Panik atak öldürmez güçlendirir

“Eyvah kalp krizi geçiriyorum, galiba ölüyorum!” şeklinde yaşanan ani korku ve kaygı nöbetlerine eşlik eden çarpıntı, terleme ve bulantı gibi belirtilerle kendini gösteren panik atak, beklenmedik bir anda ortaya çıkıyor.

Çağımızın sorunu panik atak, kişinin tüm yaşamını alt üst edebiliyor, ancak ortadan kaldırılabiliyor. “Pan” kadim Yunan mitolojisinde kırların, çobanların, sürülerin, dağlık arazilerin, avcılık ve doğa seslerinin tanrısı olarak biliniyor. Pan, ormandaki insanların aniden önlerine çıkarak onları korkutuyor, korkunç çığlıklar atarak hayvanları panikletiyor. Ve tüm canlılar korku içinde kaçışıyor. İşte panik kelimesinin kökeni, Yunanca’daki ‘panikos’tan geliyor.

KORKU VE KAYGI BİR ARADA

Kişi herhangi bir tehlike hissettiğinde vücudu otomatik biçimde tepki gösteriyor, nefes alıp vermesi hızlanıyor, kalbi daha hızlı çarpmaya başladığından vücut ısısı artıyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Bu durumda karşısında üç yol oluyor; “savaşmak”, “donup kalmak” ya da “kaçmak”... Kaygı, korku ile en çok karıştırılan ve en yakın görünen duygu, oysa aralarında önemli farklılıkları var... Kaygı, nedeni belirsiz ve bilinmeyen bir tür korku olarak tanımlanabiliyor. Buna göre kaygının en önemli özelliği, ferdi tehdit eden açık bir tehlike olmadığı durumlarda ortaya çıkması... Panik atak ise kişinin karışık korku ve kaygı duygularıyla dört bir taraftan kuşatılması durumu olarak biliniyor. İnsan kendisini bitmiş ve çaresiz hissedebiliyor. Bu çaresizlik beraberinde panik atak nöbetlerini getirebiliyor.

EYVAH KALP KRİZİ GEÇİRİYORUM!

Panik atak nöbeti geçiren pek çok kişi yaşadığı belirtileri, korkuyu ve paniği “Eyvah ölüyorum ya da kalp krizi geçiriyorum”, “Kontrolümü tamamıyla yitirdim” sözleriyle ifade ediyor. Oysa kalp kriziyle panik atağı birbirinden ayırmak mümkün. Kalp krizinde yaşanan ağrı daha çok göğsün orta kısmında hissediliyor, sırta, omuzlara, kollara, çeneye ve boyuna yayılabiliyor. Özellikle sol kola yayılması tipik... Panik atakta ise, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri oluyor. Kişilerin çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetler yani panik atak birdenbire başlıyor, giderek şiddetleniyor ve şiddeti 10 dakika içinde en yoğun düzeye çıkıyor. Yukarıdaki belirtileri okuyan birçok kişi “Eyvah! Bunların bir kısmı bende de oluyor! Acaba panik atak hastası mıyım?” diye korkabiliyor. Pek çok insan bu türden belirtileri zaman zaman yaşayabiliyor, ama genellikle bu çok kısa sürüyor ve gerçekten panik atak yaşayan kişilerin hissettiği ağırlıkta ve yoğunlukta gerçekleşmiyor.

ERKEK ERKEN BOŞALIYOR

Panik bozukluğu olan erkeklerde, başta erken boşalma ve depresyon olmak üzere çeşitli hastalıklar tabloya eşlik edebiliyor. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği‘nin yaptığı bir araştırmaya göre panik atak yaşayan erkekler genellikle çekingen ve bağımlı bir yapıya sahip kişiler oluyor. Bu nedenle de kendilerine olan güven duyguları azalıyor. Yapılan araştırmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin yüzde 80’ninde erken boşalma da görülebiliyor. Panik atakta ilaç tedavisi ve psikoterapi başlıca tedavi seçenekleri olarak karşımıza çıkıyor. Panik atak yaşayan kişiler genellikle mevcut durumlarının ömür boyu süreceğini ve hiç iyileşmeyeceklerini düşünüyor. Böyle düşünmeleri, atakların meydana getirdiği çöküntüyü daha da derinleştiriyor. Ağır vakalarda ilaç tedavisinin yanı sıra psikolojik destek ve psikoterapinin de uygulanması gerekiyor.

X

Aldatılan Kadın Temelden Sarsılır

Aldatılmak; kadın için yıkım demek, kadınlığının yıkımı. Aldatılan kadına göre sahip olduğu temel özelliği, birincil kimliği yani kadınlığı değersizleştirilmiş ve hakarete uğramıştır. Aldatılan kadın temelden sarsılır; özel ve değerli oluşunu, sevilmeye layık olup olmadığını, cinsel becerilerini ve kadınlığını sorgulamaya başlar.

Kadınlığına dair tutar dal bulmaya çalışırken bile içten içe kendini suçlar, özgüvenini kaybeder, eksik hisseder ve zamanla eksilir. Aldatılmak; bu acıyı önceden tatmış veya tatmamış her kadının en büyük korkularından biridir. Kadınlar, kadının aldatıldığı bir film izlerken bile kedere ve öfkeye boğulur. Aynı şey başlarına gelecek olsa ne yapacaklarını düşünmek dahi istemezler. Zor bir işi başarır gibi çaba harcayıp, on kere “Allah korusun!” diye sayıklayıp o anı zihinlerinde canlandırmayı başardıklarında ise hepsi aldatılmayı kesinlikle kabul etmeyeceklerini dile getirir. Dert başa geldiğinde ise birçoğu aldatan erkeği terk etmek yerine başa geleni çeker. Yapılan araştırmalara göre erkeğin aldatması sonrası biten ilişkiler kadar devam eden ilişkiler de epey fazla. Özellikle birçok evli kadının aldatılmayı sineye çektiği görülüyor. Peki, kadınlar kendileri için bir yıkım olan bu durumu neden kabulleniyor, neden görmezden geliyor?

ERKEĞİNİ PAYLAŞMAK…

Çocukluğun ilk derslerinden biridir paylaşmak. Babayı paylaşmak, çikolatayı paylaşmak, oyuncakları paylaşmak… Öğrenilir, paylaşılır her şey, ama istemeye istemeye. Büyüdükçe paylaşılması gereken ve paylaşılan şeyler artar. Zevkle paylaşıyor gibi görünse de hiçbir kadın paylaşmaktan hoşlanmaz. Paylaşıyorsa da vardır mutlaka bir sebebi. Her şey bir yana, bazı kadınlar en zoru başarıyor, en olmazı paylaşıyor; erkeğini… İster sevgili ister evli olsun bir kadın aldatılmayı neden kabul eder, erkeğini neden paylaşır? Elbette cevap, kadının erkeğine duyduğu deli divane aşkı değil. Vardır mutlaka bir sebebi.

BAHANELERİN GÜCÜ ADINA...

Aldatılan kadının erkeğini terk etmemesinin, aldatılmayı kabullenmesinin başlıca nedeni erkeğin maddi gücüdür. Kadın aldatan erkeği terk ettiğinde erkeğin mal varlığını da terk etmiş olacak. Bu da ömür boyu rahat bir hayata “güle güle” demek ve gelecek kaygısını buyur etmektir. Kadının kendi mal varlığı varsa, çalışıyorsa ve gelecek kaygısı yoksa bile yeni kadının kendi yerine geçip rahat bir hayatı yasaksız şekilde yaşamasını istemez. Bu yüzden erkeğe ihtiyacı olmasa bile yeni kadına rahat vermemek için erkeği terk etmez. Maddi gücü olmayan ve çalışmayan kadınlar için ise aldatılmayı kabullenmek mecburidir. Kadın baba evine dönemez, dönse geçinemez, belki de istenmez. Aldatılmanın yükü altında ezilen kadın, bir de ekonomik sıkıntıyı yüklenmek istemez. Hem parasız olan hem aldatan hem de aldatması kabullenen erkekler de var. Bu durumda ya çocuk vardır ya da kadın yalnız kalmayı göze alamıyordur. Çocuğu olan pek çok kadın ailesinin bölünmemesi, çocuğunun çarpık bir aile ortamında yetişmemesi için aldatılmaya göz yumuyor. Aldatılarak kadınlığı aşağılanmış bazı kadınlar ise kendilerine güvenini yitiriyor, yeniden bir ilişki kuramayacağını düşünüyor. Yalnızlık korkusu ağır basıyor ve erkeğini içi sızlaya sızlaya paylaşıyor. Bazı kadınlar ise ya “ben de aldattım” ya da “ben de aldatırım” diyerek aldatılmayı gözünde büyütmüyor, aldatma skoruna göre içini rahatlatıyor. Tüm bunlar aldatılmayı kabullenmenin görünen yüzü ve somut nedenleri. Bir de bunun ezelden beri süregelen psikolojik hazırlık süreci var. Kadınlara “Bütün erkekler aldatır, erkek dediğin aldatır, aldatmayan erkek yok, her erkek bir gün mutlaka aldatır.” düşünceleri ekiliyor yıllar yılı. Kadın, aldatılma karşısında ilk başta büyük tepki gösterse de bu düşünceler hatıra geliyor ya da getiriliyor ve kadın yavaş yavaş aldatılmışlık durumuna alışıyor. “Her kadın bir gün mutlaka aldatılmayı tadacak” evrensel kanunu sayesinde kadın bu durumu kabulleniyor. Kanuna kim karşı gelebilir!

