Yeni bir yanlış anlama olmasın da

Amerikalı din adamı Pastör Andrew Brunson’ın Türkiye’de iki yıl süren tutukluğunun Washington ile Ankara arasında derin bir krize döndüğü yaz aylarında Trump yönetimi arka kapılardan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sürekli olarak şu mesajı gönderdi: ‘Brunson bırakılırsa, Başkan Türkiye’ye bir dizi jest yapacak.’

İki ülke arasında yürütülen pazarlıklar, 25 Temmuz’daki duruşmadan Brunson’a tahliye yerine ev hapsi kararı çıkınca çökmüştü. Bundan sonraki süreçte gerçekleşen tüm resmi temaslarda ABD tarafı ‘Artık pazarlık da yok, takas da. Önce Brunson’ı bırakın, sizin taleplerinizi sonra konuşuruz’ diyordu. Zira Başkan Trump, Erdoğan’ın ricası üzerine o sırada İsrail’de gözaltında olan Ebru Özkan’ın serbest bırakılması için Netenyahu’yu aramış ancak karşılığında beklediği Brunson jesti gelmeyince de küplere binmişti. Başkan çok sinirliydi ve masasında duran Türkiye’ye yönelik yaptırımları imzalamasın diye kendisini zor tutuyorlardı.

Amerikalı yetkililerin o dönem görüştükleri Türk muhataplarına anlattıkları bu hikaye gerçekti. Ancak başka bir gerçek daha vardı; resmi görüşmelerde Türkiye’ye adeta ültimatom verilirken Trump arka kapılardan Beştepe’ye güven telkin etmeye dönük bazı mesajlar da yolluyordu.

Türkiye’nin Brunson’ın serbest bırakılması noktasına gelmesi epey zaman aldı. Nitekim arada Trump, önce iki bakana yönelik Magnitsky yaptırımlarını açıkladı, sonra da Türk çelik ve alüminyumuna gümrük vergisi iki katına çıkarttı.

Brunson’ın 12 Ekim günkü duruşmada serbest bırakılarak Türkiye’yi terk etmesiyle birlikte ise beklenen oldu. Brunson’ın tutukluğunun Türk-Amerikan ilişkilerine taktığı geçici prangalar kırılmaya başlandı. Cemal Kaşıkçı cinayeti de iki ülke yetkilileri arasında zaten yeniden başlaması beklenen üst düzey görüşme trafiğini hızlandırdı.

Temmuz başındaki NATO zirvesinden sonra yaklaşık 3.5 ay boyunca BM Genel Kurulu’ndaki iki dakikalık karşılaşmaları dışında herhangi bir temasları olmayan Erdoğan ve Trump son 20 gün içinde iki kez telefonda konuştu. Hem de bu görüşmelerin ikisi de son derece olumlu geçti. Hatta buzları eriten 21 Ekim görüşmesinde Trump’ın Erdoğan’a ‘Bu aralar burada da televizyonlar devamlı seni gösteriyor, ne kadar da yakışıklısın’ türünden iltifatlar ettiği kulağıma gelenler arasında.

İki lider düzeyindeki ilişkide normalleşme başlayınca, gerisi hızlı geldi. ABD Başkanı Trump, Brunson krizinin en sıcak günlerinde arka kapılardan gönderdiği mesajlarda dediği gibi Türkiye’ye bir dizi jest yapılması için düğmeye bastı.

Zaten uzun süredir hazırlığı devam eden Menbiç’te Türk-Amerikan askerlerinin ortak devriyesi 1 Kasım’da başladı. 2 Kasım’da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül yaptırım listesinden çıkartıldı. Bu iki adım atılırken Türk Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Sedat Önal, Brunson krizi sonrasındaki ilk kapsamlı görüşmeler için Washington’daydı.

Büyükelçi Sedat Önal ile yapılan görüşmelerde Trump yönetiminin Türkiye’ye yeni bir Patriot teklifi vermeye hazırlandığı yönünde mesajlar verilecekti.

Trump’ın jestleri, Türkiye’nin 5 Kasım’da açıklanan İran’dan ham petrol alımına yönelik ambargo paketinden muaf tutulan sekiz ülke arasına alınmasıyla devam etti. En son olarak da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Muavini Matthew Palmer’ın ilk Ankara ziyareti sırasında PKK’nın lider kadrosundan Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın başına toplum 12 milyon dolar ödül konduğu açıklandı.

Kağıt üzerinde belki şık duruyor ancak ABD’nin PKK’nın Suriye kolu YPG ile Suriye’deki ortaklığı devam ettiği sürece ABD’nin PKK lider kadrosunun başına ödül konulmasının hakiki bir anlamı da, sonuca da olmaz. Bu ödül açıklaması biraz Ankara’yı Fırat’ın doğusuna yönelik kapsamlı bir saldırıdan vazgeçirmeye dönük bir manevra gibi duruyor. Zira ABD Dışişleri Sözcü Yardımcısı Robert Palladino’nun kısa bir açıklaması dışında kamuoyuna pek fazla yansımadı ama Türkiye’nin YPG mevzilerini vurmaya başlaması Washington’da geçen hafta ciddi bir teyakkuza neden oldu.

DEAŞ’la savaş bitse de İran’ın Suriye’deki varlığı sürdükçe ABD’nin YPG’nin omurgası üzerine oturan Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bağımlılığı sürecektir. Dolayısıyla da Ankara ile Washington arasındaki bu sıkıntı bir iki jestle atlatabilecek gibi durmuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu aralar ABD Başkanı Trump’tan beklediği asıl jest ise Halkbank konusunda. New York’ta Zarrab davası olarak başlayan ve Atilla davası olarak nihayetlenen İran yaptırımlarını delme davasının bir sonucu olarak ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıkların Kontrol Ofisi’nin (OFAC) Halkbank’a kesmeye hazırlandığı ceza başından beri Brunson pazarlıklarının gölge unsuru oldu. Nitekim 12 Ekim’deki duruşma öncesinde Trump yönetiminin bu cezayı aynı Mehmet Hakan Atilla’ya verilen ceza gibi en alt sınırda tutulabileceği anlaşılmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta Trump’la yaptığı görüşmede Halkbank konusundaki soruşturmanın düşürülmesini istediği anlaşılıyor. Erdoğan hafta boyunca yaptığı açıklamalarda Trump’ın konuyla ilgili bakanlara talimat verdiğini ve görüşmelerin olumlu yönde devam ettiğini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bahsettiği olumlu gelişmelerin hangi soruşturmayla ilgili olduğu ise henüz bilmiyoruz. Zira yukarda bahsettiğim OFAC soruşturması dışında Halkbank aleyhinde devam eden ikinci bir soruşturma da Zarrab ve Atilla’yı tutuklayan New York Güney Bölgesi Başsavcılığı’nda (SDNY) devam ediyor. Washington’da son haftalarda konuşulan Halkbank aleyhindeki iddianamenin hazır olduğu ve çok yakında kamuoyuna açıklanacağı.

Trump, Hazine Bakanlığı altındaki bir birimin keseceği ceza konusunda elbette son sözü söyleyebilir. Ancak eğer SDNY’deki ikinci soruşturmanın düşürülmesi için devreye gireceği yönünde bir mesaj verdiyse bu yılın haberi!

Çünkü bu Başkan Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’i yargılayan mahkemede açılacak muhtemel bir davanın seyri için hukuki sürece müdahil olma taahhüdü verdiği anlamına gelir. Hele de üç gün önceki Kongre seçimlerinin ardından Demokratların Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu ele geçirdiği bu yeni dönemde Trump’ın SDNY’deki dosyanın kapatılması için kişisel bir risk alması çok akla yatkın görünmüyor. Ama sonuçta karşımızdaki Trump!

Umalım ki Halkbank konusu Ankara-Washington hattında yeni bir yanlış anlama/anlaşılma krizine dönüşmesin.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

ABD ile S-400 krizinde keskin viraja girildi

ABD’nin PKK’nın Suriye kolu YPG ile bugün itibarıyla hala devam eden ortaklığının neden olduğu sarsıntının gölgesinde kör topal ilerleyen Türk-Amerikan ilişkileri yeni bir keskin viraja giriyor. Hatta girdi bile. Bu öyle bir viraj ki kriz atlatılamazsa Türkiye açısından sonuçları çok katmanlı ve uzun soluklu olacaktır. 

