GeriCengiz SEMERCİOĞLU Ağlamaktan gözyaşlarım kurudu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ağlamaktan gözyaşlarım kurudu

Günümüz Türk edebiyatının en çok kazanan yazarlarından Nermin Bezmen, merakla beklenen Shura’nın devam hikayesini nihayet yazdı. Kitabında Shura’nın Paris’te 1924-26 yılları arasında yaşadıklarını anlatan Bezmen, son anda geri çekilen cinsel istismar önergesi hakkında da bir kadın edebiyatçı olarak şu yorumu yaptı: “Canım ülkemin canım insanları için düşünülen, hazırlanan gelecek o kadar içimi acıtıyor ki. Bir tabir vardır ya; ‘gözyaşlarım kurudu’ diye. Yaşadıklarımız sonrasında benim de günlerce ağladığım zamanlar oldu.”

◊ Yeni kitap “Shura”, kasımın ilk haftasında çıktı. Nasıl geri dönüşler aldınız şimdiye dek?
- Evet, Kasım’ın 6’sı gibi dağıtımı yapıldı. Çok heyecanlıyım ve kitabı okuyanlardan çok iyi yorumlar alıyorum. Okurla tekrar buluşmak gerçekten heyecan verici.

◊ Son kitabınızın ardından ne kadar ara verdiniz?
- 3 sene oldu.

◊ Peki bu 3 senelik arada bir yazar ne yapar?
- Ben araştırma yaparken, sadece odaklandığım konuyla ilgili kitaplar okuyorum. Diğer kitaplardan uzak duruyorum. Dolayısıyla büyük bir açlığım oluyor. Böyle aralarda deli gibi bir okuma krizine giriyorum.

◊ “Kurt Seyt&Shura” ve “Kurt Seyt&Murka”dan sonra seriye “Shura” ile devam ediyorsunuz...
- Aslında “Kurt Seyt&Shura” ve “Kurt Seyt&Murka”ya “Mengene Göçmenleri” de dahildir. Bir de “Dedem Kurt Seyt ve Ben” diye bir kitabım var. O biraz deneme-anı kitabı gibidir. Ama son kitabıma konu olan kahramanlarımla birebir bağlantılı olan üç kitap vardı, bu dördüncü oldu.

◊ Son kitapta hangi dönemi anlatıyorsunuz?
- Birinci kitapta okurlarımın hayranlığını kazanmış bir kadın vardı; dedem Kurt Seyt’in büyük aşkı Shura... Biz onu ilk romanın sonunda 1924 baharında Paris’e gitmek üzere Karaköy rıhtımından uğurlamıştık. Okurlarım çok mutsuz olmuşlardı. Ama gerçek bir öykü olduğu için ben onu allayıp pullayıp istendiği gibi bir netice yaratamazdım. Hüzünlü biten bir romandı. Akabinde hemen Shura’nın hayatını yazmaya niyetlenmiştim. Ama birinci kitapta dedem esas kahraman olduğu için, devamında dedem paralelinde 1924 ve 1944 yıllarını yazmıştım. Şimdi tekrar 1924’ün baharına dönüp, Shura’yı gittiği noktadan ele alıyorum.

Ağlamaktan gözyaşlarım kurudu


“SHURA”NIN DA DEVAMI GELECEK

◊ Peki Shura’yı Paris’e uğurladıktan sonra ne oluyor?
- O kadar enteresan bir dönem ki Fransa için... Harpten sonra sanat ve edebiyat dünyasının müthiş bir devinim yaşadığı, avangart sanatçıların en iddialı şekilde ortaya çıktığı bir dönem. Shura’mız beyaz Rus diasporasının içinde belki de hayatının en renkli bölümünü yaşıyor. Çünkü Rasputin’in katili olan Prens Felix Yusupov’un karısı Prenses Irina’yla beraber açmış olduğu bir moda evi var. Shura orada mankenlik yapıyor. Diğer mankenlerin çoğu kontes, barones vs. Çalışanlar hep asiller, hepsi beyaz Rus göçmeni. Ve onun çevresinde de İvan Bunin, Gaito Gazdanov ve Nina Berberova gibi beyaz Rus yazarların ilk kalem oynatarak Paris’te hayat kazanma çabaları, yine Picasso’nun yeni yeni kendini duyurmaya başladığı bir dönem var ve hep bu çevrenin içerisinde Shura. Dolayısıyla sadece Shura’yı anlatarak geçemedim.

◊ Hangi yıllar arasında bu dönem?
- 1924 ve 1926 yılları arası... Shura’nın yine hayatında dönüm noktası olacak bir karar verdiği 1926 yılına kadar geldim. Orada da bitti. Zaten 554 sayfa olmuştu. Devamını şimdi yazıyorum.

◊ Devamı gelecek yani?
- Evet. Devamı da artık hayatının sonuna kadar olan kısmı olacak.

◊ O son kitap mı olacak?
- Shura’yla ilgili son kitap olacak.

◊ Dedenizin ve Shura’nın hikayesi, sizin edebiyat hayatınızda çok önemli bir yer tutuyor. Neden bu kadar etkiledi bu konu sizi?
- Herhangi bir çocuğun dedesine duyduğu sevgi, ilgi veya meraktan farklı bir sevgi ve bağlılıktı benimki. Bir kere, onu tanıma şansına ermedim. Fakat çok küçüklüğümden beri gördüğüm sepya fotoğrafları ve annem, anneannem tarafından anlatılan hikayeleriyle beslendim. Çocukken en etkilendiğim kahraman dedemdi. Okuduğum bütün masalların, hikayelerin içindeki kahramanlar bir yana, dedem bir yanaydı. Bir de sanırım anneannemin çok iyi bir masalcı olmasının tesiriydi. Çünkü o kadar tiyatral bir şekilde anlatırdı ki, dedemi görür hale gelirdim. Ve derdim ki hep o küçücük yaşımda; “Dedem de çok müthiş bir kahraman. Niye onun kitabını hiç kimse yazmamış?” Tabii yaşım ilerledikçe, yaşımın anlayabileceği detaylar da bana sunulmaya başlandı. Gittikçe büyüdü benim hayalimde.

