GeriBurak KÜNTAY Ah şu motorcular
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ah şu motorcular

Son günlerde gazetelerde motosiklet kazaları ile alakalı bazı yazılar okuyorum. Motorcuları her türlü kazaya sebebiyet vermekle suçlayandan trafikte başımıza gelen her hadisenin müsebbibi motorcularmış gibi gösterenlere kadar neler neler yazılmış.

Ben de bir motosiklet kullanıcısıyım. OMM Derneği’nin üyesi ve eğitmeniyim. İnsan istemeden bu tarz ithamları ve yazıları okuyunca sormadan edemiyor: “Eğitimden eğitime koşan biz, yazın sıcağında en ağır şekilde korumalı kıyafetler giyen biz, sadece kendi aracı değil diğer araçları da kollamak zorunda olan biz, en ufak bir kazada yaralanan ve ölen de biz. Ama tüm bunlara rağmen suçlanan yine biz.”

 

Peki, bu motorcuları tanıyor muyuz? Motosiklet kullanmanın ne demek olduğunu biliyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Bilseydik böyle enteresan yazılar yazıp, mesnetsiz yorumlar yapıp, ölüm oranlarının bu denli arttığı bir ortamda yaşamazdık. 

 

Bakın birkaç şey anlatayım size motosiklet kullanıcılarıyla alakalı. Motosiklet öyle enteresan bir şeydir ki; sürücüler için bir kaçış, bir huzur ve mutluluktur. Bazen mutfağa su almaya gitmeye üşenen insanlar, motosikletleriyle yola çıkmadan haftalar öncesinden hazırlıklar yaparlar. Güneş doğmadan kalkarlar, doğayla ve huzurla bir an önce kucaklaşmak için. Normalde kavuran güneşin altında şapka takmayan insanlar,  yazın o sıcağında kaskını takar ve giyinir de giyinirler (korumalı pantolonlar, ceketler, botlar...) sırf motosikletlerini biraz daha sürebilmek ve eve sağ salim gidebilmek için. 

 

Eğitim üstüne eğitim alırlar. Onlara dikkat eden olmadığından onlar herkese dikkat etmek zorundadır. Kendilerini korumanın başka yolu yoktur çünkü. Başkasının yapacağı en ufak bir hata onu canından eder. Sadece kendi hatası değil başkasının hatasını da örtmekle mükelleftir motorcu. O yüzden hem sürer hem de hesaplama yapar kafasında, nereden ne tehlike gelir diye. Riski en aza indirmek adına eğitimden eğitime koşar. 

 

Dikkat edin bir yerde bir motorcu kaza yapmışsa, motoru bozulmuşsa ya da bir sorunu varsa yoldan geçen tüm motorcular etrafına toplanır. Diğer üyelerini tanımadığın büyük bir ailedir bu camia. Bir anda birleşiverip sahip çıkar birbirlerine. Dosttur hepsi, gerçek dost... Büyük bir ailedir hepsi.

 

Kimi kuryedir, servis elemanıdır, evine ekmek götürmek için biner motora. Kimi polistir, canımızı, malımızı, huzurumuzu korumak için; bizim için biner motora. Kimi işine, kimi evine daha kolay ulaşmak için biner motora. Kimi de gezmeye, tozmaya, hobi için biner motora. Neden bindiğin ya da kim olduğun önemli mi? Motor motordur, motorcu da motorcu. İnsandır, candır, hepsinin evde bekleyenleri vardır. Sürücüsüyle bütünleşmiş bir ekmek teknesidir kimi zaman. Çoğunlukla en yakın dosttur. Motosikletlere boşuna demir at demezler çünkü onlar ruhunu birleştirir sürücüsüyle. 

 

Eğitim demişken, motosiklet eğitimi veren yüzlerce hoca ya da kurs var. Hepsi de iş yapıyor. Neden? Çünkü talep var. Motosiklet kullanıcı sayısı otomobil kullanıcı sayısından çok daha az olmasına rağmen, motosiklet eğitimi veren ve alan kişi sayısı otomobil eğitimi veren ve alan kişi sayısı ile kıyaslanamayacak kadar fazladır.

