni en çok şaşırtan her fırsatta grupta Şeyma’nın paylaşımları hakkında ileri geri sallayan, her fırsatta onu eleştiren ve sevmediğini düşündüğümüz arkadaşımın da bu röportajı dikkatle okuyup, üzerine konuşmasıydı. İnsan sevmediği birini, eleştirdiği birini neden takip eder, neden kıymetli zamanını ayırıp onun hakkında konuşur hiç anlam verememiştim. Hadi kardeşim kadının fanı, sana ne oluyor madem sevmiyorsun o zaman neden her fırsatta kadını takip ediyorsun, röportajını okuyorsun diyemedim. Bir ara laf arasında kendi ağzıyla itiraf ettiği bir şeyi hatırladım. “ Ben onu takip etmiyorum ama arada sırada search e adını yazıp bakıyorum” Yani “takip et” butonuna basmamış olması, Şeyma’nın her adımını takip ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. Kimi kandırıyorsun, bal gibi de kıskanıyorsun ve onun gibi yaşamak istiyorsun diyemedim. Onun gibi yaşayamadığın için de, ona deli gibi özendiğin için de, oturduğun evinden Miami’de olan ve yaşantısını istediği gibi paylaşma özgürlüğüne sahip olan Şeyma’ya sallıyorsun.

                İnsanlar, altta yatan özenme duygularını ve kıskançlıklarını nefret söylemleriyle dışa vururmuş. Zaten kıskançlık ve nefret de bir tür eksiklikten gelirmiş. Mesele birini sevmek veya sevmemek, eleştirmek değil. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil, Şeyma’yı sevmiyor eleştiriyor olabilirsiniz. Kendisinin de “ nolur beni sevin” gibi bir derdi olmadığı zaten apaçık ortada. Ben sevene de sevmeyene de saygı duyuyorum. Benim anlayamadığım ve asıl eleştirdiğim mevzu, sevmediğini söyleyen ve her fırsatta eleştiren tayfanın sürekli takipte olması, işi gücü bırakıp kadının hayatını konuşması. Beybisiler unfollow yapmak bu kadar da zor değil, ve size kendi hayatımı kolaylaştıran küçük bir öneri: Hiç kimseyi, nefret edecek kadar önemsemeyin. Şeyma, Ayşe, Fatma o şu bu, her kimi sevmiyor ve eleştiriyorsanız, nefret söylemleriyle sadece kendi zamanınızdan çalar, kendi kalbinizi karartırsınız. Karşınızdaki kişinin hayatında en ufacık bir olumsuz etkiye neden olmazsınız. Şeyma’nın Miami’de yaşadığı ve Eylül ayında Acun Ilıcalı ile evleneceği gerçeğini değiştiremezsiniz meselaağ =)

“ANAMIN EVİNDE DE HİNDİSTAN CEVİZİ SUYU İÇERDİM!”

                  Bir de şu konu var tabi. Her gittiği yeri, her yediği yemeği, her giydiği kıyafeti paylaşıyor. Çok geziyor, özel uçağından fotoğraf paylaşıyor ayıp diyorlar. Kusura bakmayın da mütevazi yaşamlarımızda senede bir hafta tatile gidiyoruz da sosyal paylaşımın anasını ağlatıyoruz. Hepimizin paylaşımları deniz, kum, güneş görünce, ya da yabancı bir ülkeye gidince coşmuyor mu? Erkek çocuğu olan baba heyecanıyla, göster amcana pipini tadında göstermiyor muyuz gittiğimiz her yeri en ufacık detayına kadar… Yapıyoruz hem de dibine kadar. E kadının hayatı bu, sürekli gezide, sürekli tatilde, bu yüzden sürekli paylaşımda. Hem de “ anamın evinde de hindistan cevizi suyu içerdim” diyebilecek kadar tiye alarak herkesi. İnsan tercihleriyle yaşar, Şeyma da böyle bir hayatı tercih etmiş, ve mutlu. Birçok kişinin neden onu eleştirdiğini tahmin etmek çok zor değil. Bir kısmı şuan yaşadığı hayatı çok kolay elde ettiği için “kızgın” ona. 19 yaşından beri çalışıyorum ve o yaştan beri tek başıma ayaklarımın üstüne durabilme mücadelesi veriyorum. Ben de gezmeyi çok seviyorum ve sene içerisinde 3-4 tane yurt dışı gezisi yapabilmek için müthiş bir çaba içine giriyorum, hiç alışveriş yapmıyorum, yemeğimi evde yiyorum ve para biriktiriyorum. Şeyma haftada belki 3-4 ülke geziyor ama bu fedakarlıkları göstermesine hiç gerek yok. Üstelik benden sadece iki yaş büyük. Ama bu durum benim onu sevmememe, nefret etmeme, kıskançlık hissetmeme hiç neden olmuyor. Kardeşim onun röportajını benim yazımdan daha önce okuduğunda kıskandım, o ayrı mevzu =) Demem o ki herkesin hayatı kendine. Allah herkese daha çok versin. İnsanlar daha çok gezsin, daha çok mutlu olsun. Ben bununla sadece mutlu olurum.

Yazının Devamını Oku

Size Yaz Alaçatı Çeşme Cuppa Cuppa, Bize Zeytinyağlı Barbunya!

Sıradan bir Haziran gecesiydi…

Henüz hedefim olan on kiloyu veremediğim için, bünyem yazın geldiğini reddediyordu. Taa ki yastığın sıcak olan tarafını çevirip, soğuk olan tarafına kafamı koyana dek… Ben rüyalardan rüya beğeneyim, belki de bir umut kendimi Miami’de kızgın kumlardan derin sulara attığımı görürüm diye uykuya dalmaya çalışıyordum, ertesi gün İstanbul’da uyanmayacakmışçasına.  Derken odamın içinde ARH pozitif kana susamış bir sivri sineğin vızıldamalarını duydum. Sinek hunharca bedenime konuyor, ben de mazoşist gibi sürekli kendime şaplaklar atıyordum. Tecavüz kaçınılmazsa bari zevk almaya bakayım dedim ama, bari şu sinir bozucu sesini çıkarmasaydı diye düşünmeden edemiyordum. Kendime aşırı kötü bir haberim vardı. Henüz on kilo verememiş olmama, hala her sabah İstanbul’da uyanmama, süt ötesi tenimin Eda Taşpınar bronzluğuna gelmemesine rağmen bu sefer gerçekten yaz gelmişti!

              Sabah olduğunda bugün bir çılgınlık yapayım ve işe gitmeyeyim dedim. Hazırlanıp bir an önce evden çıkmak için yataktan aslında Monaco prensesiymişim de haberim yokmuş gibi asil bir kalkış yaptım. Yatağımın altına bezelye koysalar hissederdim, öyle söyliyim. Bu sefer röpteşambırımı giyemedim, çünkü hava ve zemin buna hiç müsait değildi. Aynada kendimle karşı karşıya gelmemle, az önceki özgüvenimin ve Monaco prensesliğimin mağma seviyesine kadar inmesi bir oldu. Tüm gece lanet olası sinekle güçlerimizi birleştirip, eskiden Monaco prensesi olan gül gibi kızı adeta bir Feriştah’a benzetmiştik. Hadi elalemin sineği acımıyor yapıştırıyor, bir insan kendine nasıl bu kadar zarar verebilir diye düşünmeden edemiyordum. Yüzümde ve vücudumun bilimum yerinde beş parmağımın izi çıkmış, şaplaklardan şaplak beğenmiştim. Beni bu halimle anca ailem bağrına basar diye, ilk vapurla Büyükada’ya gitmeye karar verdim. Acımız büyük güneş gözlüklerimi taktım, bacaklarım ne kadar sinek ısırıklı ve şaplaklı olsa da mini şortumu giydim. Çünkü ben ne olursa olsun, mini şortumdan asla vazgeçmezdim! Hele gerçek sıcaklığın yirmi sekiz, hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu şu günde bana Mehmet Günsür bile gelse pantolon giydiremezdi.

                    Vapur iskelesine geldiğimde, görevli iskelenin önünde biriken bir milyor günü birlikçiye “ ne olur yalvarırım vapura binmeyin, gelmeyin artık vapur batacak” dercesine pandomim hareketleri sergiliyordu. Yirmi beş yıllık profesyonel adalı olarak kalabalıklar arasından sızarak vapura ulaşmayı başarmıştım. Vapur ağırlıktan sağa yatmıştı, içeride oturacak yer yoktu. Herkes belediye otobüsündeymiş gibi ayaktaydı. Vapura binmeyi başaranlar, ayakta olmalarını umursamadan haklı gururlarını yaşarken, iskelenin önünde biriken ve vapurdaki kalabalığın üç katı olan insanlar topluluğu ise buruk bir üzüntü içerisindeydi. Onları öyle görünce, aklıma küçükken  saatlerce top havuzunun kuyruğunda bekleyip, sonra yaşıtlarımdan daha iri olduğum için oyun alanına alınmadığım gelmişti. Allah düşmanımın başına vermesin diyip, adaya gitmek üzere denizz aşırı yolculuğuma başladım.

                     Bütün belirtiler yazın acımasızca geldiğini gösteriyor, sanki hayat bana “ Deniz’cim kırmızı ipli bikinini giyecek duruma gelmemiş olabilirsin ama kabul et artık yaz geldi, kaybettin!” diyordu. Hayır olamazdı, neyse daha Temmuz’a bir hafta vardı diye kendimi anlamsız yere teselli ediyor, aklım sıra Haziran’ı yazdan saymamaya çalışıyordum. Bu düşündüğüme kendim dahil hiç kimseyi inandıramam bir yana sanki bir haftada içime bir Adriana Lima kaçacaktı. Neysesine gelirsek, adaya vardım. Eve geldiğimde bir yuva yıkılmak üzereydi. Annem ve babam hunharca kavga ediyor ve birbirlerine, şimdi burada Monaco prensesliğimin el vermemesi sebebiyle yazamayacağım, ağıza alınmayacak laflar sarfediyorlardı. Başlarda havada uçuşan tabakları görünce, annem ve babam sirtaki kursuna mı yazıldı acaba ne kadan romantik diye sevinsem de, gerçek dünyaya dönmem an meselesi oldu. Kardeşimle araya girmeye çalıştık, ama babam “can güvenliğim tehlikede polisi arayın” diye, annemizi ispiklememizi isteyince, biz de daha çok genciz ömrümüz yardım ve yataklıktan çürümesin diye olay mahalinden hızlıca uzaklaştık. Taa ki evdeki huzur ve güven ortamı sağlanana kadar…

                 Herkes sessizleşip, sakinleşince bir aile mahkemesi kurduk, savunma ve iddia makamlarını dinlemek için kardeşimle yerlerimizi aldık. Bu kadar büyük bir kavganın yaşanmasına sebep olan şey ne çok merak ediyorduk. Herhalde babam annemi teyzemle filan aldattı diye düşündük. Ancak sorunun hiç de bu şekil olmadığını öğrendik. Babam buz dolabındaki suları içip, boş sürahileri masanın üzerinde bırakmıştı. Babam sürahileri doldurup buz dolabına geri koymadığı için, evde içecek bir damla soğuk su yoktu. Annem havadaki sıcaklığın da etkisiyle, güneşe ateş açan Adanalı insan sinir katsayısına ulaşmış, başta beyin olmak üzere tüm hücrelerini serinletecek soğuk suya babam yüzünden ulaşamayınca şuurunu kaybedip delirmişti. Olayı, her ailede olur böyle şeyler diyerek tatlıya bağlamaya çalıştık ve annemle babamın boşanmasını şimdilik erteledik. Yaz yüzünü bizim evde çok sert bir şekilde göstermişti…

                  Sıra akşam yemeği sofrasını hazırlamaya geldiğinde, müthiş bir heyecanla akşam yemekte ne var diye sordum anneme. O da çok güzel şeyler yaptım, zeytin yağlı fasulye ve barbunya dedi. Her yazın olduğu gibi bu yazın da onur konukları, daha ben oturmadan masadaki yerini almıştı. Babam annemle barış imzalamak istercesine gururla çok güzel bir karpuz aldığını, hatta özenle annem için seçtiğini söyledi. Hatta şekeri olan yemesin diye yersiz esprilerle ortamı ısıtmaya çalıştı bile diyebilirim. Şöyle söyliyim ve burayı hızlıca geçeyim, karpuzu kesip yediğimizde yaşadığımız hayal kırıklığını, yedi yıl önce Behlül Bihter’i reddettiğinde yaşamıştım. Annemle babamın boşanmasını bu sefer biz değil, aile bakanı bile gelse engelleyemezdi.

                 Babamın özenle seçtiği karpuzun yaşattığı hayal kırıklığını bir nebze olsun unutturmak ve ortamı tatlandırmak için dondurma almak üzere buzluğu açtım. Ve ne göreyim, buzlukta envai çeşit dondurma kutuları vardı. Ohh be dedim Deniz, bu sefer başaracaksın, bu sefer bu aile gün yüzü görecek! Bu aile neler atlattı yıkılmadı, bu yuvayı sen kurtaracaksın! Dememe kalmadan, kutuların içinden sırasıyla kıyma, bezelye ve barbunya fasulye çıktı. Kutuma gitmek istediğimi de kim söylemişti ben Hamdi Beyin teklifini duymak istiyorum desem de kimse inanmadı. Artık her şey için çok geçti…

                Bu akşamı böyle kapatalımdı, bu aile artık bir yaz faciasını daha kaldıramazdı. Tüm yaşanan bu acı olayların üzerine bir sünger çekip, klimayı sonsuza kadar açıp ailecek uykuya daldık. Sabah uyandığımda, haftanın #denizzasiri hikayesini yazmalıyım diye düşündüm. Ama o da ne, boynumu kıpırdatamıyordum. Acaba geçen gün “ yiyorum yiyorum ama kilo almıyorum” diyen kız için düşündüğüm fesatlıklar yüzünden mi çarpılmıştım. Yok yok, bu olsa olsa en az bir hobbit kadar kısa boylu olmasına rağmen dünyanın en yakışıklı ve en uzun boylu sevgilisine sahip olan kızın arkasından yaptığım dedikodular yüzündendir diye düşündüm. Medyum Keto gelse benim kadar çarpılamazdı çünkü. Derken arkamda hala hunharca çalışmakta olan klimayı fark ettim. Ee etme bulma dünyası Deniz, sen o kadar dedikodu yaparsan, üzerine milyorlarca para verdiğin klima gelir seni çarpar işte, kala kalırsın böyle yamuk yumuk diyip, bütün fizik kurallarına ve bilime karşı gelip, olayı farklı bir bakış açısıyla değerlendirdim. Neyse ama pişman değildim, yine olsa yine var gücümle dedikodu yapardım. Çünkü bence, en az bir hobbit kadar kısa boylu olan kızların, uzun boylu erkeklerle sevgili olması devlet nezdinde yasaklanmalıydı. Çarpılmama rağmen, fikrim değişmemişti.

Yazının Devamını Oku

Tam Güvenicem, Bi Gülme Geliyo!

Aylardır hasretiyle yanıp tutuştuğum güneş henüz doğmamış, karga kardeşlerim henüz mamalarını yememişti. Beni en güzel rüyalarımdan hunharca uyandıran, en sıcak gecelerimin katili, en tatlı sabahlarımın laneti alarmım henüz ötmemişti. Gözlerimi löpücük diye açıp telaşla telefonu elime aldım. Alarm ötmeden tam beş dakika önce uyanmanın haklı gururunu yaşıyordum. O sırada fonda kısık bir sesle we are the champions çalıyordu, kısık çalıyordu çünkü bizim komşular dahil tüm İstanbul uyuyordu! Ama zaman Denizz Aşırı için uyuma zamanı değil, tatil zamanıydı! Bir an önce muhtaç olduğum tüm kudretimi de alıp yataktan kalkmam ve elime ne gelirse sırt çantama tıkıştırmam gerekiyordu. Çünkü ben tüm dünya kadınlığının yüz karasıydım.

Dünya üzerinde özellikle tatile giderken benim kadar hızlı hazırlanan bir kadına asla rastlayamazsınız. Kendimi övmeyi sevmem ama on dakikada tatil çantası hazırlama rekorunu elimde bulundurduğumu her yerde söylemeden edemem. Neysesine gelirsek, otel odasında küflenmiş olduğunu fark ettiğim ıslak bikinilerimi de çantama attığıma göre Bozcaada’ya doğru yola çıkmam için hiçbir engel kalmamıştı. Liseden beri hayalimiz olan, kız kıza tatil fikrini hayata geçirmek üzere en yakın arkadaşlarımla buluştum. Arabamıza bindik ve bize en kısa yolları göstereceğim diye kuş uçmaz kervan geçmez yolların hepsine itinayla sokan navigasyonumuzu açıp yola koyulduk. Bu arabada uyumak, bir şarkıyı üst üste çalmak, hız yapmak, sosyal medyaya girmek yasak; dedikodu yapmak, grubun tatil motivasyonunu harekete geçirecek şarkıları itinayla çalmak ve navigasyon olmasına rağmen sesli yol tarifi yapmak zorunluydu.

