Paylaş
Bir zamanlar bir ürünü satın almamızın temel nedenleri oldukça basitti: İhtiyacımız vardı, fiyatı uygundu ve ürün işini
iyi yapıyordu. Bugünse satın alma kararlarımızın arkasında çok daha fazlası var. Elbette hâlâ iyi bir kahve içmek, lezzetli bir burger yemek ya da güzel bir dondurma istiyoruz. Ancak artık yalnızca ürünü değil, o ürünün bize yaşattığı hissi de satın alıyoruz.
Aslında bu değişimi günlük hayatımızın pek çok anında fark etmeden yaşıyoruz. Bir kahve düşünün. Temelde satın aldığımız şey kahve, süt ve belki biraz şurup. Peki, neden aynı ürünü her yerde tüketmek yerine belirli bir mekâna gitmeyi tercih ediyoruz? Bazen bardağını seviyoruz, bazen mekânın müziğini, bazen çalışanların yaklaşımını bazen de orada bulunmanın bize hissettirdiği duyguyu. Burger veya dondurma gibi oldukça basit ürünlerde bile durum artık farklı değil.
Bugün iyi bir burgerin yalnızca lezzetli olması yetmeyebiliyor. Nasıl servis edildiği, ambalajı, mekânın tasarımı, markanın kullandığı dil ve hatta paketi açtığımız anda karşımıza çıkan görüntü deneyimin parçası haline geliyor. Dondurmadaysa renklerden topping (süsleme sosları ve ek malzeme) seçimine, külahın veya kabın tasarımından ürünün sunumuna birçok küçük detay satın alma kararımızı etkileyebiliyor.
Çünkü tüketici artık sadece ‘Bu ürün güzel mi’ diye sormuyor. ‘Buraya gitmek istiyor muyum’, ‘Bu marka bana hitap ediyor mu’, ‘Burada kendimi nasıl hissediyorum’, ‘Bunu arkadaşlarımla paylaşmak ister miyim’ gibi sorular da
kararın içine giriyor. Tam da bu noktada ürünle deneyim arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Ambalaj artık yalnızca ürünü taşıyan bir araç değil. Mekân yalnızca satış yapılan bir alan değil. Sosyal medyaysa yalnızca markanın reklam verdiği bir mecra olmaktan çıktı. Bunların tamamı tüketicinin marka hakkında oluşturduğu algının parçaları haline geldi.
Sosyal medya bu değişimi daha da hızlandırdı. Eskiden bir restoranın veya ürünün ilk temas noktası vitrini, reklamı ya da bir arkadaş tavsiyesiydi. Bugünse çoğu zaman ilk karşılaşma telefon ekranında gerçekleşiyor. Birkaç saniyelik bir videoda gördüğümüz ürün, mekân veya sunum bizde merak uyandırabiliyor. Daha ürünü tatmadan onunla ilgili bir beklenti geliştirmeye başlıyoruz.
Bu nedenle ‘paylaşılabilirlik’ de artık markalar için küçümsenemeyecek bir değer taşıyor. İnsanların fotoğrafını çekmek, videosunu paylaşmak veya arkadaşına göndermek istediği bir ürün yalnızca satın alınmış olmuyor; aynı zamanda tüketicinin kendi çevresine taşıdığı bir iletişim aracına dönüşüyor.
Tek başına sadakat yaratmaz
Üstelik yeni nesil tüketici, markanın kendisine ne söylediği kadar, başka insanların marka hakkında ne söylediğini de önemsiyor. Reklamın yerini tamamen kullanıcı deneyimi almış değil; ancak artık markanın anlattığı hikâyenin yanında tüketicilerin oluşturduğu hikâye de var. Bu yüzden deneyimin her aşaması, markanın kontrol edemediği yeni bir iletişimin başlangıcı olabiliyor.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Güzel ambalaj kötü bir ürünü uzun vadede kurtaramaz. Etkileyici bir mekân, yetersiz hizmeti sonsuza kadar gizleyemez. Sosyal medyada viral olmak da tek başına sadakat yaratmaz. Deneyim, ürünün yerine geçen bir şey değil; iyi bir ürünün etrafında oluşturulan bütünlüklü bir dünyadır.
Yeni nesil markaların farkı da tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Ürünü merkeze koyuyorlar ama hikâyeyi ürünle sınırlandırmıyorlar. Mekândan ambalaja, sosyal medyadan müşteriyle kurulan iletişime kadar her temas noktasını aynı deneyimin parçası olarak görüyorlar. Çünkü tüketicinin zihninde marka, tek bir reklamdan veya tek bir üründen oluşmuyor. Bütün bu küçük temasların toplamından oluşuyor.
Belki de geleceğin en güçlü markaları yalnızca “Ne satıyoruz” sorusuna cevap verenler olmayacak. “İnsanlar bizimle karşılaştığında ne hissediyor” sorusunun cevabını da bilenler olacak. Çünkü bazen satın aldığımız şey bir kahve, burger ya da dondurma gibi görünse de aslında yanımızda götürdüğümüz şey, o anın bize hissettirdiği duygudur.
Paylaş