 

Bazen düşünürüm kaç otomobil sürücüsü kapalı alan ya da ileri sürüş eğitimi almıştır diye. İnanın tahmin ettiğiniz kadar bile değil. Bir çok otomobil kullanıcısı ehliyet almak için gerekli olan eğitimi aldıktan sonra bir daha sürüş eğitimi almamıştır muhtemelen. Sanki bu doğal bir Allah vergisi kabiliyetmişçesine gerek duyulmaz. Ancak motorcuların ekseriyeti, eğitimden eğitime seminerden seminere koşar. Ama bunlara rağmen suçlu yine mi motorcu?

 

Motorcu, altındaki o dostuyla ekmek parası kazanırken, gezerken ya da evinden işine giderken sadece ulaşım planı yapmaz. Aynı zamanda yaşam mücadelesi de verir. Neden? Çünkü genelde ona dikkat eden çok olmaz. Yolda kendi başının çaresine bakmak zorundadır. Sadece kendi sürüşüne değil diğer araçların sürüşüne de dikkat etmek zorundadır. Çünkü diğer aracın hatası, onun canına mal olur.

 

İstatistiklere çok girmek istemiyorum ama kısa bir bilgi vermek gerekirse, motor kazalarının üçte ikisinde hatalı olan motorcular ya da yollar değil, diğer araç sürücüleridir. 

 

Bu bile başlı başına yeter bir motorcunun derdini anlatmaya. 

 

Ertesi sabah haberlerde duyarsınız; kaskı var, korumaları tam ve her şey dört dörtlük fakat bir otomobil sapağı kaçırmamak için yolun en solundan en sağına direksiyon kırmış ve ölümle sonuçlanan bir kaza... Netice, yüreğe düşen ateş. Şimdi motorcuda mı kabahat yine? Motorcu mu çekilsin yollardan? Motor mu yasaklansın? Ölümle sonuçlanan motosiklet kazalarının ekseriyeti şehir içinde yaşanıyor. Yani motorcunun değil, otomobilin çok olduğu yerlerde yaşanıyor bu ölümlü kazalar... Kabahatli, yine motorcu!

 

Viraj alırken senin şeridine karşıdan girenler, sollarken sana yaklaşıp savuranlar, on santimetre mesafe bırakıp, arkana geçip sellektör yapanlar, motorcuya sen zaten yola çıkmakla hata etmişsin muamelesi yapanlar... Tüm bunlara rağmen suçlu yine de motorcu. Suçu ise motora binmek herhalde! 

 

Dünyanın birçok ülkesinde bilhassa Avrupa ve Amerika’da medeniyetin simgesi olan bir konudan bahsediyoruz. Kullanma oranının arttığı ülkelerde bilincin artmasına vesile olan, ekonomiye, yakıt tüketimine ve enerjiye bile etkisiyle teşvik edilen motosiklet maalesef bizim ülkemizde kötü çocuk ilan ediliyor. Annelerin, babaların hatta eşlerin; “Binersen, hakkımı helal etmem!” sözlerini duyarsınız. Haksızlar mı? Onların derdi motor ile değil ki! Onların derdi etrafla ve üçte ikiye sahip olan diğer dikkatsiz, bilinçsiz ve kuralları ihlal eden sürücülerle. Bir ulaşım aracına binmenin zevkten ya da pratik ulaşım sağlamaktan öte hayat mücadelesine dönüştüğü bir ortamda kabahatli olan motorcular mı yine? Trafik terörü yaratan onlar mı?

 

Motor kullanan herkes de kusursuz değil tabi. Nasıl elleriyle her direksiyon çevirene otomobil kullanıcısı demek yanlışsa, motor kullanırken de yanlış ve tehlikeli kullanan çok. Ama o kuralları hiçe sayarak kullanan da yine kendine zarar veriyor. Kasksız, korumasız, kuralsız, eğitimsiz kullanan motorcu yine bu süreçte en büyük zararı kendisi görüyor. Hatasını maalesef canıyla ödüyor. Ama otomobil öyle değil ki, hatasını hem kendisi, hem aracının içindeki diğer yolcular, ancak ekseriyetle de kazaya dahil olan motorcular ödüyor. 