 

Ankara’nın bugüne kadar en üst düzeyde dile getirildiği Rus yapımı S-400 füze savunma sistemini bu yaz Türkiye topraklarına getirme kararlılığının Washington’daki karşılığı Türk savunma sanayiini hedef alan sert yaptırımlar olacak gibi duruyor. Daha basit ifade etmek gerekirse Türkiye süresi belli olmayan bir askeri ambargoyla karşı karşıya kalacak.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in hem geçen hafta gerçekleşen telefon görüşmesinde bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, hem de Münih Güvenlik Konferansı sırasında açıktan kamuoyuna verdiği uyarı mesajlarını haberlerden takip etmişsinizdir. Belki Türkiye kamuoyunda birileri geçen yaz Brunson krizi sırasında olduğu gibi bunun Pence’in kişisel pozisyonu olduğu, Başkan Trump’ın o kadar sert bir noktada durmadığı tezi üzerinden gitmeye çalışacaktır.

Krizi Amerikan yönetimi içindeki kişi ya da kurumlar arasındaki güç dengeleri üzerinden okuma çabası Brunson ve Suriye dosyalarında ne kadar anlamlıysa, S-400 dosyası açısından o kadar anlamsız. Ben şahsen gazeteci olarak ne Amerikan devlet kurumları içinde ne de Amerikan Kongresi’nde Türkiye’nin S-400’leri almasının tolere edilebileceğini düşünen tek bir kişiye bile rastlamadım.

Dosyanın Washington’daki bürokratik boyutunu yürütenler bu kez Başkan Donald Trump’ın kendilerinden çok da farklı bir yerde durmadığını söylüyor. Meksika duvarı gibi kendi politik söylemi açısından hayati gördüğü iç politika başlıklarında Kongre ile çatışmaktan kaçınmayan Trump’ın Türkiye için Kongre üyeleriyle kavgaya girmeye hiç mi hiç niyeti olmadığı kanaati hakim.

Trump’ın yapı itibarıyla aniden ve şiddetli kararlar almaktan hoşlanan bir siyasetçi olduğu malum. Nitekim 2018 Ağustos’unda Türkiye’yi hedef alan Brunson yaptırımlarını ilan etme hızı ve üslubu hafızalarda. Adeta bürokrasinin önünde koşmuştu. Türk savunma sanayiini hedef alacak olası yaptırımlar sürecini de benzer bir tarzda yönetmeyeceğinin garantisi yok.

ABD Kongresi zaten bütçe yasasına son anda eklenen F-35’lerin Türkiye’ye teslimatını Kasım ayına kadar askıya alan düzenlemeyle işi yaptırım sathı mahalline sokan kritik adımı attı. Kongre, Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarından S-400’lerin Türkiye’ye gelmesi durumunda ABD’nin Türkiye’ye hangi yaptırımları uygulayacağına dair detaylı bir raporu Kasım 2019’a kadar sunmasını talep etti.

Pentagon yaklaşık üç ay önce Kongre’ye sunduğu raporda S-400 füze savunma sisteminin Rusya’dan alınması durumunda F-35’lerin teslimatının yanı sıra F-16’ların ve Sikorsky helikopterlerinin de olumsuz etkilenebileceği zaten bildirmişti. Ancak eski Savunma Bakanı Mattis’in direktifleriyle hazırlanan o raporda

Yazının Devamını Oku

Kalıyoruz demeden kalmanın arayışı

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’daki denklemi değiştirme potansiyeli taşıması bir yana, Amerikan devleti içindeki güç savaşlarını da tetikleyen Suriye’den derhal çekilme kararını ilan etmesinin üzerinden bir buçuk ay geçti. Çekilmenin takvimi ve parametreleri hala muğlak. Bu arada Amerikan ulusal güvenlik bürokrasisi ‘kalıyoruz demeden kalmanın’ formülünü arıyor. Başkan Trump’ı yasal açılardan kuşatarak çekilmeyi yavaşlatacak kilit kurum ise Kongre olacak.

Geçen hafta içinde Kongre’nin üst kanadı Senato ile Demokratların kontrolündeki alt kanat Temsilciler Meclisi, Trump’ın ABD’nin Suriye politikasını tek başına revize etmesinin mümkün olmayacağını hatırlatan önemli hamlelere sahne oldu.

 

Başkan Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’deki en güçlü ismi Senato Çoğunluk Lideri Mitch McConnell, Ortadoğu güvenliğine ilişkin geniş bir yasa tasarısının içine ABD askerlerinin Suriye ve Afganistan’da kalmaya devam etmesini talep eden bir düzenleme ekledi.

Yasanın bu şekilde geçerek Temsilciler Meclisi’nin desteğini alması ihtimali son derece yüksek. McConnell’ın bu hamlesi Trump’a yasal bir frenin ötesinde derin bir anlam taşıyor. Görüş ayrılıklarına rağmen bugüne kadar iç siyasetteki pek çok tartışmalı konuda Trump’ın arkasında duran Cumhuriyetçi Parti, Suriye’den çekilme konusunda açıktan Başkan’ın karşısına geçmiş durumda.

 

Öte yandan Temsilciler Meclisi’nde ise Cumhuriyetçi ve Demokrat iki kongre üyesinin ortak imzasıyla Trump yönetiminin Suriye’den çekilmesini zorlaştırmayı hedefleyen başka bir yasa tasarısı sunuldu. Yasa teklifinde, Suriye’deki Amerikan askerlerinin sayısının 1500’ün altına düşürülmesi halinde ABD Savunma Bakanlığı’nın 2019 bütçesinde yer alan mali fonların kullanılamayacağı ifadesi yer alıyor. Hatırlanacağı üzere resmi kaynaklara göre bugün Suriye’de görev yapan ABD askeri sayısı zaten toplamda 2000 civarında.

 

Yazının Devamını Oku

Bu kaosta Trump yönetiminden derli toplu plan beklemek fantezi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile 14 Aralık’ta yaptığı telefon görüşmesi sırasında Suriye’deki Amerikan askerlerini çekme kararı vermesinin üzerinden yaklaşık bir ay geçti. O gün verdiği kararı 19 Aralık’ta dünyaya ilan eden Trump’ın kafasında 30 gün gibi hızlı bir takvim vardı. Amerikan devletinin tüm kurumlarının yanı sıra Trump üzerinde etkili siyasetçiler ve güç odakları bir oldular ve ani çekilmenin ABD’nin stratejik çıkarlarını zedeleyeceğine şimdilik Başkan’ı ikna ettiler. 

 

Şu an için Trump’ın Suriye’den daha büyük derdi Meksika sınırına dikmek istediği duvara bütçeden istediği payı alamaması ve bu inadı nedeniyle hükümetin üç haftadır kapalı olması. Ancak yarın aniden Suriye’den ‘derhal çıkış’ gündemine dönmeyeceğinin bir garantisi olmadığını Trump’ın altında çalışan herkes çok iyi biliyor.

Suriye’den çıkışı planlaması gereken kurumlarda ise tam bir kaos yaşanıyor. Savunma Bakanı James Mattis’in Trump’ın çekilme kararına tepki olarak istifa etmesinin ardından Pentagon epey karıştı. Mattis gibi bir denge unsurundan sonra özel sektörden gelen ve devlette tecrübesi olmayan Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın Pentagon içindeki güç çekişmelerini yönetmesi zor görünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise daha düne kadar Suriye konusunda neredeyse tamamen devre dışıydı. Askerlerin çekilmesiyle birlikte top ister istemez Dışişleri’nin sahasına kaymaya başlayacak. Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi James Jeffrey’nin görev alanı genişletildi. Jeffrey, istifası Ankara’da neredeyse davulla zurnayla kutlanan Brett McGurk’ten boşalan DEAŞ’la Mücadele Özel Temsilciliği’ne atandı. Ancak Jeffrey ve ekibinin Suriye ile ilgili kararlarda Başkan Trump’a ne kadar nüfuz edebildiği tartışma konusu.

Tüm bu karmaşa içinde İran karşıtı şahin bir gündemle yaşayan Ulusal Güvenlik Danışmanı Büyükelçi John Bolton, Trump ile koordinasyonu en kuvvetli isim olarak öne çıktı. Hatırlıyorum da neredeyse İslamofobik çizgideki Bolton’ın Beyaz Saray’daki kritik pozisyona atandığı günlerde konuştuğum bazı Türk yetkililer bu yeni muhatap konusunda epey gergindi. Yaklaşık sekiz ay sonra Bolton, kritik Suriye pazarlığında kilit aktör olarak Ankara’nın karşısına çıktı.

Bolton’ın üslubunun Ankara’da rahatsızlık yaratmış olması sürpriz değil. ‘Kürtleri Türkiye’den koruyacak bir anlaşma olmadan çekilmeyiz’ şeklindeki sözleri kişisel görüşü olmasa da bunu Türkiye’ye varmadan hem de İsrail’de üst perdeden ilan etmiş olması tam da Bolton’a göre bir hareket.

Üslup bir yana, Bolton’ın başkanlık ettiği heyetin masaya derli toplu bir çekilme planı koymamış olmasının da Türk tarafında Washington’ın niyetiyle ilgili kuşkuları tetiklediği anlaşılıyor.