İstanbul’dan çıkmış olmanın verdiği heyecanla, yol boyunca gördüğümüz tüm yeşillik ve çiçeklik alanlara, ağaçlara, kuşlara daha önce hiç görmemişçesine hayranlıkla şaşırdık. Aaa ağacın yeşilliği, aa çiçeğin güzelliği, aa kuşa bak uçuyor derken, bir baktık Bozcaada’ya gelmiştik. Otelimize yerleşmeden önce arabımızı park edecek bir alan aradık ve o da ne eşşek kadar “ücretsiz otopark” yazılı bir tabela bizi selamlıyor, Bozcaada’ya hoşgeldiniz dercesine… Öncesinde acaba yanlış mı yazdılar diye düşünsek de otopark gerçekten ücretsizdi. Sonrasında bize şoking bir fatura çıkarmasınlar diye bi güvenemedik ve oradaki insanlara sorduk. Bu otopark and için ki ücretsiz mi dedik. Onlar da and içtiler ki otopark ücretsizdi.  Ve ben iki günlük tatil boyunca, otoparkın neden ücretsiz olduğuna anlam veremedim. Hala düşünüyorum ama geçerli bir sebep bulamıyorum.

İstanbullu olmak otoparkın neden ücretsiz olduğuna anlam verememektir diyerek otelimize doğru yola koyulduk. Odalarımıza yerleştiğimizde, burayı hızlı geçmem gerekirse benim küflü bikinim yüzünden ufak çapta bir oksijen problemi yaşadık. Neyseki yeri geldiğince küflü peynirlere dünyanın parasını veriyorsunuz diyerek anlamsız bir şekilde üste çıkmaya çalışsam da, bu bikiniyi çöpe atacağım poşete yazık diyerek, Serdar Ortaç’a da minik bir selam çaktım. Karga kardeşler bile mamalarını yemeden yola çıktığımız için doğru dürüst bir kahvaltı yapamamıştık. Şükela bir kahvaltıyla bu tatile harika bir başlangıç yapalım dedik ve deniz kenarında bir restorana oturduk. Beş kişilik kahvaltı söyledikten sonra, akıllara bombastik bir soru takılmıştı. Menemen de kahvaltıya dahil mi? Ardından sesler teker teker yükselmeye başladı. Çaylar da kahvaltıya dahil mi? Kahveler de kahvaltıya dahil mi? İstanbul’dan gelen insanlar olarak, anlaştığımız kişi başı kahvaltı fiyatını, türlü ekstralarla aşarak şoking bir hesapla karşı karşıya kalmak istemiyorduk. Bizim masayla ilgilenen kişi, sakin olun şampiyonlar dercesine yüzümüze bakıyor ve her sorumuza “dahil efendim” “ ne isterseniz, dert etmeyin efendim” şeklinde cevap veriyordu. Adama tam güveneceğiz ama bir gülme geliyor ve İstanbullu olduğumuzu hatırlıyorduk. Ve tekrar tekrar teyit aldık, söylediğimiz her şey 30 TL’nin içinde dimi!

İstanbullu olmak, her restoranda kazıklanacağını düşünüp gardını almak demektir diyerek, dünyanın en büyük ve en kahvaltıya dahil olan menemenini bitirip plaja doğru yola çıktık. Plaja geldiğimizde cüzdanlarımızı çıkardık ancak ödeme yapabileceğimiz her hangi bir giriş veya sorumlu bir kişi bulamadık. Oradan geçen birilerine “ plaja giriş için nereye ödeme yapmamız gerekiyor?” diye sorduk ama “ yazııııık bunlar İstanbul’dan geliyor herhalde” bakışlarının ardından plaja girişin ücretsiz olduğunu öğrendik. Bir yaşımıza daha girmiştik… Plaja giriş ücretsiz ama şezlonglardan alacakları parayla her halde acısını çıkarırlar diye düşünmeden edemedik. Sonuçta biz İstanbulluyduk, hiçkimseye güvenemezdik. Bu yüzden yanımıza açılan kapanan sandalyelerimizi de aldık. Ama şezlongların 10 TL olduğunu öğrenince ne yalan söyleyeyim utandık.

“Su soğuk ama girince alışıyorsun” isimli şarkıma klip çekerken, fazla kilolarımla kameralara yakalandıktan sonra, dünyanın en güzel güneşini batırmak için polente fenerine gittik. Neden beş kişilik bir kız grubuyla tatilde olduğumu sorguladığım dakikalardaydık. Aşırı romantik bir yerdi ve bir daha gelinecek yerler listesine adını altın harflerle yazdırmıştı. Batarken güneş ardında tepelerin elveda vakti geldi teletabilerin diyerek polente fenerinden ayrıldık. Grubun yemek işlerinden sorumlu devlet bakanını bir panik hali sarmıştı. Güneşi batıracağız diye akşam yemeği için rezervasyon yaptırdığımız saati kaçırmıştık. Acaba rezervasyonumuz iptal olmuş muydu? Ya tüm masalar hemen dolup taştıysa ve biz saatlerce boş masa beklemek zorunda kalırsak kuyruklarca diye düşünmeden edemiyorduk. Acaba bu akşam aç mı kalmıştık? Panikle restoranı aradık ve güneşin ne kadar güzel battığından bahsedip, rezervasyon saatimizi geciktirdiğimiz için bin bir özür diledik. Ardından bize ivedilikle başka masa ayarlamaları için yalvardık. Konuştuğumuz kişi şoka girmiş olmalı ki bir süre sessiz kaldı ve  usulca masamızın bizi beklediğini iletti.

İstanbullu olmak rezervasyon saatini geçirince panik olmayı ve kuyruklarca boş masa beklemeyi göze almayı gerektirirdi diyerek restoranın yolunu tuttuk. Güneşi batırırken milyorlarca fotoğraf ve video çektiğimiz için telefonlarımızın şarjı bitmişti. Restoranda telefonlarımızı şarja bıraktık ama uzun bir süre telefonlarımız çalınmasın diye kontrol etmekten yemek yiyemedik. Garson halimize acımış olmalı ki, gönül rahatlığıyla yemeğimizi yiyebileceğimizi, burada evlerin kapılarının bile kitlenmediğini söyledi. İstanbul’da yaşayan insanlar olarak, herhangi bir yerin, evlerinin kapılarının kitli olmayacak kadar güvenli olacağına inanamıyorduk.

Tamam ya İstanbul’dan gelmiştik, hiçkimseye güvenmiyorduk ama artık ayıp etmeye başlamıştık. Bir an olsun kendimizi bırakalım, rahat edelim, sorgulamayalım İstanbul’da değil, Bozcaada olduğumuzu fark edelim dedik ama hesap geldiğinde “ nakit yoksa, yarın sabah havale yaparsınız” diyen garson yüzünden adadaki son şokumuzu yaşadık. Hadi biz İstanbulluyuz siz dahil hiç kimseye güvenmiyoruz, siz bize neden güveniyorsunuz kardeşim diyemedik. Belki yarın sabah paranızı ödemeden bu adadan çekip gideceğiz hiç diyemedik. İnsanlar o kadar tatlı, o kadar güvenilir, o kadar huzur dolu bir yerde yaşıyordu ki, onları da kendi karmaşık, gürültülü ve kirlenmiş hayatlarımızla lekelemek istemedik.

Tatil dönüşü çok daha iyi anladık ki, bizi bu şehrin koşuşturmacası, kalabalıklar, iş hayatlarımız sadece fiziken yormamış. Biz ruhen de bayağı yorulmuşuz. Hiç kimseye güvenmeyen, sürekli diken üstünde olan, devamlı bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar haline dönüşmüşüz. O yüzden karar verdik, böyle tatlı, minik, huzurlu, mutlu ve güvenilir insanların yaşadığı yerlere daha sık gitmeyecek adeta  “kaçacaktık” ve hatta sığınacaktık. En azından iki gün, hiç kimsenin bir yerlere yetişmek için koşturmadığı, kapısı kitli olmadan rahat uyuduğu yerlerde nefes alacaktık. Bugün pazartesi, belki birçoğunuz çoktan iş başı yaptı, iki arada bir derede bu yazıyı okuyor. Belki bir çoğunuz işe gitmek için 1.köprüyü kullandığı için hala trafikte, bari trafiği #denizzasiri bir hikaye okuyarak değerlendireyim diyor. Şu koşuşturmalı hayata kısa bir mola verme fikrini bir düşünün derim. Alternatif bir hayat her zaman mümkün! Hiç kimseye güvenmiyor olabilirsiniz, ama bana güvenin =) Haa Bozcaada fotoğraflarımı merak edenleri @denizzgok instagram hesabımda beklerim. Mutlu haftalaar. Örtmen geldi byee…

Yazının Devamını Oku

Canım Hiç Öpmiim Çok Aşığım

Deniz GÖKSon günlerde bir yağmurlu fırtınalı, bir güneşli olup bipolarmış gibi davranan ama bu sefer sıcacık, güneşli ve pırıl pırıl olmaya and içmiş bir havaya uyanmıştım. Yataktan adeta bir piyemses gibi kalktım ve mis gibi havayı içime çekmek için camı açtım.

Hava o kadar kelebekliydi ki tam aşık olmalık bir gün diye düşündüm. Böyle çimlerde yuvarlanmalı, ağaçların arasında Ediz Hun’culuk Hülya Koçyiğit’çilik oynamalı, kumsalda koşmalı su fışkırtmalı bir gün yani anlayacağınız. Derken Kardiler Whatsapp grubum aniden bir coşma yaşadı. Meteor yağmuru gibi düşüyordu mesajlar ekranıma. Mesajı kaydırdım ki bir de ne göreyim!

               Keşke içimden başka bir şey geçirseymişim diye düşündüğüm dakikalardaydık. Meselağsına gelirsek yazdığım kitap best seller ötesi olmuş, ben kışları Miami’de, yazları da Küba’da yaşıyormuşum, Denizz Aşırı hikayelerimi de terasımda jakuzinin içinde yazıyormuşum, şampanyama da çilek atıyormuşum. Olamaz mıığ? Olabilir. Neyse içimden bu şükela hayaller yerine, gidip tam aşık olmalık hava, çimenler, kelebekler, kuşlar, böcekler geçirirsem olacağı bu. Bizim Kardiler’in en sevgi kelebeği Cansu yine size çok önemli bir şey söyleyeceğim diye konuya girmiş, gelişme bölümünde kelebek kusmak üzere olduğundan bahsetmiş ve aşık olduğunu söylerek de mevzuyu bir sonuca bağlamıştı. Bu Cansu’nun siz deyin otuz üç ben diyeyim son anda Issız Adama bağlayan sevgilisiyle birlikte otuz üç buçuktan otuz dördüncü aşık olmasıydı.  Kızın yaşam biçimi buydu saygı duyuyorduk. Nasıl insanlar oksijen, su ve yemekle hayatta kalabiliyorlarsa, Cansu da aşık olarak hayatta kalıyordu. Cansu aşık olduğunu gruba bombastik bir şekilde bildirdikten sonra her zamanki gibi, grubun asil üyelerini göreve davet ediyordu. Hepimiz “ Görevimiz Tehlike 6: Kardimiz Aşık Oldu” isimli görev için hazırlanmaya başladık. Başta ben olmak üzere, grubun diğer kalanı da bu şanlı görev için oldukça heyecanlıydı. Bir an önce hazırlanıp evden çıkmamız, görev ve talimatları dinlemek üzere aşık kardimiz Cansu’yla buluşmamız gerekiyordu. Nemlendirici krem, allık, rimelden oluşan savaş boyası kitini çıkarıp, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra evden Usain Bolt’u kıskandıracak derecede bir çıkış yaptım. Kardiler grubunun diğer üyeleriyle buluşup, toplanma alanına gittiğimizde Cansu çoktan gelmiş bizi bekliyordu bile. Hemen yanına gittik ve “Emir ve görüşlerinize hazırız Cansu hanım!” diyip yanına oturduk. Sonuçta gün onun günüydü.

                 Görev ve talimatları dinlemeye başlamadan önce ağzıma bir sakız atayım dedim. Derken Cansu atladı hemen “ falı benim!” dedi. Bence bu sadece aşık insanların yaptığı saçma davranışların en birincisiydi. Tamağam dedim sakin ol şampiyon, falı senin. Sonradan fark ettim, Cansu’nun çantasında bu sakızdan çıkan fal kağıtlarından milyorlarca varmış. Birçoğunu  sadece falını okumak için alıp açmadıysa ben de Denizz Aşırı değilim. Benden hunharca aldığı sakızın falında “Komşular bakıyor meraklı, bir gelin var telli duvaklı. Bu falda görünen sır bir S harfinde saklı.” çıktı. Cansu’nun yüzünden anladığım kadarıyla çocuğun adının baş harfi S değildi. Cansu bu durur mu, “ isminin içinde S var, sayılır mı dedi?” Olur olur dedik ama onu yeterince mutlu edememiştik. Derken son derece atik bir hareketle paketten bir sakız daha aldı. Sakızı bir kenara fırlatıp çıkan falı okudu “ Çıktığı yer anayol elinde bütün kontrol hızla geliyor sana çarpılmaya hazır ol.” Bu sefer olmuştu. Cansu’nun yüzü gülüyordu. İyi ki onu memnun eden bir fal çıkmıştı, yoksa istediğini okuyana kadar bizim sakızların hepsini mundar edecekti. Neyseğ, Cansu istediği falı okuduğuna göre ana konuya geçebilir ve aramızda görev paylaşımı yapmaya başlayabilirdik.

              Cansu iş yerinde bir çocuğa aşık olmuştu. Ama henüz çocuğun bundan haberi yoktu. Bu süreçte kardilere düşen pek çok önemli görev vardı. Cansu ilki için grubun siz deyin en Ajan X’ini ben diyeyim en Sherlock Holmes’u Miray’ı seçmişti. Miray’ın görevi kurbanı tüm sosyal medya hesaplarından fake bir hesapla takibe almak, kurban kimleri like lıyor veya daha da önemlisi kimler onu like lıyor bunu tespit etmekti. Kurbanı like layan kızları tespit ettikten sonra sıra ikinci göreve geliyordu ki, işte o görev benimdi. Sonuçta bizim olanı like layanı tehdit edip, ağzının payını vermek bizim işimizdi. Kardiler whatsapp grubunun ismini bir süreliğine giderli92 ler olarak değiştirmeyi düşündüysek de, sonrasında ne olursa olsun asaleti elden bırakmamak adına bu fikirden hızlıca vazgeçtik. Sosyal medya ajanlığı bence sadece aşık insanların yaptığı en saçma davranışların ikincisiydi. Hangi aşık kişi, sevdiğinin fotoğrafını kimler beğendi diye bakmaz şaşarım, yırtarım dağları enginlere sığmaz taşarım! Yine bu hiçbir şey değil, aşık olduğu kişinin beğendiği fotoğraflara bakmaktan şaşı olmuş kız tanıyorum siz ne diyorsunuz. Miray beğenme raporunun ardından da, çocuğun etiketlendiği fotoğraflardan en yakın arkadaşları, ailesi, ilgi alanları hakkında bilgi toplayacak kısaca sosyal medya üzerinden bize bir özel hayat analizi yapacaktı. Daha sonrasında aşık olduğu çocuğun en yakın arkadaşlarını ve Miray sayesinde onların kalbine giden yolları öğrenen Cansu, hepsiyle yakın ilişki kuracaktı. Çünkü aşık olduğun kişinin arkadaşlarıyla kanka olmak, sadece aşık insanların yaptığı en saçma davranışların bence en üçüncüsüydü. Miray’nın görevi bununla sınırlı değildi. Tüm işleri bittikten sonra kurban hakkında daha detaylı bilgilere ulaşacak, hangi filmleri sever,  ne tür müzik dinler, hangi takımlıdır, hangi spor dalına ilgisi vardır gibi soruların cevaplarını hazırladığı raporda sunacaktı. Bunun üzerine Cansu da,  aşık olduğu çocuk eskrim yapıyor diye, en yakın eskrim kursuna yazılacaktı. Çünkü aşık olmak, sevgilin eskrim yapıyorsa, senin de Türkiye Eskrimi Sevenler ve Koruyanlar derneği başkanı olmanı gerektirirdi. Aşık olduğun kişinin hobilerini kendi hobin haline getirmek, sadece aşık insanların yaptığı en saçma davranışların bence en dördüncüsüydü. Çünkü herkes arkadaşlarını kendi gibi, sevgilisini de kendinden farklı isterdi.

