GeriCengiz SEMERCİOĞLU Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

Yapımcısı, oyuncusu, yöneticisi, programcısı neredeyse TV sektörünün tamamı 2014 yılından memnuniyetsiz...

Reytingler, yayından kalkan diziler, tutmayan programlar tartışılıyor, herkes birbirine “Nereye gidiyoruz?” diye soruyor... Tam da bunların tartışıldığı bir dönemde “2014 nasıl geçti, 2015’te beklentiler ne?” diyerek Doğan TV’nin CEO’su İrfan Şahin’in kapısını çaldım. Açıkçası ben umutsuz, depresif bir tablo beklerken, İrfan Şahin “Bugünkü şartlar bizim yaratıcılığımızı zorlayacak. İş yapış yöntemlerimizi değiştirmeyi öğrenip yeni bir sıçrayış yapacağız” dedi. Sektörün lideri Kanal D’nin en tepe ismi olarak umut dolu bir tablo çizdi.

* Reklam pastası aynı dururken, sürekli sayısı artan bir televizyon yayıncılığı var Türkiye’de. Bu işte bir yanlışlık yok mu?
- Büyümeyen hatta küçülen bir reklam pastası var. 2014 yılı tahmini olarak toplam televizyon reklam pastası 3 milyar lira olacak. Yani 1.4 milyar dolar bile değil. Buna karşın 500 civarında televizyon kanalı, bunlardan 9’u ise, TRT dahil, büyük havuzun oyuncuları. Büyük kanallar arasındaki rekabet eskiden dört kanal arasındaydı. 9 kanal arasındaki rekabet arz fazlasına yol açtı, pasta büyümezken yemek isteyenlerin sayısı arttı, sonuçta kimse karnını doyuramıyor. Bu resim bize sektörün zararda olduğunu gösteriyor.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

* Dünyada benzer durumda ülke var mı?

- Bugün gelişmiş ülkelerde ana kanal sayısı bir elin parmaklarından azken (örneğin Amerika’da 4 kanal, Almanya ve İtalya’da 2 büyük grup) Türkiye’de bu kadar kanal sayısının ve girişimcisinin olmasını anlamak çok zor. 20 küsur yıldır bu işi yapıyorum hâlâ anlayamadım, bir gün anlayacağım diye bekliyorum.

* Üretim de durmadan devam ediyor, özellikle de dizi üretimi...
- Rekabet çok sert. Bu rekabet içinde seyircinin de işi çok zor. Şu anda televizyon kanallarında her hafta sadece geceleri 45 dizi yayınlanıyor. Bu rakama gündüz yayınlanan diziler dahil değil. Seyircinin bir yerde toplanması da toplayabilmek de çok zor. Düşünün dünyanın en büyük dizi endüstrisi Amerika, orada da yılda 100 civarında dizi yapılıyor, neredeyse onlara yaklaştık. Ama orada üretilen dizilerin önemli bir kısmı kablo, pay TV gibi paralı kanallarda yayınlanıyor, dünyaya satılıyor. Bizde ise sadece free TV’ler için dizi üretiliyor.

* Üstelik reklam pastası Amerika’da çok daha büyük...
- Amerika’nın reklam pastasının büyüklüğünü bizimle karşılaştıramazsınız. Diğer taraftan orada dizi endüstrisinin faydalandığı yan pazarlar var. Örneğin sponsorluk, dijital medya satışları, ürün yerleştirme ve her şeyden önemlisi daha diziyi yayınlamadan önce garanti gelir kaynaklarının oluşturulması. Biz bu konularda neredeyse sıfır noktasındayız. Sonuçta kısır bir pazarda mucize yaratmaya çalışıyoruz.

* Yaratılıyor gibi de... Dünyaya dizi pazarlar hale gelmemiz önemli değil mi?
- Çok önemli... Sektörün çözüm noktalarından biri de yurtdışı dizi satışları. Özellikle son beş yıldır çok önemli bir yol kat ettik ve dünyada önemli oyunculardan biri haline geldik. Bu noktada şunu belirtmem lazım, Kanal D bu konuda sektöre liderlik etti ve uzun vadeli uygulamaya koyduğumuz stratejik plan başarılı oldu. Bugün 100’den fazla ülkeye dizi satar hale geldik. Adetsel olarak iyiyiz ama toplam ciroya baktığımızda hâlâ çok küçüğüz.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

DİZİLERİN YURTDIŞI SATIŞ GELİRİ 100 MİLYON USD ALTINDA

* Televizyon sektörünün dizi ihracatından geliri ne kadar?
- Bizim tahminlerimize göre yıllık sektörün satışı 100 milyon USD’nin altında. Dolayısıyla bu rakamlar iç piyasadaki ekonomik problemlerimizi çözmekten çok uzakta. Ama diğer taraftan global ülke ekonomisine katkısı çok çok büyük. Turizmden ülke tanıtımına, bölgesel siyasi güç olmaya, endirekt ihracata katkısı tartışılamayacak kadar büyük. Bugün Güney Amerika’da Türk dizileri yayınlanıyor. Bunun makro düzeyde Türkiye’ye katkısı hayallerimizin ötesinde... Ama bu gücün devamı için önce ülkemizde dizilerin başarılı olması lazım. İç piyasada başarılı olamayan bir diziyi yurtdışına satmak zordur. Amerika’da iç piyasada başarılı olmayanların dışarıya satışı kolay değil. Yurtdışına satış politikası kesinlikle bir devlet politikası olarak ele alınmalı, özellikle maliyet düşürücü önlemlerle, ihracat teşvikleriyle desteklenmelidir.