Washington masaya bir plan koymadı çünkü planın operasyonel unsurları daha ortada yok. Amerikan hükümetinin geleneksel kurumlar arası koordinasyon mekanizması işlemiyor. Kurumsal koordinasyonu bırakın kurumlar arasında çoğu zaman basit bir iletişim bile yok. Bolton’ın başkanlık ettiği heyet Ankara’da iken Washington’da konuştuğum Suriye doyasına bakan bürokratlar Bolton’ın ziyaretinden ne beklemeleri gerektiğini bilemez haldelerdi. Beyaz Saray’ın ne yapmak istediğini çoğu kez haberlerden öğrenmekten yakınıyorlar. 

Yazının Devamını Oku

Patriot teklifinin şifreleri

Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihine en sıkıntılı senelerden biri olarak yazılan 2018’e veda ederken Washington, ilişkilerin 2019’daki genel gidişatını en çok etkileme potansiyeli olan S-400 krizinde Ankara’yı iyice sıkıştırmak için kritik bir hamle yaptı. Pentagon’a bağlı Savunma Güvenlik İşbirliği Ajansı 18 Aralık’ın akşam saatlerinde 3.5 milyar dolar değerindeki Patriot hava ve füze savunma sistemlerinin Türkiye'ye muhtemel satışına onay verildiğini duyurdu.

 

Bu duyuru satışın kesinlikle olacağı anlamına gelmemekle birlikte iki gelişmeyi teyit ediyordu. Birincisi, demek ki Trump yönetiminin masaya koyduğu son Patriot paketi genel çerçevesi itibarıyla Ankara’nın beklentilerini karşılar nitelikteydi. İkincisi, demek ki Amerikan Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları Kongre’yi satışın muhtemel şartları konusunda önceden bilgilendirmiş ve kategorik bir itirazın önüne geçmeyi başarmıştı.

Trump yönetimindeki Türkiye’ye Patriot satma arzusuna resmi boyut kazandıran 18 Aralık duyurusu, ABD Kongresi açısından 15 günlük itiraz takviminin başladığı anlamına geliyordu. Bu takvimin kendisi de aslında Amerikan bürokrasisinin Patriot’lar için izlediği titiz stratejinin bir parçasıydı. Takvim öyle bir planlandı ki kasımdaki ara seçimi kazanan siyasetçilerle oluşacak yeni Kongre’nin yemin edeceği 3 Ocak’tan bir gün önce itiraz süresi dolacaktı.

Araya uzun Noel ve yılbaşı tatilleri de girince Kongre’nin itirazı için son tarih olan 2 Ocak sessiz sedasız atlatılmış oldu. Böylece Trump yönetimi teklifin daha anlaşma aşamasına gelmeden kadük olması ihtimalinin önüne geçti. Ancak bundan sonraki süreç bu kadar kolay olmayacak.

Amerikan yönetiminin Patriot hamlesiyle asıl hedeflediği iki yıldır Ankara’nın dilinde olan ‘Savunma ihtiyacımızı NATO müttefiklerimizden karşılayamadık o nedenle de füzeleri Rusya’dan almak durumunda kaldık’ argümanını boşa düşürmek. Patriot teklifinin eski Kongre’deki iletişimi de bu çerçevede yapıldı ve işe yaradı.

Ancak aynı argümanın iki gün önce göreve başlayan ve başkanlık koltuğuna yeniden Nancy Pelosi’nin oturduğu yeni Temsilciler Meclisi’ni ikna etmeye yetmeyeceğini herkes biliyordu. Yeni Temsilciler Meclisi, Başkan Trump’ın dış politikada muhtemel adımlarını olabildiğince sınırlama eğilimi içinde olacak. Dahası, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti Senato’daki çoğunluğunu korusa da Suudi Arabistan ile ilişkiler ve Suriye’den çekilme gibi kritik iki dosyada başına buyruk kararlar aldığı için Başkan’a açıkça muhalefet etmeye başlayan Cumhuriyetçi üyelerin sayısında ciddi bir artış var.

Amerikan siyasetinde zaten uzun süredir Türkiye karşıtı bir hava hakim. Amerikalı din adamı Pastör Andrew Brunson’ın iki senelik tutukluluğun ardından serbest bırakılması ve Ankara’nın Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinde izlediği iletişim stratejisi sonucunda tam Türkiye aleyhtarı hava biraz dağılıyor gibi olmuştu ki Trump Suriye bombasını patlattı. Yeni Kongre’de Trump’ın kendi ulusal güvenlik bürokrasisinin telkinlerini hiçe sayarak Suriye’den apar topar çıkma kararında Ankara’nın ‘Fırat’ın doğusuna operasyon’ tehdidinin sebep olduğunu düşünen çok sayıda siyasetçi var.

Cihatçılarla savaşta gösterdikleri başarı sayesinde son dört senedir Amerikan kamuoyunun sempatisini kazanan YPG Kürtlerinin Türkiye aleyhine yapacakları lobinin ne kadar etkili olabileceğini anlamak açısından Senatör Lindsey Graham örneği önemli. Düne kadar Türkiye’nin tezlerine kulak veren az sayıda Amerikalı siyasetçi arasında yer alan Günay Carolina Senatörü Lindsey Graham bile bugün

Yazının Devamını Oku

Küresel terörizm kataloğunda kim yok?

Sydney Avustralya merkezli düşünce kuruluşu ‘Ekonomi ve Barış Enstitüsü’ (Institute for Economics and Peace /IEP) yaklaşık altı yıldır ABD’deki Maryland Üniversitesi ile birlikte önemli bir data çalışmasına imza atıyor. İki kurumun işbirliğiyle hazırlanan yıllık ‘küresel terörizm kataloğu’ serisinin sonuncusu hafta başında Washington’daki ‘ABD Barış Enstitüsü’nde (USIP) düzenlenen bir toplantıda kamuoyuna açıklandı.

Kataloğun içeriğine geçmeden önce toplantıya ev sahipliği yapan USIP’in ABD güvenlik bürokrasisi açısından nasıl bir konuma sahip olduğunu hatırlatmak lazım. USIP için ‘Amerikan devletinin barış akademisi’ benzetmesi yapılır. Kuruluş yasasına imza atan isim eski başkanlardan Ronald Reagan. USIP her ne kadar ‘dış etkilerden bağımsız’ çalıştığını savunsa da yürüttüğü projelerin finansmanı ABD Kongresi’nden geliyor. Enstitü’nün yönetim kurulunda dışişleri ve savunma bakanlarının yanı sıra Ulusal Savunma Üniversitesi’nin (NDU) başkanı da var. Dışişleri ve savunma bakanları isterlerse yerlerine vekalet edecek başka bir bakanlık bürokratını atayabiliyor.

USIP’in mevcut yönetim kurulu içinde Türkiye’nin yakından tanıdığı iki isim var. Oğul Bush’un başkanlığının ikinci döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Stephen Hadley ve Türkiye’de görev yaptığı 2000’lerden bu yana yıldızı Ankara ile hiç barışmayan Amerikan elçilerinden Eric Edelman.

Anlayacağınız tüm parametreler USIP’in ABD yerleşik güvenlik bürokrasisinin tam bir uzantısı olduğunu ortaya koyuyor.

Şimdi bu bilgileri hafızamızda tutarak USIP’in hemen ABD Dışişleri Bakanlığı’nın karşısındaki merkez binasında 10 Aralık’ta açıklanan ‘Küresel Terörizm 2018 Kataloğu’na dönelim. (Bu arada USIP’in Foggy Bottom mahallesindeki merkezinin başkent Washington’daki federal binalar arasında karşılaşabileceğiniz en yeni, en şık ve en güncel mimari örneklerinden olduğunu söylemeden edemeyeceğim.)

2018 kataloğu 1970 ile 2017 yılları arasında dünyada gerçekleşen irili ufaklı 170 bini aşkın terör olayı incelenerek hazırlanmış.

İyi haber şu; dünya genelinde 2014 yılında tavan yapan terörizm kaynaklı ölümlerin sayısı üç yıl içinde toplam yüzde 44 düşüş göstermiş. Bu rakamın 2016’da 25 bin 744’ten 2017 yılında 18 bin 814 vakaya düşmüş olması Ortadoğu krizinin düşük şiddette seyretmesine ve DEAŞ’la mücadelenin başarısına bağlanıyor. Bu analizi destekleyecek bir diğer önemli veri ise bizzat DEAŞ kaynaklı terör saldırılarının 2017’de yüzde 52 oranında düşmüş olması.

Terör kaynaklı ölüm rakamlarındaki dönemsel düşüş elbette bu trendin yarın tam tersi istikamete dönmeyeceğinin garantisi değil. Nitekim Irak ve Suriye’de DEAŞ saflarında çarpıştıktan sonra ülkelerine dönen yabancı savaşçıların batı Avrupa ülkeleri için büyük dert olmaya devam edeceği tespiti 2018 kataloğunda çeşitli vesilelerle tekrar tekrar vurgulanıyor.