TEYZEM, ANNEANNEMİ BİZDEN UZAKLAŞTIRDI

◊ Ve hayatını kaleme almaya başladınız...
- Beni romana yönlendiren en büyük faktör şu oldu; birdenbire geçmişimle geleceğim arasındaki son kuşak olduğumu fark ettim. Ailem için kütüphanemize bırakacağım bir arşiv dosyası olsun diye başladım yazmaya. Fakat çalışmam, ruhen de, zihin olarak da, kalben de beni çok içine aldı. Dünyam değişti diyebilirim. Anneannemle 2 sene boyunca oturduk, tekrar hikayeyi konuştuk. Artık o olgun yaşın getirdiği soruları sorarak ve dinleyerek not aldım. Sonra 1-2 sene de ansiklopedik bir arşiv çalışması yaptım. O dört senenin sonunda yazmaya oturduğumda, kendiliğinden yazıldı gitti. Kendimi dedeme o kadar yakın hissettim ki... Belki onun için âşık olduğu kadını o kadar sevdim. Anneannemin kıskançlığına rağmen...

◊ Öyle mi?
- Sonuna kadar kıskanarak yaşadı.

◊ Anneannenizi ne zaman kaybettiniz?
- 1996 yılında. 90 yaşındaydı.

◊ Kitaptan haberdardı o halde?
- Kitap yazdığımı biliyordu, fakat maalesef teyzem kendisini bizden uzaklaştırmıştı. Kitabımı gösterdiklerini düşünmüyorum.

◊ Teyzenizin bu engellemesinden sonra hiç görüşemediniz mi?
- Yok. Teyzem görüşmememiz için her şeyi yaptı maalesef.

◊ Teyzenizle de görüşmüyorsunuz anladığım kadarıyla...
- O da vefat etti. O konu da hüzünlü... “Kurt Seyt&Murka” kitabında anlattığım, çok gerilere; Birinci Dünya Savaşı zamanlarına kadar giden bir aile içi yanlışlık yüzünden hassas bir noktadaydı teyzemle ilişkimiz.

◊ Peki Shura’da kendinizi bulduğunuz yanlar var mı?
- Çok... Çok severek yazmamın sebeplerinden biri de bu... O çok naif, kırılgan karakterine rağmen müthiş dirençli, özgüvenli, şikayet etmeden hayatı göğüsleyebilen ve o büyük aşkı arayan, onun için de her türlü cefayı keyifle göze alan bir kadın. Onu yazdıkça daha çok sevdim. Sevdikçe de daha çok yazmak istedim. Aslında romanı yazarken “anneannemle dedemin öyküsü olacak” diye yola çıkmıştım. Ama dedemin hayatından geçen tüm aşkları, hepsiyle tanışa tanışa yazdım. Üstelik bunlar anneannemin anlattığı hikayelerdi hep. En çok da onun için kendisine müteşekkirim. Çünkü yaşarken büyük kırgınlık duyduğu ve unutmak istediği şeyleri bana bütün detaylarıyla anlattı. Belki de geçmişiyle bir hesaplaşmaydı bu. Şöyle demişti bana; “Dedeciğin çok uğraştı ama ben ona bir türlü ayak uyduramadım. Ah bugünkü aklım olsaydı...”

1 YILDA OKUDUĞUM KİTAP SAYISI 250

◊ Siz kimleri okursunuz?
- Çok severek okuduğum yazarlar var. Böyle seçerek isim vermek istemiyorum. Fakat ben yazardan ziyade içeriği seçerek okuyorum.


◊ Neleri mesela?
- Zekayla duygusallığın iç içe olduğu öyküleri seviyorum. Tarih, mitoloji, felsefe, psikoloji kitapları da kaynak olarak gördüğümden çok keyifle okuduğum kitaplar. Son 1 senedir belki 250 kitap okumuşumdur.

BUGÜNÜN GÖÇMENLERİNİ YAZMAYI TERCİH ETMEM

◊ “Shura”da anlattığınız bir göçmen hikayesi aslında. Göçmenlik, günümüzün sorunlarından. Günümüzden bir göçmen hikayesi yazmayı düşünmez misiniz?
- Benim zaten bütün ailem, gönülsüz göçmen. Sürgünlerle, zoraki göçlerle yer değiştirmiş insanların torunuyum ben. Benim kendi göç hikayem de çok. Belki de o sebepten yaşanan acıyı çok içimde hissediyorum. O duyguyla çok da güzel yazarım aslında ama günlük olayları takip edip yazan birçok yazarımız var. Onların içinde benzeri bir hikayeyle çıkmaktansa, kendime ait olanları anlatmayı tercih ediyorum.

SENARYO YAZMAK TÜKETİCİ

◊ Senaryo yazmaya neden devam etmediniz?
- Ne kadar tüketici olduğunu gördüm çünkü... Romanın bağımsızlığını seviyorum ben. Yazarlık çok bağımsız yapılan bir iş. Yalnızlığın içinde yarattığını kalabalıkla yaşamak çok farklı bir şey. Noktalayıp da okurla buluşturana kadar müdahale eden hiç kimse yok.

◊ Dizi işinde ise yapımcı, yönetmen, oyuncu var...
- Çok yönlü ve herkesin kendi sanatının gözünden farklı gördüğü, yorumladığı bir şey. Ben romanımı kendi gördüğüm ve göstermek istediğim şekilde yazıyorum. Aynı romanı okumalarına rağmen; yapımcı ticari kaygılarını giderecek bir portre çıkarıyor. Senarist, işten yeni bir çocuk çıkarmak istiyor. Yönetmen, vizörün arkasından ne görmek istiyorsa onu görüyor. Bir de oyuncu devreye giriyor. Dolayısıyla çok katmanlı, farklı süzgeçlerden geçip ortak paydada buluşulan bir sanat oluyor...