* Ekranda müthiş bir dizi sirkülasyonu var. Bu kadar çok dizinin yayına girip bu kadar çok dizinin yayından kalkması doğru mu?
- Bir diziyi, programı yayından kaldırmak yöneticiler için en zor ve acı karardır. Neden mi? Düşünün, her sezona hazırlanırken önünüze yüzlerce program önerisi geliyor. Pek çok insan bunun üzerinde sıkıntılı bir süreç geçirerek çalışıyor ve sonuçta hangi programları yapacağınıza karar veriyorsunuz. Sonra daha zor bir sürece giriyorsunuz, binlerce detayla uğraşıyorsunuz ve yaptığınız her işle duygusal bağ kuruyorsunuz. Çünkü başarılı olacağına inanıyorsunuz. Bu programlar sizin yarattığınız evlatlarınız oluyor. Seyirci ekranda bir programı ilk yayınlandığı gün görüyor, ben ise onlarla neredeyse bir yıla yakın süre yaşıyorum. Ama sonuçta seyircinin dediği olur. Bazı programları seyirci beğenmiyor, geleceğe yönelik umut vermiyor ve yayından kaldırılıyor.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

DİZİLERİ YAYINDAN KALDIRMAK EN ÇOK BİZİ ÜZÜYOR

* Hangi kıstaslara göre kaldırıyorsunuz bir programı, diziyi? Tek kıstas reyting midir?
- Temel kıstas; patron seyircidir. Peki detay kıstaslar ne? İlk kural şu; medyanın özgür olabilmesi için zarar etmemesi, özkaynaklar dışındaki fonlara muhtaç kalmaması gerekir. Aksi halde özgürlük ve yaratıcılığınızı kaybedersiniz. Kanal D bir sahnedir, önemli olan sahneyi güçlü bir marka olarak sürdürebilmek, bu sayede oyuncuların sahnede kalabilmesini sağlamaktır. Seyircinin sahnedeki işi beğenip beğenmediğini reytingler söylüyor. Ama biz sadece reytinge bakmayız. Bir programın marka değerine katkısı çok önemli. Diğer önemli bir kıstas, reklam geliri. Mevcut ortamda programlar için uzun vadeli reklam anlaşmaları yok. Reklam veren, tamamen program reytinglerine göre para ödüyor. Dünyanın pek çok ülkesinde böyledir diyebilirim ama bizdeki kadar köşeli değil. Diğer bir konu ise maliyet. Günün sonunda tüm bu kıstaslar birlikte değerlendirilerek, programın devamına karar veriliyor. Programı kaldırmak bir televizyon kanalı için en büyük zarar kalemi, çünkü ön yatırım maliyeti yüksek. Hemen yerine bir program koymak kolay değil. Büyük bir zaman kaybı... Yeni koyduğunuz program için en başa dönüyorsunuz, tanıtım vs. her şeyi yeniden yapmak zorunda kalıyorsunuz. Evlatlarınızdan birini öldürüp, yerine yeni bir evlat yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Aslında bakarsanız bu şizofrenik bir kısırdöngü.

* Kanalların zarar ettiğini, sektör için zor bir yıl olduğunu söyleyebilir miyiz?
- Evet, zor bir yıldı... Öncelikle şunu kabul etmemiz lazım, Türkiye hızla değişiyor, ekonomik, sosyal anlamda. Genç bir nüfusumuz var, bu nüfusumuzun algısı çok yüksek. Her şeye hızla ulaşılıyor, hızlı tüketiliyor ve ilgi alanı genişliyor. Eskiden 5-6 reyting alan dizi yayından kalkardı, şimdi 5-6 reyting başarı oldu. Ama toplam izleyici değişmedi, Türkiye’de herkes en az eskisi kadar TV izliyor. Sadece seyirci eskiden birkaç programda toplanırken şimdi her gece 10’a yakın programa dağılıyor. Bu yeni bir dünya; biz TV yöneticilerinin, yapımcıların, oyuncuların, reklam verenin alışması gereken bir dünya. Benzerleri dünyada da çok. Bizim tek şanssızlığımız, reklam pastasının küçüklüğü ve rekabet dolayısıyla arz fazlalığı.