Katalogda, 138 ülke için terörden etkilenme oranlarına göre bir sıralama yapılmış. Terörden

Yazının Devamını Oku

F-35 krizinde ikinci perde açılıyor

Hatırlayacaksınız... Türk-Amerikan ilişkilerinin tamamen Amerikalı din adamı Pastör Andrew Brunson’a özgürlük kriterine kilitlendiği sıcak yaza girerken Washington merkezli bir başka krizi daha konuşuyorduk.

ABD Kongresi, Türkiye’nin proje ortağı olduğu F-35 savaş uçaklarının teslimatının engellenmesi için devreye girmiş ve belli ölçüde sonuç almıştı.

Senato ve Temsilciler Meclisi ortak çabayla F-35’lerin kaderine ilişkin tartışmayı Başkan Trump’ın Ağustos ayında imzaladığı ‘Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na (NDAA) - yani 2019 yılına ait savunma bütçesine- sokmayı başarmıştı. Şimdi o krizin ikinci perdesine doğru yol almaya başladık.

NDAA 2019 metni henüz tasarı halindeyken Senato’dan geçen ilk versiyonda Ankara ile Moskova arasında anlaşması 2017’de yapılan Rus yapımı S-400 füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi halinde Türkiye’nin F-35 programından çıkartılacağına dair net bir ifade vardı. O süreçte Savunma Bakanı Mattis devreye girdi ve kongre üyelerini nispeten daha yumuşak bir tona ikna etmeyi başardı.

Bu arada ilk iki F-35 uçağı 21 Haziran’da Fort Worth Teksas’taki Lockheed Martin tesislerinde Türk tarafına törenle teslim edilerek Ankara’ya kritik 24 Haziran seçimi arifesinde görüntüyü kurtaracak bir fotoğraf imkanı sağlandı.

Türk pilotların F-35’leri kullanabilmesi için almaları gereken eğitim süresi, uçakların Türkiye’ye gönderilmesinin ötelenmesi açısından son derece kullanışlı ve meşru bir gerekçeye dönüşmüştü. Pilotların F-35 eğitiminin tamamlanacağı Kasım 2019’a kadar uçaklar zaten Türkiye’ye doğru havalanamayacaktı.

Bunlar olurken Mattis, bugüne kadar programa 1.25 milyar dolar yatırım yapan Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasının Amerika’ya büyük maliyet yükleyeceğini savunuyordu. Brunson, ABD konsolosluk personeli ve diğer Amerikan vatandaşlarının tutukluluğu nedeniyle Ankara’yı bir an önce cezalandırmak isteyen Kongre’ye Mattis ısrarla ‘bize zaman verin, baskı diplomasisi işe yarayacak’ mesajı verdi.

Kongre de Mattis’e ‘O halde bütçe yasasının yürürlüğe girmesinden sonraki 90 gün içinde bize Türk hükümetinin S-400’leri alma potansiyeline ilişkin kapsamlı bir rapor hazırla’ dedi.

Trump yönetiminin nasıl bir strateji izlediğinin anlaşılması açısından şu nokta kritik. Malum Ankara’daki yetkili ağızlardan bugüne kadar onlarca kere Moskova ile imzalanan S-400 anlaşmasının artık geri döndürülemez bir aşamada olduğu ve bataryaların 2019’da teslim alınacağı açıklaması geldi. Buna rağmen konuştuğum bütün Amerikalı yetkililer –sivil ya da asker- hala Ankara’nın o anlaşmayı dondurmaya ikna edilebileceğine inanıyor. 2013-2015 yılları arasında sürdürdükleri sistematik baskı diplomasisiyle zor da olsa Ankara’yı Çin’in HQ-9 füzelerinden vazgeçirmiş olduklarını hatırlatıyorlar.

Yazının Devamını Oku

Ankara açısından pazarlık asıl şimdi başlıyor

FETÖ davası kapsamında yargılanan Amerikalı din adamı Pastör Andrew Brunson’ın yaklaşık iki senenin ardından geçen ay serbest bırakılmasıyla Ankara ile Washington arasındaki pazarlık süreci bitmedi, aslında yeni başladı. Zira Trump yönetimi Ankara’ya ‘Brunson’ı önkoşulsuz bırakarak iyi niyet gösterirseniz karşılığını göreceksiniz’ mesajı gönderiyordu. Ankara açısından şimdi karşılığını alma zamanı.

 

 

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bu hafta Washington’a yaptığı ziyarete de bu gözle bakmak lazım. Nitekim Çavuşoğlu, Amerika Birleşik Devletleri’ne başlıca dört kritik dosyada net taleplerle geldi. Çavuşoğlu, Fetullah Gülen’in Amerika’daki teşkilatına darbe vurulması talebiyle bizzat Trump’a verilmek üzere 84 kişilik iade dosyasını Amerikalı muhataplarına sundu.

Dahası Ankara bu kez FBI’ın ABD’deki 180 küsur Gülen okuluna yönelik sürdürdüğü soruşturmadan umutlu. Okullarla ilgili soruşturma vergi kaçakçılığı, öğretmen vizelerinde usulsüzlük, kara para aklama gibi Amerikan yasalarının doğrudan ihlaliyle ilgili alanlarda yürüdüğü için Türkiye’deki darbe girişimiyle ABD’de yaşayan Fetullahçıları ilişkilendirme çabasının ötesinde bir anlam taşıyor. Kaynaklarım ilk etapta yirmi ila otuz arasında okulun kapatılmasının gündemde olduğunu söylüyor.

Çavuşoğlu’nun Trump yönetimine verdiği ikinci dosyada ise Halkbank’a yönelik olarak New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde devam eden İran yaptırımlarının delinmesine ilişkin soruşturmanın kadük olması gerektiği savunuluyor. Ankara’nın sunduğu bu yazılı Halkbank dosyası, ABD’de mali suçlar konusunda danışmanlık yapan özel şirket Exiger’in Türk hükümeti için hazırladığı rapordaki Halbank’ın yaptırım delmediğine ilişkin tespitleri de içeriyor.

Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’ın gündemine getirdiği üçüncü konu ise İran’dan ham petrol ithalatının sonlandırılmasına yönelik son yaptırımlardan Türkiye’nin geçici değil kalıcı olarak muaf tutulması talebiydi.

Nihayet geç de olsa ortak devriyelerle uygulanmaya başlayan Menbiç yol haritasındaki diğer unsurların da bir an önce hayata geçirilmesi ve Fırat’ın doğusunda da uygulanması beklentisi Çavuşoğlu’nun masaya getirdiği dört öncelikli konu arasındaydı.

ABD açısından ise Brunson sonrası süreçte Türkiye ile ilişkilerde üç öncelikli gündem var. Birincisi, Türkiye’de bir yılı aşkındır tutukluluğu devam eden üç konsolosluk personeli Metin Topuz, Hamza Uluçay ve Mete Cantürk’ün yanı sıra aralarında NASA çalışanı Serkan Gölge’nin bulunduğu diğer Amerikan vatandaşlarının da bir an önce serbest bırakılması. İkincisi Ankara’nın Suriye’nin kuzeyinde YPG mevzilerini vurmaktan vazgeçirilmesi. Üçüncüsü ise Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma füzeleri yerine Amerikan Patriot füzeleri almaya ikna edilmesi.  

Yazının Devamını Oku

Washington’da 2018 model Kürt konferansı

ABD’nin başkenti Washington bu hafta Kürt Politikası Araştırma Merkezi (KPRC) tarafından düzenlenen ‘DEAŞ sonrası Ortadoğu’da dönüşen jeopolitik’ başlıklı konferansa ev sahipliği yaptı. Bu, 2016 yılında Washington merkezli olarak kurulan KPRC tarafından düzenlenen üçüncü yıllık Kürt konferansı.

 Aslında Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Washington’da kurumsal olarak boy göstermeye başladığı konferansların ilki Ekim 2013’te bizzat Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) tarafından organize edilmişti.

İkincisi ise 2014 yılında, arada BDP’den doğan Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından düzenlendi. Amerika’daki 2013 ve 2014 Kürt konferanslarına yaklaşık iki yıldır Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutukluğu devam eden Selahattin Demirtaş partisinin eş başkanı sıfatıyla katılmıştı.

İlk iki yılın diğer ağır topu ise şimdilerde Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PYD’nin eski eş başkanı Salih Müslim’di.

Türkiye’de barış sürecinin tökezlemeye başladığı, Suriye’de ise PYD’nin önerdiği seküler modelin batı açısından bölgedeki cihatçı akımların panzehri olarak görülmeye başladığı bir döneme giriliyordu. Selahattin Demirtaş da, Salih Müslim de Washington dahil pek çok batı başkentinde ‘yükselen değer’ olarak muamele görüyordu. Dahası 2014’teki konferans tam da DEAŞ’ın Kobani kuşatmasının devam ettiği günlere denk geldiği için farklı bir anlam kazanmıştı.