 

Nasıl her otomobil sürücüsü genellenemezse, motor kullanan herkes de genellenemez ve yollardan çıkması istenip “trafik terörü müsebbibi” ilan edilemez.

 

Denizli’de yaşanan en son motor kazası haberini okumuşsunuzdur. Gencecik kardeşimizin giyimi, kuşamı, eğitimi, her şeyi tam, kusuru yok. Biri vurmuş ve kaçmış. O istikbal vaat eden fidan artık yok aramızda... Yine de o mu kabahatli şimdi? Peki, vurup kaçana ne olacak? 

 

Dün televizyonda seyrettim annesinin feryadını... Gözleri yaşlı, yüreği kanayan anneciği: “Bu son olsun, başkasının çocuğu ölmesin...” diyordu televizyon ekranlarında. Bir annenin feryadı!

 

Devamlı konuşuruz ne yapmak lazım diye. Kimi der bariyerlere yoğunlaşmak lazım, kimine göre çözüm eğitim, bazıları cezaların sertleşmesinden bahseder bazıları yeni kurallar gelsin der. Hepsi önemli hepsi doğru tespitler. Ama en önemlisi ne biliyor musunuz? Otomobilden ya da motosikletten çok daha öte bir çözüm var aslında: Cana ve insana saygı. 

 

Bir yere beş dakika geç gidersen ya da o motoru sollamazsan bir şey olmaz. Bir saat rötar yap yine bir şey olmaz. Ama eğer hırsına yenik düşersen ve kabiliyetlerini abartırsan ne olur biliyor musun? Evlere ateş düşer! Beş dakika erken gitmek için bir evladı anasız ya da babasız, bir ana-babayı evlatsız bırakırsın. Değer mi? 

 

O motorun üstündeki çelikten değil ki. O da en az senin kadar insan ve can. İnanın, hiçbir şey insan canına değmez. Hiçbir şey insanın nefes almasından daha mühim değildir. 

 

Motoru yasaklamakla ya da büyük bir camiaya mesnetsiz ithamlarda bulunmakla olmuyor bu işler. Önce insana değer verilmeli. Bir düşünün ne olur acaba diye. Gazdan biraz çek ayağını, bak nasıl istatistikler farklılaşıyor. 

 

Biraz gaz kes, mesafe aç da seyret öndeki motorcuyu. Unutma ki o iki teker üzerinde sıcağın ya da soğuğun içinde yerden gelen en ufak çakıl taşından bile etkilenebilecek şekilde seyreden bir araç. Gideceğin yere beş dakika geç gitsen hiçbir şey olmaz ama onun hayatı kurtulur.

 

Bu yazıyı bir motosiklet kullanıcısı, bir eğitimci ya da bir otomobil kullanıcısı olarak değil,  insanın yaşama hakkının her şeyden öte olduğunu bilen biri olarak yazıyorum. İnsana değer vermeye daha çok dikkat ettiğimizde, bu acı haberlerle emin olun daha az karşılaşacağız. 

 

Önde giden motorun bir makine değil, üstündekinin bir can, bir insan olduğu idrak edildiğinde inanın her şey daha farklı olacak. 

 

 

X

Suriye’den Çekilen Trump mı, Amerika mı?

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı, dünya gündemine bomba gibi düştü.