◊ Başka bir şeye dönüşüyor her durumda... Sizin kitabını okuyup da filmini izlediğiniz ve çok beğendiğiniz bir eser var mı?
- Kitabıyla filminin birebir olduğu hiçbir şeye rastlamadım.

◊ Peki okurlarınız diziyi nasıl buldu?
- Benim çok fanatik okurlarım o değişiklikleri sevmedi. Gerçek bir öykü olduğunu bildikleri için, farklı kurgularla yönlendirilmesi hoşlarına gitmedi. Ama bir de ekranın farklı olduğunu bilip “Aynısı değil ama bu da çok güzel” diyenler oldu. Nitekim Ay Yapım, gerçekten şapka çıkarmak lazım, son ana kadar öyküyü hiç harcamadı. Son dakikaya kadar yeni yatırım yaparak öyküyü besleyecek karakterler koydu. Mesela Fahriye Evcen’in devreye girmesi... Hakikaten hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan diziyi son ana kadar layık olduğu şekilde ayakta tutma çabalarına hayran oldum.

◊ Memnun kaldınız o halde?
- Gayet memnun kaldım. Ay Yapım’la çalışmaktan memnun kaldım, onu söyleyeyim.

◊ Çıkan işten?
- Ondan da memnundum.

SHURA’YI BOTOKSLU BİRİNİN OYNAMASINDAN KORKUYORDUM

◊ Dizideki Shura’yı beğendiniz mi?
- Çok güzel bir Shura oldu. Açıkçası ben çok ürkerek bekliyordum. Böyle botokslu filan birini oynatırlar diye korkuyordum. Ama hakikaten oyuncuları cımbızla seçtiler. Shura’yı Farah Zeynep Abdullah’ın oynamasından çok mutlu oldum. Su gibi duru bir güzelliği var. Çok güzel yaşattı.

◊ Peki ya Kıvanç Tatlıtuğ?
- Onu da çok beğendim.

◊ Neden kısa ömürlü oldu peki dizi?
- Siz bu camianın içindesiniz. Reytinglerin nasıl hesaplandığını benden daha iyi biliyorsunuz. İkincisi; fanları Kıvanç’la Farah’ın kimyasının tutmadığı inancındaydı. Hissettiğim kadarıyla Kıvanç’ın yanına kimseyi yakıştıramıyor sevenleri. Bir de kimine dans fazla geldi, kimine Rusya kısmı. Halbuki bir masal gibi izlenebilirdi orası...

◊ Belki dizi Türkiye’de başlasa, Rusya kısmı daha sonra flashback’lerle hikayeye yedirilse daha iyi olurdu...
- Kitap öyle başlıyordu. Yaşanan çöküşün kuvvetini hissetmek için Rusya’daki o şatafatı görmek önemliydi. Bunun dışında “Çarlık Rusyası’nda Türklerin Kırım’da ne işi vardı?” diyenler de oldu. Tarih bilmeyenlere de bir şey anlatamadık.

◊ Sizin de senaryoya çok müdahale ettiğiniz söylendi...
- Öyle mi?

◊ Evet. Kitabın çizdiği çerçevenin dışına çıkılmasını istemediğiniz sektörde çok konuşuldu. “Nermin Hanım çok karışır” deniyordu.
- O zaten anlaşmamızda vardı. Ben aynı zamanda senaryo danışmanı olarak projedeydim. Sevgili Ece Yörenç, her hafta yazdıklarını bana gönderiyordu. Fakat ben de daha önce senaryo yazdığım için ekran dinamiğinin romandan farklı olduğunu biliyorum.

◊ Hangi senaryoları yazmıştınız?
- “Sırça Tuzak” diye bir senaryo yazmıştım. Most Yapım, Faruk Bayhan değerlendirecekti. Sonra romanlaştırdım ben onu.

◊ Ben okumuştum o hikayeyi. Yıllar önce Faruk Abi, “Nermin Bezmen sıfırdan bir hikaye yazdı” demişti...
- Evet, o kitaba senaryo olarak başlamıştım. Onun için temposu çok hızlıdır. Çok beğendiler, çekimler başlayacaktı ama kanalla bir anlaşmazlık oldu. O kadar acıdım ki emeğime. “Ben bunu böyle bırakamam” dedim ve işte o zaman ekranın ne kadar acımasızca tükettiğini fark ettim. Düşünebiliyor musunuz bir bölümlük senaryodan 357 sayfalık roman çıktı. Dizilerde de bir bölümde bir roman gidiyor aslında. Ece Yörenç de her sorduğum konuda bana kendi açısından izahını yapıyordu. Fiziki olarak bazı şeylerin niye imkansız olduğunu veya romanımda ölmüş olan bir karakterin niye hâlâ yaşaması gerektiğini anlatıyordu. Hiçbir zaman da “Hayır böyle olmayacak” demedim. Sadece bir tartışma, konuşma sebebi yaratıyordum. Bir müddet sonra ondan da vazgeçtim. Nitekim çok değişiklik yapıldı. Ana hikayeden uzaklaşılmadı ama karakterler ilave edildi, ölenler yaşatıldı, daha devam edenler çıkarıldı...

◊ Bunlardan mutsuz oldunuz.
- Mutsuz oldum demeyeyim. Anlayışlı olmaya başladım diyeyim. Esnedim.

Ağlamaktan gözyaşlarım kurudu

KIZIM İLAÇ SANAYİSİNE  İSYAN EDİP İŞTEN AYRILDI

◊ Amerika’da nerede yaşıyorsunuz?
- New Jersey’de.

◊ Uzun zamandır mı oradasınız?
- Son 1 senedir ağırlıklı olarak oradayız. Bir kızım ve bir oğlum var. Oğlum Türkiye’de, kızım Amerika’da.