ÂŞIK BİR KADIN ALDATILMAYI KABUL ETMEYECEK TEK KADINDIR...

Peki ya kadın erkeğini çok seviyorsa diye soruyorsunuzdur. İşte o kadın çok sevdiği, âşık olduğu, delicesine arzuladığı erkeği bir başkası ile paylaşma fikrine katlanamıyor ve yüreği aşk acısı ile dolu halde çekip gidiyor. Âşık bir kadın, aldatılmayı kabul etmeyecek tek kadındır diyebiliriz.

ALDATILMAYA POLİTİK YAKLAŞAN KADINLAR…

Yazının Devamını Oku

Corona İle Yaşamak

Teknolojinin şu anda insan aklının ulaşabildiği son noktaya geldiği çağımızda da corona virüs salgını, coronayak ruh hali ve coronafobi tüm dünyada büyük bir hızla yayılmaya devam ediyor. Peki corona virüs insanlığın sonunu mu getirecek yoksa onunla yaşamaya adapte olacak mıyız?

CORONA İNSANLIĞIN KARŞILAŞTIĞI NE İLK NE DE SON VİRÜS

Veba, çiçek, tifüs, tifo, kolera, influenza, sıtma, AIDS, SARS gibi bulaşıcı hastalıkların insan toplulukları arasında hızla yayılarak salgın haline gelmesi, tarih boyunca insanların kitleler halinde ölümlerine ve bireysel, toplumsal, kültürel ve ekonomik alanlarına köklü değişikliklere neden olmuştur. COVID-19 adı verilen bu yeni virüs de insanlığın karşılaştığı ne ilk ne de son virüs olacak. Örneğin grip virüsünün ilk olarak 1580 yılında Asya’da başladığı ve sonrasında zamanla küresel bir salgına dönüştüğü biliniyor. Salgın hastalıların çoğu için tedavi yolları ve aşılar geliştirilmesine rağmen çeşitli yollarla mutasyona uğrayan mikroorganizmalar insanlık için tehdit olmaya devam ediyor.

CORONA VİRÜS İLE MÜCADELE BAĞIŞIKLIĞIN ÖNEMİ…

Öyle görünüyor ki bu corona virüsün er geç bizleri ya da yakınlarımızı etkileme ihtimali giderek artıyor. Artık virüse hiç yakalanmamayı değil, “olabildiğince geç yakalanmayı düşünmek” zorunda kaldık. Tıpkı geçmişteki salgın yaratan virüslerde olduğu gibi gelecek yıllarda bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Hatta bugüne kadar pek çok kişi bu hastalığa yakalanmış ama fark etmeden atlatmış bile olabilir. Örneğin, Japonya’da corono virüs salgını nedeniyle 4 Şubat’tan bu yana Tokyo yakınlarındaki Yokohama limanında karantinada tutulan “Diamond Princess” adlı turistik yolcu gemisindeki 3700 kişinin 700'ünde test pozitif çıkmıştı. Ancak bu 700 kişinin 350'si hastalığı hissetmemişlerdi. Bunun nedeni bu kişilerin bağışıklık sisteminin güçlü olması ve virüsle savaşta galip gelmesiydi... Yani bu hastalıkta en önemli şey “bağışıklık sistemin güçlü olması”dır. Virüsün insandan insana geçtiğinde zayıfladığı ve mutasyona uğradığı, yani insan üzerinde varlığını sürdürebilmek için evrim geçirdiği belirtiliyor. Bu sırada da virüsü yenmek için gereken antikorlara sahip insanların artmasıyla virüse karşı bağışıklık kazanma süreci, yani “doğal aşılama süreci” başlıyor.

CORONAYA KARŞI KENDİNİZİ SAVUNUN!

Corona virüs de hızla mutasyon geçirerek virüs bulaştığı kişiyi öldüremeyecek duruma gelecek. Bu nedenle şu an yapılması gereken en önemli şey, “corona virüsüyle olabildiğince geç karşılaşmak”... Bunun için de öncelikle “evden çıkmamak” ve “hijyene dikkat etmek”, sonra da “bağışıklık sistemimizi güçlendirmek” ve güçlü tutmak için gerekli şekilde “sağlıklı beslenmek”, “düzenli egzersiz yapmak ve hareket etmek” hayati önem taşıyor. Tüm bunların yanı sıra, bağışıklık sisteminin sağlamlığı için psikolojik dayanıklılığın da arttırılması, gereksiz stres, korku, kaygı ve panik yapılmaması gerekiyor. Unutmayın, bilgisizlik sizde daha fazla korku ve kaygı yaratır. Bunun için “nefes ve gevşeme egzersizleri”, “yoga ve meditasyon” yapın, “kitap okuyun”, “müzik dinleyin”, “sevdiklerinizle sohbet edin ve onları sevdiğinizi yine, yeni, yeniden söyleyin”... Lütfen asılsız haberlere inanmayın, gereksiz kaygıya sürüklenmeyin, önlem alın ama panik olmayın. Hayatınızı felce uğratan corona virüs değil gereksiz panik ve bilgisizlik olacaktır. Bir süre normal günlük hayatınızı yaşamaya devam edemezsiniz ama hem rehavete düşmeden hem de paniğe kapılmadan sağlığınız için gerekenleri yapabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Korona Kaygısının Dayanılmaz Ağırlığı

Tetikte olmanız için içinizden gelen bir uyarı olan 'endişe', yaklaşan gerçek bir tehlike için sizi uyarır ve tehdit ögesi ile baş etmeniz için panik yapmadan önlemler almanızı sağlar.

Dost olan endişe sizleri çözümler ve stratejiler üretmeye yönlendirir. Dost olmayan ve kontrolden çıkan endişe olarak bilinen 'kaygı' (anksiyete) ise, sizi tekerleğin içinde dönen hamster gibi yapar, sürekli aynı gerçek dışı döngüde dönüp durursunuz ancak hiçbir gerçekçi çözüm üretmezsiniz.

Ilımlı duygusal bir stres yaratan endişe kafanızın içinde, daha ciddi bir duygusal stres yaratan kaygı ise bedeninizde gerçekleşir. Kaygı ataklarının en iyi ilacı kendi çarpık gerçeklik algınızın yerine gerçek gerçekliği ve bilimsel verileri hakim kılmanız ve beden farkındalığınızı arttırmanızdır. Bu nedenle corona virüs salgını hakkında bir fikriniz ve bilginiz yoksa doğru kaynakları okuyarak bilinçlenmelisiniz.

Unutmayın, bilgisizlik sizde daha fazla korku ve kaygı yaratır. Lütfen asılsız haberlere inanmayın, gereksiz kaygıya sürüklenmeyin, önlem alın ama panik olmayın. Hayatınızı felce uğratan corona virüs değil gereksiz panik ve bilgisizlik olacaktır.

Ve son olarak, bir süre normal günlük hayatınızı yaşamaya devam edemezsiniz ama hem rehavete düşmeden hem de paniğe kapılmadan sağlığınız için gerekenleri yapabilirsiniz. Bilim ve sağlıkla kalın lütfen...

https://www.instagram.com/drcemkece/

Yazının Devamını Oku

Corona Virüs İçin Panik Yapmayın Önlem Alın

Dünyanın çeşitli ülkelerindeki corona virüsü salgı ile ilgili her kafadan bir sesin çıktığı şu günlerde birçok asılsız haber insanları gereksiz endişe ve korkuya sürüklemekte ve bunun sonucunda oluşan panik, hayatın akışını engellemektedir. Bu hassas durumda “önlem almak” ile “panik olmanın” birbirine karıştırılmaması gereklidir.

HAYATI FELCE UĞRATAN VİRÜS DEĞİL GEREKSİZ PANİKTİR!

Corona virüsü salgını konusunda bilinçli olmak en etkili korunma yöntemidir. Hastalık, hasta kişilerin öksürme veya hapşırmayla ortaya saçtığı damlacıkların ortamdaki diğer bireylerin ağız, burun ve gözlerine temasıyla, damlacıkların yapıştığı yüzeylere dokunduktan sonra ellerin ağız, burun veya göze götürülmesiyle bulaşabilmektedir. En çok karşılaşılan belirtiler ateş, öksürük ve solunum sıkıntısıdır. Şiddetli vakalarda zatürre, ağır solunum yetmezliği, böbrek yetmezliği ve ölüm görülebilmektedir. Hastalığın kuluçka süresi, yani virüs vücuda girdikten sonra tipik belirtiler ortaya çıkana kadar geçen süre 2 ila 14 gündür. Bu nedenle Sağlık Bakanlığımız tarafından da açıklanan 14 gün kuralı önlemlerine uyulması son derece önemlidir. Unutmayın, hayatı felce uğratan virüs değil gereksiz paniktir! 26-29 Mart 2020 tarihlerinde Antalya’da düzenleyeceğimiz CİSED 5. Ulusal Cinsel Sağlık Kongresi için bir iptal durumu söz konusu değildir. Türkiye’deki kongrelerin iptal edilmesi konusunda Sağlık Bakanlığımız tarafından herhangi bir resmi açılama yapılmamıştır. Sağlık Bakanımız iki gün önce uluslararası biyoteknoloji kongresi ödül törenine katılmış ve konuşma yapmıştır. Ülkemizde corona virüsüne ilişin bir olağanüstü hâl ilan edilmemiştir. Bu nedenle futbol maçları oynanmakta, uçak, metro ve otobüs seferleri devam etmektedir, havaalanları, tren ve otobüs terminalleri, tüm eğlence mekanları, hastaneler, müzeler, meydanlar ve AVM'ler açıktır, üniversiteler ve okullar eğitime devam etmektedir. Ülkemizde hiçbir karantina uygulaması yapılmamaktadır. Türkiye’de corona virüs salgını tespit edilmemiştir. Yurtdışından katılımcının ve konuşmacının olmadığı kongremize ülkemizden 500 kişi katılacaktır. Özetle korkulacak ve panik yapılacak bir durum söz konusu değildir. Kongremize katılacak olanların güvenliği ve sağlığı bizim için her şeyden önemlidir. Gerçek bir risk olması durumunda gereken önlemleri alacağımızdan hiç şüpheniz olmasın. Şu anda ortada dolaşan ‘Türkiye’deki tüm kongrelerin Sağlık Bakanlığımızca iptal edildiğine dair’ asılsız haberlere itibar etmemenizi önemle rica ederiz. Çünkü okullar, stadyumlar ve AVM’ler gibi insanların yoğun temasta olduğu alanlara bir kısıtlama getirilmezken ulusal düzeydeki bilimsel kongrelerin iptal edilmesi bir önlem değil panik sebebi olur. Her türlü sorunuz için CİSED Whatsapp Hattı’ndan (0.555.274 41 97) bize ulaşabilirsiniz. Güven ve keyif içinde gerçekleşecek ve bilimsel bir şölen havasında geçecek olan kongremizde görüşmek üzere.