                     Cansu, Miray’ın görevlerini anlatmayı bitirdikten sonra heyecanla, “ Hiii bugün Niobe haftalık burç analizlerini yayınladı!” diye çığlık attı. Onunla birlikte biz de haftalık burç analizlerimizi okuduk, bakalım Niobe bu hafta için neler patlatmış, bizi neler bekliyor acaba diye okumaya başladık. Bugüne kadar ne dese çıktığı için kendisini grup olarak bir ayrı severdik. Cansu kendi burcunu okuduktan sonra, bir de aşık olduğu çocuğun burcunu okudu. Çünkü aşık olmak, önce kendi burcunu sonra onun burcunu okumayı gerektirirdi. Bence, önce kendi burcunu sonra onun burcunu okumak sadece aşık insanların yaptığı saçma davranışların en beşincisiydi.

                    Cansu’nun doğum günü yaklaşmıştı. Doğum gününe ne yapıp edip çocuğu davet etmesi gerekiyordu. İlgili taktikleri grubun en coolu Beyza verirken, Cansu’nun o gece çok güzel olması için kanının son damlasına kadar çalışmak da benim görevimdi.  Saçı, makyajı, kıyafeti nasıl olmalı diye saniyesinde çalışmaya başlamıştım. Doğum günü partisinde Cansu’nun bir yıldız gibi parlaması içinse, tüm kardileri olarak hepimiz geceye sümük gibi gelecektik. Kimse Cansu’nun güzelliğinin önüne geçmemeliydi! İşte gerçek dostluk buydu. Bu sırada gaza gelen Cansu, çantasından çıkardığı parfümü bileğine sıkıp koklamaya başladı. Derken etrafa bir erkek kokusu yayılmasın mı? Bizim sapkın gitmiş çocuğun kullandığı parfümden almış periyodik aralıklarla sıkıp sıkıp kokluyor. Bence aşık olduğu kişinin parfümünden alıp sıkmak da, sadece sırılsıklam aşık kişilerin yaptığı saçma davranışların en altıncısıydı.

                     Toplantı son bulmuştu, herkes görev ve sorumluluğun farkında bir şekilde ivedilikle çalışmaya başlamıştı bile. Bu sırada Cansu birden oturduğu sandalyede zıplamaya, ardından elini kıpkırmızı olan suratına yelpaze yapmaya başladı. Sonra eylemlerini bir tık ileriye taşıyarak ses çıkarmaya başladı ve ağzından ilk çıkan cümle “ ay ay ay o geliyor” oldu. Eğer gelen Tarkan değilse, muhtemelen bizim kurbandı. Çocuk yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı… Suratında, whatsapptaki güneş gözlüğü emojisi gibi bir ifade vardı. Bizimki çaktırmadan saçını başını düzeltti, kısa bir öksürdü sesini ayarladı ve birden bize dönerek “ ahahah sonra ne oldu?” diye bir tribe girdi. Sanki sabahtan beri çocuğu ablukaya almak için konuşan ekip biz değildik. Kurban masaya geldi ve tüm karizmasıyla “ Nağber Cansu?” dedi. Cansu, sanki iki dakika önce çocuğun parfümünü sapık gibi sıkıp koklayan o değilmiş gibi” tüm coolluğuyla“ A a Aras sen de mi buradaydın?” dedi. Ay ben şok! Sırılsıklam aşık olmasına rağmen, karşılaştığında aşırı heyecandan yüz seksen derece dönüp birden coollaşmak sadece çok aşık insanların yaptığı saçma davranışların bence en yedincisiydi.

                      Aşık olduğumuzda bütün kimyamız değişir, bambaşka bir insan oluruz. Yeri gelir Ajan X oluruz, yeri gelir cool oluruz ama en çok “O” oluruz. Onun gibi konuşur, onun gibi dinler, onun gibi yer, onun gibi kokarız. Sadece aşık olduğumuzda yaptığımız saçma davranışlarımız vardır bizim, ama hepsi çok özeldir. Aşk dolu bir hafta geçirmenizi dilerim. Siz aşık olduğunuzda neler yaparsınız? @denizzgok instagram hesabımda yorumlarınızı bekliyorum. Örtmen geldi byee…

Yazının Devamını Oku

Oh Oh Suyundan da Oh Oh!

Heyecandan gözüme bir damla uyku girmiyordu. Denizin dalgasını foşur foşur arkasına alıp kızgın kumlarda bikinisiyle yuvarlanan fotoğraf çekimindeki mankenler gibi, yatağın bir ucundan diğer ucuna dönüş rekorları kırıyordum. Sonuçta benim onlardan hiçbir eksiğim yoktu. Aramızdaki tek fark onların bikinili benim pijamalı olmamdı. Bir de onların benden en az yirmi kilo zayıf olmasıydı tabii. Neyse konumuz bu değildi, konumuz ertesi günün benim için dünyanın en önemli günü olmasıydı. Futbol severler için Bercelona-Real Madrid maçı, öğrenciler için üniversite sınavı, flörtikler için ilk buluşma neyse, ertesi gün benim için oydu. Bütün gün hiçbir şey yemedim, su bile içmedim. Alarmımı 07.30’a kurdum ve geçen haftadan en az 500 gram daha eksik çıkmak için dua etmeye başladım. Yarın diyetisyene gidecektim…

Diyetisyen randevusunu, kargaların mama saatinden bile daha erkene almamın sebebi, dünyanın en boş midesiyle tartılmak istememdi. Böylelikle tartıda hafif ötesi çıkabilir, ve sonra da en Van’ından, en aşırısından bir kahvaltı yapabilirdim. Beyin bedavaydı. Ben bu taktik ve strateji yeteneğimle herhangi bir futbol takımının başına geçsem, kulüp yıldızlardan yıldız beğenirdi. İddia ediyorum bu taktiklerle A Milli Futbol takımımızı üst üste beş kere dünya şampiyonu bile yapabilirdim. Sonuçta bence kilo vermek en az teknik direktör olmak kadar zordu. Neyse bütün bir hafta boyunca yediğim çikolatalar ama aynı zamanda sabahları aç karnına içtiğim limonlu sular gözlerimin önünden geçiyordu. Bir bardak limonlu su, kaç çikolatayı götürür diye düşünürken uyuyakalmıştım. Sabah zönk diye uyandım ve elimi panikle telefonuma götürdüm. Acaba lanet olası alarmım çalmış da ben duymamış mıydım! Saate baktım ve OH dedim daha alarmımın çalmasına beş dakika var. Sevgilinin arayıp uyandırması varken, alarmla uyanmak bence dünyanın en işkenceci hareketi gibiydi. Alarm çalmadan uyanmak ise dünyanın en güzel ikinci duygusuydu. Dünyanın en güzel birinci duygusunu tatmak için hemen giyindim ve diyetisyene doğru yola çıktım. Bir an önce “ Afferin Deniz’cim bu hafta yağdan 1 kilo vermişsin” cümlesini duymak istiyordum. Allahtan ağırlık yapma ihtimali en düşük olan kıyafetlerimi bir gece önceden hazırlamıştım. Yüzük, kolye, küpe hatta toka bile takmadım. Kısa saçın yakışacağını bilsem, tartıda birkaç gram eksik çıkma uğruna saçlarımı bile keserdim ama emin olun tombalak olsam daha iyiydi. O yüzden saçlarıma dokunmadım. Saat kaçta uyanırsam uyanayım, mutlaka vapuru kaçırma özelliğim olduğu için koşarak evden çıktım. Vapurun kalkmasına tam olarak beş dakika vardı. Neyse en azından bu da iyi bir şey diye düşündüm, vapura koşarken belkisi yüz kalori daha yakardım. Turnikelere siz deyin iki ben diyeyim üç adım kalmış, vapurun kalkmasına saniyeler var. O sırada Korkunç Bir Film 8 senaryosu gelmesin mi aklıma!

Acaba akbilimde para var mıydı? Eğer yoksa, dolduracak vaktim de yok. Kesin kaçırırım ben bu vapuru. Artık turnikelere çok yaklaşmıştım, kalbim yerinden çıkma alıştırmaları yapıyor, fonda köpek balığı geliş müziği çalıyordu. Dın dın dın dın dın dın dın dın! Hareketlerim adeta slow motion olmuştu. Usulca kartı cebimden çıkardım, öttürmek üzere turnikeleree yaklaştırdııııım… vee dırıdırıt! OH be dedim, yok böyle bir ötüş. Londra Senfoni orkestrası gelse bu kadar güzel öttüremez, bu dünyanın en güzel sesi dedim. Bir an YETERSİZ BAKİYE diye bağıracak ve beni herkesin önünde aşağılayacak diye çok kormuştum, vapuru kaçırmam da cabası tabii. Neyse akbilimi de gururla öttürdüğüme göre vapurda güneş gelen yeri itinayla bulup oturabilirim diye düşündüm. Çünküsü yıllardır ne yaparsam yapayım gölge olan tarafı bir türlü bulamıyordum. Tüm yol boyunca güneşin gözlerimi ultra viyole ışınları gibi delmesine alışmış, kendimle savaşmayı bırakalı yıllar olmuştu. Ve tahmin ettiğim gibi oldu, güneşin tam doksan dereceyle tepeme vurduğu yere oturmayı başarmıştım. Bu sırada bir süredir telefonuma bakmadığım aklıma geldi. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık diye düşünüp kendisini aramaya koyuldum. Allah Allahtı, çantamın en derinliklerine kadar indim, tüm ceplerime baktım telefonum ortalıklarda yoktu. Vapurda gördüğüm 1.80 in üzerindeki, tüm esmer, sakallı ve dolayısıyla yakışıklı çocuklardan telefonumu çaldırmalarını rica ettim. Böylelikle bir taşla birkaç kuş vurabileceğimi düşündüm. Böylelikle hem telefonumu bulabilecek hem de ilgili telefon numaralarına sahip olabilecektim. Yaşasın şeytanlık yaşasın piçızlık diye düşündüm, ama telefonumu bulamadım! Lanet gitsindi acaba evde mi unutmuştum. Son bir kez daha çantamın derinliklerine inmeye karar verdim. Derken bir de ne göreyim benim yumurcak bana oradan gülümsüyor. OH be dedim, burdaymışsın, gel bakayım benden çok fazla uzaklaşma emi çocuum dedim. Solaryum ötesi bir etkiyle yolculuğuma devam ederken, dedim bu yolculuğu şahane bir şarkıyla taçlandırmanın tam vakti. Seksenler dizisindeki Susmuş Aydın Sarman’ın yeni şarkısı “Derdim Kendimle”yi dinlemeye başladım. Şarkı o kadar oynaktı ki utanmasam vapurun ortasında göbek atacaktım. Deniz’in 2017 yaz sezonu şarkısı belli oldu derken, etrafımdaki insanların anlamsız bakışlarıyla dünyaya döndüm. Meğersem bir anlığına kulaklık taktığımı unutup, şarkıyı bülbül ötesi sesimle söylemeye başlamışım. Etrafa verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileyip, muhtaç olduğum tüm kudretimi ve damarlarımdaki asil kanı alıp sessizce kitap okuyayım bari dedim. Sonra aklıma bir Korkunç Film 8 senaryosu daha gelmesin mi istersiniz!

Ben akbildi, telefondu, şarkıydı derken hangi vapura bindiğime bakmamıştım bile. Allahım nolur yanlış vapura binmiş olmayayım amin dedim. Denizin ortasındaydık her şey için çok geç olabilirdi. Cesaretimi toplayıp hiç boyuna, kilosuna, sakalına bakmadan en yakınımdaki insana dünyanın en kritik sorusunu yöneltmek için yaklaştım. Çünküsü şuan seçici olmanın hiç zamanı değildi. En ince sesimle “ Bu vapur Kadıköy’e uğruyor değil mi?” dedim. Sarışın olduğunu sonradan fark ettiğim çocuk, seyirci joker hakkını kullanmak ister gibi baktı yüzüme. Biraz daha seçici olabilirmişim diye düşündüğüm dakikalardaydık. Bu kadar zor bir soru sormamıştım, hadi be gözünün yağını yediğim ne kadar hayati olsa da beş yüz milyor değerinde bir soru sormadım sana. Bu kadar düşünmene gerek yoktu aslında. Derken çocuk, “ evet” dedi ve beni kutumdan iki yüz elli bin lira çıkmışçasına sevindirdi. OH bee dedim, doğru vapura binmişim!

Vapurdan indim, elimde olsa diyetisyene koşarak gider birkaç yüz kalori daha yakardım ama kaybedek zamanım yoktu. Hemen bir taksiye bindim ve diyetisyenin yolunu tuttum. Taksi yolculuğum, hiç çalışmadığım dersin sınavı gibi, en sevdiğim şarkı gibi, en romantik buluşmalar gibi kısa sürdü. Nasıl geçtiğini anlamadan hemencecik bitti, hiç yetmedi… Ben kendimi henüz hazır hissetmiyordum, utanmasam taksiden hiç inmeyecek, bir tur daha at abi diyecektim ama taksici abi kaldırımda bekleyen ablayı almak için bir an önce in der gibi yüzüme bakınca inmek zorunda kaldım. Diyetisyenin kapısına geldim, ben en son ilk okulda tüm okulun önünde andımızı okurken bu kadar heyecanlanmıştım. Sakin ol şampiyon dedim ve içeri girdim. Sen ne zor sınavlardan geçtin, ne ilk buluşmaları atlattın, yeri geldi patroşkandan zam istedin, yeri geldi en kalabalık avm de park yeri buldun. Bir tartıya çıkmaya mı korkacaksın? Heheyt be dedim, verdim gazı kendime ve bari şu çoraplarımı da çıkarayım da öyle çıkayım tartının üstüne dedim. Küçükken, televizyonda öpüşme sahnesi çıktığında kapattığım gibi kapattım gözlerimi ve usulca ibrenin durmasını bekledim. İbre çıktıkça çıkıyor bu sırada geçtiğimiz bir hafta gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyordu. Sabahları aç karnına içilen limonlu sular, kaç çikolatayı götürüyor birazdan hep birlikte öğrenecektik. Tam olarak zurnanın zart dediği bölüme gelmiştik. Kalbim artık yerinden çıkma alıştırmaları yapmayı bırakmış, civarda ufak bir gezintiye çıkmıştı. Kendimi tutamadım ve “ söyleyin doktor bey ne kadar zamanım kaldı ” dedim, heyecandan saçmalamaya başlamıştım. Ve diyetisyenimin ağzından o sihirli kelimeler dökülüverdi. “ Afferin Deniz’cim bu hafta 1 kilo 100 gram vermişsin.” OH bee dedim, demek ki limonlu sular en az birkaç tane çikolatayı götürmüş, o 100 gramı da sabah vapura koşarken vermiştim.

OH OH suyundan daa, OH OH buyundan da şarkısı Deniz için gelsindi. Aşırı mutluydum, diyetisyenden herkese benden çay diye bağırarak çıktım ve Van ötesi kahvaltımı yapmaya gittim. Nasıl olsa bir sonraki kontrole kadar önümde kocaman bir hafta vardı, bugün istediğim kadar yemek yiyip, yarın limonlu su içerek yediklerimi nötralize edebilirim diye düşündüm. Sonuçta bunu bir kere yaptım, yine başarabilirdim! Bugün benim için çok erken başlamıştı, ama daha öğlen gelmeden bir sürüsünden “OH” dediğim an yaşamıştım. Günün son “OH” unu ofisin önünde patroşkanın arabasını görmediğimde dedim. OH bee daha işe gelmemişti. Hemen masadaki yerimi alıp, ondan önce gelmenin haklı gururunu yaşayabilirdim. Bundan daha güzel bir pazartesi olabilir miydi? OH be artık pazartesiler Denizz Aşırı sendromsuzdu. Hiç beklemediğiniz bir anda cebinizden çıkan 5 TL tadında, en acıktığınız anda çantanızdan çıkan çikolata tadında, uzun uğraşlar sonucu bulduğunuz park yeri tadında geçen bol “OH” beeli bir hafta dilerim. Örtmen geldi byee!

Yazının Devamını Oku

Canım Hiç Öpmiim Aşırı Kibarım

Yine makyajımı silmeden uyuduğum, Monica Belluci gibi uyuyup adeta Batman’deki Joker gibi uyandığım sabahlardan biriydi. Bütün gece makyajlı suratımı itinayla yastığın dört bir tarafına sürmüş, yastık üzerinde ruj, rimel ve allıkla sürreal bir çalışma yapmışım, Salvador Dali görse benimle aşırı gurur duyar hatta belki beni evlatlık almak isteyebilirdi. Ama gel gör ki annem yastık kılıflarımın halini görse önce ufak çapta bir kalp krizi geçirir, sonra ise beni evlatlıktan reddederdi. Ama Deniz buna üzülmez, hiç vakit kaybetmeden memuriyet ötesi teyzesinin nüfusuna geçer ve bir anda yeşil pasaportlu olabilir, tüm dünyayı vize derdi olmadan gezebilirdi. Aa bu daha önce benim aklıma niye gelmedi! Dur bir koşu gidip kendimi evlatlıktan reddettireyimdi!