◊ Kızınız ne iş yapıyor?
- İlaç sanayisinde yöneticiydi. Fakat gördüklerinden sonra daha fazla o sektörün bir parçası olmak istemedi. İsyan edip işten ayrıldı. Birkaç senedir fotoğrafçılık yapıyor. Üç uluslararası ödül aldı. Oğlum da şirketini kapattı, resim, heykel işine girdi. Gayet para kazanmayan işlerde çoğalan bir aileyiz yani!

◊ Siz Türkiye’nin en çok kazanan yazarlarındansınız. Geçen yıl kaçıncı oldunuz?
- Geçen yıl yeni kitabım olmadığı için sıralamada yokum. Birkaç senedir de listeye girmiyorum. Çünkü o listede asıl gözüktüğünüz zaman, yeni kitabınız çıktığı zaman.

◊ Evet, en son 3 sene önce çıkarmıştınız...
- Benim için önemli olan; insanın sevdiği işten para kazanması. Bu konuda çocuklarımı da hep destekledim. Çok sevdiğim ve hobi olarak yaptığım bir işten hayatımı kazanıyorum, bu çok büyük mutluluk. Çok şanslı hissediyorum kendimi. “Boş durunca ne yaparsın?” diye soruyorlar, yine kitap yazarım ben.

◊ En çok satan kitabınız hangisi?
- Tabii “Kurt Seyt&Shura”. 44-45 baskıya ulaştı.

◊ Kaç satmıştır toplamda?
- 250 bin civarında.

◊ Yurtdışı satışı oldu mu?
- 8 ülkeye tercüme edildi. En son Rusya’da çıkmak üzereydi. Daha ziyade Slav ülkelerinde yer buldu.

◊ Toplam kitap satışınız 1 milyona yakın sanırım...
- Yakındır. 750-800 bin civarında.

◊ Bu büyük başarı...
- Çok güzel bir şey. Zaten onun için kalıcı olmak istiyor insan. “Yüreğini, kütüphanelerini açtı insanlar bana, devam edeyim” diyorsunuz.

SIR ROMANIM AMERİKA’DA  FİLM OLABİLİR

◊ Yeni bir kitabınızın senaryolaştırılmasını ister misiniz?
- Yine Ay Yapım ciddiyetinde olursa isterim.

◊ Bence “Aurora’nın İncileri” mutlaka uyarlanmalı...
- “Sır”ın devamıdır o. Ama Rusya’dan buraya gelişi bile yabancı karşılayan seyirci için çok farklı bir kültürde kalacak o kitap. Bir de cinsellik öğesi yoğun.

◊ Film olabilir belki?
- Belki...

◊ Teklif var mı peki?
- Var.

◊ Hangisi için?
- “Sırça Tuzak” için görüşmeler var. “Sır”ın da sinopsisini Amerika’ya göndermiştim. Amerikalı bir yönetmene. Gittiğimizde konuşacağız.

◊ Bir Hollywood yapımı mı olacak?
- Daha bağımsız. Fakat sanırım biraz da Hollywood desteği arıyorlar.

◊ Neticede “Sır”, bir yabancı prodüksiyon olarak film olabilir...
- Zaten Amerika’da geçiyor hikaye. Dolayısıyla onlara daha cazip gelebilecek bir öykü. Pazartesi Amerika’ya dönüyoruz, inşallah güzel şeyler olur. Tolga’yı dizide ben oynatmadım

◊ Torunlar kaç yaşında?
- Oğlumdan olan Pia, 6 yaşında. Pamira’mın kızlarının da biri 5 yaşında, diğeri 6 aylık. Bir de Tolga’cığımın oğlu Atilla var, o da 9 yaşında.

◊ Nasıl bir duygu anneanne ve babaanne olmak?
- Çok büyük keyif. Ben zaten içindeki çocuğu yaşatmaya çalışan bir insanım. Onlarla beraber yeniden bebeklik, çocukluk dönemimi yaşıyorum.

◊ Torunlar olunca “Eyvah yaşlandım!” demediniz mi?
- Aksine, bana arkadaş geldi gibi düşündüm. Çok enerji veriyorlar bana.

◊ Tolga Bey ne yapıyor?
- Hem oyunculuğu açısından bir yerlere müracaat etti hem de araba alıp restore ediyor. Çok sevdiği bir iş.

◊ Klasik arabalar mı?
- Hayır, klasik değil. İkinci, üçüncü el bir arabayı alıp onu pırıl pırıl bir hale getirmek üzere uğraşıyor. Hem çok sevdiği hem çok iyi bildiği bir iş. Şimdilik onunla uğraşıyor.

◊ Tolga Savacı “Kurt Seyit ve Şura” dizisinde oynayınca bayağı eleştirilmiştiniz...
- Tolga dahil hiçbir oyuncuyla ilgili müdahalem yoktu. Biz dizi başlamadan önce toplantı yapmıştık. Senaristimiz Ece, yönetmenimiz Hilal (Saral) ve sanat ekibiyle buluştuk. Benim onlara bütün hikayeyi elimdeki arşivle anlattığım, canlandırma yaptığım bir gündü. Herkesin çok etkilendiği bir anda Tolga’yı gördüler. Hilal, “Ben Tolga Bey’i dizide oynatmalıyım, bu gözlerin rengini göstermeliyim” dedi. Hatta Tolga’yı önce Rus komutan Bogoevski’nin amcası olarak düşünmüşler. Yalnız o arada Tolga’nın tiyatro oyunu vardı. Dolayısıyla Rusya çekimine gitmesi mümkün değildi. Sonra “Daha kalıcı bir rol olsun” dediler. Tolga da İstanbul’daki karakterlerden birini oynadı. Yani benim hiçbir etkim olmadı. Ama dizide olmasına çok mutlu oldum. Çünkü hakikaten isterdim benim bir eserimde sevdiceğimin oynamasını.