2013’te ‘Yeni Ortadoğu’da Kürtlerin Rolü’ gibi genel geçer bir başlıkla sunulan Kürt konferansı için 2014’te seçilen cüretkar başlık zamanın ruhunu özetleyecekti; ‘Ortadoğu’da Kürdistan’ın Yeni Realitesi: Riskler, Beklentiler, Fırsatlar’.

KPRC kurulduktan sonra Washington’da 2016’da Nisan sonunda yapılan ilk konferans öncekilere göre daha yüksek katılımlı oldu. Artık Türkiye’de PKK ile yoğun çatışmaların yaşandığı ve HDP’li vekillerin dokunulmazlarının kaldırılmasının gündemde olduğu bir dönemdi. PKK ideolojisi altında Suriye’de savaşan YPG ise tam bu dönemde ABD’nin sahadaki bir numaralı askeri ortağı olarak konumunu iyice pekiştirmeye başlıyordu. Washington’da 2016 Kürt konferansının yapıldığı tarihten sadece bir buçuk ay sonra YPG komutasındaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD desteğiyle Menbiç’e girecekti.

Zamanın ruhu Kürtlerden yana esmeye devam ediyordu, ama önemli bir nüansla...

Kürtlerin geleceği batı başkentlerinde artık barış süreci döneminde olduğu gibi Türkiye bağlamında tartışılmıyordu. Sadece bir iki yıl içinde ‘Kürtler’ eksenli tartışma neredeyse tamamen Suriye zeminine kaymıştı. Artık PYD/YPG ile ABD arasındaki organik ilişkinin de saklanacak bir yanı kalmamıştı. Nitekim KPRC tarafından 2017 Mayıs’ında Washington’da düzenlenen ikinci Kürt konferansının başlığı

Yazının Devamını Oku

Haspel’in Türkiye ziyareti ve çıplak gerçekler

Amerika Birleşik Devletleri’nde gazeteci olarak istihbarat kurumlarının faaliyetleriyle ilgili soru sorduğunuzda kameralar önünde alacağınız yanıt standarttır; ‘İstihbarat alanına giren konularda yorum yapmıyoruz’.

Neyse ki Oval Ofis gündeminin en mahrem dosyalarını dahi uluorta konuşmaya bayılan Başkan Trump var. CIA Direktörü Gina Haspel’in Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ölümü konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün gerçekleri kamuoyuyla paylaşmayı vaat ettiği 23 Ekim tarihinden hemen bir gün önce Türkiye’de olduğunu Başkan Trump sayesinde öğrendik.

Haspel ve beraberindeki heyet Türkiye’deki temaslarına henüz başlarken Trump, ‘En üst düzey istihbaratçılarımız Türkiye’de. Döndüklerinde elimizde ne var göreceğiz’ dedi. Başkan tüyoyu verdikten bir saat sonra kastettiği üst düzey istihbaratçının Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA’in ilk kadın Direktörü Haspel olduğu ortaya çıktı.

Bilebildiğimiz kadarıyla bu, beş ay önce göreve başlayan Haspel’in CIA’in bir numarası sıfatıyla Türkiye’ye yaptığı ilk ziyaret. 2000’lerin başında Türkiye’de görev yapan ve Türkçeye hakim olan Haspel’in Türkiye’deki muhatabı belli. Türk basınında çıkan haberlerde dikkatimi çeken ‘MİT Başkanı Hakan Fidan’la görüşmüş olabilir de olmayabilir de’ havası oldu.

Mesele buraya kadar geldikten sonra hala olağanüstü bir sır perdesi arkasında iş yapılıyor havası yaratmak için epey geç!

Dünya kamuoyu zaten Suudi katliam timinin Cemal Kaşıkçı’yı nasıl öldürdüğüne dair en ince detaylara vakıf. Haspel’in Türkiye’ye - hepimizin Türk yetkililerden çıkan sızdırma haberler sayesinde Ankara’nın elinde olduğunu anladığımız - delilleri görmek/dinlemek ve hatta mümkünse birer kopyasını almak için gittiği aşikar. Bu kadar kritik bir görüşmeyi de Hakan Fidan dışında kimseyle yapmayacağını söylemeye dahi gerek yok.

Washington Post da, Reuters da CIA Direktörü Haspel’in Kaşıkçı cinayetine dair Türk istihbaratının elindeki ses kayıtları dinlediğini yazdı.

Madem gündem o kayıtlar, yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var. Türkiye’deki Kaşıkçı soruşturmasının ilk haftasında dünya medyasına sızdırılan ‘Kaşıkçı’nın kolundaki Apple Watch her şeyi kaydetmiş, dışarda nişanlısı Hatice Cengiz’de bıraktığı iphone ile senkronize olmuş’ şeklindeki zayıf anlatı unutuldu gitti.

Bugün neredeyse herkes Türk istihbaratının Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nu zaten öteden beri dinlediği için bu kayıtlara sahip olduğu ön kabulü içinde. Ancak cinayetin kendisi o kadar vahim ki Türkiye’nin kayıtları nasıl elde ettiği üzerine normalde olmasını bekleyebileceğimiz türden bir tartışma yürümüyor. Son bir kaç haftadır işin bu boyutunu sorduğum (çoğu Batılı ülkelerden) altı ayrı diplomattan ‘Zaten herkes herkesi dinliyor’ yanıtını aldım. Sanırım diplomasi camiasında herkesin bildiği bu sırrı bir tek Suudiler bilmiyordu!

Yazının Devamını Oku

Bu kez hikayenin ‘kötü adamı’ Türkiye değil

Washington’da çok uzun zamandır ilk kez gündemdeki hikayenin ‘kötü adamı’ Türkiye değil. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın parmak izlerini taşıyan bir operasyonla katledilmiş olması Ankara’ya, Amerikan kamuoyunda kendi haklı davaları nedeniyle bir türlü kazanamadığı moral üstünlüğü sağladı.

Ankara resmi açıklamalarda temkini elden bırakmadan ‘güvenilir kaynaklar’ ya da ‘güvenlik kaynakları’ gibi mahlaslar kullanarak Batı basınının - doğal ve haklı olarak - üzerine atladığı anlatıyı kurmayı da, bunu ABD ile ilişkilerinde bir pazarlık unsuru olarak masaya getirmeyi de başardı.

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu apar topar önce Riyad’a sonra da Ankara’ya göndermesinin kalbinde bu pazarlık yatıyor. Pompeo’nun uçağı henüz Riyad’dan Ankara’ya havalanmadan Suudi Arabistan Başkonsolosu Muhammed El Uteybi’nin Türkiye’den ayrılmasına göz yumulmasının pazarlığın bir unsuru olması ihtimali hayli kuvvetli.

 

Trump yönetiminin derdi, tarafları hızla Suudi Krallığı’nın Kaşıkçı soruşturmasını en az hasarla atlatmasını sağlayacak ortak bir anlatı üzerinde uzlaştırmak. Mesele sadece Başkan Trump’ın her gün en az bir tur ‘vazgeçmem’ dediği 110 milyar dolarlık savunma sanayii anlaşmaları değil. Trump’ın güvenlik bürokrasisi içindeki şahinler en büyük takıntıları olan İran’a panzehir olarak Suudi Arabistan’ı seçmiş durumda.

 

Veliaht Prens Selman’ı Trump yönetimi için ‘mükemmel ortak’ haline getiren Ortadoğu’daki radikal akımların defterini dürme taahhüdüydü. Bu unsur Suudi Arabistan’ı Trump yönetiminin bir numaralı stratejik ortağı haline getirdi. Dolayısıyla ABD güvenlik bürokrasisi Kaşıkçı krizini Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’a mesafe koyarak işleri bir süre Kral Selman üzerinden götürecek bir formülle aşmaya çalışacak.

 

Yazının Devamını Oku

Trump’ın Cemal Kaşıkçı olayındaki ahlaki ve siyasi sorumluluğu

Trump yönetimi, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ülkesinin İstanbul’daki konsolosluğunda ortadan kaybedilişinin ancak birinci haftasında panik emareleri göstermeye başlayabildi.

Başkan Trump’ın kafayı öbür yana çevirmekten vazgeçmek zorunda kalmasında en büyük rolü başta Kaşıkçı’nın yazdığı Washington Post gazetesi olmak üzere tüm Amerikan medyası oynadı. Türk yetkililerin Kaşıkçı soruşturmasına dair kritik ipuçlarını hem yerel hem uluslararası basınla kontrollü bir biçimde paylaşma taktiğinin işe yaradığını teslim etmek lazım. 