Acaba annemler beni nasıl evlatlıktan reddeder veya hazır konu açılmışken ben başka nasıl yollarla yeşil pasaport sahibi olabilirim diye düşünüp Google a “ yeşil pasaportlu olmak için kiminle evlenmem lazım?” yazıp enter a basmışken, Ateşli Sosyologlar whatsapp grubu aniden bir coşma yaşadı. Akşam gruptan biri öğretmen, diğeri şirketin beleşe kırmızı mini cooper araba verdiği ( bu ufak ayrıntıyı belirtmeden edemedim) pazarlamacı arkadaşımın doğum günü vardı. Sanki benim yeşil pasaportlu prensle olan izdivacımdan daha önemli bir konuydu. Ama konu doğum günü olunca herkes muhtaç olduğu kudreti ve damarlarındaki asil kanı alıp Denizz Aşırı Kutlamalar & Event A.Ş’ye başvururdu. Ben de Denizz Aşırı Kutlamalar & Event A.Ş’nin yönetim kurulu başkanı olarak şükela ötesi fikirlerimle, şimdiye kadar hiçbir aman efendim siz deyin doğum günü sahibinin ben diyeyim yıl dönümü sahibinin yüzünü kara çıkarmadım.

Yirmi beş yaşına girecek iki güzide arkadaşım için, bu yıl onlar gibi 25.yaşını kutlayan Leman Cafede bir buluşma organize ettim. Aslında gayet denk geldi ama ben cafenin içindeki kocaman 25 rakamlarını görünce özellikle bunu düşünmüşüm planlamışım gibi yaptım. Tabii ki bu kadar nonnik düşünceli biri olduğuma inanmayan arkadaşlarım bu söylediğimi yemediler. Çünkü benden beklenen her kutlamada böylesine ince nonnik davranışlar değil aksine siz deyin çeşitli şakalar ben diyeyim bir takım yaramazlıklar, şapşikliklerdi. Ki bekleneni de yapmak üzere sabahtan beri istediğim zeytin yağını getirmeyen garsona doğru gittim. Az önce “ yaklaşık bir saat önce zeytinyağ istemiştim, naptınız ilk otobüsle Ayvalık’a zeytin toplamaya mı gittiniz?” diye iki aydır regl olamamış kadın siniriyle veya  tuttuğu takım şampiyonluğa giderken uzatmalarda kendi kalesine gol yiyen holigan erkek siniriyle adama hunharca hönküren kişi sanki ben değildim. Bir görseniz nasıl aşırı kibarım. Çünkü az sonra kendisinden, yabancı pop şarkı çalan şu güzide mekanda öğretmen olan arkadaşım için “ penceresi cam cama muallim”, yeni kırmızı mini cooper arabası olan arkadaşım için de İsmail YK’dan “ bas gaza aşkım baz gaza” çaldırmasını rica edecektim. Muhtaç olduğum kudreti ve damarlarımdaki asil kanı bir geçelim onu yanıma çoktan almıştım zaten. Bu sefer farklı olarak sahip olduğum tüm tatlı dilimi yanıma aldım ve en ufacık hücreme kadar kibarlaştım. Zaten insan en çok da birinden bir şey isterken, özellikle saçma bir şey isterken aşırı kibarlaşır diye düşündüm. Neticede garson abi, az önce kendisine hunharca hönküren şu kırmızı saçlı körpe genç kızın karşısında kibarlıktan ölmesine ve aşırı tatlı diline dayanamadı ve istediğim şarkıları çaldırdı. Beş dakika önce mekanda Shape Of You senin, Rockabye benim coşan gençlik, Penceresi Cam Cama Muallim çalmaya başlayınca şok ötesi bir şey yaşayıp, Baz Gaza Aşkımla dumur seviyesine geçmişti. Ama ben o akşamki aşırı kibarlığım sayesinde arkadaşlarıma hiç unutamayacakları bir anı kazandırmıştım. Sonra düşündüm, biz en çok başka hangi durumlarda bu kadar aşırı kibar oluyoruz? Ve sizin için yazdım…

Herkesin çay istediği bir ortamda Türk Kahvesi isterken

Kalabalık bir grupla toplantıya veya bir misafirliğe gittiniz. Ev sahibi sorar “ ne içersiniz?” O sırada grubun birçoğu çay istedi ama siz Türk kahvesi içmek istiyorsunuz. Herkesin çay istediği bir grupta sivrilip, “ ben Türk kahvesi istiyorum” demek özgüven gerektirir arkadaşlar. Çünkü diğer herkesin siparişinin alınması, toplamda maximum iki saniye sürer. “ Çay, çay , çay” bitti. Ama Türk kahvesi isteyen kişi için durum farklıdır.  Grubun geri kalanı toplantıya veya sohbete başlamak için onun siparişinin alınmasını beklemek durumundadır. “ Ben zahmet olmazsa bir Türk kahvesi rica edecektim.” “ nasıl olsun?” “ orta”. Dua edin gittiğiniz yerde Türk kahvesi yapılıyor olsun, düşük bir ihtimal ama böyle durumlar da insanın başına gelmiyor değil. “Türk kahvesi yok, nescafe versem olur mu?” Bu sırada grubun diğer kalanı hala sizin siparişinizin alınmasını bekliyor, soğuk terler, gerginlik almış başını gidiyor. “ Olur olur, nescafe de olur” diyebiliyorsunuz sadece… Bir de işin hazırlama kısmı var tabi, çay iki saniyede bardaklara konup getirilebiliyorken, sizin Türk kahveniz pişecek köpürecek filan… Ev sahibi için çayın daha pratik olduğu gerçeği kaçınılmaz. Özellikle patronunuz çay, siz Türk kahvesi isterseniz durum daha da vahim, sanki Türk kahvesi daha böyle özel insanlar için, daha özel bir içecek, daha protokol içeceği. Durum böyle olunca karşı taraf  “ne içersiniz?” sorusuna sadece “çay” diye cevap verip sonuna “istiyorum” yüklemini bile eklemezken, siz “ ben eğer zahmet olmazsa bir Türk kahvesi rica ediyorum” diye en kısık ses tonunuzla, en kibar halinizle, eğilip bükülüp siparişinizi veriyorsunuz.

Hiç tanımadığın birinden sigara isterken

Üzerinizde nakit para yok, veya etrafta sigara alabileceğiniz bir yer yok ama acil sigara içmeniz gerekiyor. Tek başınasınız, bir tiryaki olarak tek çareniz hiç tanımadığınız birinden “kibarca” sigara istemek. Ama yok böyle bir kibarlık, karşı taraftan canını isteseniz sanki daha az kibar olurmuşsunuz gibi. Usulca o hiç tanımadığınız kadının veya adamın yanına gidersiniz, yüzünüzde en tatlı gülümsemenizle kafanızı eğer, en ince ses tonunuzla da “ çok afederseniz, sigaranızdan bir tane alabilir miyim acaba?” dersiniz. Karşı taraf halden anlar ve sigarsını “ aa tabi” diye hemen uzatırsa, bir de yetmez “ Ay çok teşekkür ederim, ne olur kusura bakmayın valla mecbur kalmasam almazdım” diye eklersiniz. “ yok yok olur mu öyle şey rica ederim” diye devam eden muhabbet, kim bilir belki de yıllarca süren bir arkadaşlığın ilk adımı olur =)

Kalabalık bir otobüste akbil isterken

Durağa kalmış yüz- yüz elli metre. Belki de kaçırırsanız minimum yarım saat bekleyeceğiniz otobüsünüz orada ve milyorlarca yolcu alımına başlamış. Hüseyin Bold’u kıskandırır derecede bir koşuya başlıyorsunuz, derken mutlu son: otobüse biniş. Kanter içinde kalmışsınız, kalbiniz yerinde çıkma alıştırmaları yapıyor, akbilinizi arıyorsunuz ama o da ne, yok! Ara Allah ara, şeytan aldı götürdü satamadan getirdi demeye kalmadan otobüs en az üç durak ilerlemiş. Artık inemezsiniz de, birinden akbil bulup basmanız lazım. İşte vakit, muhtaç olduğunuz tüm kibarlığınızı yanınıza alma vaktidir! Belki de başka zaman olsa kulaklığınızı takıp duymamazlıktan geldiğiniz, çoğu zaman uyuma numarası yapıp yerinizi vermediğiniz insanlardan akbil dilenmeye başlıyorsunuz. Evet resmen dileniyorsunuz. Otobüs üç durak ilerlemişken iş  kibarca “rica” etme boyutundan çıkıp “ Abi allah rızası için bir akbil” seviyesine geliyor çünkü. Dua edin, Ramazan ayındasınız =)

Yazının Devamını Oku

Bizde Olsa!

Mayıs ayının ilk haftasıydı. Artık gerçekten yaz geldi diye sevindiğimiz, şu ana göre nispeten daha fazla ısındığımız günlerden biriydi. Ben hayatımda ilk defa yaz aylarına yaklaştıkça havaların daha da soğuduğuna şahit oluyorum. Acaba hiçbirimize haber vermeden bizi güney yarım küreye mi taşıyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Neysesine gelirsek ben mini eteğimi giymişim, tabi o zamanlar hava sıcak böyle değil, layla layla laylaa diye şirkete gidiyorum adeta bir telatabi neşesindeyim. İçimde sanki yakın zamanda bir iş seyahati varmışçasına bir mutluluk var ne yalan söyleyeyim…

Ofise bir girdim ki patroşkam o altın kaplama, o UNESCO tarafından koruma altına alınmış, o etrafına kırmızı şeritler çekip Japon turistlerin fotoğraf çekmesine izin verdiğimiz, o yetişkine tam öğrencilere yüzde elli indirimli olarak ziyarete açtığımız, şaka şaka kedi oturmasın diye ters çevirdiğimiz koltuğunda oturmuş beni bekliyor. Çok neşeli olduğunu söyleyemeceğim tabii ki, bu aralar benden önce işe gelme rekorunu elinde bulunduruyor. Onun bu somurtuk halini hiç umursamadan yanına gittim ve son derece sevindirik bir şekilde “günaydın hocam” dedim. Patroşka bu durur mu misliyle karşılık verdi tabi  “sensin günaydın”. Yılmadım, “ çok sevinçli bir haberim var” diye devam ettim. O da somurtma konusunda and içmiş olmalı ki “ne” diye bile sormadı. “ 1 kg 100 gram vermişim” dedim “ bunun neresi sevinçli anlamadım, zaten mutlaka geri alırsın” dedi. Ay Allah’ım bu adam resmen negatif olmak için yemin etmişti, kendimi şuan trenle Hogwarts Büyücülük okuluna giderken ruh emicilerin öpücüğüne yakalanan Harry Potter gibi hissediyordum.

Şimdi sakin ol ve o negatifliği yere bırak dostum demek isterdim ama her ay maaşımı tıkır tıkır hesabıma yatırdığı için diyemedim beybisiler. Derken caaağnım patroşkam, ki beni mutlu edecek bir şeyler söylediğinde ben ona hep “caaağnım” derdim, o sihirli iki cümleyi kurdu. “ Yakın zamanda iki tane iş seyahatimiz var birine sen de geleceksin”.  O sırada neden ikisine birden gitmiyorum yıa diye bir çirkeflik yapmak istemedim ama içimden bir sorgulamadım değil. Neysesine gelirsek tabii ki yurt dışı olan seyahete gitmek için damarlarımdaki asil kanı ve muhtaç olduğum kudretimi de yanıma alıp, kanımın son damlasına kadar mücadele ettim, cebren ve hileyle birkaç gün sonra kendimi Münih uçağında buldum!

Denizz Aşırı Münih için çok heyecanlıydım. Yine @denizzgok Instagram hesabımın yedi sülalesini ağlatacak kadar paylaşım yapacaktım, telefonumun hafızası adeta bir haneye tecavüz yaşayacaktı. Bir fotoğrafları gönder bana börekler açayım sana seyahatine daha hoş geldiniz derken, bu #denizzasiri seyahetten başka bir tespitle döndüm. Ekipte, uçaktan indiğimiz andan beri, tüm cümlelerine “bizde olsa” diye başlayan Avrupa aşığı bir abimiz vardı. Tamam biz de Avrupayı aşırı seviyoruz ama bu kadar da değildi.

Bizi havaalanından otelimize götürmek için gelen transfer aracımıza bindik, ve yolculuk sırasında gerçekten muhteşem yeşil alanlar gördük. Avrupa aşığı abimiz tüm seyahat boyunca kuracağı “bizde olsa” cümlelerinin ilkini işte tam bu sırada söyledi. “ Şu çimenlerin, şu yeşilliğin güzelliğine bakın bizde olsa böyle mi olur. Çer çöp pislik içinde olur.” Ya abi yapma etme tamam kabul ediyorum millet olarak aşırı temiz olduğumuz söylenemez ama bizdeki yeşillik, bizdeki doğa dünyanın neresinde var Allah aşkına. Altı üstü çimenlik bir alan abartmayalım. Doğaysa doğa, yeşillikse yeşillik bizde de var yani. Ayrıca üstünde mangal yakamıyorsam neyleyim yeşillik alanı diye de ekledim J İçimdeki milliyetçi ruhun dışarı çıktığı dakikalardaydık, Sezarın hakkı Sezara ama çimenlik bir alan için de ülkemizi gömdüremezdik.

Otele vardık asansöre binip odalarımıza çıkacaktık. Bu sırada asansöre bir Alman bindi ve bize gülümseyerek “günaydın” dedi. Abimiz yine “ bak insanlar ne güzel gülümseyerek günaydın diyorlar, bizde olsa hiçbir şey söylemeden binerdi” Abicim tamam kibar insanlar, asansöre binerken günaydın diyip gülümsüyorlar ama odanda azıcık gürültü yap bakalım, seni birkez bile uyarmadan resepsiyonu dayamıyorlar mı kapına? Bizde olsa, gelip “ kardeşim bu ne gürültü çocuk uyuyor ama yanda ayıp oluyor” derler en azından. Bunlar asansörde günaydın derler ama, park halindeki araban azıcık sınırı aşıp onun evinin önüne gelsin, bak bakalım polis hemen gelip ceza yazmıyor mu sana? Bizde olsa o park yerine taş koyulur ama yine de komşu polise şikayet edilmez. Bizde en azından bir erken uyarı sistemi var.

Neyse odalarımıza yerleşip kahvaltı yapabileceğimiz bir yere gittik. Siparişler verildi ve kısa bir süre sonra da mamalarımıza kavuştuk. Avrupa aşığı abi bu durur mu yapıştırdı tabi. “ şu hizmetin güzelliğine bakın bizde olsa on kere hatırlatmıştık nerede benim omletim diye” Abi yapma gözünü seveyim bizdeki hizmet başka nerede var. Bizim garsonlarımız, sırf masa fotoğrafı, doğumgünü fotoğrafı çekebilmek için dört yıl fotoğrafçılık okuyorlar. E bana da geldiler, Deniz bu durur mu ben de yapıştırdım tabi. Sen şimdi burada içtiğin her çaya para ödeyeceksin ama “bizde olsa” hesaptan sonraki çaylar müesseden olurdu!      

Kahvaltımızı bitirip şehri şöyle bir turlayalım dedik. Önümüzde gerçekten aşırı güzel, mini etekli manken gibi kızlar yürüyordu. Sıradaki “bizde olsa” cümlesi, Avrupa aşığı abimiz için 500.000 TL’lik soru değerindeydi. Var Mısın Yok Musun’daki Hamdi bey arayıp iki mislini teklif etse kabul etmezdi. “ Şu kızlara bak ne kadar özgür ve rahatlar, bizde olsa böyle rahat rahat mini etekle dolaşabilirler mi?” dedi ve demesiyle birlikte bir Alman genç grubunun kızlara laf atması bir oldu. Aşk da Deniz de tesadüfleri severdi çünkü sokakta milyorlarca laf yemesine rağmen inatla mini etekle dolaşmaya devam eden biri olarak elimde abimizin bu tezini çürütebilecek hiçbir argüman yoktu. Çünkü kadın olmak dünyanın her yerinde çok zordu. Önemli olan hiç kimsenin istediği kalıba girmeden, insanların dediklerini umursamadan, özgürce giyinip sokakta dolaşabilmekti. Laf atan dingiller dünyanın her yerindeydi, yeter ki onları susturabilen yaptırımlar olabilsindi. Sonuç olarak bu hikayenin amacı, biz mini etek giymeye devam edeceğiz, onlar susmayı öğrenecek!