Bu karar, Trump’ ın sözlerini ve vaatlerini gerçekçi karşılayanlar için bir sürpriz olmamakla birlikte, Trump’a çok yakın kimselerin beyanlarını gerçekçi değerlendirenler için ise büyük sürpriz oldu. Trump, Ocak 2018’den beri farklı zamanlarda Suriye’den çekileceklerini ifade etmişti. Yani aslında Ocak 2018’den beri söylediklerine ters bir şey yapmadı. Öte yandan Brett McGurk, James Mattis, James Jeffrey ve John Bolton gibi Pentagon, Beyaz Saray ve Dışişlerinin Trump’a en yakın isimleri, Suriye’den çıkılmasının mevzu bahis olmadığını, DAEŞ’le mücadelenin devam ettiğini, bu mücadele bitse bile kalmanın elzem olduğunu sadece birkaç hafta öncesine kadar dillendirmekteydiler. Peki ne oldu da bu karar alındı? Bu kararın ne kadar gerçekçi bir uygulaması olur? Karar geleceğe nasıl şekil verir? Esasen, birden çok sorunun, bakış açısının ve cevabın olduğu bir süreçteyiz. Sırf bu süreçten bir değil en az yirmi köşe yazısı çıkabilir ama elimden geldiğince Amerikan iç ve dış politikası ile bölge ve Türkiye ekseninde bazı sorulara cevap vermeye gayret edeceğim.

Öncelikle, birçok kaynağa göre 2000 ile 4000 bin arasında olduğu söylenen ABD askerinin bölgeden çekilmesi, aslında çok büyük bir hayati değişiklik değil. Ekseriyetinin Ürdün sınırında olduğunu da hesapladığımızda Suriye’nin kuzeyinde, yani bizi ilgilendiren kısımda bulunan Amerikan askerleri personelle birlikte 2000 civarında. Bunların 30 ile 90 gün içinde bölgeden çekilmesi çok zor bir hareket veya lojistik anlamda büyük bir problem değil. ABD’ye dönebilirler, Irak’a ya da Ürdün’e çekilebilirler.  Ancak asıl mesele, askerleri çekmek değil. Amerika bölgeden gerçekten çekilecek mi? Fikri, stratejik, felsefi ve politik anlamda Suriye’den çekilecek mi? Asıl soru bu. Asker bugün gider, yarın gelir ki bunun örneklerini yıllar içinde birçok kez gördük. Aslında bu karar, Trump’ın 2018 başından beri yaptığı açıklamalara kıyasla çok daha ciddi görünüyor. Yani gerçekten askeri bazda bir çekilme çok büyük bir sürpriz veya değişiklik olmazsa hayata geçecek. Ancak üzerinde ısrarla durduğum üzere, ABD gerçekten stratejik olarak bölgeden çekilecek mi? Sanmıyorum. Nihayetinde, orada olmanın en büyük sebeplerinden biri Rusya’yı bölgede dengelemek ve Molla Mustafa Barzani’den beri kullanılan Kürt kartını başka bir yere, Rusya’ya, kaptırmamak. Ve tabi Suriye ile İran’ı herhangi bir noktada birleştirmemek… Bu bağlamda, en azından Irak’taki tampon bölgenin yanında bir de Suriye’deki tampon bölge Amerika için stratejik bir rahatlıktı. Yani, 60-70 yıla yayılmış bir politikadan sadece Trump’ın öngörüsü veya kararıyla dönülebilir mi? Stratejik olarak çok mümkün görmüyorum.

Bir diğer önemli nokta ise, bizim televizyon programlarında ya da konferanslarda sıkça kullandığımız, Suriye haritasında üzerinde özellikle durduğumuz, YPG/PYD/PKK’ya ait o meşhur sarı bölge… Yıllardır burada eğitilmiş yetmiş ile seksen bin arasında olduğu söylenen, önemli silahlarla donatılmış YPG/PYD/PKK’lıların olduğu bölge… Bunlar bir yere gidiyor mu? Hayır. Bu bölge Esad’ın eline geçiyor mu? Hayır.  Peki bu bölge ÖSO’ya geçiyor mu? Hayır. Güneydeki YPG ve PYD’lilerin bile buraya gelmesi olası… Hatta, Amerikalılar’ın boşaltacağı yerlere Fransızlar, kendilerinin yerleşeceklerini iddia etmekte. Dolayısıyla Türkiye sınırındaki veya bölgedeki bu grupların ortadan kalkması çok da mevzu bahis değil. Burada üzerinde durulan ve stratejik olarak ön görülen en önemli hadise, Türkiye’nin bölgeye müdahale yapıp yapamayacağı. Öncelikle şunun altını çizelim, Türkiye, ABD orada diye bölgeye müdahale etmeyi hesaplamadı. Türkiye, kendi ülkesinin ulusal güvenliğini tehdit eden, vatanı ve milleti için bir tehdit unsuru oluşturan ve bir beka sorunu yaratan YPG/PYD/PKK üçüzlerinin, burnunun dibinde güçlenmesine müsaade etmeyeceği için bu müdahaleyi her zaman bir alternatif olarak gündeme getirdi. ABD’nin bölgeden çıkması bu tehdidi ortadan kaldırıyor mu? Mevcut şartlarda hayır. Hatta ABD’nin buradan çıkması, bölgedeki grupları Esad ve Rusya’ya yakınlaştırıp bir müddet sonra YPG ve PYD’nin de Esad’la anlaşma yapmasına ve Rusya’ya daha çok yanaşmasına bile sebep verebilir. Dolayısıyla tehditler bakidir.