* 2015 nasıl olacak? Bu kaotik ortam aşılabilecek mi?
- Herkes yeni koşullara adapte olmak zorunda. Reklam pastası büyümeli ama o güne kadar maliyetler aşağıya çekilmek zorunda. Ama her bir çözüm yeni bir problem de doğurur. Örneğin maliyetleri aşağıya çektiğinizde yurtdışına hâlâ güçlü satış yapabilecek miyiz? Bunun çözümünü yeni prodüksiyon yöntemleri bularak gerçekleştireceğiz.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

İSPANYOLLAR BİZİM MALİYETE ŞAŞTI

Yapım maliyetlerini düşürmek mi kastınız?
- Bir örnek vermek istiyorum. Biz “Ben Bilmem Eşim Bilir”in format haklarını İspanya’nın en büyük kanalı TVE’ye sattık. Onların prodüksiyon için ayırdıkları bütçe bizim çok çok altımızda. “Neden böyle yapıyorsunuz?” diye sorduğumuzda “Sizin paranız fazla, bizde o kadar yok” dediler. Sonuçta konuştuğumuz ülke İspanya, kanal da TVE. Onlar bu noktaya nasıl geldi; yaşadıkları ekonomik kriz yeni çözümler üretmelerine neden oldu. Ben her sektörde iniş ve çıkışlar olduğuna, olması gerektiğine inanan birisiyim. Bugünkü şartlarımızın bizim yaratıcılığımızı olumlu anlamda zorlayacağına ve tekrar başarı hikayeleri yaratacağımıza inanıyorum. Çözüm inovasyon ve yaratıcılıkta yatıyor. Ben umutsuz değilim, tam tersi bu değişimin bizler için pek çok fırsat barındırdığına inanıyorum.
Yeni ve güçlü başlangıçlar yapmak için kaosları yaşamanız gerekir.

* İleriye dönük umutlusunuz öyleyse...
- Çok çok umutlu ve heyecanlıyım. Sanırım 8 yıl önceydi, yine Hürriyet’te bir söyleşi yapmıştık, orada “Kişisel televizyonculuk yeni gelecek” demiştim. Neredeyse tahminimden önce o noktaya geldik. Bugün insanlar sadece evlerinde TV karşısında programlarımızı seyretmiyorlar. 24 saat ve her yerde çeşitli araçlar vasıtasıyla (bilgisayar, telefon vs.) programlarımızı seyrediyorlar. İçerik, yani programlar her gün daha da önem kazanıyor. Burada iyi haber şu; üretilen programlar insanların tüketebileceğinden hâlâ çok ama çok az. Tüm dünya sizin üreteceklerinizi almak için bekliyor. İnsanların ilgisini çekebilen bir şey yaratan ve üretebilen bugünden daha çok zengin ve meşhur olacak. Bunu yaparken artık sadece ülkemiz piyasasını değil dünyayı hedef almalıyız. Global kültürü, çalışma anlayışını, yeni pazarlara girmeyi içselleştirmeliyiz. Başarının püf noktası yaratıcılık. Türkiye altyapı olarak buna sahip, hatta dünyanın iyilerinden biri.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

ARTIK YABANCILAR BİZİM PEŞİMİZDE KOŞUYOR

* Dünya pazarının Türkiye’ye bakışı nasıl?
- 20 yıldan fazla zamandır bu piyasada çalışıyorum, ömrüm yabancıların peşinden koşmakla geçti. Ama bugün onlar benim peşimden koşuyor. Sürekli yabancı yatırım firmalarından, hayal bile edemediğimiz dev prodüksiyon şirketlerinden, TV kanallarından ortak işler yapmak için teklifler alıyoruz. 15 gün önce dünyanın en büyük prodüksiyon şirketlerinden birinin drama departmanı yöneticisiyle görüştüm. Ziyaret amaçları, ürettiğimiz dizilerin Amerikan adaptasyonlarını yapma olanaklarını araştırmaktı. Bu benim için 10 yıl önce hayal etmesi dahi zor bir konuydu. Ben bu mesleğe ilk başladığım günden daha heyecanlıyım, umutluyum ve gelecekteki fırsatların geçmiştekilerden çok daha fazla olduğuna inanıyorum.

* Kanal D özelinde durum nasıl? Geleceğini nasıl görüyorsunuz?
- Kanal D, Türkiye’nin en sevilen 10 markasından biri... Bizim için öncelik, Kanal D markasının değerini ve saygınlığını korumaktır. Araştırmalarda görüyoruz ki Kanal D Türkiye’nin her bölgesinden, her yaş grubundan, her sosyoekonomik düzeyden, her inanç grubundan ve her siyasi görüşten dengeli izleyici kitlesine sahip. Bu genişlikteki bir seyirci kitlesinin teveccühüne sahip olmak ve bunu sürdürebilmek zor ama bizi mutlu eden ve sorumluluğunu sürekli hissettiren bir görev. Tüm bu kitlelere dokunmaya devam etmek amacımızdır.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

ÇOK PARA HARCANAN DEĞİL İZLENEN İŞ BÜYÜK İŞTİR

* Bu reyting evreninde artık büyük iş yapmak mümkün mü? Büyük işin tanımı nedir?
- Bana göre büyük kelimesi göreceli bir kavram... Seyircinin izlediği, toplumda çok konuşulan iş büyük iştir. Çok para harcanan işlerin büyük olduğu fikrine katılmıyorum. Büyük işle çok para arasında bir korelasyon yok. Tam tersi az bütçeli işlerin dünyada daha başarılı olduğuna inanıyorum. Önemli olan fikir, yaratıcılık ve uygulamadır. Amerika’da bir sürü fikir garajdan çıkmış. Steve Jobs önce fikri sonra parayı bulmuş. Para fikri doğurmamış. Reyting evreni bir veri, bunu tartışarak bugün sadece zaman kaybederiz. Seyirciye doğru hikayeyi, doğru prodüksiyonla anlatmayı başarırsanız bu reyting sisteminde de büyük iş yaratabilirsiniz.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