SAĞLIK BAKANLIĞI 14 GÜN KURALI

Son 14 gün içerisinde corona virüsü olan ülkelerden gelinmesi halinde Sağlık Bakanlığı tarafından uyulması gerektiği bildirilen kurallar şöyledir:

Corona virüsünden korunmak için alınması gereken aşağıdaki önlemlere dikkat edilmesi son derece önemlidir.

14 GÜN KURALI CİNSEL HAYATINIZDA DA GEÇERLİDİR

Corona virüsünün bulaşma yolu, solunum damlacıkları veya temastır. Bu nedenle cinsel yaşamda da 14 gün kuralına uyulması gereklidir. Risk varsa 14 gün öpüşmeyin sevişmeyin ve seks yapmayın! Corona virüsü doğrudan cinsel ilişki yoluyla bulaşmıyor ancak cinsel ilişki sırasındaki yakın temas hastalığın bulaşma riskini arttırdığı için corona virüsün yaygın olduğu yabancı ülkelerden gelen, corona virüsü taşıyanlarla temas eden veya virüs taşıyor olma olasılığı olan kişilerin 14 gün boyunca herhangi bir cinsel temastan kaçınması gereklidir. Corona virüsüyle ilgili olarak Sağlık Bakanlığı ve ilgili resmi kurumlardan yapılan açıklamaların dışındaki söylentiler dikkate alınmamalıdır. Hastalıkla panik yaratarak değil, önlem alarak mücadele edebiliriz.

INSTAGRAM

Yazının Devamını Oku

Erken boşalma kabusunuz olmasın

Erken boşalma, kalıcı bir sorun ya da yaşam boyu sürecek bir kâbus değildir.

Maalesef bu konudaki yanlış bilgi ve algılar bu sorunu yaşayan erkeklerin ve çiftlerin kendilerini çaresiz hissetmelerine neden oluyor. Çoğu kişi sorununun ne olduğunu bilmeden üfürükçülere, falcılara giderek, piyasada dolaşan sahte ilaçları kullanarak derdine deva arıyor ya da kaderine razı olup hayata küsüyor.

NE ANLAMA GELİYOR?

Erken boşalma cinsel yetersizlik ya da hastalık değildir, çiftin cinsel uyum sorunudur, bir cinsel denetimsizlik sorunudur. Bu sorun için “erken boşalma” ifadesi yaygın olarak kullanılıyor olsa da, “denetimsiz boşalma” ya da “istemsiz boşalma” ifadeleri durumu daha doğru bir şekilde anlatır. Çünkü “erken” sözcüğü herkes için farklı olabilecek göreceli bir süreye işaret eder. Bırakın çiftler arasındaki farklıkları aynı çift için bile boşalma süresi değişkendir. Örneğin, bir çift bir gün olabildiğince yavaş, sakin ve uzun süreli seks isterken, başka bir gün çok hızlı ve kısa bir seks isteyebilir. Dolayısıyla “erken boşalma” erkeğin kendisinin ve partnerinin istediği zamandan önce denetimsiz ve istemsiz olarak boşalmasıdır. Burada yaşanan sorun, boşalmanın istenen zamanda olmasının sağlanamaması, yani erkeğin boşalma refleksi üzerinde denetime sahip olamamasıdır. Bu durumda erken boşalma tanısı konabilmesi için, bir erkeğin eşli cinsel etkinlikler sırasında, sürekli ya da yineleyici olarak, vajinaya girdikten sonra yaklaşık bir dakika içinde ve isteğinden önce denetimsiz ve istemsizce boşalması, yaklaşık altı aydır bu sorunun sürmesi ve her cinsel etkinlikte ya da cinsel etkinliklerin yaklaşık yüzde 75’de aynı sorunu yaşaması söz konusu olmalıdır. Ayrıca bu belirtilerin kişide veya partnerinde klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya neden olması, erken boşalmanın cinsel kökenli olmayan bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanmaması ya da ağır bir ilişki bozukluğundan ya da gerginlik yaratıcı önemli başka etkenlerden kaynaklanmaması ve bir maddeye, ilaca ya da başka bir sağlık durumuna bağlanamaması gerekir.
SORUN DOĞRU TESPİT EDİLMELİ

Erkek cinsel ilişkilerinin büyük çoğunluğunda ne zaman boşalacağını bilinçli bir şekilde kontrol edemiyorsa erken boşalma sorunu yaşıyor demektir. Erken boşalmayı sorun haline getiren boşalmanın ne kadar sürede olduğu değil, boşalma refleksi üzerinde istemli ve dolaylı bir denetimin yapılamıyor olmasıdır. Kadının cinsel reaksiyonunun yavaş olduğu bir cinsel ilişkide erkeğin boşalması kadın tarafından erken boşalma olarak algılanabilir ama bu durumda erken boşalmadan söz edilemez. Erken boşalma ancak, erkeğin boşalma zamanını ayarlayamaması, kendi isteği dışında gerçekleşen boşalmayı engelleyememesi durumunda söz konusudur.
ÇÖZÜMÜ NEDENİNDE GİZLİ

Erken boşalma, psikolojik, fiziksel, durumsal ya da ilişkiyle ilgili nedenlerle yaşanan bir sorundur ve çözümü nedeninde gizlidir. Bu nedenle de erken boşalmanın nedenin belirlenmesi ve anlaşılması büyük önem taşır. Erken boşalmaya yol açan neden ortadan kaldırıldığında çoğu zaman çözüme ulaşılır. Fiziksel nedenleri ortadan kaldıracak uygun tedaviler ve psikolojik nedenler doğrultusunda yürütülecek cinsel terapi yoluyla erken boşalma sorunu tamamen çözülebilir.

Yazının Devamını Oku

Orgazm taklidi

Orgazm olmak genellikle boşalmak olarak algılanır ama ikisi aynı şey değildir.

Orgazm, çeşitli fiziksel ve psikolojik cinsel uyaranlar sonucu beynin harekete geçmesi ve bazı hormon mekanizmalarının etkisiyle, hem bedensel hem de ruhsal olarak algılanan, “geçici şuur bulanıklığı”, “kontrol kaybı duygusu” ve istem dışı ritmik vajinal kasılmaların yanında tüm bedende güçlü kasılmaların yaşandığı “yoğun bir boşalma” olarak tanımlanabilir. Boşalma ise cinsel ilişkilerin sonlarına doğru yaşanan kasılmalarla kendini gösteren fiziksel ve bedensel rahatlama olarak tarif edilebilir. Yaklaşık olarak, boşalma 5 ile 10 saniye, orgazm ise 10 ile 15 saniye arası sürer.

KADINLAR NİÇİN ORGAZM TAKLİDİ YAPAR?

Bazı kadınlar, orgazm veya boşalma için geçen süre uzadıkça kendine olan güvenlerini kaybediyor. Dahası, filmlerde gördükleri seks sahnelerini olması gereken bir standart olarak değerlendiriyor. Bu nedenle kadınlar genellikle cinsel ilişkide mutlaka orgazm olmak gerektiği ve yatakta çıkarttığı seslerin erkeğin yaşadığı fiziksel deneyimin yoğunluğunu arttırdığına dair inancıyla ve stres, anksiyete, depresyon, kendi vücudunu beğenmeme, başaramama kaygısı, olumsuz bir sonuçla karşılaşmaktan duyulan endişe, partnerine karşı savunmasız görünmek istememe, cinsel ilişkinin sonunda partner üzerinde pozitif bir izlenim bırakma isteği, yataktaki beceriler konusunda özgüven eksikliği yaşanması, kendini tahrik edip havaya sokma isteği, uyku bozukluğu, erkeğin erken boşalması, orgazmın gerçekleşmemesi ya da orgazma ulaşma süresinin çok uzun olması, cinsel ilişkinin bir an önce sona ermesi isteği gibi nedenlerle orgazm taklidi yapar. Bunun temelinde de erkeğin egosunu tatmin etme arzusu, sorun çıkarmama kararı ve terk edilme kaygısı yatar. Ayrıca çeşitli nedenlerle orgazm olamayan kadın, partnerini memnun etmek için orgazm taklidi yapmak zorunda da hisseder. Çünkü cinselliği bir iktidar meselesi olarak abartan ama cinsellik hakkında konuşmayan, daha gelenekçi, katı, tutucu, cinsel tabuları olan erkeği tatmin etmek zordur ve “Orgazm olamıyorum” demek çoğu zaman kaybetme korkusuna davetiye çıkartmak anlamına gelir.