Başkan Trump her ne kadar sürekli ‘yalan haber medyası’ diye saldırsa da her sabah satır satır okuduğu gazetelerin başında Washington Post’un geldiğini biliyoruz. Ve o gazetede dün üç ayrı Cemal Kaşıkçı haberi, üç de Cemal Kaşıkçı yazısı vardı. Başyazıda Başkan Trump’ın Suudi yönetimine gereken cevabı vermekte aciz kalması durumunda Kongre’nin yaptırımlar için bastırması gerektiği vurgulanıyordu.

Akıllara zarar bir kumpasla muhtemeldir ki katledilmiş olan meslektaşımızın durumuna Amerikan gazetelerinin zaruri ilgiyi göstermiş olması pek çoğunun daha düne kadar Suudi Arabistan’ın Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ı ‘reformcu lider’ diyerek parlatmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef. Uzun zamandır ilk kez Suudi Krallığı’nın PR için yüzlerce milyon dolar akıttığı Washington’daki lobi şirketlerinin kifayetsiz kaldığına tanık oluyoruz.

Başkan Donald Trump ve ailesi, Suudi rejimiyle olan yakın ilişkileri nedeniyle ilk defa bu kadar güçlü bir bombardıman altında. Özellikle de Veliaht Prens Muhammed Bin Selman ile özel bir ilişki geliştiren ve ‘off the record’ görüşmekten kaçınmayan Trump’ın damadı Jared Kushner.

Başkan Trump’ın medya baskısı nedeniyle iki gün önce ‘işin peşini bırakmayacağız’ demiş olmasının ya da damat Kushner ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’ın Muhammed Bin Selman’ı arayarak izahat istemiş olmasının gerçekte çok da bir anlamı yok. Zira Trump yönetiminin pozisyonunu ahlaki ve siyasi açıdan böylesine sorunlu kılan bugün ne yapıldığından ziyade bugüne ne kadar ne yapılmadığı.

Önceki Başkan Obama’nın mesafe koyduğu Suudi rejimi  başkanlığının ilk gününden itibaren Ortadoğu’da İsrail’den sonraki sevgilisi oluverdi. İlk yurt dışı ziyaretini Riyad’a yapan Trump, Suriye savaşında kendine finansör olarak Suudi rejimini seçti. Bir işadamı olarak hesabını yapmıştı. Amerikan savunma sanayiini ihya edecek para Suudilerdeydi.

Trump, yaklaşık altı ay önce Beyaz Saray’da ağırladığı Veliaht Prens yanındayken, Suudilere sattığı savaş uçaklarını ve silahlarını gösteren panoyu kameralara doğru gururla sallıyordu. Suudi Arabistan’dan alacağı 200 milyar dolar sayesinde Amerikalılara 40 bin yeni iş yaratacaktı. ‘Amerika’yı yeniden büyük yapacak’ formüllerden birisi de buydu!

O görüntülerden beş ay sonra Suudi Krallığı muhalif aktivistleri tutukladığı için kendisini eleştiren Kanada büyükelçisini istenmeyen kişi ilan edip kovduğunda Başkan Trump tabii ki sesini çıkartmadı. Bırakın onu geçen sene Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Riyad’da ev hapsinde tutulup istifaya zorlandığında da sesini çıkartmamıştı.

Yazının Devamını Oku

12 Ekim’e kadar şapkadan tavşan çıkar mı?

Her yıl Eylül ayında New York’ta yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları sadece Türkiye için değil tüm dünya ülkeleri için ikili plandaki diplomatik meselelerini muhataplarıyla görüşmek için altın bir fırsattır.

Hafta boyunca aynı yemek ve toplantı salonlarında vakit geçiren liderler, sınırları ve süresi belli resmi toplantı formatını aşıp filtresiz ve samimi sohbetlerde buluşma fırsatı yakalar. İşte tam da bu yüzden, New York’ta resmi randevuları olmasa da, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın BM çalışmaları sırasında son aylarda aralarında cereyan eden gerilimi aşacak bir diyalog içine girip girmeyecekleri merak ediliyordu.

Olmadı.

Genel kurula hitapları Trump’ın programa geç kalması nedeniyle arka arkaya denk gelince iki lider karşılaştı ve el sıkıştılar. Ancak bu karşılaşmaya selamlaşmanın ötesinde bir anlam yüklenemeyeceğini Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat kendisi de açıkladı. Aynı günkü öğle yemeğinde ise yanında Mısır Devlet Başkanı Sisi oturduğu için sohbet için yanına gitmeyi aklından dahi geçirmediğini de ekledi.

Türk kamuoyunda biraz da yanlış iletişim stratejisi nedeniyle gereksiz bir biçimde gündemde tutulan ‘görüşürlerse rahip krizi çözülür’ beklentisi geldiğimiz nokta itibarıyla tamamen boşa düşmüş durumda.

Edindiğim bilgilere göre Ankara her şeye rağmen, Erdoğan’ın New York ziyareti öncesinde iki lider arasında bir görüşme olup olamayacağı konusunda zemin yokladı ve olumsuz yanıt aldı.

Gayri resmi bir sohbetin dahi gerçekleşmemiş olması da sadece denk gelmemelerinden kaynaklanmıyor. Amerikan tarafı son haftalardaki diplomatik temaslarda Ankara’ya defaatle şu mesajı verdi: ‘Eğer Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan koşulsuz şartsız Türkiye’de tutuklu Amerikalı Pastör Andrew Brunson’ın serbest kalacağı müjdesini vermeyecekse konuşmalarının bir anlamı yok.’ Türk tarafı böyle bir taahhütte bulunmadığı gibi meselenin geçen Temmuz ayındaki gibi Mehmet Hakan Atilla’ın iadesi ile Halkbank’a yönelik olası cezadan vazgeçilmesini de kapsayacak şekilde müzakere edilmesi gerektiği yönündeki tavrını korudu.

Erdoğan’ın New York ziyaretinde önce hava yine böyle bulutluyken ziyaretten bir gün önce ABD’nin etkili gazetelerinden Wall Street Journal’da (WSJ) çıkan bir haber kafaları karıştırdı. Türk heyetinin New York’a gelmesinden bir gün önce yayınlanan haberde Andrew Brunson’ın 12 Ekim’deki duruşmada serbest kalabileceğini öne sürülüyordu. Bir ABD’li yetkili gazeteye şunu söylemişti: ‘Ekim ayındaki duruşma öncesinde en iyi strateji biraz sakin olmak.’

Bizler haberin aslı astarı olup olmadığını anlamaya çalışırken WSJ’a konuşan yetkilinin işaret ettiği ‘sessiz kalarak meseleyi bir süre kamuoyu gündeminden düşürme’ stratejisiyle taban tabana çelişen bir açıklama yüksek bir yerden geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM mesaisine henüz başladığı saatlerde Pompeo da, Brunson’ın önümüzdeki ay içinde bırakılabileceğini söylüyordu. Bunu söylerken bir vurgusu daha vardı ki Türk tarafında kaşların kalkmasına neden oldu. ‘Bu hafta bazı görüşmeler olabilir ama biz zaten onlara söyleyeceğimizi söyledik’ diyordu. Yani Pompeo, herhangi bir pazarlığa kapalı olduklarını üst perdeden hem de kamuoyu önünde ilan ediyordu.

Yazının Devamını Oku

Nuri Bilge Ceylan’la geçen hafta Amerika’da

Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington’a taşınalı yaklaşık bir buçuk sene oldu. İlk geldiğim günden beri, bizzat Türkiye’nin konu edildiği ya da içinden Türkiye geçen tartışmalara ev sahipliği yapan pek çok salonda bulundum.

O toplantıların istisnasız her birinde konuşmalar Türkiye’nin ne kadar güvenilmez bir ortağa dönüştüğü ya da batının değer sisteminden nasıl hızla koparak otoriterleşmeye teslim olduğu temasına bağlanır. Türk ya da Türkiye’ye sempatiyle bakan konuşmacıların Amerika’nın da son dönemde Ankara ile ilişkilerde müttefikliğin gerektirdiği hiçbir adımı atmadığı hatırlatması sağır duvarlara çarpar. Tarafların müsabakada skor telaşının ötesine geçip birbirini anlamak gibi bir derdinin olmadığı hissiyle ve ağzınızda kekremsi bir tatla ayrılırsınız beyaz floresanla aydınlatılmış o ruhsuz salonlardan.

Geçen pazar günü, zamanın bu sevimsiz ruhuna direnen bir salonda buldum kendimi. Meşhur Smithsonian Enstitüsü’ne bağlı 19 müze ve galeriden biri olan Freer Gallery of Art, üçüncüsü düzenlenen Washington DC Türk Film Festivali’ne ev sahipliği yaptı. Festivalin büyük sürprizi bu sene Cannes Film Festivali’nde finale kalan ‘Ahlat Ağacı’nın Amerika prömiyeri için sessiz sedasız Washington’a gelen yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dı.