Ağlamaktan gözyaşlarım kurudu

CANIM ÜLKEM İÇİN HAZIRLANAN GELECEK CANIMI ACITIYOR

◊ Son anda geri çekilen cinsel istismar önergesi çok tartışıldı. Siz ne diyorsunuz?
- Canım ülkemin canım insanları için düşünülen, hazırlanan gelecek o kadar içimi acıtıyor ki. Bir tabir vardır ya; ‘gözyaşlarım kurudu’ diye. Yaşadıklarımız sonrasında benim de günlerce ağladığım zamanlar oldu. En içimi acıtan da kadınlarımızın bir kısmının da buna onay vermesi. Bunu bir yaşam şekli olarak rahatlıkla kabul edebileceklerine dair yorumlar yaptılar. O erkeklerin koyduğu tavırdan daha çok rencide ediyor beni açıkçası. Önerge kanunlaşmasa da, kadına karşı, çocuğa karşı benzer şekilde uygulanan ve derin yaralar yaratan o kadar çok şey var ki... Bunlar zaten toplumun parçası, yaşam şekli olmaya başladı. Bu kadar insafsızca bir geriye dönüş nasıl kabul edilebilir? Yorum yapamıyorum...

◊ Üç torun sahibi biri olarak karamsar mısınız peki?
- Endişeliyim. Çok endişeliyim. Bu yaşıma kadar Türkiye’nin çok değişik dönemlerini, çok iniş çıkışlarını gördüm. Hani “Ne olacak bu ülkenin hali” edebiyatı vardır ya; artık “Bu ülke ne hale geldi” diyecek duruma geldik. Ona çok üzülüyorum. Bütün yeni doğanlar için, gençler için, hayatının baharında ve başında olan herkes için çok endişeliyim. Mümkün olsa da kollarımın arasına alıp koruyabilsem duygusuyla bakıyorum çocuk gördüğüm zaman. Ulaşamadığımız, ailelerinin de artık razı olduğu o kadar büyük vahşetle, dehşetle, tecavüzle karşılaşıyor ki çocuklarımız... Bu durum korkutuyor ve endişelendiriyor beni...

X

1 Haziran’da açılacaksa, 3 Temmuz’da kapansın

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk önceki akşam Ahmet Hakan’ın programında, gidişata göre okulların 1 Haziran’da açılabileceğini söyledi.

Dün de yazdım ben bu konuyu...
2 haftalığına okul açmanın kimseye bir faydası yok.
Çocukların hazırlığı, okula adaptasyonu derken iki hafta bitecek zaten.
Bu sürede de hiçbir şey öğrenmeyecekler ve virüs konusunda gereksiz bir risk alınmış olacak.
“WhatsApp Anneleri” gruplarından da biliyorum, “2 haftalık okula çocuk göndermem” diyen veli sayısı hiç az değil...
O yüzden bu yılı zorlamanın anlamı yok, artık oturmaya başlayan uzaktan eğitim 19 Haziran’a kadar uzamalı ve öylece okullar kapanmalı.
İlla çocuklar eğitimde geri kaldı diyerek okulları açmayı düşünüyorsak benim bir önerim var...

Yazının Devamını Oku

Virüsün iyi yanı

Koronavirüsle ilgili duyduğum en iyi haber bu oldu:11 Mart-27 Nisan arasında 24 kadın cinayete kurban gitmiş..


Geçen yıl aynı tarihlerde bu rakam 44’tü...
Neredeyse yarı yarıya azalmış.
Oysa tam tersi aynı eve kapandıkları için çiftler arasında tartışmaların, boşanmaların, kavgaların daha fazla olması beklenirdi...
Vuhan’da karantina sonrası boşanmaların arttığını biliyoruz.
Belki de bu kendine güvensiz, kadını dövmeyi, öldürmeyi namus meselesi sayan katillerin en büyük derdi kadının dışarıda olması...
Eve kapanıp dışarı adım atmadığı sürece belki de o yere batasıca kıskançlıkları hortlamıyor, kadının dört duvar arasında yaşamasından memnun oluyorlar...

Yazının Devamını Oku

Müdavim hareketi

Virüs nedeniyle kapanan restoranlar, kafeler için dünyada başlayan dayanışma hareketinin bir benzeri bizde de başladı. Adı: Müdavim Hareketi...


Gittiğiniz, sevdiğiniz restoranlar için 50, 100, 200, 400 lira ödeyerek yüzde 25 indirim sağlayan bir çek alıyorsunuz... Restoran açıldığında da gidip o çeki kullanıyorsunuz...
Aslında karantina sonrası yiyeceğiniz yemeğin parasını bugünden peşin ödüyorsunuz.
Ekonomik sıkıntı yaşayan sevdiğiniz mekanlara destek olmak amacıyla...
Restoranlar, kafeler 1,5 aydır kapalı, haziran ortası açılabilirse 3 ay kepenk indirmiş olacaklar...
3 ay boyunca hiç gelir elde etmeden kira ödemek, personel çıkartmamaya çalışmak, ayakta kalabilmek benim diyen işletme için bile kolay bir şey değil.
O yüzden bu sosyal sorumluluk hareketi önemli.

Yazının Devamını Oku

Marvel’in müzikleri

Ben atlamışım, bir Türk kadın müzisyenin Captain Marvel’ın müziklerini yaptığını bilmiyordum. Geçen akşam filmi izlerken sonunda, “Müzik: Pınar Toprak” imzasını görünce şaşırdım. Hemen kimdir diye baktım...

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı bitirdikten sonra çok az İngilizce bilmesine rağmen 17 yaşında Amerika’ya gitmiş. Önce Chicago’da caz, ardından Boston’da dünyaca ünlü Berklee Müzik Okulu’nda okumuş.
Orada film müzikleri yapmayı öğrenmiş. Geçen yıl 8 Mart’ta Captain Marvel vizyona girdiğinde, Türk basınında da haberleri çıkmış Pınar Toprak’ın... O dönem Variety dergisine de röportaj vermiş.
Dedim ya ben kaçırmışım, Captain Marvel’ın sonunda imzasını görünce keşfettim ve bir Türk kadınının başarısı filmin kendisinden daha mutlu etti beni...