MUTSUZLUK SEBEBİ

Cinsellikte kadının orgazm olmaması ve orgazm taklidi yapmasının süreklilik göstermesi, hem kendisi hem partneri hem de ilişkileri açısından sorunlar doğurur. Kadın kendini cinsel açıdan yetersiz hissetmeye, cinsel özgüvenini kaybetmeye başlar ve zamanla cinsel soğukluk, depresyon, öfke, hırçınlık, mutsuzluk gibi psikolojik sorunlara yol açabilir. Kadının orgazm taklidi yaptığını fark eden partneri, artık her defasında orgazm taklidi yapıp yapmadığını düşünmeye başlar. Bu durumda erkeklerde başaramama korkusu adını verdiğimiz performans anksiyetesine neden olabilir. Cinsellikte yaşanan sorunlar ilişkinin duygusal boyutunu olumsuz etkileyerek mutsuzluğa neden olur.

Yazının Devamını Oku

Aldatma engellenebilir mi?

Kimse bir ilişkiye bitirmeyi düşünerek başlamaz ama bu her ilişkinin sonsuza kadar süreceği anlamına gelmez. İnsanlar ilişkilerini başlatır, yaşar ve bitirme kararı alabilir. Her ilişkinin yolunda gitmediği, sorunların yaşandığı zamanlar olabilir. Sorunların çözülememesi ayrılığı getirirken, sorunların farkında olunmaması ya da çözülmeye çalışılmaması aldatmayı getirebilir.

ALDATMAK BİR SEÇİMDİR

Aldatmak bir seçimdir. Aldatan kişinin bu seçimi yapmasının temelinde hayatındaki bir boşluğu doldurma, bir eksikliği giderme ihtiyacı yer alabilir. Bu ihtiyaç aşk, cinsellik, şehvet, tutku, önemsenmek, güven, ilgi görmek konusundaki beklentileriyle ilgili olabilir. Beklentilerinin karşılanmaması, ihtiyaçların giderilmemesi nedeniyle mutsuz olan kişi, onu mutlu edecek dış uyaranlara açık hale gelebilir ve mutluluğu ilişkisinin dışında aramaya başlayabilir. Günümüzde aldatma ve sonrasında yaşanan ayrılıklar, sorunların nasıl oluştuğunu ve nasıl çözüleceğini bilmemek ya da önemsememekten ve ilişkileri düzeltmek için çaba göstermemekten kaynaklanıyor.

ALDATMAYI ENGELLEMEK İÇİN 10 ANAHTAR TAVSİYE

Aldatmayı engellemenin altın kuralı mutlu olmak ve mutlu etmektir. Mutsuz çiftler arasında sorunlar hızla artar, çözümler azalır. Mutsuzluk tuzağına düşen ilişkiler aldatma tehdidi altındadır. İlişkinizi aldatma tehdidinden korumak için aşağıdaki 10 anahtar tavsiyeyi başucunuzdan ayırmayın.

1- İHMAL ETMEYİN

Eşinize ilgi ve özen gösterin. Eşinize özel zaman ayırın, güzel sözler ve iltifatlarla ruhunu okşayarak ona olan sevginizi ifade edin. Zamanla ilişkinizdeki heyecan ve romantizm yerini monotonluğa bırakmasına izin vermeyin. Kendinize ve ilişkinize özen göstererek aşkı, çekiciliği, tutkuyu ve gizemi canlı tutun.

Yazının Devamını Oku

İyi günde kötü günde

Evlilik, birlikte mutlu olacağınızı düşündüğünüz biriyle yeni bir hayata adım atmaktır.

Romantik ve heyecan verici flört ya da nişanlılık döneminde evliliğe hazırlanan çift, iki gönül bir olunca samanlığın seyran olacağını düşünür ve evliliklerinde aşamayacakları hiçbir sorun olmayacağına inanarak yola çıkarlar. Ancak son yıllara ait istatistiklerin ortaya koyduğu boşanma oranlarındaki çarpıcı artış, aslında samanlığın seyran olmadığını gösteriyor. Evliliğin uzaktan bakıldığı kadar kolay olmadığını gören çiftlerden bazıları işin kolayına kaçtığından, bazıları da evliliği ciddiye almadığından devam ettirmek yerine boşanmayı seçiyorlar. Çoğunlukla şiddetli geçimsizlik nedeniyle sonlanan evlilikler, aslında eşlerin birbirlerini anlamaya ve aralarındaki uyumu korumaya çalışmamaları nedeniyle bitiyor. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Evliliklerde de değişim kaçınılmazdır. Zaman içinde kadın da erkek de bir dizi değişimden geçer. Her ikisin de ihtiyaçları, istekleri, beklentileri değişir, farklılaşır. Bu değişim, eşler tarafından anlayışla karşılanıp kabullenilmez ve uyum sağlanmazsa aralarındaki iletişim bozulur. Çatışmalar, tartışmalar, kavgalar ve hatta aldatmalar yaşanır. Mutlu bir evliliğin temeli iyi bir iletişimle atılır. Eşlerin birbirini dinlediği ve anladığı bir iletişimleri varsa, evlilikleri de sağlam temeller üzerine kurulmuştur. Bu sayede, yaşadıkları çatışmaları ve diğer sorunları etkili bir biçimde çözebilirler. Aksi takdirde boşanma oranları her geçen gün artmaya devam eder.

MUTLU EVLİLİĞİN 10 ALTIN KURALI

Evliliğinizin hayatınızın sonuna kadar mutlu sürmesi için yapmanız ve yapmamanız gereken şeyler vardır. Evlenmeyi düşünen, evlilik hazırlığı yapan, yeni evlenmiş ya da yıllardır evli olan tüm çiftlere, evlilik konusunda kendilerini sorgulamak ve varsa yanlışlarını düzeltmek, eksiklerini gidermek için aşağıdaki 10 altın kuralı uygulayabilirler.

1- SEVGİNİZİ AÇIKÇA GÖSTERİN

Eşinize onu sevdiğinizi sözlerle ve davranışlarınızla ifade etmekten asla vazgeçmeyin. Sevmek ve sevildiğini bilmek herkes için öncelikli bir ihtiyaçtır. Evliliklerde yapılan en büyük hata bir süre sonra eşlerin birbirlerine sevgilerini ifade etmemeye başlamalarıdır. Eşinize onun sevgi dilini kullanarak onu sevdiğinizi anlatmayı hiç bırakmayın.

Yazının Devamını Oku

Aldatılan kadının kılavuzu

Aldatma, zor kapanan ama izi hep kalacak olan bir yaradır ve tam olarak iyileşmezse sürekli kanar.

Aldatma krizini doğru yöneterek bu krizi zarar görmeden ya da en az zararla atlatmak mümkün.
Eşiniz pişman olmuş sizden af dilemiş, siz de bitirmek istemediğiniz için ilişkinize son vermemiş ama nasıl devam edebileceğinizi bilmediğiniz için endişeleniyor olabilirsiniz. Bu süreci daha kolay geçirebilmek için aşağıdaki sekiz adımlı kılavuzdan yararlanabilirsiniz.

1- İÇ SESİNİZİ DİNLEYİN

Aldatmayla ilgili bugüne kadar duyduğunuz her şeyi unutun. Aldatan-aldatılan, suç-ceza ikilemlerine düşmeyin. Aldatma hakkındaki tüm genellemeleri ve kalıpları bir kenara atın. Çünkü bunların koşullandırdığı duygular sizi hiç istemediğiniz yanlış kararlara yöneltebilir. Durumun sadece size ve ilişkinize özel olduğunu düşünün. İçinizden gelen sesi dinleyin ve hayatınızın bundan sonrasında ne yapmak istediğinize odaklanın.

2- AFFEDİN VE UNUTUN

Bu söylendiği kadar kolay olmayabilir ama eşinizle birlikte devam etme kararını verdiğinize göre bunu siz de istiyorsunuz demektir. Yapılanı onaylamak anlamına gelmeyen ama yapılanın verdiği acıyı hafifletmek için gerekli olan affetmek, olup bitmiş ve değiştirilemeyecek olayların içinizi kemirmeye devam etmemesi için yapabileceğiniz en iyi şeydir. Affetmek, mutluluğunuz için eşinize vereceğiniz bir hediye olacaktır.

3- SUÇLAMAK YERİNE ANLAMAYA ÇALIŞIN

Aldatmayı bir suç, eşinizi bir suçlu, kendinizi de mağdur olarak görmeyin. Eşinizin bunu neden yaptığını anlamaya çalışın. Onun kendini ifade etmesine ve nedenlerini anlatmasına fırsat verin. Eşiniz de aldatmanın gerçek nedeninin ne olduğunun farkında olmayabilir ve bunları birlikte konuştuğunuzda farkına varabilir. Yolunuza nasıl devam edeceğinize karar vermek için her şeyi tüm ayrıntılarıyla konuşarak ilişkinizin büyük resmini ortaya çıkarın.

Yazının Devamını Oku

Çok eşlilik

Dünyada pek çok ülkede yasal olmayan ve suç sayılan çok eşlilik, ülkemizde Anayasa Mahkemesi’nin imam nikâhından önce resmi nikâh şartının kaldırılmasına yönelik kararı ile birlikte yeniden tartışılmaya başlanan güncel bir konu haline geldi.