Filmi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte izleme fırsatını kaçırmak istemeyen Amerikalılar üç yüz kişilik Meyer Oditoryumu’nun kapısında gösterimden saatler önce sıraya girdi. Dahası, teknik aksaklıklar nedeniyle üç saat sekiz dakikadan üç buçuk saate uzayan gösterim süresince gıklarını çıkartmadılar. Seyircinin büyük bölümü gösterim sonunda Nuri Bilge Ceylan’ın sahneye çıkarak soruları yanıtlayacağı bölümü merakla bekledi. Genelde herhangi bir film iki saati aştı mı fenalık geçiren Amerikan sinemaseverler için rekor bir sabır denemesiydi diyebiliriz.

2014’te Cannes’da ‘Altın Palmiye’yi kaldıran meşhur smokinli fotoğrafından hayli farklı, spor kıyafetli ve biraz da jet lag etkisinde bir Nuri Bilge Ceylan buldular karşılarında. Spotların altına kendisi geçince başta biraz gerilen Ceylan, çekingenliğini hızlı attı ve yanında getirdiği çevirmen yerine kendisi İngilizce olarak yanıtladı soruları. Onu tanıyanların iyi bildiği mütevazı ve sahicilikten taviz vermeyen üslubuyla seyircinin gönül tellerine dokundu. Bu arada Ceylan salonun yarısını Amerikalıların, yarısını ise Türk asıllı Amerikalıların doldurduğunu oracıkta yaptığı mini kamuoyu araştırmasıyla bizzat kendisi tespit etmiş oldu.

Bu buluşmanın benim açımdan en şaşırtıcı yanı seyirciler arasından bir kişinin bile Nuri Bilge Ceylan’a Türkiye’deki siyasi ortamla ilgili tek bir soru yöneltmemesi oldu. O kadar alışığız ki entelektüel Amerikalıların her karşılaştıkları Türk’ü güncel durumla test etmelerine, Nuri Bilge Ceylan’a sadece yazdığı karakterlerin ruh haline ve filmin finalindeki mesajı kavramaya dönük sorular sormaları eminim ki organizasyona emek verenleri epey rahatlatmıştır. Yeri gelmişken Washington Türk Film Festivali’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteği ve Washington Kültür ve Tanıtma Müşavirliği tarafından düzenlediğini hatırlatayım. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç ve eşi de ‘Ahlat Ağacı’nı o gün o salonda izleyenler arasındaydı. Büyükelçi Kılıç gösterimin ertesi günü ise Nuri Bilge Ceylan’ı yemekte ağırladı.

Belki de Amerikalı seyircinin Nuri Bilge Ceylan’ı politik sorularla sıkıştırmamasının sebebi yönetmenin politik duruşunu yazıp yönettiği hikayeyle zaten son derece net bir biçimde ortaya koymuş olmasıdır. Pek çok sinema eleştirmeni ‘Ahlat Ağacı’nın Ceylan’ın en iyi filmi olduğunu yazdı. Sinematografik anlamda onlarla aşık atacak bir yorumda bulunamam ancak bana kalırsa ‘Ahlat Ağacı’ Nuri Bilge Ceylan’ın en politik filmi. Daha doğrusu, politik mesajlarını diğer filmlerine kıyasla daha direkt veren filmi.

Filmi izleyenler sinema salonundan baba-oğul ilişkisindeki duygusal kırılmalara yoğunlaşmış bir halde çıksa da ‘Ahlat Ağacı’ aslında Türkiye’nin bugünkü siyasal ve sosyal düzenine ‘atanamayan öğretmenler’ meselesi merkeze konularak getirilen sağlam bir eleştiri. İşsiz gençleri polis olmaya özendiren düzen, bir köy imamını ezan okuyup namaz kıldırmaktan ziyade müftüyle ilişkisini sağlam tutma derdinde olmaya itmektedir. Nefis kontrolü kaygısının yakınından geçmeyen imamın, neoliberalizme tam teslim ve yeni mezun başka bir imama ayar veren halleri güncele dönük hayli yüklü göndermeler.

Meyer Oditoryumu’ndaki ‘soru cevap’ sırasında Ceylan, filmdeki İdris öğretmene Washington’a birlikte geldiği ve senaryoda imzası olan Akın Aksu’nun babasının can verdiğini anlattı.

Yazının Devamını Oku

Ankara'nın Trump realitesi ile imtihanı

Son 15 yıldır Türkiye’de görev yapan Amerikan büyükelçilerinin hiçbiri için Ankara dikensiz gül bahçesi olmadı ama bazıları neredeyse ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) ilan edildiler.

O isimlerin başında 1 Mart tezkeresi ve Süleymaniye’deki çuval vakası gibi iki önemli krizin ardından Ağustos 2003’te Ankara’ya gönderilen Eric Edelman gelir.

 

Oğul Bush’ın Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in takımından bilinen ve Ankara’da ilk günden ‘azılı neo-con’ diye kodlanan Edelman’ın Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetiyle yıldızı hiç barışmadı. Nitekim görev süresi dolmadan Ankara’dan çekildi. Fakat Bush yönetimi bu kez ona daha kritik bir görev teslim etti; savunma politikasından sorumlu müsteşar sıfatıyla Pentagon’un tepe yönetimine girdi. 2009’da emekli olan Büyükelçi Edelman, o gün bugündür Washington’da başlı başına bir sektör olan düşünce kuruluşları camiasının gözde isimleri arasında.

 

Edelman geçenlerde John Hopkins Üniversitesi’nde düzenlenen bir panelde Türkiye’deki son ABD Büyükelçisi John Bass ile aralarındaki bir anektodu aktardı. Bass Ankara’ya tayin olduktan sonra Edelman’la diyaloglarında ‘Benim dönemim seninkinden daha kötü’ diye ısrar ediyor. Edelman da her seferinde ‘Hayır, benimki kadar kötü olamaz’ diye yanıt veriyor. Zamanla bu mevzu aralarında tatlı bir çekişmeye, hatta bir espri konusuna dönüşüyor.

 

Bass geçen sene konsolosluk görevlisi Metin Topuz’un tutuklanmasıyla başlayan krizin tam ortasında Türkiye’ye veda etmeye hazırlanırken bir Türk gazetesinde şu ifadeleri içeren bir makale yayınlanıyor; ‘Biz bugüne kadar en kötü Amerikan Büyükelçisi olarak Edelman’ı bilirdik. Ancak John Bass onu bile geride bıraktı’. Makaleyi e-postayla Edelman’a gönderen Bass üzerine de şu notu düşüyor: ‘Gördüğün gibi en kötü büyükelçi net biçimde benim. Sen de uzun süren birincilik dönemini hatırlayarak teselli bulabilirsin.’

 

Yazının Devamını Oku

Dört gün sonra 5 Eylül

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Amerikalı muhatabı Mike Pompeo arasında 4 Haziran’da Washington’da gerçekleşen görüşmede PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Menbiç’ten tamamen çekilmesine yönelik mutabakat onaylanmıştı. Siyasi literatüre ‘Menbiç Yol Haritası’ olarak geçen söz konusu mutabakatı izleyen günlerde Türk basınının geçtiği Ankara mahreçli haberlerde sıkça şu ifadelere rastladık:

‘5 Haziran’da uygulanmaya başlanacak olan yol haritası uyarınca Türk ve Amerikalı heyetler ilk 10 gün içinde ön hazırlıkları tamamlayacak. 11’inci günden 30’uncu güne kadarki süre içinde iki ülke yetkilileri YPG’nin çekilme süreci ve sonrasında atılacak ortak adımları belirlemek üzere toplanacaklar. 30’uncu günden itibaren YPG çekilmeye başlayacak ve tüm süreç 90’ıncı günde yani 5 Eylül’de sona erecek.’

 

Dahası ‘güvenilir kaynaklara’ dayandırılarak kaleme alınmış  bazı haberlerde Washington yönetiminin YPG’nin Menbiç’ten çekilmesi için 6 ay istediği ancak Ankara’nın 3 ayda ısrarcı olduğu ve kabul ettirdiği ileri sürülüyordu. Aynı kaynaklara göre ABD 3 aylık takvimi kabul etmesine rağmen olası bir kaç günlük sarkma durumunda basın enselerinde boza pişirmesin diye sürenin kamuoyuna açıklanmaması konusunda ricacı olmuştu. Ankara da yüce gönüllü olduğu için bu ricayı kabul etmişti.  

 

Nitekim Amerikan tarafı ilk günden itibaren net bir takvimden bahsetmekten imtina etti. Ne zaman sorsak uygulamanın Suriye’de sahadaki koşullara bağlı olacağını tekrarlayıp durdular.