Şaka şaka aslında amaç bu değildi hikaye başka yere gitti. Ama olsun bence güzel bir yere gitti. Demem o ki, evet başka ülkeleri görmek, bam başka kültürleri, insanları tanımak çok güzel. Bunu Denizz Aşırı gezmeyi çok seven biri olarak söylüyorum ama her #denizzasiri nın en güzel tarafı Türkiye’ye, sevdiklerimin yanına dönmek oluyor. Gezmeyi çok sevin, her fırsatta başka ülkeleri, başka şehirleri, başka insanları tanımaya çalışın ama bunu yaparken “bizde olsa” şöyle olurdu, böyle olurdu gibi eleştiriler yapacağınıza, o anın tadını çıkarın. Yaşadığınız yeri sevin ve başka ülkelerdeki yeşil çimlik alanları övüp, buraya gelip sokaklara çöp atmayın. Yurt dışında kırmızı ışıkta duran insanları övüp, burada aynı kırmızı ışıkta kendinizi yola atmayın. Avrupadaki trafik kurallarına uyma prensiplerini övüp, burada sinyal vermeden kimseyi sollamayın. Unutmayın ülkeleri ülke yapan, içinde yaşayan insanlardır. Biz değişirsek, her şey değişir. Bize bugün  okulda ülkesini sevmeyi öğrettiler,  örtmen geldi byee!

Yazının Devamını Oku

Ayrılamayız Biz Murphy Kanunları Var!

İlk defa telefonumu sessize alayım da şöyle rahat rahat hiç bölünmeden Harry Potter Sırlar Odası filmini izleyeyim dediğim akşamlardan biriydi. Yani ilk defa Harry Potter Sırlar odası filmini izlediğim akşamlardan biri değildi tabii ki, saymadım ama muhtemelen bu milyoruncu izlemem olacaktı. Ancak telefonumu sessize aldığım nadide akşamlardan biriydi, dış dünyaya kendimi kapatacak ve full konsantire filmimi izleyecek, kendime bir nebze de olsa tatil verecektim. Başıma geleceklerden habersiz, filmimi izlemeye başladım…

Siz deyin üçüncü ben diyeyim beşinci dakikasında evin kapısı yumruklanmaya başladı. Düşünün daha Harry, okul dışında büyü yapma yasağını delmemiş, o kadar. Allah Allahtı her halde ev sahibi yedi ceddini de almış bana misafirliğe gelmişti. Oysa ki kiramı bu ay sadece on beş gün geçirmiştim diye düşündüğüm dakikalardaydık. Kapıya Pembe Panter yürüyüşü yaparak gittim, akabinde fonda da Pembe Panter müziği çaldı tabi. Dırın dırın, dırın, dırın dırın, dırın dırın dırııııın, dıdıdırıııın! Kapının deliğinden baktım, herhangi bir insan kafası gözükmemekteydi. Kalbim yerinden çıkma alıştırmaları yapıyordu. Muhtaç olduğum kudretimi ve damarlarımdaki asil kanı aldım ve sanki yürek yemiş gibi kapıyı açtım!

Kapıyı açtım bir de ne göreyim! Bizim kızlar grubunun en Hobbiti Aslı karşımda. Delikten baktığımda görememem aşırı normalmiş yani. Genelde ağzı kulaklarında, etekleri zillerinde neşeli olan kız iki göz iki çeşme ağlıyor. Ay koş, koş, yetiş, yetiş Melisa Melisa diye içeri dövüne dövüne girdi. Sadece yüklem, özne ve ikilemeden oluşan cümleleriyle rahmetli Türkçe  örtmenine mezarında iki ters bir düz haroşe yaptırdı. Deniz bu durur mu ben de yapıştırdım tabi. Ay ne oldu, ne oldu?

İkilemeleri bir kenara bırakıp normal cümle kurmamız gerekirse, Aslı göz yaşlarını silip Yetenek Sizsiniz’de çeyrek finalden yarı finale yükselmeye çalışan rapçiler gibi saydırmaya başladı. Ay Melisa sevgilisiyle bir restoranda yemek yiyormuş. Sonra çocuk “ ben yapamıyorum Melisa, ama sorun sende değil ben de” demiş, faktır go olup gitmiş. Melisa da orada popiş popiş kalmış yine anlayacağın. Sonra da restoranın tuvaletine kendini kitlemiş ağlıyor. Nasıl yani Melisa şuan elalemin restoranının tuvaletinde kitli ve ağlıyor mu? Bendeki de soru sanki bizim restoranımız var da orası elalemin restoranı oldu. Hayır sanki burada takılmam gereken en önemli şey de buydu. Neyse bana bunu şimdi mi söylüyorsun Aslı diye hönkürdüm, Aslı bu durur mu o da misliyle karşılık verdi tabi. Hem de bu sefer Yetenek Sizsinizde finale yükselmiş rapçiler gibi. Telefonuna baksan görürsün Deniz kafa, whatsappın adeta bir haneye tecavüz yaşadı, aramaktan telefonunu ağlattık ama oooohhhh ( burada televizyona baktı usulca, şaka şaka bayağ sert baktı) sen burda Hayrı Pıtır keyfindesin, arkadaşların kimin umrunda!

Harbiden telefonuma bir bakarım ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesinde beyaz masa olsam bu kadar çağrı ve mesaj almazmışım. Telefon üç dakikada coşma ötesi bir şey yaşamış. Ay tamam dedim hadi çıkalım hemen ne duruyoruz. Hemen acil durum alarmı verildi, savaş boyaları sürüldü ve Görevimiz Tehlike ekibi olarak, iki kişilik dev kadro Melisa’yı düştüğü bataktan, aman restoranın tuvaletinden kurtarmaya doğru yola çıktık.

Restoran kapanmak üzereydi ve tuvaletin önünde bir çalışan ordusu vardı. Melisa, muhtemelen iki saat önce “ başka bir arzunuz var mı? “ yok biz hesabı alalım” muhabbeti yaptığı garsonla şu anda ilişkisinin geldiği noktayı konuşuyor, garson Melisa’ya “ üzülmeyin hanfendi size başka adam mı yok?” diyordu. Tamam dedim olay mahalini boşaltalım Emniyet Amiri ve Savcı hanfendiler geldi. Aslı’yla tuvaletin önüne hemen olay yeri şeritlerini çektik, garsonları oradan uzaklaştırdık ve tüm ikna kabiliyetimizi yanımıza alarak Melisa’yı dışarı çıkarmaya ikna ettik. Önce tuvaletten sonra restorandan dışarı çıkarmaya ikna ettiğimiz güzeller güzeli arkadaşımızın göz yaşlarını ve çenesine kadar inen rimellerini, bir dost eli dokunuşu az biraz tükürükle sildik. İlk gördüğümüzde emekli rock şarkıcılarına benzeyen Melisa, şimdi sahneye çıkmadan önce gözüne limon sıkan ve soğuk havaya rağmen açık havada elli bin kişiye konser verdiği için burnu kızaran pop şarkıcısı seviyesine gelmişti. Arkadaşımızı önce tuvaletten sonra restorandan çıkarıp göz yaşlarını sildiğimizde her şey bitti sanmıştık. Amacımız onu evine götürüp, çikolata, battaniye, dost kucağı yaşam ünitesine bağlamaktı. Ama ayrılığın Murphy kanunlarını hesaba katmamıştık!

Karşımıza çıkan ilk taksiye bindik. Az önce gayet tontik olan kız taksiye biner binmez başladı ağlamaya. Sustur susturabilirsen. Biz biraz camları açalım kız hava alsın dedikçe Melisa ısrarla camları açtırmıyordu. Taksici abi sen git, milyorlarca erkek parfümünün içinden, şu kızın sevgilisinin parfümünü sür. Olacak iş miydi? Taksi buram buram, Melisa’nın mutluş günleri, romantik ötesi anları, sarılmaları, uyumaları kokuyordu. Sevgilisinin kokusunu duyan Melisa’nın ağlaması daha da şiddetlenince Aslı’yla cebren ve hileyle camları açtık. Beyne biraz oksijen giderse sorunu çözeriz diye düşündük. Ama ayrılığın en Murphysi bizim yakamızı bırakacak gibi değildi.

Taksici abi dedim aç radyoyu da şöyle cıptıs cıptıs müzik dinleyerek gidelim, keyfimiz yerine gelsin. Abi tabi Aşkı Memnu dizisinin en “ Ölüyoruum anlasanaaağ!”  sahnesinin içine düşmüş, hiç sesini çıkarmadan direkt açtı radyoyu. Allahım dedim içimden, hep zor durumda sana sığınıyormuşum gibi hissetme ama nolur böyle acıklı bir şarkı çalmasın. Yoksa bu işin sonu hastanede bitecek. Duam kabul olmuş olmalı ki böyle hareketli bir yabancı şarkı çıktı şansımıza. Derken Melisa’dan yanıt gecikmedi “ aaaahhhh bu bizim şarkımızdııııığ!” Hay dedim Murphy senin gibi kanunun ben bir buçuk kilo baklavayla diyetini bozayım inşallah!

Bu yolun bir an önce bitmesi gerekiyordu yoksa biz eve gidene kadar Melisa taksinin kapısını açıp kendini son yolculuğuna uğurlayacaktı. Allahtan bebek kilidi diye bir şey vardı ki sadece bebekler için değil, terk edilen kızlar için de olduğunu o gün anlamıştık. Radyo kanalını değiştirmiş, camları açarak da içerideki parfüm kokusunu kapı dışarı etmiştik. Hava ve zemin, sağ salim ağlaşmadan eve gitmek için uygun gözüküyordu. Zaten eve de on dakikalık bir mesafe kalmıştı. Bu mesafede başka ne olabilir ki diye düşünürken, eve gidene kadar tam yirmi tane Melisa’nın sevgilisinin arabasından gördük. Her seferinde plakasına bakacağız diye gözümüz çıkıyordu ya da en iyi ihtimalle camdan düşüyorduk. Melisa da her seferinde “ bu onun arabasııığğğ” diye ağlamaya devam ediyordu. Murphy lerin ardı arkası kesilmiyordu… Kabus henüz bitmemişti!

Yazının Devamını Oku

Allah’ım sen bizi digital kazalardan koru, amin!

Havanın şükelalardan şükela beğendiği bir Cuma akşamından Prens adalarının en büyüğü olan, canım köyüm Büyükada’ya gideyim annişi babişi göreyim dedim.

Size piyenses olduğumu söylerken boşuna değildi, bugüne bugün taktik maktik yok bam bam bam, tam 25 yıllık adalıydım. Siz deyin beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar, ben diyim adalardan bir yar gelir sizlere, aman da göbeğe bak göbeğe ben vapura bindim. Vapur yolculuğu konusunda master degree seviyesinde olmama rağmen, her seferinde güneş gelen tarafı denk getirip oturmasam zeki kızım aslında. Kalkmadan önce güneşli olan tarafa oturuyorum, vapur kalkınca gölgeye geçeriz diyorum bir kalkıyoruz yine güneş. Başka sefer gölge tarafa oturuyorum diyorum kalkınca yine gölge gölge devam ederiz, bu sefer vapur bir dönüyor güneş yine gözümü ultra viyole ışını gibi deliyor. Yok bu kombinasyona benim beynimin sol lobu asla basmıyor, matematik örtmenime mezarında iki ters bir düz haroşe yaptırıyorum.

Vapurda güneş gelen yere oturmam yetmiyormuş gibi, bir süre sonra yolculuk da bana uzun gelmeye başladı. Allah allahtı, bu vapur direkt Büyükada’ya gitmiyor muydu derken en basit yöntem olarak “ yanındakine sor” joker hakkımı kullanmak istedim. “ Afedersiniz, direkt Büyükada değil mi?” soru cümlesini usulca yanımdaki kas ötesi çocuğun kulağına fısıldadıktan sonra, fonda  dıdıdın dıdıdın akbilin yetersiz bakiye sesi yankılandı. Yok yok vazgeçtim, daha çok  da da da dan kim milyoner olmak ister yarışmasındaki elenme müziğine benziyordu. Kendimi, daha 15.000 baraj sorusuna gelmeden elenen yarışmacı gibi hissediyordum. Kas ötesi çocuk da, uzun bir süre daha birlikteyiz bebeyim der gibi bir ifadeyle, whatsapptaki güneş gözlüğü ikonu gibi bakınca yüzüme yüzüme, hımm tmm ozmn bn sni bölmym ok kib bye diyip yerimi saatte 100 kilometre hızla değiştirdim. Böylece bir taşla iki kuştu. Hem kas ötesi olduğu kadar sapık ötesi olan çocuktan hem de gözlerimi ultra viyole ışığı gibi delen güneşten kurtulmuştum.

Peki bu aşırı şapşiklik niye Deniz dedim. Sen yılların piyenses adalısısın güneş gelen yere oturman yetmiyormuş gibi bir de yanlış vapura biniyorsun. Şimdi işin yoksa Eminönü’ne kadar git. Sonra oradan tekrar Adalar vapurunu bekle, bin gel. Ohoo aktarmalı Küba’ya uçsan daha önce varırsın. Hem böylece #denizzasiri Küba’yı da aradan çıkartırsın. Bir taşla birkaç kuş felsefesini abarttığım dakikalardaydık ama ben her anı verimli hale çevirmeye bayılırdım, bilirdiniz. E dedim madem vaktim var, o zaman bir türlü bitiremediğim kitabımı yazayım. En son baya ilerlemiş, kendi rekorumu beş cümle iki kelimeyle kırmıştım. Bu yaza kesin raflardaydık, imza günlerinden imza günleri beğeniyor, hep birlikte havai fişekler patlatıyorduk. Neden olmasındı. Belki de yanlış vapura binmem bir işaretti? Ya da ben öyle zannediyordum…

Vapur Eminönü’ne gidedursundu ben de bestsellerımı yazayımdı. Derken patroşkam aradı. Patroşkam aradığında her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsam ayağa kalkarım ve olduğum yerde duramadığım için yürümeye başlarım. Telefonu kapattığımda tüm vapuru boydan boya dolaşmıştım, gitmediğim bir tek makine dairesi ve kaptanın odası kalmıştı. Patroşka bana çok önemli bir görev vermişti. Bir Kanal müdürüne mesaj atacak, filmlerimiz için bütçe teklifinde bulunacak bir de randevu talep edecektim. Vays anasını sayın seyirciler dediğimiz bir görevdi bu benim için. Filmler satılırsa belki ben de ödül olarak Küba’ya giderdim. Ay bugün neden tüm yollar Küba’ya çıkıyordu farkında mısınız? Neyse totemimizi şuraya bırakalımdı o zaman, gerçekleşirse hepbirlikte kutlarız. =)

Bu sırada benim biricik sevgilimin de romantik olasının geldiği dakikalardaydık. “Aşkım fotoğraf gönderseneeğğ, özledim” ler mi ararsınız, “Bir fotoğrafını gönder de keyfim yerine gelsin” ler mi “ seni göremezsem ölürüüğüüm”ler mi? Hangisini beğendiyseniz alın ama ben en çok beni göremezse öleceği bölümle ilgilendim, popom mağma seviyesinden everest seviyesine çıktı bir anda. Egom nasıl halay başı mendilimi getir anlatamam. Neyse, napalım gönderelim bağriiii dedim ve bir dakika içerisinde 850 tane fotoğraf çekip, aralarından en güzel üç taneyi seçmeye çalıştım. Aynısından 835 tane olunca ayıklaması çok zor oluyor bilemezsiniz. Neyse bi tane öpücüklü, bi tane dil çıkarmalı, bi tane de normal gülümsemeli bir komibansyon yaptım sevdiceğe. Fotoğrafları gönderiverdim. Şimdi o düşünsündü!

Ayyyy dedim sonra, ben şakalaşukala derken kanal müdürüne bombastik mesajı atmayı unuttum. Ve başladım yazmaya, umarım iyisinizdirden girdim, filmlerimizi gelişme bölümünde övdüm, sonuç bölümüne gelmezden önce görüşmemizin ne kadar mantıklı olacağına dair ikna edici resmi belgeler sundum, aşırı derin saygılarımla şeklinde de bitirdim. Şimdi de kanal müdürü düşünsündü! Derken cevap geldi “ Aşkım yanlış oldu galiba?”. Ne yanlış oldu? Nasıl yani! İh bin şokiyırt! Kanal müdürüne atacağım mesajı sevgilime, sevgilime atacağım fotoğrafları da kanal müdürüne atmıştım! Kendimi her tarafı delik bir uçurtma gibi, yağsız tutsuz patlamış mısır gibi, ortasından sıkılmış diş macunu gibi hissediyordum. Bir an önce bir şeyler yapmam gerekiyordu. Hemen bir özür mesajı yazmaya başladım ama kötü haber gerçekten tez duyulur olmalıydı ki patroşka aradı. Kanal müdürü yememiş içmemiş, asistanın bana dilli öpücüklü fotoğraflar gönderiyor, bu ne anlama geliyor Birol demiş? Ne anlama gelecek acaba poteyto, gencecik yaşımızda sana yürücek değiliz her halde. Sana gelene kadar ohohoybree.. Diyemedim tabi. Hocamm yanlışlık oldu ben kendisinden şimdi özür dilerim, hemen toparlayacağım yemin ederim, kusura bakmayın sizi de zor durumda bıraktım gibi aklıma gelen tüm cümleleri Yetenek Sizsiniz yarışmasında çeyrek finalden, yarı finale yükselen rapçiler gibi saydırmaya başladım.