Bu karardaki dış politika etkisini değerlendirecek olursak, Türkiye’nin kararlı duruşunun bu adımda önemli bir rol oynadığını söylemek gerekmektedir. Türkiye’nin şartlarını hukuki ve askeri olarak doğru ifade etmesi, stratejik olarak doğru planlama yapması, gerek Suriye’nin doğusunda gerek Türkiye sınırında doğru askeri önlemler alması, kararlılığını ortaya koymuştur. Aynı zamanda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Donald Trump’la yaptığı diplomatik görüşmeler gerçekten büyük başarıya ulaşmıştır. Bunun başarılı olduğunu anlamak için ABD’de bu süreci eleştirenlerin, bu kararın iki lider konuştuktan hemen sonra Trump tarafından alındığını söylemesi bile, Türkiye’nin Amerika üzerinde son dönemdeki diplomatik başarısını ve etkisini ortaya koyuyor.

Gelelim iç politikaya… Ocak itibarıyla Kongre’nin bir kanadını kaybetmiş bir Trump’tan bahsediyoruz. Bütçe konusunda mevcut Kongre bile Meksika duvarı konusunda Trump’ı sıkıştırıyor. Öte yandan hükümetin bütçe yetersizliğinden dolayı her bütçe döneminin sonunda olduğu gibi kapanma ihtimali var. Yani ne Suriye ne de başka bir mesele, ABD’nin şu anki bir numaralı iç politika meselesi Meksika duvarının ne şekilde olacağı, Amerikan Kongresi’nin buna fon sağlayıp sağlamayacağı… Öte yandan Suudi Arabistan ve Kaşıkçı meselesi ile Yemen sürecinden dolayı Trump’ın üzerinde baskı var. Flynn, Cohen ve Manafort süreçlerinin, Ocak ayı itibarıyla Kongre’nin de değişimiyle beraber, Trump’a uygulayacağı baskının ağırlığından bahsetmiyorum bile. Her zaman şunu söylerim: Amerika’da alınan bir dış politika kararının ciddi bir kısmı her zaman için iç politika odaklıdır. Dolayısıyla bu sürecin, Trump için çok ciddi bir iç politika hamlesi olduğunu unutmamak lazım.  Ve buna sadece bir gündem değişikliği olarak bakmak da doğru değil. Aslında önemli bir popülist yaklaşım. Dün gece canlı yayında, yıllarca Amerika’da habercilik yapmış ve orayı çok iyi bilen değerli dostum Sayın Ahmet Yeşiltepe önemli bir söz söyledi. Bir Noel akşamı ya da yeni yılda Amerikan askerlerinin aileleriyle birlikte olması fikri bile Trump’ın 2020 hedefleri için hanesine halk nezdinde puan kazandıracak ve Amerikan toplumu için hiç de küçümsenemeyecek bir hamle. “Çocuklar eve döndü.” yaklaşımı… Bir de, sosyal medyada Trump’a yakın kaynakların paylaşımlarına baktığımızda “DAEŞ’e karşı zafer kazandık.”,“DAEŞ’i bitirdik.” gibi söylemleri çok net görüyoruz. Bu paylaşımlarla sanki Amerika; koalisyon güçleri, ÖSO, Rusya ve Türkiye olmadan bu zaferi tek başına kazanmış gibi bir hava estiriliyor. Dolayısıyla bu tarz adımların da iç politikada kahramanlık duruşu sergilemeye dönük bir hamle olarak büyük rol oynadığını göz ardı edemeyiz.