Diğer adıyla poligami, evlilik ilişkisinin birden çok kişi ile sürdürülmesi anlamına gelen bir terimdir. Birden çok eşi olanın kadın olması durumunda “çok kocalılık” (poliandri), erkek olması durumunda da “çok karılılık” (polijini) adını alır. Ayrıca eşcinsel çok eşlilik ve grup evliliği de çok eşlilik kapsamına girer. Ancak diğer durumlara çok fazla rastlanmadığından, çok eşlilik terimi genellikle çok karılılık yerine kullanılıyor. Çok karılılık da yaygın olarak iki eşlilik (bigami) biçiminde yaşanıyor. Toplumumuzda aile yapısı tek eşlilik temelleri üzerine kurulmuş olmasına karşın, eşler ve yaşandığı çevre tarafından da yadırganmadan makul görülen çok eşliliğe hatırı sayılır sıklıkta rastlanıyor. Ortak bir eşe sahip olan kadınlar için bir tanımlama bile yapılarak bu kadınların birbirlerine karşı durumlarına “kuma” adı veriliyor. Çoğunlukla kırsal kesimde görülen kuma kavramı ve çok eşlilik şehirlerde de diğer bir boyutuyla “metres hayatı” adı altında yaşanıyor.

BAŞKA BİRİNE İHTİYAÇ DUYMA

Eski uygarlıklardan bugüne yaşanmaya devam eden çok eşlilik sosyokültürel bir olgu ve genellikle gelenek olarak yaşanıyor. Bu geleneğin altında yatan nedenleri etkileyen kültürel, dinsel, demografik, ekonomik ve sosyal faktörler bulunuyor. Kadın nüfusun erkeklerden fazla olması, aşiretlerde genişleme, tarım toplumlarında da işgücü ihtiyacını karşılama amacı, töre gereği erkek kardeşin ölümü sonrasında onun eşi ya da eşleriyle evlenilmesi, eşin çocuk doğuramaması ya da erkek çocuk doğurmamış olması çok eşliliğin nedenleri arasında yer alıyor. Çok eşliliğin benimsendiği kültürlerde insanlara erken yaşlardan itibaren bu koşullandırma yapılıyor. Konunun psikolojik boyutunda ise, erkekler cinsel dürtüleri ve birden çok kadınla tatmin olma istekleri doğrultusunda çok eşliliği seçebiliyorlar ya da duygusal ilişkilerini sürdürdükleri eşlerinin yanı sıra cinsel istekleri için daha genç biriyle birlikte olmak istiyor ya da eşlerini kendilerine ait bir parça gibi görerek başka birine ihtiyaç duyabiliyorlar.

KÜLTÜRE GÖRE DEĞİŞİYOR

Antropolojik, sosyolojik, biyolojik ve psikolojik açıdan inceleme konusu olan çok eşliliğin nedenleri, yaşandığı topluma ve kültüre göre değişiklikler gösterse de, bilim insanları insanoğlunun özellikle de erkeklerin doğası gereği çok eşli olduğunu ama tek eşliliğe (monogami) sonradan adapte olduğunu kabul ediyor. ‘Yedi kocalı Hürmüz’ fenomeni dışında ülkemizde rastlanmayan çok kocalılığa dünya genelinde de ender rastlanıyor. Kadının tercihi olarak değil, kültürel ya da dini olarak anaerkil toplumlarda ya da erkek nüfusun kadınlardan az olduğu yerlerde zorunluluk olarak yaşandığı örnekleri görülüyor. Buna karşın, tarih boyunca çeşitli uygarlıklarda ve kültürlerde haremler kuran erkeklerin çok eşliliği daha fazla çocuğa sahip olmak, yani güç isteğiyle bir tercih olarak yaşadığı görülüyor.

ALDATMA İLE AYNI MI?

Genel anlamda çok eşlilikte aynı anda birden çok kişiyle duygusal ve/veya cinsel ilişki yaşanıyor. Bu noktada hemen akıllara “Çok eşlilik ile aldatma aynı şey mi?” sorusu geliyor. Ancak çok eşlilik ile aldatma arasında iki önemli fark bulunuyor. Bunlardan ilki, aldatmada eşten habersiz, gizlice yaşanan bir ilişki varken, çok eşlilikte hem eş hem de çevre tarafından bilinen ve hatta eş tarafından da kabul edilen bir ya da fazla ilişkinin olması. Bu noktada eşin kabul etmesi tartışmalı bir konu çünkü genellikle bu kabul, rıza göstermesi, hoşnut olması değil, mecbur kalması, zorunlu olması anlamına geliyor. İkinci fark ise aldatmada erkeğin eşi dışındaki partneriyle arasında bir sorumluluk bağı bulunmazken, çok eşlilikte erkeğin tüm eşleriyle arasında bu bağın olması. Yani çok eşli erkeğin tüm eşlerine karşı maddi ve manevi bir sorumluluğu varken, aldatan erkeğin partneriyle arasında bu tür bir sorumluluk bağı olması gerekmiyor.

MUTLU EDİYOR MU?

Yazının Devamını Oku

Aldatma özürleri

Yaşamın her zaman gündeminde olan aldatma, çok bilinmeyenli bir denklemdir.

Bu denklemin bilinmeyen kısımları da çok fazla değişken içerir. Böylesi karmaşık bir konu olan aldatma hakkında bugüne kadar söylenmeyen, yazılmayan şey ve konuşmayan kişi kalmadı. Herkesin aldatmaya dair söyleyecek bir şeyleri hâlâ var. Kimileri aldatmayı asla mazereti olamayacak bir suç olarak görürken, kimileri de haklı gerekçeleri olan bir sonuç olarak görüyor. Kainattaki her şeyin bilinen ya da bilinmeyen bir nedeni mutlaka vardır. Aldatma sonrasında da sorulan ilk soru ‘Neden?’dir. Bu soru, muhatabı, yani aldatan için yanıt verilmesi en zor sorulardan biridir. Verilen yanıt da genellikle gerçek nedeni açıklamayan bir savunma, bahane bulma ve mazeret uydurma şeklinde olur.
GERÇEKLE YÜZLEŞMEK

İnsan doğası gereği, kendini her olumsuzluktan koruma çabası içindedir. Bu çabayı hem bilinçli olarak hem de bilinçdışında çalışan savunma mekanizmalarıyla gösterir. Aldatma, yalnızca aldatılan için değil, aldatan için de olumsuz bir durum olduğundan, aldatanın “Neden aldattın?” sorusu karşısında ilk yaptığı şey savunma mekanizmalarını harekete geçirmek olur. Aldatan kişilerin çoğunlukla kullandıkları savunma mekanizmaları, inkar etme, yansıtma ve mantığa bürünme, bastırma ve telafi etmedir. Yaptığının yanlış olduğunu bilerek duyduğu suçluluktan kaçmaya çalışmak ve gerçekle yüzleşmekten korkarak kendini rahatlatmak için arkasına sığındığı bahaneler, ileri sürdüğü gerekçeler ve mazeretler ne olursa olsun aldatan, er ya da geç gerçekle yüzleşmek zorunda kalır.
ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK

Kadın-erkek ilişkisi sözel ya da sözel olmayan bir şekilde iki kişi arasında verilen bir sadakat sözüyle başlar. Aslında söz verildiği andan itibaren aldatma ihtimali de doğmuş olur ve aldatma, bu ihtimalin gerçekleşmesidir. Freud’un dediği gibi “İnsan kötü bir şey yapacağı zaman mutlaka vicdanını susturacak bir neden bulur.” Aldatan tarafından da kolayca kabullenilemeyen aldatma ortaya çıktıktan sonra, birinci dereceden suçlu konumundaki aldatan, kendini savunmak, korumak ve haklı göstermek için nedenler bulur. Bu nedenleri bulmak için bilinçaltı savunma mekanizmalarının da yardımıyla başvurduğu yollar şöyle sıralanabilir:

İNKÂR

İlk başvurulan yol inkârdır, çünkü insan kusurlu görülmek ve suçlanmak istemez. Bunlarla karşılaştığında yaşadığı yoğun stres, baskı ve kaygıdan kurtulmak için doğrudan inkâr yoluna gider. “Ben seni aldatmadım.” “Ben hiçbir şey yapmadım.” “Bunu da nerden çıkardın?”

Yazının Devamını Oku

‘Swinger’ın sonu hüsran

Adana’da yaşanan “eş değiştirme” skandalı, psikolojik açıdan “anlaşmalı aldatma” olarak değerlendirilse de, gizli yaşanan aldatmadan daha kötü sonuçlar doğurabiliyor. Madde bağımlılarında görülen tatminsizlik duygusu gibi, eş değiştirenlerde de sonu gelmez bir cinsel tatminsizlik ortaya çıkarabiliyor ve sonu hüsranla bitiyor.

Teknolojik milat olarak kabul edilen internetten sonra her şey hızla değişti. Akıllı telefonların da hayatımıza girmesiyle tüm dünya avucumuzun içine sığdı, gizli saklı yapılan her şey gözler önüne serildi. Bunlardan biri de İngilizcesi “swinging” olan, yapan kişilere de “swinger” adı verilen “eş değiştirme”...Bazılarının cinsel fantezi olarak denediği, bazılarının da yaşam tarzı olarak gördüğü eş değiştirmeyi benimseyen kişilerin sayısı dünya genelinde giderek artıyor. Hatta swinger partileri yapmak için kurulmuş ajanslar, şirketler ve web siteleri bile var. Gazetelerden ülkemizdeki eş değiştirme vakalarının da az olmadığını öğreniyoruz.