YÖNETMEN SETE GİRMEDEN ÖNCE NE ÇEKECEĞİNİ BİLECEK


* Prodüksiyon maliyetlerinin düşmesinden söz ettiniz. Dizi sektöründe bütçeler küçülürse yurtdışı satışları bundan etkilenmeyecek mi peki?
- Dizi üretiminde yeni yollar bulmalıyız. Bu yapıldığı takdirde etkilenmez. Nedir bunlar; yüzlerce yapılacak iş sayabilirim. Örneğin, sete girmeden önce yönetmen ne çekeceğini bilecek. Amerikalı story board’la çalışıyor, biz ise bazen 15 saniyelik bir sahne için saatlerce çekim yapıyoruz; alttan, üstten, geniş dar vs... Neyi yayınlayacağını bilirsen, ne çekeceğini de bilirsin.

* Böyle maliyet düşürücü başka öneriler var mı?
- Diğer bir örnek oyuncu sayısının, mekan sayısının optimum kullanımıdır. Bazı dizilere bakıyorum, bir bölümde 40 oyuncunun, 30 mekanın kullanıldığını görüyorum. Bu sayıların fazlalığı yurtdışına satışı etkileyen kavramlar değil. Yabancı dizilerde bu kadar mekan ve oyuncu kullanımı yok. Sektörün en büyük eksikliği proje dizaynı yapılamamasıdır. Esas olan hikayedir, hikayeye uygun mekan, cast, prodüksiyon yaptığınız zaman bütçe düşer, yurtdışına satış da artar. Bu sene bazı dizilerin birinci bölümlerinin çekimlerinin 35-40 gün sürdüğüne hepimiz şahit olduk. Aynı sürede neredeyse sinema filmi çekiliyor. Özetle şunu ifade etmek istiyorum, bugünkü şartlarda verilen bütçelerin de rasyonel kullanılmadığını görüyorum.

* Bu durumda dizi, program fiyatları düşer. 2001-2002 krizindeki fiyatlara mı inecek sektör?

- İner mi çıkar mı bilemem. Fiyatları serbest ekonomideki rekabet şartları belirler. Sektörün tüm tarafları var olan koşulları değerlendirerek yeni bir pozisyon almak zorunda.

* Bu durumdan oyuncular da etkilenir. Oyunculara ödenen paralar düşecek mi?
- Mesele sadece oyunculara ödenen paralar mı? Bu dar bir bakış açısı olur. Bir programı oluşturan yüzlerce kalem var. Öncelikle iş yapış yöntemlerimizi değiştirmemiz gerekiyor. Her bir maliyet kaleminin optimum faydaya dönüşmesi lazım. Dolayısıyla toplam bütçeye bakıp bu bütçenin makul seviyeye çekilmesi lazım. Sadece oyunculara yapılan ödemelere yoğunlaşarak efektif bütçeleri yaratamayız.

Dizileri yayından kaldırmak en çok bizi üzüyor

“YALAN DÜNYA” BİZİM GURUR KAYNAĞIMIZDI

* Kanal D’de “Yalan Dünya”, “Benim Adım Gültepe” gibi dizilerin bitmesi çok konuşuldu... Ne diyorsunuz bu konuda?
- “Yalan Dünya” 90. bölümde final yapıyor. 90 bölüm bir dizinin yayınlanması müthiş bir başarı. Türk toplumu genç ve dinamik, çabuk tüketiyor, her şey bir gün tükenecektir. “Yalan Dünya” gurur kaynağı işlerimizden biri. “Öyle Bir Geçer Zaman ki” adlı bir dizi
yaptık, üç yıl reyting rekorları kırdı, neredeyse aynı ekiple “Benim Adım Gültepe”yi yaptık ama olmadı. İki işi de yapan ekip aynı, her iş aynı reytingi alacak diye bir kural yok. Diziyi bir kesim çok sevdi ve kaldırdık diye tepki de gösterdi, ama sonuçta oldukça pahalı bir işti ve mevcut seyirci sayısı diziyi devam ettirmemize yetmedi.

X

1 Haziran’da açılacaksa, 3 Temmuz’da kapansın

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk önceki akşam Ahmet Hakan’ın programında, gidişata göre okulların 1 Haziran’da açılabileceğini söyledi.

Dün de yazdım ben bu konuyu...
2 haftalığına okul açmanın kimseye bir faydası yok.
Çocukların hazırlığı, okula adaptasyonu derken iki hafta bitecek zaten.
Bu sürede de hiçbir şey öğrenmeyecekler ve virüs konusunda gereksiz bir risk alınmış olacak.
“WhatsApp Anneleri” gruplarından da biliyorum, “2 haftalık okula çocuk göndermem” diyen veli sayısı hiç az değil...
O yüzden bu yılı zorlamanın anlamı yok, artık oturmaya başlayan uzaktan eğitim 19 Haziran’a kadar uzamalı ve öylece okullar kapanmalı.
İlla çocuklar eğitimde geri kaldı diyerek okulları açmayı düşünüyorsak benim bir önerim var...