Tüp... Yallah... Yemek vs...
◊ Hastaları vefat ettiği için yoğun bakıma dalan, sağlık personeline tüple saldıran kendini bilmez hasta yakınları bakalım ne ceza alacak?
12 gün önce Meclis’ten geçen ve cezaları yarı oranında artıran sağlıkta şiddet düzenlemesinin ilk sonucunu göreceğiz...

Yazının Devamını Oku

İstanbul budur işte

Andrea Bocelli’nin Milano Duomo’dan verdiği konseri, dünyaca ünlü sanatçıların evlerinden seslendikleri “One World: Together At Home” konserini geçen hafta çok yazdık, çizdik...


23 Nisan akşamında bir konser de bizde vardı...
7 Tepenin Şehri İstanbul’dan 7 Kıtaya adıyla yayınlandı.
Ben Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın YouTube hesabından yayınlanacağını sanıyordum konserin.
Meğer pek çok kanal yayınlamış, evde o saatte TV açık olmadığından farkında değilim, saat tam 19.00’da YouTube’u açtım o yüzden...
Ayasofya önünde ney sanatçısı Yavuz Akalın’la başladı konser...
Drone’larla çekilmiş tarihi yarım adanın görüntülerine müthiş bir ney sesi eşlik ediyor...

Yazının Devamını Oku

Türkiye ve Almanya

Merak ediyorum, neden Almanya’nın ölüm rakamları tartışılmıyor da Türkiye’nin tartışılıyor?


New York Times neden Almanya’yı değil de, Türkiye’yi mercek altına almaya kalkıyor?
Oysa Avrupa’da koronavirüs salgınını başarıyla yürüten iki ülke var... Biri Almanya, diğeri Türkiye.
Almanya’da 150 bini geçti vaka sayısı, 5 bin 500 kayıp var.
Türkiye’de 100 bine yaklaştı vaka sayısı, 2 bin 500’e yakın kayıp var. Bu iki ülkede vaka sayısıyla vefatlar arasında çok ciddi bir makas var.
Demek ki olabiliyormuş.
Bizde ilk vaka sayısının görüldüğü 11 Mart’tan bu yana 6 hafta geçti, 7’nci haftanın içindeyiz.

Yazının Devamını Oku

Çocuklar da çıkmalı...

Dün 65 yaş üstü insanımıza hafta sonu birkaç saat de olsa dışarıya çıkma izni verilmesi gerektiğini yazdım, “eve kapanmaktan hastalanacaklar” diyerek...Pek çok okur destek verdi bu öneriye...


Cumartesi- pazar 08.00-12.00 arası sadece 65 yaş üstü sokağa çıksa inanın hepsine büyük moral olur.
Sadece yaşlılar değil düşünmemiz gereken bir de çocuklar var... Geçen gün 5 yaşındaki oğlum uzaktan eğitim sırasında sınıf arkadaşıyla konuşuyordu; “Delireceğiz oğlum evde oturmaktan” diyorlardı birbirlerine...
Şaka yapmıyorum 5 yaşındaki çocuklar bunu konuşuyordu.
Avrupa’nın en ağır faturasını ödeyen ülkelerinden İspanya, çocuklara “temiz hava izni” verme kararı aldı. 18 Mart’tan bu yana karantina altında olan 8 milyon çocuğa konan yasak 27 Nisan’dan itibaren temiz hava alabilmeleri için gevşetilecek.
Birçok çocuğun 40-50 metrekare evlerden haftalardır çıkmadığını söyledi İspanya Başbakanı...
Bizde de durum farklı değil...

Yazının Devamını Oku

65 yaş üstü hafta sonu sokağa çıksın

Yaşlılar haftalardır evde. Bakmayın güneşi gördüğünde kendini meydanlara, banklara atan üç-beş kişiye. Milyonlarca yaşı ilerlemiş insanımız uzun süredir dört duvar arasında yaşıyor.


Kendi annemden, etrafımdaki yaşı ilerlemiş insanlardan biliyorum.
Evde oturmaktan hasta olacaklar artık.
Moralleri bozuldu, torun torba etraflarında değil, yürüyüşe çıkamıyorlar, çıkıp temiz bir hava alamıyorlar.
Sürekli kapalı bir evde bağışıklık sistemleri zayıflamaya başladı.
En ufak bir mikroba karşı vücutları direnç göstermeyecek artık...
Unutmayın herkesin evi bahçeli, balkonlu, salon salamanje değil.

Yazının Devamını Oku

Belki de maçları böyle izleyeceğiz

Bu haber tam 6 yıl önce çıkmıştı...



Güney Koreli The Hanwha Eagles adlı bir beyzbol takımı seyirci sayısını artırmak için stadyuma robot taraftarlar yerleştirmişti.
Taraftar stadyuma gitmeden akıllı telefonları sayesinde bu robotlardan birini kontrol ediyor ve stattaymış gibi karşılaşmayı robotun gözünden izliyor.
Evinde oturan seyirci robotlara tezahürat yaptırıyor, hatta elindeki dijital pankartları kaldırtıp, şarkılar bile söyletebiliyor.
Her robotun yüzündeki dijital ekrana da evinde oturan seyircinin görüntüsü yansıtılıyor.
Güney Kore beyzbol takımı bu formülü seyirci ve gelir sayısını artırmak için 6 yıl önce bulduğunda ortada virüs falan yoktu.

Yazının Devamını Oku

Neymar bile ağladı, ben hâlâ ağlamadım

“7. Koğuştaki Mucize”, geçen yılın en başarılı filmiydi... 5 milyon 316 bin gişe yaptı, Aras Bulut İynemli’nin oyunculuğu çok konuşuldu...