EŞ DEĞİŞTİRME NEDİR?

Eş değiştirme, çiftlerin başka çiftlerle ya da tek tek kişilerle anlaşmalı olarak eşlerini değiştirerek cinsel ilişkiye girmesi anlamına geliyor. Bu kişiler genellikle belirli gruplar oluşturarak, kulüpler kurarak kendilerinin belirledikleri belirli kurallar dâhilinde birbirlerinin eşleriyle seks yapıyorlar. Tutku ve şehveti arttırmanın üç kadim kuralı var; (1) gizem, (2) ulaşılamazlık ve (3) yasak... Tutkulu bir eylem olan eş değiştirme, heyecan, macera ve farklılık arayışı, merak, cinsellikte doyuma ulaşamama, cinsel fanteziler, gizli eşcinsellik, seks bağımlılığı ve başka psikolojik nedenlerle yaşanıyor.

ANLAŞMALI ALDATMA

Sadakat bağlamında bakıldığında eş değiştirme, anlaşmalı aldatma olarak ifade edilebilir. Eşler kendi ilişkilerine devam ederken cinsel yaşamlarına başkalarını dâhil etmek konusunda anlaşıyorlar. Cinsel ihtiyaçların karşılanması için tek bir partnerin yeterli olmadığına inanıyorlar. Bu durumdan memnun olarak eşlerini başkalarıyla paylaşıyorlar. Ancak cinsellik dışında duygusal bir paylaşımda bulunmuyorlar ve bu konuyu günlük hayatlarına dâhil etmiyorlar. Aşk ve cinselliği birbirinden ayrı yaşıyorlar. Cinsellik konusunda sınırları kaldırıyorlar. Bu kişiler, aldatmayı gizli yapılan bir eylem olarak gördüklerinden, eş değiştirmeyi aldatma olarak değil, cinsel bir tercih olarak görüyorlar. Hatta eş değiştirmenin aldatmayı önlediğini, ilişkilerini duygusal ve cinsel olarak zenginleştirdiğini düşünüyorlar. Duygusal ilişkilerini kendi eşleriyle sürdürdükleri ve diğer kişilerle yalnızca cinsel ilişkide bulundukları için eş değiştirme onlar açısından çok eşlilik anlamı da taşımıyor.

UTANÇ VE SUÇLULUK YOK

Gizli olarak gerçekleşen aldatma sırasında ve sonrasında yaşanan duygusal çatışma ve karmaşanın yaşanmadığı eş değiştirmede, suçluluk, utanç, pişmanlık ve üzüntü duyguları ortadan kalkıyor. Bu kişiler, eşlerinden başka biriyle cinsel ilişkide bulunurken, aynı anda aynı şeyi eşlerinin de yapıyor olması nedeniyle kendilerini aldatmış ve aldatılmış gibi hissetmiyorlar. Hem eşleriyle hem de eş değiştirdikleri diğer kişilerle aynı eylemi yapıyor olmaları, bir gruba ait anonim bir davranış sergilediklerini düşünmelerine neden oluyor. Bu nedenle de yaptıklarını bizzat kendilerine ait bir davranış olarak görmüyorlar. Böylece evlilik bağını koparmadan, utanç ve suçluluk duymadan cinsel eğilimlerini yaşamak için kendilerine fırsat yaratmış oluyorlar.SONU HÜSRAN

Yazının Devamını Oku

Bahara yenik düşmeyin

Bu dönemde sabahları yataktan kalkmaya gücünüzün olmadığını fark edebilirsiniz.

Kimi zaman cinsel güçsüzlük, cinsel isteksizlik hali tüm gün sürüyor; mutsuzluk, iç sıkıntısı ve bir süre sonra da tam bir çökkünlük hissi yaşanıyor.
Kendinizi Daha iyi hissetmek ve bahar yorgunluğundan korunmak için neler yapacağınızı biliyor musunuz? İşte yanıtları:
İlkbaharda kronik yorgunluk sendromu vakalarında artış olabiliyor. ‘Kronik Yorgunluk Sendromu’ adı verilen durum 19. yüzyılda ‘Kronik Nervöz Tükenme’ olarak tanımlanmıştır. Bugün ‘Yuppie Flu’ veya ‘20. Yüzyıl Yorgunluğu’ olarak da biliniyor. Tıp dilinde ‘Stres Cevabı Disregülasyon Bozukluğu’ olan ‘Kronik Yorgunluk Sendromu’ veya ‘Canlı Cenaze Sendromu’ terimi bugün modern tıptaki yerini almış gibi görünüyor. Kronik Yorgunluk Sendromu, sürekli veya tekrarlayıcı seyreden, sakatlayıcı, iyi anlaşılamayan ve birçok sistemi tutan bir ruhsal durumu tanımlamak için kullanılıyor. Tek bir sebebi yok...
SONUCU BİTKİNLİK OLUYOR

Bu tür bir yorgunluğu viral bir enfeksiyonun tetiklediği beyinin çalışmasındaki düzensizlikler, strese bağlı vücudumuzdaki dengesizlikler ve vücudun savuma sisteminin bozulması sonucu aşırı derecede aktifleşen bağışıklık sistemimizi içine alan bir durum olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kronik yorgunluğun en ayırt edici belirtisi yatak istirahatıyla geçmemesi... Bağışıklık sistemi enfeksiyonlarla başa çıkamayınca sonuç bitkinlik oluyor. Baharın güneşli ve sıcak günlerini özlemle beklediğimiz son günlerde birçok insan halsizlik, yorgunluk, eklem ağrıları, uyku isteği gibi ortak problemlerden yakınıyor. Bu yakınmaların çoğu bahar yorgunluğu ile bağlantılı...

İLKBAHAR AŞK MEVSİMİDİR

Aşk mevsimi olan ilkbaharda havadaki elektrik yükü artıyor. Bahar mevsiminin başladığı bugünlerde birçok kişide, cinsel isteksizlik, cinsel güçsüzlük, sertleşme sorunları, genel bir bitkinlik, güçsüzlük, yorgunluk, isteksizlik, uykusuzluk, huzursuzluk gibi şikayetler görülüyor. Çünkü; küçük kasabalarda ve doğayla iç içe olan yerlerde havadaki pozitif iyonların artması insana zindelik verirken, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde yoğun olan negatif iyonlar ise; cinsel isteksizliğe, cinsel güçsüzlüğe, sertleşme sorunlarına, gerginliğe, duygusal iniş çıkışlara, uykusuzluğa, iştahsızlığa, eklem ağrılarına ve yorgunluğa yol açıyor. Havada elektrik yükü büyük şehirlerde çok fazla... Maalesef sanayi atıkları ve trafik bu yükü artırıyor.

Yazının Devamını Oku

Bütün sevgilerin kaynağı

Dünyaya gelmek üzere olan bir bebek “Tanrım, dünyaya gitme zamanım gelmiş ama ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki orada nasıl yaşayacağım?” diye sormuş.

“Senin için bir melek seçtim. O hep senin yanında olacak, seni koruyup gözetecek, acıktığında karnını doyuracak, uykun geldiğinde uyutacak. Sen her anında onun sevgisini hissederek büyüyecek ve mutlu olacaksın, her şeyinle ona güveneceksin” demiş Tanrı. Bebek merakla sormuş: “Peki ben onu nasıl tanıyacağım, meleğimin adı ne?” Tanrı cevap vermiş: “Adının önemi yok, sen ona ‘anne’ diyeceksin!”
Bu anekdotu belki siz de benim gibi ara sıra okuyup her seferinde aynı duyguyu hissetmişsinizdir: “Anne sevgisi”. Mutluluk, güven, huzur, veren koşulsuz anne sevgisi... Annemiz her şeyimizdir; hemşiremizdir hastalandığımızda yanımızda olan; koruyucumuzdur bizi her türlü tehlikeden korumaya çalışan; kılavuzumuzdur doğru yolda ilerlememiz için yön gösteren; öğretmenimizdir yaşamı öğreten; sırdaşımızdır sırlarımızı bilen... Bizi özveri, şefkat, sabırla büyüten annemiz, dünümüzün, bugünümüzün ve yarınımızın vazgeçilmez bir parçasıdır ve onu anlatmak için sözler yetersiz kalır...

ANNE İLE KURULAN İLİŞKİ TEMEL OLUYOR

Çocuk gelişimi açısından bakıldığında, anne, çocuğun psikolojik ve fizyolojik olarak sağlıklı bir birey olmasında ve davranışlarının şekillenmesinde çok önemli bir rol üstlenir. Çocuk doğduğunda belirli bir kişiliğe sahip değildir. Kişiliğinin temelini oluşturan psikolojik yapı 0-6 yaşları arasındaki dönemde oluşur. Yaşamın ilk yıllarında kazanılan özellikler yaşam boyu sürer. Bu dönemde annenin davranışları çocuğun üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Çocuğun annesiyle kurduğu ilişki yaşamı boyunca kuracağı diğer ilişkilerin temelini oluşturur. Sürekli gelişerek ve değişerek yetişkinliğe doğru ilerleyen çocuk farklı yaşlarda, farklı gelişimsel özellikler gösterirken de annenin etkisi devam eder. Annelik hayat boyu devam eden kutsal bir görevdir. Annesiyle ve çevresiyle sürekli denge ve uyum içinde büyüyüp gelişen, psikolojik olarak sağlıklı çocuklar, anne-baba olduklarında kendileri gibi sağlıklı çocuklar yetiştirebilirler. Büyük ölçekte bakıldığında da, sağlıklı bireyler, sağlıklı aileleri, sağlıklı aileler de sağlıklı toplumları oluşturur.