Netice olarak bahsettiğim tüm bu mevzu, karar çıktığından siz bu yazıyı okuyana kadar geçen süredeki öngörüler. Ancak tekrar söylüyorum buradaki esas nokta, ABD’nin Suriye’den askerini çekip çekemeyeceği meselesi değil. ABD’nin Suriye’den stratejik ve politik olarak çekilip çekilmeyeceği… İşte bunu bize zaman gösterecek.

Yazının Devamını Oku

Her şeye Rağmen…

Muhtemelen Türkiye’de hatta dünyada birçok kişi Cemal Kaşıkçı ismini hiç duymamıştı.

Washington Post’ta yazan, yazılarında çoğunlukla Suudi Arabistan’ın mevcut yönetimini eleştiren bir isimdi Cemal Kaşıkçı, doğru telaffuzu ile yazmak gerekirse Jamal Khashoggi. Ekim ayının ikinci günü itibarıyla Türk ve dünya basınında bir “Kaşıkçı” sözü geçmeye başladı. Türk nişanlısıyla evlilik işlemlerini gerçekleştirmek için Türkiye’ye gelmişti. Suudi Arabistan Konsolosluğu’na giriş yapmış ve bir daha çıkmamıştı, en azından çıktığının görüntülerde bir ispatı yoktu. Türk istihbaratı konuyu yakından takip ediyordu ancak dışarıdan izleyen birçok kimse olayı hala tam manasıyla kavrayamamıştı. Önce Suudi Arabistan Konsolosluğu’ndan bir açıklama geldi: “Kaşıkçı çıktı.” diye, ama çıkmamıştı. Deliller ortaya konulmaya başlandıkça oluşan baskıdan sonra farklı bir açıklama geldi: “Kaşıkçı arbede sonucu hayatını kaybetti.” Bu demek oluyordu ki verilen ilk bilgi yanlıştı. Ardından cesedin nerede olduğu konusu gündeme geldi ve yine cevap yoktu. Bu andan itibaren gündem, cesedin parçalara ayrıldığına, gelen timin özel olarak görevlendirildiğine dair söylemleri ve adını daha önce hiç duymadığımız isimleri içeren haberler ile doldu.

Amerika’da ise Suudi Arabistan’ı şimdiye kadar destekleyen Bob Corker, Lindsey Graham ve Rand Paul gibi güçlü, cumhuriyetçi senatörlerin dahi konuya ciddi bir tepki ortaya koyması, bu ölümün küresel bir krize dönüştüğü gerçeğini gözler önüne serdi. Bu duruma birçok noktadan bakabiliriz ancak akıllardaki en büyük soru, bilhassa Amerika’daki seçimlerin hemen ardından sadece Demokratların değil Cumhuriyetçi senatörlerin dahi Trump yönetimine bu konuda gösterdikleri tepkilerden sonra Amerika’nın yıllardır süregelen Suudi Arabistan ilişkilerinin eskisi gibi olup olamayacağıydı.

Net bir şekilde ifade etmek gerekirse, belki de sonda söyleneceği başta söylemek lazım; Trump ile Selman’ı kastetmemekle birlikte, Amerika ile Suudi Arabistan arasındaki ilişki bozulmaz, bozulamaz. Tarihi süreçte iki ülke arasında kurulan işbirliklerinden ve münasebetlerden bahsetmiyorum bile… Suudi Arabistan’ın Amerika’daki finans gruplarına olan desteğini, ortaklıklarını ve yatırımlarını değerlendirmeye bile almıyorum… Düşünce kuruluşlarına yaptığı bağışları hesaba katmıyorum bile… Sadece son dönemde Trump’ın politikalarına baktığımızda, diğerlerine lüzum yok. Donald Trump’ın yönetimdeki başarısını her sorguladığımızda karşımıza çıkan yegane bir konu var, o da ekonomi. Ekonomi noktasında da aldığı kararların ve yaptığı anlaşmaların belki de en elle tutulur olanı Suudi Arabistan ile imzaladığı 350 milyar dolar civarındaki savunma anlaşması. Yani seçim öncesi vaatlerinin de, seçim sonrası söylemlerinin de güçlü ekonomiye yönelik duruşunun da en önemli dayanaklarından birinden bahsediyoruz. Altını çizerek söylüyorum Amerika, kongre baskısı bile olsa bu anlaşmadan kolay kolay geri döner mi? Hayır.