Seyreden herkesi hüngür hüngür ağlatan bir baba-kız hikayesi;
Haksız yere hapsedilen Memo ve
7 kışındaki kızı Ova’nın...
Şu sıralar farklı dijital platformlarda tavsiye olarak önüme düşüyor film. Belli ki PSG’nin dünyaca ünlü futbolcusu Neymar’ın da önüne düşmüş ve açıp izlemiş “7. Koğuştaki Mucize”yi...
Daha sonra da sosyal medyasından, “Çocuğu olanlar bu filmi izledikten sonraki duygumu daha iyi anlar. İnanılmaz güzel bir film, izlerken çocuklar gibi hüngür hüngür ağladım” paylaşımını yaptı.
137 milyon takipçisi var Neymar’ın... Türk yapımlarının dünyada gücünü ve etkisini göstermek açısından çok önemli bir nokta bu...

Yazının Devamını Oku

Tiyatrocular, komedyenler, şarkıcılara çağrım var

Lady Gaga bu cumartesi akşamı (18 Nisan) sağlık çalışanlarına teşekkür etmek amacıyla "One World: Together at Home” adında YouTube üzerinden bir konser düzenliyor. Konseri Jimmy Fallon, Jimmy Kimmel ve Stephen Colbert sunacak.


Paul McCartney’den
Stevie Wonder’a birçok ismin şarkılarını seslendireceği
konsere David Beckham, John Legend, Kerry
Washington, Priyanka Chopra Jonas gibi ünlü isimler de katılacak.
Ve burada amaç bir bağış toplamak değil. Sadece eğlenmek, sağlık çalışanlarına moral vermek. Bizde de sağlık çalışanlarımız için bir YouTube konseri neden olmasın?
İlk akla gelen tiyatrocular, komedyenler, şarkıcılar moral gecesi düzenlemeliler.

Yazının Devamını Oku

Sokağa çıkma yasağında İstanbul

Hafta sonu sokağa çıkma yasağı çok doğru bir karardı, 25 gün önce bu köşede önerdiğim bir konuydu bu...

Cuma akşamı yaşanan izdihamın önüne geçilecek tedbirler alınmalıydı meselesi, zaten hepimizin ortak düşüncesiydi...

Cumartesi evden çıkmadım ama pazar günü gazeteci merakıma yenilip atladım bisiklete, şehirde ne oluyor diye bir tura çıktım...

Fotoğraf çekmek, yasağa uyulup uyulmadığına bakmak için...

Cihangir’den Beyazıt’a kadar bisikletle gidip geldim, şunları gördüm;

◊ Denetimler müthişti. Yol boyunca 6 kez çevrildim, memur arkadaşların kimi tanıdı geçmeme izin verdi, kimi sarı basın kartımı görmek istedi.

Yasağa uyma oranı yüzde 100’dü. Yol boyunca toplasan 3-5 araç, sokaklarda sadece 5-10 insan gördüm.

◊ Geçmişte sayım günlerinde böyle boş olurdu İstanbul. O günlerde de ya gazeteye çalışmaya giderdim ya da sayım memuru olarak görev yapardım. Ama o zamanlar bile bu kadar yasağa uyulmazdı.

◊ Doğma büyüme İstanbulluyum, ben kenti bu kadar sessiz bu kadar boş hayatımda görmedim...

Yazının Devamını Oku

333 katlı bir hapishane

Bir hapishane düşünün 333 katlı bir gökdelen ve her katında iki mahkûm kalıyor...


Ortada 8 metreye 2 metre gibi uzunca bir masanın geçebileceği dikdörtgen bir boşluk var her katta...
Her gün en üstteki katta mükellef bir sofra hazırlanıyor; karidesler, pastalar, etler, balıklar aklınıza ne gelirse... Üstelik çok usta aşçılar tarafından.
Ve bu ancak birinci sınıf restoranlarda olabilecek mükellef masa asansör gibi en üst kattan aşağıya doğru inmeye başlıyor.
Her katta 3-4 dakika duruyor en fazla... 4 dakikada ne yedin yedin, çünkü masadan yiyecek alıp saklamak yasak. Bunu yaptığın an ceza var: Bulunduğun kat hızla buz gibi soğutuluyor ya da çok sıcak hale getiriliyor.
En üstteki ilk 30 kat en şanslısı çünkü her şeyin olduğu masaya saldırıp istediklerini yeme, talan etme şansları var...
Her katta 4’er dakika dura dura gelen masada 40-50’nci kattan sonra neredeyse yiyecek hiçbir şey kalmıyor.

Yazının Devamını Oku

Gazetem kapımda

Evlere kapandığımız şu günlerde bizim grup İstanbul’daki okurlar için çok güzel bir uygulama başlattı.


“Bir Tıkla Gazeten Kapıda” uygulaması.
Biliyorsunuz Dünya Sağlık Örgütü, gazete kağıdında koronavirüs riski olmadığını açıkladı, yani gazeteyi gönül rahatlığıyla kağıttan okuyabilirsiniz.
İşte bu keyiften vazgeçmek istemeyen okurlar için Bir Tıkla Gazeten Kapıda uygulaması var.
Demirören Medya’ya bağlı Hürriyet, Milliyet, Posta, Fanatik gazeteleri için şimdilik sadece İstanbul’daki okurlara yönelik bir uygulama bu.
Yakın zamanda Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerle kapıya teslim sistemi daha da büyüyecek.
Yakala.co ve Scooty işbirliğiyle hayata geçen bir sistem bu. Ben kendi işimi kendim yapmayı severim.

Yazının Devamını Oku

Karantina altında seks hayatımız... Eyvah libidomuz düştü!

Koronavirüsle ilgili her şeyi konuşuyoruz da, bir tek seks hayatımızı konuşmuyoruz. Sağ olsun ekrandaki birbirinden kıymetli hocalar sayesinde hepimiz birer pandemi uzmanı olduk...