Yazının Devamını Oku

Virüsün iyi yanı

Koronavirüsle ilgili duyduğum en iyi haber bu oldu:11 Mart-27 Nisan arasında 24 kadın cinayete kurban gitmiş..


Geçen yıl aynı tarihlerde bu rakam 44’tü...
Neredeyse yarı yarıya azalmış.
Oysa tam tersi aynı eve kapandıkları için çiftler arasında tartışmaların, boşanmaların, kavgaların daha fazla olması beklenirdi...
Vuhan’da karantina sonrası boşanmaların arttığını biliyoruz.
Belki de bu kendine güvensiz, kadını dövmeyi, öldürmeyi namus meselesi sayan katillerin en büyük derdi kadının dışarıda olması...
Eve kapanıp dışarı adım atmadığı sürece belki de o yere batasıca kıskançlıkları hortlamıyor, kadının dört duvar arasında yaşamasından memnun oluyorlar...

Yazının Devamını Oku

Müdavim hareketi

Virüs nedeniyle kapanan restoranlar, kafeler için dünyada başlayan dayanışma hareketinin bir benzeri bizde de başladı. Adı: Müdavim Hareketi...


Gittiğiniz, sevdiğiniz restoranlar için 50, 100, 200, 400 lira ödeyerek yüzde 25 indirim sağlayan bir çek alıyorsunuz... Restoran açıldığında da gidip o çeki kullanıyorsunuz...
Aslında karantina sonrası yiyeceğiniz yemeğin parasını bugünden peşin ödüyorsunuz.
Ekonomik sıkıntı yaşayan sevdiğiniz mekanlara destek olmak amacıyla...
Restoranlar, kafeler 1,5 aydır kapalı, haziran ortası açılabilirse 3 ay kepenk indirmiş olacaklar...
3 ay boyunca hiç gelir elde etmeden kira ödemek, personel çıkartmamaya çalışmak, ayakta kalabilmek benim diyen işletme için bile kolay bir şey değil.
O yüzden bu sosyal sorumluluk hareketi önemli.

Yazının Devamını Oku

Marvel’in müzikleri

Ben atlamışım, bir Türk kadın müzisyenin Captain Marvel’ın müziklerini yaptığını bilmiyordum. Geçen akşam filmi izlerken sonunda, “Müzik: Pınar Toprak” imzasını görünce şaşırdım. Hemen kimdir diye baktım...

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı bitirdikten sonra çok az İngilizce bilmesine rağmen 17 yaşında Amerika’ya gitmiş. Önce Chicago’da caz, ardından Boston’da dünyaca ünlü Berklee Müzik Okulu’nda okumuş.
Orada film müzikleri yapmayı öğrenmiş. Geçen yıl 8 Mart’ta Captain Marvel vizyona girdiğinde, Türk basınında da haberleri çıkmış Pınar Toprak’ın... O dönem Variety dergisine de röportaj vermiş.
Dedim ya ben kaçırmışım, Captain Marvel’ın sonunda imzasını görünce keşfettim ve bir Türk kadınının başarısı filmin kendisinden daha mutlu etti beni...

Tüp... Yallah... Yemek vs...
◊ Hastaları vefat ettiği için yoğun bakıma dalan, sağlık personeline tüple saldıran kendini bilmez hasta yakınları bakalım ne ceza alacak?
12 gün önce Meclis’ten geçen ve cezaları yarı oranında artıran sağlıkta şiddet düzenlemesinin ilk sonucunu göreceğiz...

Yazının Devamını Oku

İstanbul budur işte

Andrea Bocelli’nin Milano Duomo’dan verdiği konseri, dünyaca ünlü sanatçıların evlerinden seslendikleri “One World: Together At Home” konserini geçen hafta çok yazdık, çizdik...


23 Nisan akşamında bir konser de bizde vardı...
7 Tepenin Şehri İstanbul’dan 7 Kıtaya adıyla yayınlandı.
Ben Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın YouTube hesabından yayınlanacağını sanıyordum konserin.
Meğer pek çok kanal yayınlamış, evde o saatte TV açık olmadığından farkında değilim, saat tam 19.00’da YouTube’u açtım o yüzden...
Ayasofya önünde ney sanatçısı Yavuz Akalın’la başladı konser...
Drone’larla çekilmiş tarihi yarım adanın görüntülerine müthiş bir ney sesi eşlik ediyor...

Yazının Devamını Oku

Türkiye ve Almanya

Merak ediyorum, neden Almanya’nın ölüm rakamları tartışılmıyor da Türkiye’nin tartışılıyor?


New York Times neden Almanya’yı değil de, Türkiye’yi mercek altına almaya kalkıyor?
Oysa Avrupa’da koronavirüs salgınını başarıyla yürüten iki ülke var... Biri Almanya, diğeri Türkiye.
Almanya’da 150 bini geçti vaka sayısı, 5 bin 500 kayıp var.
Türkiye’de 100 bine yaklaştı vaka sayısı, 2 bin 500’e yakın kayıp var. Bu iki ülkede vaka sayısıyla vefatlar arasında çok ciddi bir makas var.
Demek ki olabiliyormuş.
Bizde ilk vaka sayısının görüldüğü 11 Mart’tan bu yana 6 hafta geçti, 7’nci haftanın içindeyiz.