Gönül isterdi ki, “ Lan poteyto kafalı, bir bana bak, bir de kendine. Şu görüntüde yirmi iki, asılda yirmi beş olan kızıl ötesi kız seni ne yapsın acaba. Ben sana anca arkeoloji müzesinde bakarım, hadi örtmen geldi byee!” yazayım.  Ama dünyanın en beter gazabı olan patroşka gazabından korktuğum için yazamadım. Böyle işte ben de digital kazalara kurban giden yavrucaklardan biri oldum beybisiler. Annem hep okula, işe giderken “ Allah’ım sen kızımı kazalalardan belalardan koru Yareppiim!” diye dua ederdi. Ona söylicem artık “ Allah’ım sen kızımı digital kazalardan, belalardan koru” diye minik bir ekleme yapsın. Yoksa whatsappı ekmek gibi su gibi kullandığımız, instagrama hiç ayrılamadığımız aşkımızmış gibi yaklaştığımız şu günlerde daha beter kazalara kurban gideceğim. Meselaağsına gelirsek, Allah’ım düşmanıma bile verme, 34 beden olmasına rağmen hala diyet yapan ve “ay benim göbeğim çıktı” diyen kıza bile verme dediğim #denizzasiri  korktuğum, digital kazaları listeledim. Okuyun, sonra @denizzgok instagram hesabıma gelin, iki lafın belini kıralım. Belkisi ben diye başka elleree yazarsınız, sakın haa diyim beni kırmızı kafamdan bulun. Öpüyorum ve başlıyorum:

          Allah’ım işte bu benim de başıma gelen ama en kötüsünü geçtiğimiz günlerde Ebru Şallı’nın yaşadığı bokumsonik bir olay. Karşılıklı romantizmin zirvelerindesiniz, östrojen deniz seviyesinden çıkmış mı everestin en tepesine. Sevgilin romantizmin Messi’si şuanda. Senin de elin armut toplamıyor tabii. E uzaktasınız. Özlem var, sıradaki şarkı size geliyor. “ Bi fotoğraaf çekileebilir miyiiiz dudaklarım dudaklarındaaa!” Hayal gücü Dostoyevski’den daha geniş olanlar için, çıplak fotoğraf servisimiz başlamıştır diyorsun ve sevdiceğine snapchatten çıplak fotoğrafını gönderiyorsun. Bi bakıyorsun ki sadece ona göndermemişsin. Fotoğrafı direkt paylaşmışsın. Ay bu üç öğün iskender kebap yiyip hiç kilo almayan kızların bile başına gelmesin, Amin. Bu kazadan korunmak için nacizhane önerim, nasıl olsa kaydedemiyor diye snapchatten göndermeyin fotoğraflarınızı. Bırakın kaydetsin bi tek de o görsün. Elalem görmesin bari sadece whatsapptan atın. Ama aman dikkat, yanlışıkla akraba whatsapp grubuna atmayın sakın =)

Yazının Devamını Oku

“Denizz- Aşırı” değilseniz, Lütfen Yıldızı Tuşlayın!

Merhaba, çağrı merkezimize hoş geldiniz!

“Denizz- Aşırı” değilseniz, lütfen yıldızı tuşlayın! Bankacılık işlemleri için biri, kredi kartı işlemleri için ikiyi, şifre işlemleri için üçü tuşlayınız. Sizden on altı haneli kart numaranızı isteyeceğim, lütfen onu da pür ötesi dikkatli şekilde tuşlayınız, çünkü eğer yanlış tuşlarsanız sizi ana menüye döndürmek zorunda kalacağım. Müşteri temsilcimiz Deniz Gök’e bağlanmak istiyorsanız çok beklersiniz, kendisi sürekli instagramda olduğu için asla bağlayamayacağım. Sırf kısa yoldan müşteri temsilcisine bağlanmak için, kayıp ve çalıntı kartı tuşlayacak gibisiniz, aman diyim. Bu doktora ulaşamayınca 112 acil servisi aramaya benzer. Durun henüz o kadar çıldırmayın. Şimdi sakin olun ve beni dinleyin…

Aslında uzaktan bakıldığında umut dolu bir gün gibiydi. Bütün çabaların sonuç bulacağı, bütün ağaçların meyve vereceği, bütün mücadelelerin zaferle sonuçlanacağı bir güne benziyordu. Ama hiçbir şey uzaktan gözüktüğü gibi değilmiş sevgili okuyucu. Dışı seni içi beni yakarmış, hatta dışı da beni yakarmış. Dünya üzerindeki hiçbir karga türü mama hazırlığına bile girişmemişken, gözlerimi mailimin ötüşüyle açmıştım. Ama o ne ötüş! Son zamanlarda Londra Senfoni orkestrası gibi öten ve beni aşırı mutlu eden mailim bu sefer acı acı ötüyordu. Adeta fonda cenaze marşı çalmaya başlamıştı. Yazının devamını okurken bu linkteki şarkıyı dinleyiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=iLjhvg6JJjA

Kredi kartı ekstrem mail kutuma yıldırım gibi düşmüş, düştüğü yeri de alev alev yakmıştı. Matematik örtmenim ölseydi kesin kemikleri sızlar, mezarında bir ters iki düz yapardı ama kimse kusura bakmasındı benim beynimin sol lobu, kredi kartı mevzusuna bir türlü basmıyordu. Her ay ödediğim halde, nasıl o borç hanesindeki rakam değişmiyordu ben bir türlü anlam veremiyordum. Değişmediği gibi bir de ödenildiği halde, artarak devam eden şeye bence kredi kartı borcu deniyordu. Zaten şu aşırı borçlar bitsindi, Deniz hemen bu kredi kartını iptal edecekti. Ama öncesinde, borçları kapatamıyorsak minnak bir önlem de mi almayalım beybisi şeklinde,  limitimi düşürmek için bankamı aramaya karar verdim. Müşteri temsilcisine ulaşabilirsem limitimi düşürecektim.

Korkunç Bir Film 8: Müşteri Temsilcisine Ulaşmak!

Yazının devamını okurken şimdi de bu şarkıyı dinleyiniz canlar:

https://www.youtube.com/watch?v=btPJPFnesV4

Bu zorlu mücadeleye hazır mısınız beybisileer! Zafere giden yolda çekilen çile kutsaldır! Sonunu düşünen kahraman olamaz! Başlamak bitirmenin yarısıdır! Zaferin büyüklüğü, mücadelenin zorluğu ile ölçülür! Tarihte bu zorlu mücadele için söylenmiş bilimum güzel söz var ama bence en güzeli: O müşteri temsilcisi buraya gelecek!!

Yazının Devamını Oku

Büyüyünce Mustafa Seven Olucam!

Gökyüzü ağlıyor, yağmur damlaları camıma vurdukça dünyanın  en güzel orkestrası sanki benim odamda çalıyordu. Yataktan aşırı romantik bir şekilde kalkmıştım.

Üzerime dede yadigarı röpteşambırımı geçirdim. Zaten ben her zaman sabahlık yerine röpteşambır tercih ederdim. Gramafonuma en sevdiğim plağımı yerleştirdim, kahvemi yudumlarken huzurla yağmuru seyrettim. Şaka şaka tabii ki bunların hiçbirini yapmadım. Gayet de löpücük diye uyanmıştım, gayet de akşamdan silmeye üşendiğim göz makyajım ağzıma kadar inmiş, emekli rock şarkıcıları gibi yataktan kalkmıştım. Ahan da tam da  “instagramlık” hava dedim ve tam olarak üç saniyede balkona çıkıp hemen bu anı ölümsüzleştirmeliyim diye düşündüm. Yataktan balkona kadar üç saniyede gitmek, sandığınız kadar kolay değildi beybisiler. Bu çok zorlu bir mücadeleydi. O yerdeki kıyafet dağını aşmak, ayakkabı kutularının üstünden atlamak, ütü masasını düşürmeden kıvrak hareketlerle yanından geçmek her baba yiğidin harcı değildi. Benim diyen triatloncu, bu rekoru kıramazdı. Neyse balkona ulaşmamla, aynı anda 850 kare fotoğraf çekmem bir oldu. Sonrası malum, bir 850 saat de, bir birinin aynısı olan fotoğraflara “ şunu mu paylaşsam bunu paylaşsam” diye bakın dur.

 Arkadaşlar, ben bu havanın en az 100 like ı var diye düşünüp kendi çapımda sevinirken, fotoğrafların efendisi Mustafa Seven abimiz çoktan yağmurlu fotoğrafını paylaşmış, like ibresini 5 haneli sayılara çoktan taşımıştı bile. Biz üç basamaklı sayılara çıkalım, namımız yürüsün derken abimiz benim like ımı almış, üç yüzle çarpmış, ikiye bölmüş, beş eklemişti neredeyse. Aniden içimi bir hüzün kaplamıştı, ben de büyüyünce Mustafa Seven olmak istiyorum diye ağlarken, kendimi yine kendisinin instagram hesabında kaybolurken buldum. Zaten bir fotoğrafına bakınca, profili terk edemiyor teee milyor yıl öncesinde yüklenmiş fotoğraflara kadar iniyorsanız, hoş geldiniz siz de 1,5 milyon kardeşimizden bir tanesisiniz. YALNIZ DEĞİLSİNİZ!

Mustafa Seven Fun Club başkanı olarak kendimi kürsüye davet etmem gerekirse, baktığı her yeri güzelleştirmesinin yanı sıra, her karede bizi başka bir hikayeyle buluşturması en sevdiğim tarafı Mustafa Seven abimizin. Dünyanın dört bir tarafından farklı kültür, yaş, cinsiyet ve inançtaki insanların hikayeleriyle buluşmamıza olanak sağlarken, tokat gibi de çarpıyor yüzümüze “ salt insan olarak bir birimizin yüzüne bakarsak, aramızda fark yok aslında” diyerek. Hala takip etmeyenler varsa, @mustafaseven instagram hesabının yanı sıra, @face.of.the.earth hesabını da takibe alırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsanız.

Akıllı telefonlarımız sayesinde mobil fotoğrafçılığın yaygınlaştığı, düğünler olmasa baskı fotoğrafımızın asla olmayacağı, fotoğraf albümlerimizin yerini instagramın aldığı bu günlerde, bir büyüğe danışmanın tam vakti dedim. Bundan sonraki hayatıma sadece Denizz Aşırı gezerek ve Denizz Aşırı fotoğraflar çekerek devam etmek isteyen ve Mustafa Seven Fun Club başkanı biri olarak, dünya gözüyle Mustafa Seven’i görmeyi ve onunla konuşmayı hayal ettim. Daha önce söylemiş miydim, kalbim temiz ne dilesem oluyor diye =) Kalbim yerinden çıkmak için test atışları yaparken, ne duruyorum ki bir mail atayım dedim. Belki beni kırmaz ve Denizz Aşırı hikayelerime, en güzelini eklemek ister… Maili attıktan sonra, üniversite sınav sonucunu bekleyen öğrenciler gibi, kargocu yolu gözleyen alışveriş çılgınları gibi, doğumhane kapısında bekleyen babalar gibi, ıslak mama bekleyen kediler gibi Mustafa Seven’den cevap gelmesini bekledim. Birkaç saat sonra mailim öttü ama o ne ötüş, Londra senfoni orkestrası gelse bu kadar iyi öttüremezdi. Allahım yaşasındı, mail Mustafa Seven’dendi! Çok iyi bir fotoğraf sanatçısı olması bir yana sanırım dünyanın en tontiş insanı olan Mustafa Seven, sağolsun beni kırmamıştı. Galata’daki ofisinde beni bekliyordu! İlk aklıma gelen şey, acaba seyahatlerinde fotoğraf çantasını taşımama izin verir miydi? =)

Biraz havai fişekler patlatarak biraz da kalp krizi geçirerek Galata’ya gittim. Allahım ben en son diyetisyende tartıya çıkarken bu kadar heyecan yapmıştım diye düşündüm. Kapıya kadar geldim, tam içeri girerken fonda hiçbir müzik çalmıyor sadece kalp atışlarımın sesi duyuluyordu beybisiler. Küt küt, küt küt…Köprüden önce son çıkış Deniz dedim, sana güveniyorum hadi gir içeriye! 23 Nisan olsa koltuğuna oturmak isteyeceğim tek insanın yanına doğru giderken, tüm okulun önünde andımızı okuyan ilk okul öğrencisi gibi hissediyordum. Ta ki Mustafa Seven bana sarılıp “ Hoş geldin Denizz Aşırı” diyene kadar…

Merhabaa. Denizz Aşırı hikayelerimin en güzeli olduğunuz için, ve beni kırmadığınız için aşırı mutlu oldum çok teşekkür ederim. Şimdiki halinizi zaten çok iyi biliyoruz ama ben en çok 20 yıl önceki Mustafa Seven’i merak ediyorum. Çünkü 5 yaşındaydım, sizi kaçırdım. Bana biraz o günleri anlatabilir misiniz?

-  20 yıl önceki Mustafa Seven meraklıydı. Çok merak ediyordum her şeyi…Özellikle insanları, davranışlarını, ne konuşuyorlar, nasıl hareket ediyorlar,  sokakta neler yapıyorlar? Onları gözlemlemeyi çok seviyordum. E tabi biraz da serseriydim o yaşlara göre. 19-20 li yaşlarda…Bütün günlük hayatımın tamamı neredeyse sokakta geçiyordu. Çok uzun süreler geçiriyordum sokakta. Günün neredeyse 20 saatine yakın sokakta yaşıyordum, sokakta yatıp kalkıyordum. Günde 3-4 saat uyuyordum.

Fiili anlamda da sokakta yatıp kalktığım zamanlar da oldu. Merak ettim oradaki insanları. Özellikle sokak çocuklarını, zaten sokak çocuklarının Beyoğlu’nda yoğun olduğu bir dönem vardı. Benim için bu dönemin bir kısmı Beyoğlu’nda bir kısmı da Ankara’da geçti. Ama çoğunlukla İstanbul’daydım. Özellikle sokak çocuklarıyla konuşmaya çalışıyordum hep, onlarla vakit geçiriyordum, fotoğraflarını çekiyordum. 

Yazının Devamını Oku

Bekledim De Gelmedin Hiç Mi Beni Sevmedin!

Havanın inatla ısınmadığı, sıcacık olmamak için önemle özen gösterdiği günlerden biriydi.

Baharı bekleyen kumrular gibi şarkısı bizden Mikail’e gelsindi. Akşam “Martı” isimli filmimizin İstanbul Film Festivali’nde gösterimi vardı. Yapılacak bir sürü iş vardı bu yüzden bir an önce evden çıkmalıydım. Telefonum bugün milyor kez çalacağından şarjımın full olması gerekiyordu. Bu yüzden telefonumu şarja taktım evden çıkmam için şarjımın dolmasını beklemem lazımdı…

Sanki çalışmazsam hayat damarlarımdan biri kopacakmış gibi hissettiğimden özellikle hafta içi evde yemek yapmaya çoğu zaman vaktim olmuyordu. Bu yüzden vakit buldukça yapıp, dolapta hazır bekletiyordum. Sonuçta hamaratlıkta sınır tanımamak bunu gerektirirdi. Bu da benden sana hediye olsun Deniz dedim, ertesi günün yemeği hazır olsun istedim ve yemek yapmaya başladım. Kendime minik sürprizler yapmayı her zaman çok severdim. Her eve bir Deniz, evden çıkmam için de ocaktaki yemeğin pişmesini beklemem lazımdı…

Telefonu şarja, yemeği ocağa bıraktıktan sonra bari çıkmak için hazırlanayım, vakit kazanayım dedim ama hazırlanmak için de kardeşimin duştan çıkmasını beklemek lazımdı…

Bekledim de gelmedin, hiç mi beni sevmedin adlı şarkı bir an önce bana gelsindi. Artık hiçbir şeyi bekleyecek sabrım kalmamıştı derken, hava ve zemin artık sokağa çıkmam için de hazır dedim kendimi uzaya fırlatılan ilk roket gibi heyecanla dışarı fırlattım. Bir süre otobüs bekledim, gelmeyince geç kalmamak için taksiye bineyim dedim. O da gelmeyince bari Bi Taksi yapayım dedim. Birkaç dakika bekledim, Allah’tan o hızlıca geldi.