ANNELER GÜNÜ

Yaşamımızda bu kadar değerli bir yeri olan annelerimize armağan edilen Anneler Günü’nün tarihte ilk kez ne zaman kutlandığına ilişkin bilgiler antik çağlara kadar uzanıyor. Ancak, Anneler Günü’nün başlangıcı olarak, ABD’de Batı Virginia’da yaşayan Anna Jarvis’in annesi öldükten sonra, 1908 yılında onu anmak için düzenlediği günün yarattığı büyük etkiyle, tüm ülkede her yıl kutlanmaya başlanması ve 1914’te de resmi olarak ilan edilerek kutlanması kabul ediliyor. Daha sonra diğer ülkelerde de kutlanmaya başlayan ve ülkemizde ilk kez 1956 Mayıs’ının ikinci pazar günü kutlanan Anneler Günü’nü farklı günlerde kutlayan ülkeler olduğunu biliyor muydunuz? Örneğin; Norveç’te Şubat’ın ikinci pazar günü; Lübnan’da 21 Mart’ta; Çin’de 21 Nisan’da; Fransa’da Mayıs’ın son pazar günü; Arjantin’de Ekim’in üçüncü pazar günü, Endonezya’da 22 Aralık’ta kutlanıyor...

Yazının Devamını Oku

İletişim sanatında 10 altın kural

Bu başlık, birçok kişinin aklına “İletişim kurmak sanat mıdır?” sorusunu getirebilir.

“Sanat” sözcüğü burada “bir şey yapmada gösterilen ustalık” anlamındadır ve iletişim kurmak; bu zaman ve şartlarda artık gerçekten ustalık gerektiren bir eylem haline gelmiştir. Özellikle teknoloji sayesinde çok kolay temasta bulunur olduk ama “karşılıklı olarak birbirini anlamak” anlamına gelen iletişim kurma konusunda ise giderek geriliyoruz.
Sonuçta, iletişim kurmak unutulan bir eylem haline geldi. İnsanoğlunun en iyi yapması gereken şey artık ustalık gerektirir oldu. “Eşimle iletişim kuramıyorum, çocuğumla iletişim kuramıyorum, annemle iletişim kuramıyorum, patronumla hele hiç iletişim kuramıyorum, zaten Ayşe ile iletişim kurmayı artık reddediyorum”...
Bu cümleleri, söz konusu kişi ile “Nasıl iletişim kurabilirim?” sorusu takip eder. İşte kariyerinizi, ailenizle olan ilişkilerinizi ve özel hayatınızı değiştirme gücü olan sorunun cevabı: İletişim kurma sanatının gerektirdiği, uygulanabilir kolaylıkta bir dizi kural...

1 SAYGI DUYUN

Gösterdiğiniz saygı, kendi saygınlığınızdan kaynaklanır. Kendine saygı duyulan kişi, saygı duymayı öğrenir. Karşılıklı saygı ile kurulan iletişim sağlıklı sonuçlar doğurur. Saygılı iletişim ise öncelikle emir cümlelerinden kaçınmayı gerektirir. Askeri komut veya bilgisayar komutu verir gibi “şunu yap”, “bunu yapma” demek yerine rica cümleleri kullanın: “Şöyle yapmanızı tercih ederim”, “Şunu yapar mısınız?” gibi.

2 OLDUĞU GİBİ KABUL EDİN

Herkes sizin istediğiniz gibi olmak zorunda değil. Siz bu talebinizde ısrar edecekseniz karşınızdaki de aynı şeyi sizden bekleyebilir. Bu durum iletişimsizlikle sonuçlanır. Karşınızdaki kişiden beklentilerinizi en aza indirin. Sürekli bir beklenti içerisinde olduğunuzda gerçek bir iletişim kuramazsınız.

3 GERÇEKTEN DİNLEYİN

Yazının Devamını Oku

Kıskançlık

Duygusal ilişkilerde kıskançlık, değer verilen bir ilişkiye yönelik üçüncü bir kişiyi tehdit olarak algılayarak, terk edilme ve kaybetme korkusuyla, güvensizlik, kaygı, öfke, değersizlik, çaresizlik, mutsuzluk, gibi yersiz ve gerekçesiz olumsuz duygu, düşünce ve tutumları kapsayan karmaşık bir psikolojik durumu ifade eder.

Evrimsel psikolojiye göre kıskançlık, eşleri dışarıdan gelecek potansiyel tehditlere karşı uyaran uyum sağlayıcı bir tepkidir. Eşini korumak ve ona sahip çıkmak için bir araç olarak görülen kıskançlık insanoğlunun yazılımındaki bir hata değil, evrimleşmiş bir donanım özelliğidir. Evrensel bir insan deneyimi olan kıskançlık pek çok alana konu olur. Terapistler, kıskançlığın altında yatan nedenleri araştırırken, sosyologlar kıskançlıkta rol oynayan kültürel inançları ve değerleri, biyologlar da kıskançlığa etki eden fizyolojik faktörleri araştırırlar. Diğer yandan sanatçılar fotoğraf, resim, film, şarkı, şiir ve kitaplarında kıskançlık temasını işlerken, ilahiyatçılar da kıskançlık konusunda dini görüşleri aktarırlar.

ERKEKLER VE KADINLAR FARKLI YAŞIYOR

Kadınlar ve erkekler kıskançlığı farklı şekillerde yaşar. Kıskançlığın cinsiyete göre farklılaşması konusunda ABD’de yapılan bir araştırmada, farklı yaş, eğitim, kültür ve ekonomik düzeylerdeki gruplardan katılımcılara şu senaryolardan hangisine daha çok sinirlenecekleri soruluyor:
(a) Eşiniz bir başkasıyla cinsel ilişkiye giriyor ama aralarında duygusal ilişki yok.
(b) Eşiniz başkasıyla duygusal bir ilişkiye giriyor ama aralarında cinsel ilişki yok...
(a) seçeneğine erkeklerin yüzde 54’ü, kadınları yüzde 35’i sinirlenirken, (b) seçeneğine erkelerin yüzde 46’sı kadınların yüzde 65’i sinirleniyor. Bu sonuçların da gösterdiği gibi kıskançlıkta odaklanılan konular da cinsiyetler arasında farklılık gösterir. Erkeklerde kıskançlık fiziksel aldatmaya odaklı iken, kadınlarda duygusal aldatmaya odaklıdır. Bu anlamda, kadın ve erkeklerin kıskançlık sonucundaki tepkileri de farklıdır. Kadınlar genellikle bağırmak, kavga etmek, sinir krizi geçirmek gibi pasif tepkiler verirken, erkekler, tehdit etmek, dövmek, yaralamak gibi saldırgan tepkiler verir; hatta patolojik kıskanma durumunda sonuç cinayete kadar gidebilir.

KISKANÇLIKLA BAŞA ÇIKMANIN YOLLARI

Yazının Devamını Oku

Doğum sonrası 10 altın kural

Kadınların büyük çoğunluğunda doğum sonrası cinsel istek (libido) azalması yaygın olarak görülen olağan bir deneyimdir.

“Lohusalık” olarak bilinen, doğumdan sonra kadınların fiziksel ve duygusal olarak toparlandıkları ilk 4-6 hafta süresince rahim ve vajinal iyileşmenin devam etmesi ve enfeksiyon riski nedeniyle cinsel ilişki önerilmez. Ancak bu süre geçtikten sonra da eşlerin cinsel yaşamları gebelik ve doğum öncesindeki haline hemen dönemeyebilir. Bu durum, kadının yaşadığı kültüre, deneyimlerine, fizyolojisine ve psikolojisine bağlı olarak ortaya çıkan doğum sonrası cinsel isteksizlikle yakından ilgilidir. Genellikle doğumdan sonraki 1-3 ay içinde düzelen bu durumun bazen ilk yıl boyunca sürdüğü de görülebilir. Çoğu kadın, doğumdan sonra ortaya çıkan cinsel isteksizliği, bu konuda eşiyle hiç konuşmadan ve kendisi de nedenlerini anlamadan, kendindeki bir eksiklik ya da sorun gibi algılayarak gizlice yaşar. Dolayısıyla da bu durumun, doğum sonrasında oluşan hormonsal, fiziksel ve psikolojik değişiklikler nedeniyle ortaya çıktığının ve altında yatan nedenler ortadan kalktığında düzeleceğinin farkında olmaz.

CİNSEL İSTEKSİZLİĞE NEDEN OLAN FAKTÖRLER

YORGUNLUK

Gebelikle geçirilen yorucu ve heyecanlı dokuz ayın ve zorlu doğumun ardından oldukça bitkin durumdaki kadın için uykusuz geceler ve yorgun günler başlar. Yeni doğan bebeğin sürekli bakıma ihtiyacı vardır. Kadın, eşinden ya da yakınlarından yardım alarak yorgunluk ve uykusuzluk sorununu aştığında cinsel isteğini canlandırmak için ihtiyacı olan zaman ve enerjiyi bulabilecektir.
LOHUSALIK SENDROMU

Bazen cinsel isteksizlik buzdağının görünen yüzüdür. Buzdağının altındaysa “lohusalık sendromu” adı verilen doğum sonrası depresyonu yatıyor olabilir. Doğum sonrası cinsel isteksizliğe, değersizlik ve acizlik duygusu, umutsuzluk, sürekli değişen ruh hali, intihar düşüncesi gibi doğum sonrası depresyonun diğer belirtilerinin de eşlik etmesi durumunda mutlaka bir doktora başvurulmalıdır.