Yazının Devamını Oku

Çocuklar da çıkmalı...

Dün 65 yaş üstü insanımıza hafta sonu birkaç saat de olsa dışarıya çıkma izni verilmesi gerektiğini yazdım, “eve kapanmaktan hastalanacaklar” diyerek...Pek çok okur destek verdi bu öneriye...


Cumartesi- pazar 08.00-12.00 arası sadece 65 yaş üstü sokağa çıksa inanın hepsine büyük moral olur.
Sadece yaşlılar değil düşünmemiz gereken bir de çocuklar var... Geçen gün 5 yaşındaki oğlum uzaktan eğitim sırasında sınıf arkadaşıyla konuşuyordu; “Delireceğiz oğlum evde oturmaktan” diyorlardı birbirlerine...
Şaka yapmıyorum 5 yaşındaki çocuklar bunu konuşuyordu.
Avrupa’nın en ağır faturasını ödeyen ülkelerinden İspanya, çocuklara “temiz hava izni” verme kararı aldı. 18 Mart’tan bu yana karantina altında olan 8 milyon çocuğa konan yasak 27 Nisan’dan itibaren temiz hava alabilmeleri için gevşetilecek.
Birçok çocuğun 40-50 metrekare evlerden haftalardır çıkmadığını söyledi İspanya Başbakanı...
Bizde de durum farklı değil...

Yazının Devamını Oku

65 yaş üstü hafta sonu sokağa çıksın

Yaşlılar haftalardır evde. Bakmayın güneşi gördüğünde kendini meydanlara, banklara atan üç-beş kişiye. Milyonlarca yaşı ilerlemiş insanımız uzun süredir dört duvar arasında yaşıyor.


Kendi annemden, etrafımdaki yaşı ilerlemiş insanlardan biliyorum.
Evde oturmaktan hasta olacaklar artık.
Moralleri bozuldu, torun torba etraflarında değil, yürüyüşe çıkamıyorlar, çıkıp temiz bir hava alamıyorlar.
Sürekli kapalı bir evde bağışıklık sistemleri zayıflamaya başladı.
En ufak bir mikroba karşı vücutları direnç göstermeyecek artık...
Unutmayın herkesin evi bahçeli, balkonlu, salon salamanje değil.

Yazının Devamını Oku

Belki de maçları böyle izleyeceğiz

Bu haber tam 6 yıl önce çıkmıştı...



Güney Koreli The Hanwha Eagles adlı bir beyzbol takımı seyirci sayısını artırmak için stadyuma robot taraftarlar yerleştirmişti.
Taraftar stadyuma gitmeden akıllı telefonları sayesinde bu robotlardan birini kontrol ediyor ve stattaymış gibi karşılaşmayı robotun gözünden izliyor.
Evinde oturan seyirci robotlara tezahürat yaptırıyor, hatta elindeki dijital pankartları kaldırtıp, şarkılar bile söyletebiliyor.
Her robotun yüzündeki dijital ekrana da evinde oturan seyircinin görüntüsü yansıtılıyor.
Güney Kore beyzbol takımı bu formülü seyirci ve gelir sayısını artırmak için 6 yıl önce bulduğunda ortada virüs falan yoktu.

Yazının Devamını Oku

Neymar bile ağladı, ben hâlâ ağlamadım

“7. Koğuştaki Mucize”, geçen yılın en başarılı filmiydi... 5 milyon 316 bin gişe yaptı, Aras Bulut İynemli’nin oyunculuğu çok konuşuldu...


Seyreden herkesi hüngür hüngür ağlatan bir baba-kız hikayesi;
Haksız yere hapsedilen Memo ve
7 kışındaki kızı Ova’nın...
Şu sıralar farklı dijital platformlarda tavsiye olarak önüme düşüyor film. Belli ki PSG’nin dünyaca ünlü futbolcusu Neymar’ın da önüne düşmüş ve açıp izlemiş “7. Koğuştaki Mucize”yi...
Daha sonra da sosyal medyasından, “Çocuğu olanlar bu filmi izledikten sonraki duygumu daha iyi anlar. İnanılmaz güzel bir film, izlerken çocuklar gibi hüngür hüngür ağladım” paylaşımını yaptı.
137 milyon takipçisi var Neymar’ın... Türk yapımlarının dünyada gücünü ve etkisini göstermek açısından çok önemli bir nokta bu...

Yazının Devamını Oku

Tiyatrocular, komedyenler, şarkıcılara çağrım var

Lady Gaga bu cumartesi akşamı (18 Nisan) sağlık çalışanlarına teşekkür etmek amacıyla "One World: Together at Home” adında YouTube üzerinden bir konser düzenliyor. Konseri Jimmy Fallon, Jimmy Kimmel ve Stephen Colbert sunacak.


Paul McCartney’den
Stevie Wonder’a birçok ismin şarkılarını seslendireceği
konsere David Beckham, John Legend, Kerry
Washington, Priyanka Chopra Jonas gibi ünlü isimler de katılacak.
Ve burada amaç bir bağış toplamak değil. Sadece eğlenmek, sağlık çalışanlarına moral vermek. Bizde de sağlık çalışanlarımız için bir YouTube konseri neden olmasın?
İlk akla gelen tiyatrocular, komedyenler, şarkıcılar moral gecesi düzenlemeliler.