Kuaföre vardığımda, kırmızı saçlarımın mimarı yeni yaptığı karışımı üzerimde denemek için heyecanla beni bekliyordu. Bakalım bugün beni nasıl bir sürpriz bekliyordu diye düşündüm. Zira geçen ay gaza gelip saçımı öyle bir boyamıştı ki bir süre trafik lambası gibi dolaşmak zorunda kaldım. Saçlarımdaki fosfor gece bile gözüküyordu, belediyeler kaza inkaz lambası olmam için bana teklif getirdiler. Ama parada anlaşamadık. Neyse, saçıma yine sürprizli karışım sürüldü, nasıl bir renk olacağını görmem için, tam kırk dakika boyanın tutmasını beklemem gerekiyordu. O sırada ojelerim de sürüldü. Özgürce ellerimi kullanabilmek için de ojelerimin kurumasını beklemem lazımdı…

Genelde aynı anda hem telefonum çalıyor, hem mesaj geliyor hem de kafam veya burnum kaşınıyorsa, veya çantamdan acil bir şey almam gerekiyorsa oje sürmüşüm demektir. Çünkü o ojenin illaki bozulması gerekir. Bu en önemli Denizz Aşırı kurallarından bir tanesidir. Şu an benim en birinci vazifem boyamın tutmasını ve ojemin kurumasını beklemekken, kuaförde çalışan beyler de sabırsızlıkla maç saatini bekliyorlar aralarında bunu konuşuyorlardı. O sırada patroşkam bir adet video gönderdi. Wifi o kadar kötüydü ki, videoyu izleyebilmem için videonun dolmasını beklemem lazımdı…

Aaaay YETEER bee dedim! Amma çok şey bekliyoruz biz gün içinde farkında değiliz. Ömür beklemekle geçiyor desem yeri olacağı dakikalardaydık sayın seyirciler. Dayanamadım kısa bir araştırma yaptım.  Ömrümüzün yaklaşık bir yılı bekleme halinde geçiyormuş. Bu rakam kesin bizde daha fazladır diye düşündüm. İngiliz’lere göre bu sürenin 6 ayı çeşitli kuyruklarda, 27 günü otobüs duraklarında ve 20 haftası da telefonda santral operatörlerinin bağlamasını beklerken harcanıyormuş. Ortalama bir İngiliz’in sadece bir yılı beklemekle geçiyor olabilir, ama iddia ediyorum yetişkin bir Denizz Aşırı’nın minimum 5 yılı bir şeyleri beklemekle geçiyordur. Üşenmedim, “bence” en çok beklediğimiz şeyleri 7 maddede yazdım. Siz de en çok beklediğiniz şeyleri bana yazın azıcık kaynaşalım =) öpüyoring @denizzgok instagram hesabıma bekliyoring…

 

Yazının Devamını Oku

Ay seni çıtır çıtır yemeli!

Güneşin parlak ötesi olduğu, hatta yatak odamın içine hunharca girdiği bir de yetmezmiş gibi acımadan gözlerimi deldiği bir sabaha uyanmıştım.

Normalde hava aşırı güneşli olunca, mus mutlu uyanmam gerekirdi ama ben bu sabah nedense içimde kötü bir hisle uyanmıştım. İçimdeki ses, sağolsun beni hiçbir zaman yanıltmaz diye ilk iş telefonumu elime aldım. Her halde son paylaştığım fotoğraf elli beğeninin altında kaldı diye düşündüm. Yooo, fotoğrafım aslanlar gibi de yüz beğeniyi geçmişti. E o zaman son yüklediğim instastory hiç izlenmemiş olmalı ki ben böyle içime bir patates çuvalı oturmuş gibi uyandım dedim. Baktım o da yürümüş gitmiş. Haaa şimdi anlaşıldı, o zaman bizim kızlar beni whatsapp grubundan attı her halde dedim. Çünkü en son yatmadan önce yürek yemiş gibi, dürüstlük rekoru kırıp en alınganına çok kilo aldığını söylemiştim. Napıyım huyum kurusun içimde tutamıyorum. Gerçekten çok kilo aldı, böyle giderse aya roketsiz giden ilk Türk olacak. Neyse beybisiler, sonuç olarak whatsapp grubundan da atılmamıştım, ama bir önceki cümlem yüzünden artık gönül rahatlığıyla atılabilirim diye düşünüyorum.

Ay bu içimdeki sıkıntının sebebi ne o zaman lanet gitsin diye düşünürken, beklenen mail kutuma düşmüştü. Ve bilin bakalım kimdendi? Tabii ki bu şeref, hem her mutluş günün hem de en dram ötesi günün tek mimarı Patroşkama aitti. Sadece yetişkin bir Patroşka tek lafıyla tüm gününüzün bombastik veya yerlerde geçmesini sağlayabilirdi.  Bir tek “ Neredesin?”  yazan maille uzun süre bakıştık. Ben sevgilimle bu kadar bakışsam şimdiye ikinci çocuğuma bebek odası takımı bakıyor olurdum diye düşündüm. Şimdi evdeyim desem ayıp olacak, yataktayım desem daha da ayıp olacak. En iyisi “ yoldayım, 5 dakika sonra ofisteyim” diyim dedim. Sonra Allahım sen bana akıl verdin ama keşke kullanma kılavuzunu da göndereydin diye ağladım. 5 dakikada nasıl ofiste olacaktım? Çok geçmeden Patroşkadan cevap geldi “OK”. Google translate e “ bunu mu demek istediniz?” e en çok ihtiyaç duyduğum dakikalardaydık. Bu “OK” adeta bir Nuri Bilge Ceylan filmiydi de haberi yoktu. Kim bilir altında ne cümleler yatıyordu? Sıradaki şarkı Kamuran Akkor’dan Deniz’e geliyordu… Kim biliiir, kim biliiir, kim biliiir, kim bilir!

OK ne? OK gel bekliyorum mu, OK sadece merak etmiştim mi, OK Denizcim gelme kahvaltı yap mı? Bu sondaki değildi orası kesindi. 5 dakikanın 3 dakikası bu şekilde geçmişti. En iyisi ben hazırlanıp ofise gideyimdi. Kendi hazırlanma rekorumu egale ettikten sonra, ofisin kapısından içeri girmek üzereydim. Kendimi Kim Milyoner Olmak İster yarışmasına katılanlar gibi yok yok Survivor’da dokunulmazlık oyununa çıkacaklar gibi heyecanlı hissediyordum. Ofiste fırtına öncesi sessizlik hakimdi. Bir ben bir de O vardı… Allahım dedim acaba ne yaptım? Acaba dün akşam uyku sersemi “ çok kilo aldın” mesajını bir kanal müdürüne filan mı yolladım, yaparım yani çünkü şaşırmam. Çaktırmadan  baktım, yok henüz o kadar delirmemişim. Ay o zaman bu adam bana niye böyle bakıyordu. “Denizcim otur” dedi. Allah dedim Deniz’den Cim seviyesine çıktıysak, dizi sektörü benim yüzümden battı her halde. Oturdum… Kalbim yerinden çıkma alıştırmaları yapıyordu ama Patroşkamın az sonra söylediklerini duyunca çıkmasıyla durması bir oldu. “ Bak Deniz’cim, bugüne kadarki çalışmaların için çok teşekkür ederiz, ama artık yolumuza seninle devam edemeyeceğiz. Sen de bu sayede doğum gününü rahat rahat  bir on gün daha kutlayabilirsin.” Dedi “ Ne de olsa bundan sonra çok vaktin olacak” diye de ekledi…

Bir daha asla zayıflayamayacağımı öğrenmek çarpı bin beş yüzdü içimdeki duygu. Kendimi Çin’den verdiği sipariş bir türlü gelmeyen, her kapı açıldığında kargocu mu acaba diye bakan kız kadar umutsuz hissediyordum. Hiçbir şey demeden ofisten çıktım. Neyse en azından her hafta Hürriyet’te yazıyordum, hala mutlu olmak için bir adet motivasyonum daha var diye düşünürken telefonum çaldı. O bir adet motivasyonum da, yazılarımın hiç okunmadığını ve beğenilmediğini duyunca yerle bir oldu. “ Bu hafta son yazını yaz Denizcim” dediklerinde ise motivasyonum bir daha su yüzüne çıkmamak üzere, karanlık sulara gömülmüştü. Zaten hiçbir felaket tek başına gelmezdi =(

Bu gece son, biraz sonraa, bu sitedeen son kez çıkıp yinee kendimi vuracağım yollara sevgili okuyucu. Bu size son yazım, bu size hüzünlü bir vedam olsun canım okuyucu. DERMİŞİİİİM, AY SENİİİ ÇOK SEVMELİİİ, AY SENİ ÇITIR ÇITIIR YEMELİİ BEBEK OKUYUCU! Hihihihih şakaa yaptıımmm, kızdınız mı? Hepsi kocamaan bir şakaydıı, bugün 3 Nisan diye, 1 Nisan şakasını atlayacağımı mı sandınız. Ni ha ha, hiçbir yere gitmiyorum! Her pazartesi trafikte, ofiste, okulda, evde her yerde sizi bulup, tepenize çöreklenmeye devam edeceğim. Daha anlatacak çok Denizz Aşırı hikaye var. Daha yapacak çok dizi film var. Ama 1 Nisan şakasında bir dünya devi annem varken benim de bu şekilde olmam kaçınılmazdı diye düşünüyorum. Merak edenler @denizzgok instagram hesabımdan annemin yaptığı bir şakanın videosunu izleyebilir. Ben de bu sırada annemin 1 Nisan’da yaptığı top 3 şakayı anlatayım.

1) YETİŞ KAPIYI ZORLUYORLAR

Annemin deliliklerine o kadar alışkınız ki, ailecek her 1 Nisan’da onun telefonlarını açmayacağımıza, açarsak bile ona inanmayacağımıza söz veririz. Ama ne yapar eder, öyle şeyler söyler ki, bir şekilde insanda “ ya gerçekse, aman yemişim şakasını” duygusunu uyandırır. Bu yıl ki şakası babamın kalp krizi geçirmesine sebep oluyormuş  az kalsın. Babamı aramış. Babam, tabii huyunu bildiği için açmamış önce telefonunu. Bizimki durur mu ısrarla 5-6 kere arayınca babam da açmış. Annem oscarlık oyuncular gibi hüngür foşkır ağlıyormuş “ Mustafa yetiş, kurtar beni, bir grup adam kapıyı zorluyor içeri gelecekler” Bunu en korkmuş sesiyle ve ağlayarak söylemiş ardından da telefonu kapatmış. Hangi erkek karısından böyle şeyler duyduktan sonra 1 Nisan’ı aklına getirebilir ki? Zavallı adamcağız da koşarak eve gelmiş. Nefes nefese… Annem kapıyı açar açmaz kahkaha atarak 1 NİSAAAN diye bağırmış, gülmekten yerlere filan düşmüş. Sonrasında, hastane yolları taştan. Babamın tansiyonu 19 a 15 olmuş, ne o annem şaka yapacak!

2) 

Yazının Devamını Oku

Seviyosan Git Konuş Bence

Güneşli bir İstanbul sabahına, whatsapp mesaj rekortmeni olarak uyanmıştım.

Guinness rekorlar kitabında güzel ülkemi temsil etmenin haklı gururunu yaşıyordum. Whatsappımın bombastik derecede coşmasının tabii ki çok yerli bir sebebi vardı. Grup olarak üç aydır peşinde olduğumuz, üzerinde stalk rekor denemeleri yaptığımız, annesinin kuzeninin nişan elbisesinin ne renk olduğunu, nişanlısının ne iş yaptığını bildiğimiz, bizi Müfettiş Gadget seviyesinden Sherlock Holmes seviyesine taşıyan yağız delikanlı, arkadaşımızı seviyor muydu? Sevmiyor muydu?

Herkes mesajlarda bulduğu delilleri sunmuştu. Delikanlı bizim kızın instagram profiline girmiş ve tam olarak iki ay üç hafta önce paylaştığı bir fotoğrafı beğenmişti. Bu da yetmemiş, gecenin bilmem kaç bir yarısında çektiği snapini izlemiş bir de üzerine ekran resmi almıştı. Acaba ekran resmi aldığında haberimiz olacağından bi haber miydi, yoksa bu açık açık “seninle ilgileniyorum işte anla” demek miydi? Araştırmalarımıza göre, delikanlının en yakın arkadaşları da bizim kızı takibe almaya başlamıştı. Grup olarak bizim kıza yürüyecek halleri yoktu. Deliller tek bir şeyi işaret ediyordu. Artık emindik! Delikanlı da, bizim kızı seviyordu!

Tamam deliller sevdiğini gösteriyordu ama asıl sorun şimdi başlamıştı. Bunca harekete rağmen hala mesaj atmamıştı. Sırasıyla instagram, twitter, facebook, snap chat. Hepsine bakıldı. DM’lerde herhangi bir yürüme hareketi gözlenmemişti. Acaba bu “ e bu kadar şey yaptım, mesaj da atarsam sapık gibi olurum” demek miydi yoksa “ ben elimden geleni yaptım, seviyosa mesaj atar”  demek miydi? Whatsapp grubu ikiye bölünmüştü. Mesat atsıncılar ve atmasıncılar arasında büyük bir kargaşa yaşandı. Tartışmalar, “ akıl verene bak, kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş” seviyesinden “ senin ipinle kuyuya inilmez” seviyesine gelince, beklenen son: Gruptan ayrılanlar ve kapanış.

Biz ne ara bu hale geldik diye düşünmeye başladım. Delikanlı bizim kızı seviyor mu sevmiyor mu diye başlayan konuşmalar, az kalsın mahkemede son bulacaktı. Mesaj atsın diyenler ve mesaj atmasın diyenler hakimin önünde karşı karşıya gelecek, herkes kendine göre savunmasını yapacaktı. “ Asla mesaj atmaması gerekiyor sayın Hakim, ilk adım karşı taraftan gelmeli.” “ İtiraz ediyorum sayın hakim, karşı taraf elinden geleni yaptı. Bu delikanlıyı kaçırmak istemiyorsa artık bizim kızın mesaj atması lazım.” Kafamda tam olarak bu sahneler canlandı. Sonrasında düşündüm, ne kadar çok özledim ilkokulda, ortaokulda yaşadığımız aşkları. Hadi sizi kırmayayım lise de olsun…

Böyle değildi o zamanlar, bir erkeğin bir kızdan hoşlandığını çok başka yollardan anlardık. Hayatın içinden daha tontik göstergeler olurdu, bizi seviyor mu ya da sevmiyor mu diye anlayabileceğimiz. Sizler için, çok özlediğim ve sizin de okuyunca anımsayıp gülümseyeceğiniz 6 maddelik bir Denizz Aşırı nostaljik hoşlaşma kılavuzu hazırladım. Ama unutmayın bu kılavuz artık tedavülden kalktı, o yüzden siz ya günümüz sistemiyle, bildiğiniz sistemle ilerlemeye devam edin ince ince, ya da seviyosan git konuş bence =)

1- Maç yaparken, telefon ve cüzdanı emanet etmek

Yııaa bu bence en romantiği bu yüzden, Denizz Aşırı nostaljik hoşlaşma kılavuzunun ilk maddesi olsun istedim. Erkek arkadaşlarımız ya kendi aralarında ya da, başka sınıflarla, okulun bahçesinde ya da halı sahalarda futbol maçı yaparlardı. Biz de kızlar olarak, destek vermeye, tezahürat etmeye giderdik. Erkek arkadaşlarımız sanki soyunma odasındaki çantalarına bırakamıyorlarmış gibi, cüzdanlarını ve telefonlarını bize emanet ederlerdi. Biz de kendimizi özel hissederdik. Herkes kimden hoşlanıyorsa, ya da kimi özel olarak görüyorsa ona verirdi cüzdanını ve telefonunu. Bu aramızda hiç konuşmadığımız ama çok tontik sözsüz bir anlaşmaydı. Dünyalara bedeldi o zamanlar, telefonunu cüzdanını emanet etsindi, “seni seviyorum” demese de olurdu. Onun izliyoruz diye gaza gelen, ronaldinyo hareketlerini yesinlerdi. <3

2-   

Yazının Devamını Oku

Denizz Aşırı Amerika

Dikkat! Bu yazı aşırı dozda “ Amerika’ya gitmişken…” ile başlayan cümle içerir. Baştan söylemesi…

Geçenlerde öylemesine dururken ben, sen kalk benim içimdeki ses “ madem bir yıllık schengen vizesini aldın, hadi Amerika vizesi de al” diye tuttur, bir de yetmezmiş gibi “Amerika verdi mi 10 yıl veriyor” diye de ısrar et. E prensip olarak içindeki sesi asla kıramayan biriyim, napayım ben de ilk olarak başvuru formunu doldurmaya başladım. Şöyle söyleyeyim, bu Amerika vizesinin en zor kısmı, başvuru formunu doldurma kısmıydı. Cevapla, cevapla bitmeyen soruları ve en zoru da tüm cevaplarımdaki Türkçe karakter sorunsalıyla sanırım toplamda bir 4 saatimi almış olabilir. Ben en son sosyoloji tezimi verirken bu kadar zorlanmıştım arkadaş! Neyse her zorlu mücadelenin sonunda aşırı bir güzellik oluyordu, bunu daha önce de birçok kez görmüştük diyip çok söylenmedik içimdeki sesle. Nitekim de öyle oldu, randevu günü gelip çattığında, uzaktan uzay üssü gibi gözüken ve bir cephesi Karadenize bakan Amerikan konsolosluğuna gittik içimdeki sesle, içeri telefon dahil hiçbir elektronik cihaz alınmıyordu. Milyor tane güvenlik araması ve taramasından geçtikten sonra, son derece turist olduğum anlaşılmış ve içeri alınmıştım. Bir tane konsolosluk görevlisi vardı ki, geleni gideni harcadı. Ona denk gelen bir kişinin bile vizesi onaylanmadı. İçimdeki ses, benim o görevliye denk geleceğimi söylüyordu nitekim öyle oldu. Ama görevli benim turist ötesi bir insan olduğumu görünce korktuğum başıma gelmedi ve ardından o sihirli iki kelime duyuldu!