Yazının Devamını Oku

Aldatmaya dair hurafeler

Uzmanlar aldatmanın nedenlerini ve etkilerini yüzyıllardır araştırıyor, gazetelerde aldatma haberlerinin bulunmadığı bir gün geçmiyor.

Yaşamın bu kadar içinde olan, bu kadar sık karşılaşılan bu durumla ilgili her kafadan bir ses çıkıyor ve aldatma konusunda pek çok hurafe (mit, doğru bilinen yanlış) dilden dile dolaşıyor. Bu hurafelerden en çok bilinen 10 tanesine birlikte göz atalım...

1- ÖTEKİ GENÇ, YAKIŞIKLI VEYA DAHA GÜZEL
Aldatmanın altında yatan nedenlerden biri farklılık arayışıdır. Dolayısıyla, sanılanın aksine öteki kadın veya erkek genellikle eşten daha genç, yakışıklı veya güzel değildir. Aldatmanın nedeni çoğu zaman, ötekinin daha genç, yakışıklı ve güzel olması değil, farklı bir heyecan, tutku, şehvet ve değişiklik arayışına hitap ediyor olmasıdır.

2- ALDATMA BİR ORTA YAŞ KRİZİDİR
Aldatma kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve ilişkisindeki duygusal durum ile ilgilidir. Dolayısıyla her yaşta olabilir. Diğer yandan orta yaşındaki herkes aldatabilir şeklinde bir genelleme doğru değildir.

Yazının Devamını Oku

Sosyal fobi

“Önce yer kaymaya başladı ayaklarının altında... Düşmemek için tutunacak bir şey aradı ama yoktu."

"Olsaydı da tutabilir miydi bilmiyordu. Titreyen elleri kontrolünden çıkmıştı. Gözleri kararmadan önce en son gördüğü ışık huzmesi bir flaş gibi patlayıp asılı kalmıştı gözbebeklerinde. Bu parlak karanlık içinde, kaydığı yerde güçlükle ayakta durmaya çalışırken kulağındaki korkunç gürültü çevresini duymasını engelliyordu. Bu tanıdık gürültü, yerinden çıkmaya çalışırcasına atan kalbinin sesiydi... Korku tüm hücrelerine yayılmış, tüm bedenini sarmıştı...” Topluluk önünde ya da başkalarının yanındayken, böyle bir sahneyi ya da benzerini yaşadınız mı hiç? Yanıtınız evetse sizde “sosyal fobi” olabilir ama durun hemen endişelenmeyin; gelin önce sosyal fobinin ne olduğuna bir bakalım.

SOSYAL KAYGI BOZUKLUĞU

Sosyal fobi, diğer adıyla “sosyal kaygı bozukluğu”, başkalarının önünde rezil olma, başkaları tarafından alay edilme, yargılanma, eleştirilme, reddedilme, onaylanmama, beğenilmeme endişesiyle duyulan güçlü ve sürekli korku olarak tanımlanan kaygı bozukluğudur. İnsanlarla etkileşim gerektiren sosyal durumlarda ortaya çıkan bu korku, iş, okul ya da günlük yaşamı engelleyecek kadar güçlü olabilir. Elbette herkesin korku ya da endişe duyduğu olaylar ya da durumlar vardır. Örneğin, yeni insanlarla tanışacağınızı bildiğiniz ya da bir topluluk önünde konuşacağınız bir toplantıda tedirgin olmanız, geçici bir korku ve endişe duymanız gayet doğaldır. Doğal olmayan, bu korku ve endişenin normalden fazla olması hatta bu toplantıya gitmeden günler önce başlamasıdır.
TEK BİR NEDENİ YOK

Sosyal fobi bazı kişilerde kalıtsal özellik taşırken, bazı kişilerde de ailelerinde olmadığı halde görülebilir. Birçok sosyal, psikolojik, fizyolojik ve çevresel etmen sosyal fobinin oluşmasında etkin rol oynar. Bu etmenler birbiriyle ilişkili ve etkileşim halinde olduğundan sosyal fobinin nedeni olarak tek bir etmenin belirlenmesi mümkün değildir. Sosyal fobinin nedenleri hakkında yapılan araştırmalar, beynin korku ve endişeyle ilgili kısımlarındaki bazı kimyasal ve elektriksel bozuklukların sosyal fobinin fizyolojik nedenleri olduğunu gösteriyor. Sosyal fobinin psikolojik nedenleri arasında da, başkalarının davranışlarının yanlış algılanması (örneğin, gerçekte öyle olmadığı halde başkalarının alay ederek baktığını düşünmek gibi) ya da daha önce yaşanmış olumsuz deneyimlerin genellenmesi (örneğin, yaptığı bir hareket ya da konuşmaya başkalarının gülmesi sonucu topluluk önünde olmaktan utanç duymak gibi) olduğu düşünülüyor. İnsanlarla konuşmaya cesaret edememek, kalabalık içinde kendini rahat ve güvende hissetmemek gibi zayıf sosyal beceriler de sosyal fobinin diğer olası nedenleri arasında yer alıyor. Ayrıca, stres ve çevresel faktörler sosyal fobide rol oynayan önemli faktörler olarak kabul ediliyor.

Yazının Devamını Oku

Evliliklerde boşanma sinyalleri

Hemen her çift aşk bitse bile sevgilerinin hayatlarının sonuna dek süreceğine ve boşanan çiftlerden biri olmayacaklarına inanarak evlenir.

Çoğu çift mutlu bir evliliğin sırrına da vâkıf olduğunu düşünür. Evlilikleri sürdüğü sürece evliliği yürütme yöntemlerine dair farklı teoriler geliştirmeyi de ihmal etmez. İlk yıllarda evliliğin sağlamlığının aşk veya sevgiye bağlı olduğundan emindirler. Aradan yıllar geçip de sevgi biçim değiştirince evliliği ayakta tutanın seks olduğunu ilan ederler. Çiftin birbirine olan cinsel arzuları azalınca bir bakarsınız çocuklar evliliğin kaldıracı olur. Çocuk sahibi olanlar tarafından “Çocuksuz evlilik yürümez!” bilmişliği taslanır. Yaş kemale erince ise çift, aydınlanmış bir eda ile evliliğin yürütecinin saygı olduğunu beyan eder. Sonuçta yıllar boyu evli kalmayı başaran ya da bir süre sonra boşanan çiftler, hemen hepsi evliliği ellerinde ne varsa ya da ne kalmışsa ona göre değerlendirir ve ona bağlar. Artık seks de yapmayan, yeni çocuk sahibi olamayacak yaştaki bir çiftin saygıdan başka tutunacak bir şeylerinin kalmadığına inanmaları gibi. Aşk zaten uçmuş gitmiş. Üzücü olan da budur; bir süre sonra evliliğin kaldıraç, yürüteç, lokomotif gibi takım taklavata (!) ihtiyacı olan bir birliktelik olduğu sanılır.

BÖYLE GİDERSE BOŞANIRSINIZ

Evliliğin yürütülmesine ilişkin fikirlerinin yanı sıra boşanma sinyallerini görme yetenekleri de vardır çoğu çiftin. Bir başka çiftin kavgalarının sıklığına ve şiddetine göre “Boşanacak!” hükmü verirler; çoluk çocuk tatile giden, akşamları beraber dost davetlerine katılan çiftlere ise “ideal çift” damgası vururlar. İdeal çift sessizce boşanınca şoke olurlar, “onlar bile boşandıysa...” derler ve içlerini bir korku sarar. “Onlar bile boşandıysa” tamamlanmamış cümlesi “Kavga etmeyen, birbirine saygılı davranan, herkesin sorumluluğunu bildiği ve görevlerini yerine getirdiği bir çift bile boşandıysa biz bu evliliği nasıl yürüteceğiz?” anlamına gelir. Bir de tartışmalarıyla cümle âleme boşanacakmış izlenimi verip, ne yapıp edip evliliği sürdürenler var. “Böyle giderse boşanırlar” yorumu ile fütüroloji uzmanlığı yapanlar “Allah Allah!” diye söylenip şaşıp kalırlar. Oysa boşanma; çiftin tartışıyor olmasından değil, nasıl tartıştığından anlaşılır. Öyle tartışmalar var ki ilişkinin yaşadığını gösterir, bazı tartışmalar ise boşanma sinyalleri verir.

TARTIŞMA SARMALI

Çiftin yaptığı her tartışma evliliğin çatırdadığını göstermez. Karı ile kocanın bir konu hakkındaki birbirine zıt inanç ve görüşlerini karşılıklı savunmaları zaten gerekir. Bazı tartışmalar evliliğe yeni bir heyecan bile getirebilir. Peki, hangi tartışmalar boşanmanın emaresidir? İşte size, sürekli tekrarlandığında boşanmaya doğru götüren bir tartışma sarmalı... Tartışmaların sıklığı ve yüksek ses şiddeti evlilik için her zaman tehlike olarak görülmez, buna karşılık bazı çiftler bakışlarıyla bile birbirlerine ölümcül darbeler indirebilir. Önemli olan çiftin tartışmaya nasıl başladığı ve tartışma esnasındaki tutumudur. Hiçbir zaman olmakla birlikte özellikle tartışmaların ilk anlarında eşlerin alaycı bir ifade kullanmamaları, karşısındakini hor görmemeleri, eşin kusurunu suratına tokat gibi vurmamaları gerekir.

Yazının Devamını Oku