 

Yol haritası metni kamuoyuna açıklanmadığı için detayları ancak iki taraftan kaynakların aksettirdiği kadarıyla biliyoruz. Ancak Amerikalı yetkililer de yol haritasının Türk yetkili ağızlar tarafından kamuoyuna açıklanan üç aşaması konusunda aşağı yukarı benzer şeyler söylediler.

 

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Washington’daki muhatapları değişirken

Türkiye’de Kurban Bayramı, Amerika’da ise Trump’ın eski avukatı Michael Cohen’in savcılıkla işbirliği yaparak 2016’daki seçim kampanyası sırasında yaşananları ve Başkan hakkında bildiği her şeyi anlatmaya hazır olduğunu açıklaması sayesinde Ankara-Washington hattı nispeten sakin bir haftayı geride bıraktı.

Şu an tamamen siyasi kariyerini kurtarmak için nasıl bir taktik izlemesi gerektiğine konsantre olan Trump’ın, gündem bulandırmak için yine Brunson’a sarılma ihtimali hayli güçlü.

 

Türk-Amerikan ilişkilerini ipotek altında tutan Brunson krizi çözülmeden Trump yönetiminden son bir ayda gördüğümüzden farklı bir tavır beklemenin imkansız olduğunu Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton üç gün önce Kudüs ziyareti sırasında Reuters’a verdiği mülakatla ortaya koydu. Bolton’ın o mülakatta verdiği mesajla Türk heyetinin yüzüne iki hafta önce Washington’daki görüşmede söylenen şey aynıydı; ‘Brunson’ı hemen şimdi koşulsuz şartsız bırakın, gerisini oturup konuşalım.’

 

Ankara’da yetkili ağızların son günlerde yaptığı açıklamalar, Türk hükümetinin karşılığında belli garantiler almadan bu adımı atmaya niyeti olmadığını teyit ediyor. Dolayısıyla da Trump’ın masasında duran yeni yaptırım seçenekleri arasından en beğendiği için ‘uygulayın’ talimatı vermesi an meselesi olabilir.

 

Öte yandan, Brunson krizini ancak iki lider arasında yüz yüze bir görüşmenin bitirebileceğini düşünenler haksız sayılmaz. Hatırlayın, Trump Türkiye’yi ve Türk halkını çok sevdiğini söylediği son açıklamasında bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile çok iyi anlaştığına da vurgu yaptı. Demek ki Brunson denklemden çıkarsa iki ülke arasındaki kronik sorunlar ortadan kalkmayacak olsa da en azından iki liderin şahsi ilişkisi hızla toparlayabilir.

 

Yazının Devamını Oku

Trump ve dış politikada ego kriteri

Yer Beyaz Saray’daki ‘Kabine Odası’.

Tarih 17 Ağustos 2018.

ABD Başkanı Donald Trump bakanlarını toplamış kabine toplantısı yapacak. Gazeteciler de içerde. Trump hemen sağında oturan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya dönerek ‘Bakanımızın duasıyla başlayacağız’ diyor. Pompeo ülkesindeki askeri okul öğrencilerinin yanında taşıdığı türde bir cep İncil’i getirmiş. Belli sayfaları etiketlediği görülüyor. Açıp okumaya başlıyor:

 

‘Tanrım, kolay yanlışlar yerine zor doğruları seçmemize ve ABD’nin onurunu lekelemeden korumamıza yardım et.’

 

Duanın içeriğinde rasyonaliteye ters düşen bir şey yok. Ancak İncil’i günlük siyasetin aracı haline getiren o görüntü Amerikan devletinin kurucu babalarından Thomas Jefferson’ın kemiklerini sızlatacak türden.

 

Bizler iki gün önceki o toplantıyı muhtemelen Trump’ın Türkiye’de FETÖ davasından tutuklu Amerikalı din adamı Pastör Brunson için kurduğu takdir cümleleri ve Ankara’ya dönük sitemiyle hatırlayacağız. Amerika ise o toplantıyı muhtemelen Pompeo’nun duasıyla açıldığı için hatırlayacak. Trump yönetiminin bu tür bir görüntüyle Amerikan anayasasındaki din ve devlet işlerini ayırma prensibini takmadığını eleştirenler ise muhtemelen eleştirdikleriyle kalacak. Zira Trump ve kurmaylarının bütün bu şovları 6 Kasım’daki ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’ye hayat öpücüğü olsun diye tasarladıkları apaçık ortada.

Yazının Devamını Oku

Melania’nın ceketi

Melania Knauss, 1996 yılında modellik yapmak için turist vizesiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne gelen ve o günden itibaren de bu ülkede daimi olarak kalabilmenin yollarına bakan bir göçmendi.

Anavatanı Slovenya henüz Avrupa Birliği üyesi değil, Yugoslavya’nın dağılmasıyla bağımsızlığını yeni ilan etmiş ve demir perdenin izlerini silmeye çalışan bir ülkeydi.

 

Şansı yaver gitti. Hızla uluslararası ‘top model’ kategorisine zıplamakla kalmadı şehrin en hızlı çapkınlarından emlak kralı Donald Trump’ın son sevgilisi olarak New York sosyetesine de adımını attı. Bu arada Amerika’nın kendi alanında ‘olağanüstü yetenekli’ yabancılara verdiği ve ‘Einstein vizesi’ olarak anılan EB-1 vizesi üzerinden ‘yeşil kart’ kapmayı başarmıştı.

 

Melania’nın ABD devletinin genelde Nobel ödüllü bilim adamlarına, insanlık için önemli buluşlara imza atmış akademisyenlere ya da uluslararası şirketlerin üst düzey yöneticilerine verdiği bu kıymetli göçmen vizesini nasıl aldığını, o zamanki erkek arkadaşı o tarihten tam 16 yıl sonra Amerikan Başkanı olmasaydı muhtemelen kimse tartışmayacaktı. 

 

Melania’nın 2006’da ‘Trump’ soyadıyla Amerikan vatandaşı olduktan sonra anne ve babasına kocasının başkanlık kampanyası sırasında bitireceğini ilan ettiği ‘zincir göçmenlik’ sayesinde ABD’de yasal oturum statüsü aldığı ortaya çıktı. Muhtemelen yakın zamanda vatandaşlık başvuruları da olumlu sonuçlanacaktır.

 

Yazının Devamını Oku

Washington, bir sorununuz var!

Türkiye’deki seçim sürecinin ABD’nin başkenti Washington’da heyecanla takip edildiğini söylemek zor. Bu durum büyük ölçüde, Amerikalı siyaset yapıcıların 24 Haziran seçimlerinin Türkiye’deki mevcut siyasi statükoyu değiştirmeyeceği yönündeki kanaatinden kaynaklanıyor.

Hem Amerikan yönetiminde, hem de düşünce kuruluşlarında Türkiye çalışan analistlerde yaygın görüş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci turda seçimi alacağı yönünde. Birinci tur ihtimalinin yabana atılmamasını düşünenler de var. Ancak bu ihtimal genelde ‘seçimler adil olacak mı’ sorusuyla birlikte ele alınıyor.

 

AK Parti’nin meclis çoğunluğunu kaybetmesi ihtimalinin güçlü olduğunu düşünseler de bunun yeni başkanlık sistemi içinde ne ölçüde anlamı olacağını kestiremiyorlar. Böyle bir senaryoda kuşkusuz Washington açısından öncelikli husus Erdoğan’ın başkanlığı devam ederken farklı bir hükümet modelinin Türkiye ile ABD arasında masada açık duran krizli dosyalara nasıl etki edeceğidir. Erdoğan faktörünün denklemde kaldığı herhangi bir fotoğrafta ikili ilişkiler açısından genel çerçevenin fazla değişmeyeceği görüşü hakim.

 

İlişkilerde son yıllarda hakim olan sıkıntılı statükonun devamı demek, Washington açısından Ankara’nın NATO ittifakı içindeki güvenirliliğinin sorgulanmaya devam etmesi demek. Erdoğan-Putin ilişkisinin derinliği, Rus yapımı S-400 füzelerinin Türkiye’ye gelip gelmeyeceği soruları Washington’da kafaları meşgul etmeye devam edecektir. Türkiye ile iplerin kopartılmasını savunan koronun da sahne kenarından ‘İncirlik Üssü’nü bölgede başka bir ülkeye taşıyalım’ gibi zehirli söylemleri pompalamaya daha da hız vermesi muhtemel.

 

Amerikalılara göre Türkiye’deki siyasi statükoyu - dolayısıyla da ikili ilişkileri - radikal olarak etkileme potansiyeli olan asıl faktör 24 Haziran seçimleri değil, ekonomi. Yani aslında Washington’ın gözü 24 Haziran seçimlerinden ziyade Türk ekonomisindeki gelişmeler üzerinde.

 

Yazının Devamını Oku