Yazının Devamını Oku

Sokağa çıkma yasağında İstanbul

Hafta sonu sokağa çıkma yasağı çok doğru bir karardı, 25 gün önce bu köşede önerdiğim bir konuydu bu...

Cuma akşamı yaşanan izdihamın önüne geçilecek tedbirler alınmalıydı meselesi, zaten hepimizin ortak düşüncesiydi...

Cumartesi evden çıkmadım ama pazar günü gazeteci merakıma yenilip atladım bisiklete, şehirde ne oluyor diye bir tura çıktım...

Fotoğraf çekmek, yasağa uyulup uyulmadığına bakmak için...

Cihangir’den Beyazıt’a kadar bisikletle gidip geldim, şunları gördüm;

◊ Denetimler müthişti. Yol boyunca 6 kez çevrildim, memur arkadaşların kimi tanıdı geçmeme izin verdi, kimi sarı basın kartımı görmek istedi.

Yasağa uyma oranı yüzde 100’dü. Yol boyunca toplasan 3-5 araç, sokaklarda sadece 5-10 insan gördüm.

◊ Geçmişte sayım günlerinde böyle boş olurdu İstanbul. O günlerde de ya gazeteye çalışmaya giderdim ya da sayım memuru olarak görev yapardım. Ama o zamanlar bile bu kadar yasağa uyulmazdı.

◊ Doğma büyüme İstanbulluyum, ben kenti bu kadar sessiz bu kadar boş hayatımda görmedim...

Yazının Devamını Oku

333 katlı bir hapishane

Bir hapishane düşünün 333 katlı bir gökdelen ve her katında iki mahkûm kalıyor...


Ortada 8 metreye 2 metre gibi uzunca bir masanın geçebileceği dikdörtgen bir boşluk var her katta...
Her gün en üstteki katta mükellef bir sofra hazırlanıyor; karidesler, pastalar, etler, balıklar aklınıza ne gelirse... Üstelik çok usta aşçılar tarafından.
Ve bu ancak birinci sınıf restoranlarda olabilecek mükellef masa asansör gibi en üst kattan aşağıya doğru inmeye başlıyor.
Her katta 3-4 dakika duruyor en fazla... 4 dakikada ne yedin yedin, çünkü masadan yiyecek alıp saklamak yasak. Bunu yaptığın an ceza var: Bulunduğun kat hızla buz gibi soğutuluyor ya da çok sıcak hale getiriliyor.
En üstteki ilk 30 kat en şanslısı çünkü her şeyin olduğu masaya saldırıp istediklerini yeme, talan etme şansları var...
Her katta 4’er dakika dura dura gelen masada 40-50’nci kattan sonra neredeyse yiyecek hiçbir şey kalmıyor.

Yazının Devamını Oku

Gazetem kapımda

Evlere kapandığımız şu günlerde bizim grup İstanbul’daki okurlar için çok güzel bir uygulama başlattı.


“Bir Tıkla Gazeten Kapıda” uygulaması.
Biliyorsunuz Dünya Sağlık Örgütü, gazete kağıdında koronavirüs riski olmadığını açıkladı, yani gazeteyi gönül rahatlığıyla kağıttan okuyabilirsiniz.
İşte bu keyiften vazgeçmek istemeyen okurlar için Bir Tıkla Gazeten Kapıda uygulaması var.
Demirören Medya’ya bağlı Hürriyet, Milliyet, Posta, Fanatik gazeteleri için şimdilik sadece İstanbul’daki okurlara yönelik bir uygulama bu.
Yakın zamanda Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerle kapıya teslim sistemi daha da büyüyecek.
Yakala.co ve Scooty işbirliğiyle hayata geçen bir sistem bu. Ben kendi işimi kendim yapmayı severim.

Yazının Devamını Oku

Karantina altında seks hayatımız... Eyvah libidomuz düştü!

Koronavirüsle ilgili her şeyi konuşuyoruz da, bir tek seks hayatımızı konuşmuyoruz. Sağ olsun ekrandaki birbirinden kıymetli hocalar sayesinde hepimiz birer pandemi uzmanı olduk...


Ama bugüne kadar insanların seks hayatıyla ilgili bilgi veren, bu konuda neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatan tek bir uzmana rastlamadım. Bir tek Ender Saraç’ın Posta’ya verdiği röportajı hatırlıyorum; “Lütfen bu dönemde tek eşli olun” diyordu.
Bu konuyla ilgili bizde yeterli bilgiyi bulamayınca yabancı kaynaklara baktım, New York Times’ın pazar sayısından aşağıdaki bilgileri derledim. İşte 15 maddede karantinadaki seks hayatımız...
1- Bunlar eşi benzeri görülmemiş dönemler olduğu için, karantina altında insanların seks hayatlarının köreldiği ya da zenginleştiği konusunda elde şimdilik yeterli veri yok.
2- Ama şu kesin: Yaşadığımız günler hiç seksi zamanlar değil...
3- İnsanlar yeni seks partnerleri bulma konusuna uzak duruyorlar. Çoğu kişi virüsle ilgili bilgilendirmelere, cinsel sorunlardan daha fazla ilgi duyuyor.
4- 2019’u libido tartışmalarıyla kapatmıştık. Can Yaman’a kötü bir haberim var: Depresyon ve anksiyete libidoyu doğrudan olumsuz etkiliyor. Kesin bilgi!