Ama bugüne kadar insanların seks hayatıyla ilgili bilgi veren, bu konuda neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatan tek bir uzmana rastlamadım. Bir tek Ender Saraç’ın Posta’ya verdiği röportajı hatırlıyorum; “Lütfen bu dönemde tek eşli olun” diyordu.
Bu konuyla ilgili bizde yeterli bilgiyi bulamayınca yabancı kaynaklara baktım, New York Times’ın pazar sayısından aşağıdaki bilgileri derledim. İşte 15 maddede karantinadaki seks hayatımız...
1- Bunlar eşi benzeri görülmemiş dönemler olduğu için, karantina altında insanların seks hayatlarının köreldiği ya da zenginleştiği konusunda elde şimdilik yeterli veri yok.
2- Ama şu kesin: Yaşadığımız günler hiç seksi zamanlar değil...
3- İnsanlar yeni seks partnerleri bulma konusuna uzak duruyorlar. Çoğu kişi virüsle ilgili bilgilendirmelere, cinsel sorunlardan daha fazla ilgi duyuyor.
4- 2019’u libido tartışmalarıyla kapatmıştık. Can Yaman’a kötü bir haberim var: Depresyon ve anksiyete libidoyu doğrudan olumsuz etkiliyor. Kesin bilgi!

Yazının Devamını Oku

Evde yemek yapanlara: Emma Teyze’nin Kitabı

Emma Teyze kim? Bizim Kelebek’in zeytinyağı yazarı olan Elvan Uysal Bottoni’nin eşi sevgili Paolo’nun büyük teyzesi...


Emma Mancini, 1907’lerde kuzey ve orta İtalya’da yaşamış ve o dönem yaptığı yemeklerin tariflerini defterine not almış.
Mancini ailesinin ikinci kuşağı olan Emma Teyze’nin bu not defteri, Elvan’ın eşi Paolo’nun kız kardeşine kadar ulaşmış.
20 yıldır İtalya’da yaşayan Elvan da kucağına kadar gelen bu hazineyi değerlendirme kararı vermiş.
Ve ortaya “Emma Teyze’nin Kitabı” adlı geleneksel İtalyan yemekleri tarifinin olduğu bu kitap çıkmış...
Elvan’la neredeyse 30 yıla yakın dostluğumuz var; kendisi çok iyi zeytinyağı, şarap, peynir ve bal tadımcısıdır.
Bu İtalyan mutfağı ve yemekleri üzerine yazdığı 6’ncı kitabı...

Yazının Devamını Oku

Neden para ödüyorum?

Tartışma sadece bizde değil, dünyada da yaşanıyor.


Şu sıralar dünyada herkesin sorduğu soru aynı: Neden almadığım hizmete para ödüyorum?
Hafta sonu New York Times’da okudum, ESPN gibi birkaç spor kanalına aylık abone olan bir kullanıcı koronavirüsten dolayı maçların oynanmadığını ve ödediği ücretin geri verilmesini istemiş.
ESPN de nanik yapmış ona. Geçen hafta ben de bizim özel okulları ve anaokullarını yazmıştım.
Uzaktan eğitim için normal eğitim ücreti almaya devam etmeleri doğru mu?
Okul binalarında hiçbir şeyden değilse ısıtma, elektrik, su, temizlik gibi pek çok giderden kurtuldu özel okullar.
Bunu neden ücretlere yansıtmıyorlar?

Yazının Devamını Oku

Radyoculara iyi bir haberim var

Media Liven 26-31 Mart tarihleri arasında 15.328 kişiyle radyo dinlenmesi üzerine bir araştırma yaptı.


Söz konusu tarih hepimizin evlerine kapandığı karantina tarihleri...
Açıkçası evde daha çok televizyon izlendiği, insanların araçlarına binmediği için radyo dinleme sürelerinin azaldığını düşünüyordum ben...
Radyocu meslektaşlarıma güzel haberi vereyim, meğer tam tersiymiş...
Korona günlerinde radyo dinleme süreleri artmış...
Ankete katılanların yarıya yakını, 7212 kişi her gün radyo dinlediğini söylemiş...
Her gün 1-2 saat dinleyenlerin sayısı 3804, 4 saatten fazla dinleyenlerin sayısı 3586...

Yazının Devamını Oku

Yanlış yapan ünlüler

.

Serdar Ortaç
“Bir çay demleyenim bile yok” diyerek taksi durağını ziyarete gitti, taksicilerle çay içip sohbet etti.
Üstelik maske takmayan taksici “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” dedi.
Anlaşılan o ki; sevgili Serdar’ın ne izolasyondan ne de sosyal mesafeden haberi var.

Nasuh Mahruki-Coşkun Aral
Nasuh Mahruki, Silivri-Durusu’da açacağı Doğada Liderlik Okulu’ndaki son hazırlıkları ailesiyle birlikte hafta sonu denetledi.

Yazının Devamını Oku

Zombiler de gerçek olacak mı?

2013’te Cannes Film Festivali’nde Brad Pitt’in “World War Z” filminin tanıtımındaydım... (O zamanlar uçağa biniyoruz ey sevgili okur, yurtdışına festivallere, maçlara, tatillere gittiğimiz yıllar, ne günlerdi be!)


O yıl Cannes’ın ağır topu Brad Pitt’ti, her yer “World War Z” afişleriyle doluydu.
Şu sıralar sürekli virüs, pandemi yapımları izliyoruz ya, geçen akşam “World War Z” önüme düşünce, “Cannes yılları nostaljisi yaparım” diyerek satın aldım filmi...
Film aman aman bir şey değil, yaşayan ölüler, zombiler hikayesi...
Güney Kore’de ortaya çıkan bir virüs insanları yaşayan ölüler haline getiriyor.
Her zombi filminde olduğu gibi burada da yaşayan ölüler, yeni hücrelere ihtiyaç duyduğu için kontrolsüzce sağlıklı insanlara saldırıyorlar.
Filmi izlerken düşündüm; bu Hollywood yapımlarındaki her şey gerçek oluyor ya, bu zombiler de günün birinde gerçek olacak mı? Belki de bu korona belası insanlığın ilk büyük sınavı...

Yazının Devamını Oku