VİZENİZ ONAYLANDI!

Vizemin onaylanmasıyla pasaportuma kavuşmam arasında geçen süre toplasan 48 saat etmezdi. Artık ver elini NewYork’tu ver elini Broorklyn’dii ver elini SOHO!

Tesadüfe bak ki, pasaportuma kavuşmamla, Newyork’a kavuşmam arasında geçen süre de toplasan 48 saat etmedi. Aşk tesadüfleri severdi, Deniz bu filmi daha önce de izlemişti. Her şey bu kadar ani ve üst üste gelişince gerek içimdeki ses, gerek dışımdaki tüm seslerden de o sihirli iki kelime duyuldu!

AMERİKA’YA GİTMİŞKEN!

Amerika’ya Gitmişken, Jazz Tur Yapalım

Jazzın anasının da babasının da doğmuş olduğu topraklar dedik, Amerika’ya gitmişken bir de yetmez beş tane jazz bar gezelim dedik ve daha İstanbul’dayken bir jazz tur satın aldık. Hayatımda gördüğüm en enerjik ve en neşeli insan Amanda’nın tur rehberi olduğu, A Big Apple Jazz tour New York’a gidip, jazz dinlemek isteyenler için muhteşem bir etkinlik bence. Turu internetten satın aldık ve sonra Amanda ile Harlem’de buluştuk. Amanda önce bizi lokalin lokali bir yere götürdü. Gittiğimiz yer Harlem’de bir evin giriş katıydı ve sokaktan elinde enstrümanıyla geçenlerin uğrayıp müziğe doğaçlama katılabilecekleri bir yerdi. Teker teker herkesin şarkı söylediği, enstrümanların doğaçlama dans ettiği, şahane bir müzik şölenine denk gelmiştik. Oradan çıkıp, Sam amcanın 45 yıldır satmak istemediği Blues bara geçtik. Orada da durum aynıydı. Dünyanın en güzel jazzını dinlememiz bir yana, gittiğimiz her yerde kimliğimi gösterip yaş kontrolüne girmem de bir harikaydı!

Yazının Devamını Oku

1 Yılım Gitti 60 Saniyeyle

Bu yazı, bir dakika geç kaldıkları için YGS’ye giremeyen kardeşlerime açık mektubumdur.

Yedi yıl önceydi. Bir yıldır nefes almadan çalıştığım, üzerine bir sürü hayaller kurduğum, tüm hayatımı belirleyeceğini düşündüğüm üniversite sınavına sülalecek gitmiştik. Ben sınavdan hüngür foşkur çıkmış, tam olarak üç gün boyunca hiç ama hiç kimseyle konuşmamış, kendimi odaya kapamış ve bir lokma yemek yememiştim. İlk olarak yalayıp yuttuğum, hepsini ezbere bildiğim tarih kitaplarımı yırtarak, ardından da her gece birlikte uyuduğum matematik test kitaplarımı camdan dışarı fırlatarak başlamıştı isyanım. Sonrası malum, nasıl olsa çalıştığımız yerden çıkmıyor diyip LYS’ye olan tüm umutların suya düşmesi ve pes ediş. Annemler beni sınava girmeden bir hafta önce filan bir psikoloğa götürmüşlerdi. Hiç unutmam adam bana sınav heyecanını suya bırak demişti. Sınavdan sonra suya bıraktığım sadece hayallerimdi. Ya da ben öyle zannediyordum…

Sen şimdi, 4 yanlış 1 doğruyu, 1 dakika 1 yılı götürüyor diye düşünüyorsun ya canım kardeşim. Haklısın da böyle düşünmekle. Şu an senin canın nasıl yanıyor, çok iyi anlayabiliyorum. Ama lütfen şunu aklından çıkarma, bu sınava giremedin diye veya bu sınavın kötü geçti diye hayatın bitmeyecek çünkü iyi geçseydi de hayatın kurtulmayacaktı. Sonrasında bizi daha zor sınavlar bekliyor çünkü. Tek bir sınavla bitse keşke ömür. Ama bitmiyor işte. İş hayatı, evlilik, çocuk YGS çarpı bin beş yüz. Bu sırada geri gelmeyecek tek şey, gençliğimizdeki gır gır şamata günlerimiz… Şu anda geçmiyor ya senin de boğazından iki lokma yemek, aynı benim ki gibi. Kapattın ya odalara kendini, göz pınarlarında ağlayacak damla kalmadı ya canım kardeşim. 1 yılım gitti diye hırpalıyorsun ya kendini böyle, asıl bu günlerin bir daha geri gelmeyecek. Günlerce kendini hırpaladığınla, aç kaldığınla kalacaksın. Birkaç yıl sonra, bu güne geri dönüp baktığında benim gibi “ amma da yıpratmıştım kendimi, ne gerek vardı” diyeceksin belki de çok sevdiğin okulunda, çok sevdiğin arkadaşlarının yanında. Şu anda çok sinirlisin o kapıları sana açmayanlara ama, kim bilir belki sana başka ne kapılar açılacak bu sayede canım kardeşim? Tarih, hayatlarında bir sürü talihsizlik yaşayan ve mecburen başka alternatiflere yönelen başarılı insanların hikayeleriyle dolu. Mesela Apple’ın kurucusu dünyaca ünlü Steve Jobs, Harry Potter kitaplarının yazarı dünyanın en zengin kadınlarından biri olan J.K Rowlings ve ampulü icat eden Edison. Hepsinin hayatları başlarına gelen acımasız ve talihsiz olaylarla dolu ve belki de bu sayede hepimizin hayatına dokunabilecek mucize çözümler üretmişler. Bugün aydınlık evlerimizde, kendimizi koltuğumuza atıp saatlerce iphone umuzla vakit geçirebiliyorsak, ardından da şahane bir Harry Potter kitabı veya filmi patlatabiliyorsak bu, o şahane insanlara bir sürü “kapının” kapanması sayesindedir. Sana tavsiyem, biraz olsun daha iyi hissetmek istiyorsan bu insanların hayat hikayelerini oku veya izle…

Sen şuan milyonlarca kişinin kalbinde, duasındasın. Bazen bizim için tasarlananlar, hayalini kurduklarımızdan daha güzeldir. Umarım dün sınava giremediğin için, başına çok daha güzel bir şey gelir. Ve eminim de öyledir. Sevgiyle, umutla kal…

Herkes Kaptan Olursa, Gemiyi İskeleye Kim Bağlayacak?

Sınava girebilenleri ve sınavı çok iyi geçenleri gönülden kutluyorum. Ömrünüz boyunca gireceğiniz sınavların belki de ilkini başarıyla atlattınız tebrik ederim. Umarım emeklerinizin karşılığını en şükelasında alırsınız canlarım. Aslında bu yazıyı biraz amağaan YGS de neymiş, gülelim eğlenelim gibi planlıyordum ama yukarıdaki mevzuya değinmeden edemedim. Amacım sınavda üç tane A şıkkını üst üste işaretleyip, sonra da “ ulan bu işte bir bit yeniği var, bu kadar A üst üste olmaz birini sileyim” diyenler için iki kuble bir şey yazmaktı ama olsun. Veya açıklanan sınav sorularını arkadaşlarıyla birlikte kontrol edip “ sen ne yaptın” sorularına maruz kalanların, ya da “ Yaa A yı mı seçmiştim B’yi mi seçmiştim” diye kafa karışıklığının en kralını yaşayanların yüreğine su serpeyim istemiştim, ama bu da olsun. En azından sorunun cevabını bilemeyince, sevgilisinin baş harfini işaretleyen romantik serserileri kokulu kokulu öpücükleyeyim istemiştim. Ama bu da olmadı. Amağaan her zaman, istediğimiz şey olacak değildi ya. Biraz da böyle olsundu.

Ben lisede eşit ağırlık okumuştum ve sınıfta herkes eşit ağırlıkta en yüksek puan olan Hukuk’u kazanmak istiyordu. Ben dahil. Sayısal sınıflarda da herkes yine en yüksek puan olan mühendislik veya tıp kazanmak istiyordu. Sınavda tüm soruları doğru da cevaplasanız, en yüksek puanlı bölümlere girmek zorunda değilsiniz. Bu yanılgıya sakın düşmeyin. İster istemez, her öğrenci en yüksek puanlı bölümü hedefliyor ama benim etrafım hukuk kazanıp, bitirip avukat olup mesleğini sevmeyen arkadaşlarımla dolu mesela… En yüksek puanlı bölümü değil, okurken ve çalışırken en mutlu olacağınız alanı seçin. Tabii gerçekten avukat, mühendis ve doktor olmak isteyenlere, bu meslekte mutlu olacaklarına inanlara değil bu söylediklerim. Sadece yüksek puanlı diye, bölüm seçenleredir nacizhane tavsiyem.

Yazıyı, biricik patroşkam Birol Güven’in The School Of Mandıra Filozofu adlı kitabından bir alıntıyla bitirmek istiyorum. “Her genç kaptan olmak istiyor ama herkes kaptan olursa gemiyi iskeleye kim bağlayacak?"

Örtmen geldi byee…

Yazının Devamını Oku

Korkunç Bir Film 7: Saklama Alanım Doldu!

Hissedilen sıcaklığın eksi bin beş yüz, gerçek sıçaklığın -2 olduğu bir Kapadokya sabahıydı.

Güneş bulutların üstünden kendini göstermeye başlıyor, etraf yavaşça aydınlanıyordu. Büyük bir sessizlik hakimdi… Fonda hiçbir müzik çalmıyor, sadece nefes alış veriş sesleri duyuluyordu. Yerden yaklaşık 5 Ağaoğlu apartmanı kadar yüksekteydik. Kapadokya’ya “gelmişken” balona binmeden olmaz demiş yetmemiş bir de üzerine bir araba parası bayılmıştık. Şaka şaka araba olmasa da bir full depo benzin parası diyelim. Neyse en azından manzara çok güzeldi, tam içimden hava ve zemin evlenme teklifi etmek için çok müsait diye geçiriyordum kii, saniyede altı yüz altmış sekiz fotoğraf çeken Çin’li turistin yanındaki tontik çocuk sevgilisine evlenme teklif etti! Deniz durur mu, hemen bu anları kayıt altına alması gerekiyordu. Isınmak için ceplerime soktuğum ellerimi sakince dışarı çıkardım. Telefonumun kilidini saatte 35 km hızda açtım, kamerayı ayarladıııım, kayıt tuşuna bastııım… Derken fonda, “Bana Kaderimin Bir Oyunu Mu Bu?” adlı nadide eser çalmaya başladı. Çünkü, saklama alanım dolmuştu!!

Bir Denizz Aşırı gezmesinde başa gelebilecek en kötü şeylerin başında “ Saklama alanının dolması” yer alıyordu. Prensip olarak asla yağmurlu havayı tutturamayıp şapka takmadığım gibi, asla ders de almıyor fotoğrafları aktarmıyor veya inatla hafıza kartı satın almıyordum. Tüm Denizz Aşırı gezilerimin bir kısmı galerideki saçmik fotoğrafları silmekle geçiyordu. İlk silinenlerde bayrak her zaman, whatsapp sohbetlerinin ekran resimlerindeydi. Gıybet yapıyorsun, başkasının yazdıklarını ekran resmi alıp bir başkasına atıyorsun bari delil bırakma dimi… Whatsapp sohbetlerinin ekran resimlerini sildikten sonra, sıra kıyafet ve gelinlik modellerine geliyordu. Hepsini silmeme rağmen telefonun hafızasında hala yer açılmadıysa yemek fotoğraflarını, şişko çıktığım fotoğrafları ve aynısından on tane olan fotoğrafın dokuzunu sildiğimde gerekli yer kesin açılmış oluyordu. Saklama alanı boşaltma işlemlerini genelde tuvalete, otel odasına bıraksam da bazen olur olmadık yerlerde de aynı silme işlemlerini yapmak zorunda kalıyordum. Mesela yukarıda da bahsettiğim gibi balonda ve bir evlenme teklifinin ortasında! Daha da kötüsü çiftimiz de heyecandan fotoğraf çekemediği için şuanda evlilik teklifi temalı paylaşacak tek bir tane fotoğrafları yok. Allah düşmanımın başına vermesin! Bana bir umut “ siz çekebildiniz mi?” diye sorduklarında utancımdan yer yarılsın da içine gireyim demek isterdim ama havadaydık onu bile diyemedim. İçime içime ağladım, başımı öne eğdim ve sessizce “saklama alanım dolmuş, çekemedim” dedim. Evlenme teklifi alan kız o kadar üzüldü ki, ciğerim parçalandı. Onun yerinde olmak hiç istemezdim, keşke onu mutlu edebilseydim…Derken balon da inmişti. Hüzünlü bir şekilde çiftimizi tebrik edip yanlarından ayrıldım. Bu sırada süpersonik bir fikirle aniden bir aydınlanma yaşadım!

 

Şuanda bizim tek umudumuz saniyede altı yüz altmış sekiz fotoğraf çeken Çinli turisti. Muhtaç olduğumuz kudret onun galerisinde mevcuttu! O Çinli buraya gelecek, bize o evlenme teklifi fotoğraflarını verecekti! Çiftimiz bu fikirle müthiş bir sevinç yaşadı, havai fişekler patlattı. Derken fotoğraf çekme hızı, yürüme hızına eş değer olan Çinli ortalardan kaybolmuştu. Onu ülkesine dönmeden bulmak zorundaydık! Gencecik yüreklerin mutluluğu için hiçbir masraftan kaçınmadık ve kaldığı oteli bulamadığımız Çinli turistin, fotoğraf çekme ihtimali olan her yere tek tek gittik. Kapadokya kazan biz kepçeydik!

1-     Göreme Açık Hava Müzesi

İlk olarak Göreme açık hava müzesine gittik. Her hangi bir turistin Kapadokya’ya geldikten sonra yapacağı ilk şey balona binmekse ikinci şey de açık hava müzesine gitmek olur her halde diye düşündük. Çünkü burası 1985 tarihinden bu yana doğal ve kültürel varlık olarak UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyordu. Kaya blokların içine oyulmuş yemekhaneler, kiliseler ve yaşam alanlarından oluşan kocaman bir kaya yerleşim alanıydı. Çinli turist kesin buradadır ve şimdiye fotoğraf sayısını kesin bin beş yüze yaklaştırmıştır diye düşünürken, insanlar M.S. IV. yüz yılda bu kayaları oyup nasıl kendilerine bir yaşam alanı yapmışlar, kocaman kayaları oyup nasıl da kilise yapmışlar diye hayretler içerisinde dolaştık. Bir yandan galerimdeki saçmik fotoğrafları silmeye devam ediyor, bir yandan bu muhteşem yerde yeni fotoğraflar çekiyor bir yandan da gözlerim Çinli turisti arıyordu. Çok işim vardı çok! Göreme açık hava müzesinin her yerini yaklaşık bir saatte dolaştık ama Çinli turisti bulamadık. Pes edecek halimiz yoktu, ikinci durağımız Uçhisar Kalesiydi!

 

Yazının Devamını Oku