Yazının Devamını Oku

Evde yemek yapanlara: Emma Teyze’nin Kitabı

Emma Teyze kim? Bizim Kelebek’in zeytinyağı yazarı olan Elvan Uysal Bottoni’nin eşi sevgili Paolo’nun büyük teyzesi...


Emma Mancini, 1907’lerde kuzey ve orta İtalya’da yaşamış ve o dönem yaptığı yemeklerin tariflerini defterine not almış.
Mancini ailesinin ikinci kuşağı olan Emma Teyze’nin bu not defteri, Elvan’ın eşi Paolo’nun kız kardeşine kadar ulaşmış.
20 yıldır İtalya’da yaşayan Elvan da kucağına kadar gelen bu hazineyi değerlendirme kararı vermiş.
Ve ortaya “Emma Teyze’nin Kitabı” adlı geleneksel İtalyan yemekleri tarifinin olduğu bu kitap çıkmış...
Elvan’la neredeyse 30 yıla yakın dostluğumuz var; kendisi çok iyi zeytinyağı, şarap, peynir ve bal tadımcısıdır.
Bu İtalyan mutfağı ve yemekleri üzerine yazdığı 6’ncı kitabı...

Yazının Devamını Oku

Neden para ödüyorum?

Tartışma sadece bizde değil, dünyada da yaşanıyor.


Şu sıralar dünyada herkesin sorduğu soru aynı: Neden almadığım hizmete para ödüyorum?
Hafta sonu New York Times’da okudum, ESPN gibi birkaç spor kanalına aylık abone olan bir kullanıcı koronavirüsten dolayı maçların oynanmadığını ve ödediği ücretin geri verilmesini istemiş.
ESPN de nanik yapmış ona. Geçen hafta ben de bizim özel okulları ve anaokullarını yazmıştım.
Uzaktan eğitim için normal eğitim ücreti almaya devam etmeleri doğru mu?
Okul binalarında hiçbir şeyden değilse ısıtma, elektrik, su, temizlik gibi pek çok giderden kurtuldu özel okullar.
Bunu neden ücretlere yansıtmıyorlar?

Yazının Devamını Oku

Radyoculara iyi bir haberim var

Media Liven 26-31 Mart tarihleri arasında 15.328 kişiyle radyo dinlenmesi üzerine bir araştırma yaptı.


Söz konusu tarih hepimizin evlerine kapandığı karantina tarihleri...
Açıkçası evde daha çok televizyon izlendiği, insanların araçlarına binmediği için radyo dinleme sürelerinin azaldığını düşünüyordum ben...
Radyocu meslektaşlarıma güzel haberi vereyim, meğer tam tersiymiş...
Korona günlerinde radyo dinleme süreleri artmış...
Ankete katılanların yarıya yakını, 7212 kişi her gün radyo dinlediğini söylemiş...
Her gün 1-2 saat dinleyenlerin sayısı 3804, 4 saatten fazla dinleyenlerin sayısı 3586...

Yazının Devamını Oku

Yanlış yapan ünlüler

.

Serdar Ortaç
“Bir çay demleyenim bile yok” diyerek taksi durağını ziyarete gitti, taksicilerle çay içip sohbet etti.
Üstelik maske takmayan taksici “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” dedi.
Anlaşılan o ki; sevgili Serdar’ın ne izolasyondan ne de sosyal mesafeden haberi var.

Nasuh Mahruki-Coşkun Aral
Nasuh Mahruki, Silivri-Durusu’da açacağı Doğada Liderlik Okulu’ndaki son hazırlıkları ailesiyle birlikte hafta sonu denetledi.

Yazının Devamını Oku

Zombiler de gerçek olacak mı?

2013’te Cannes Film Festivali’nde Brad Pitt’in “World War Z” filminin tanıtımındaydım... (O zamanlar uçağa biniyoruz ey sevgili okur, yurtdışına festivallere, maçlara, tatillere gittiğimiz yıllar, ne günlerdi be!)


O yıl Cannes’ın ağır topu Brad Pitt’ti, her yer “World War Z” afişleriyle doluydu.
Şu sıralar sürekli virüs, pandemi yapımları izliyoruz ya, geçen akşam “World War Z” önüme düşünce, “Cannes yılları nostaljisi yaparım” diyerek satın aldım filmi...
Film aman aman bir şey değil, yaşayan ölüler, zombiler hikayesi...
Güney Kore’de ortaya çıkan bir virüs insanları yaşayan ölüler haline getiriyor.
Her zombi filminde olduğu gibi burada da yaşayan ölüler, yeni hücrelere ihtiyaç duyduğu için kontrolsüzce sağlıklı insanlara saldırıyorlar.
Filmi izlerken düşündüm; bu Hollywood yapımlarındaki her şey gerçek oluyor ya, bu zombiler de günün birinde gerçek olacak mı? Belki de bu korona belası insanlığın ilk büyük sınavı...

Yazının Devamını Oku