Hadi bunu da bir kenara bırakalım. Esas turbun büyüğü heybenin dibinde... Amerikan hükümeti hangi adımı atmış olursa olsun, ekonomi politikası, askeri ya da nükleer politika fark etmeksizin öncelik son 25-30 yıldır İran’dı. Ne Obama ne de Clinton kendi dönemlerinde bu önceliği değiştirmeyi başaramadılar. Ne terör, ne Irak, ne de Suriye, öncelik daima İran’ın hareketlerinin kontrol altında tutulmasıydı.

Peki İran’ı kontrol altında tutmak nedir? Siz stratejilerinizle İran’ı askeri alanda, dış politika ve ekonomi politikalarında kontrol altında tutabileceğiniz bir sürü unsur bulabilirsiniz. Fakat öyle bir nokta var ki İran’ı bölgede dengeleyebilmek için, Ortadoğu’nun maalesef uzun süredir en büyük sıkıntısı ve yakın tarihte de muhtemelen en büyük çatışma noktası olacak olan Sünni-Şii çatışması… Bunun Şii dünyasında bir noktada bayraktarlığını yapan İran iken, Sünni dünyasında ise siyasi olarak Mısır’ın, sosyal ve dini olarak da Suudi Arabistan’ın öncülük ettiğini görürsünüz. Her şey bir kenara, sadece bu dengelemeden dolayı bile İran faktörü nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan ile ilişkisini bozmaz, bozamaz.

Yaşananlar Amerika ve Suudi Arabistan üzerinde bir baskı unsuru oluşturur mu? Evet. Dünya kamuoyu Prens Selman’a, Amerikan Kongresi Başkan Trump’a baskı uygular mı? Muhtemelen. Bu mesele uluslararası bir soruşturmaya dönüşebilir mi? Belki evet, belki hayır. (O günün konjonktürüne göre değişebilir.) Herhangi bir yaptırım olur mu? Olabilir de olmayabilir de. Ama bu muğlak cevapların hiçbiri önemli değil. Önemli olan, muğlak olmayan tek net cevap şu ki: Suudi Arabistan ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki en azından orta vadede bozulmaz, bozulamaz.

Yazının Devamını Oku

Trump için sıkıntı şimdi başlıyor

Geçtiğimiz haftalarda Donald Trump’ı sıkıntıya sokan iki önemli olay ortaya çıkmıştı.

Bunlardan biri Trump’ın eski hukuk danışmanı Michael Cohen’in suçlarını kabul etmesi, diğeri ise 2016’daki Seçim Kampanyası Başkanı Paul Manafort’un mahkeme tarafından suçlu bulunması olmuştu. Öncelikle, Donald Trump’ın eski hukuk danışmanı Cohen, 2016 seçim kampanyası sürecinde Trump ile ilişkisi olduğu iddia edilen iki kadına sessiz kalmaları için para ödendiği ve kampanya paralarının usulsüz kullanıldığı konusunda suçlu bulunmuş, ardından savcılıkla iş birliğine giderek itiraftçı olmuştu. Cohen’in suçlarını kabul etmesi, Trump’ın ilk etapta başını ağrıtan ancak görevden azledilme sürecinin başlaması için çok da yeterli olmayan bir mahiyetteydi. Esasen meselenin özü, ödenen rüşvetin kampanya fonundan olup olmaması veya olayın Trump ile olan bağının ispatlanıp ispatlanamayacağı olarak görülebilir. Bu mevzu, Trump’ın görevden alınmak için yeterli bir meseleyle karşı karşıya kalıp kalmadığını ortaya koymuş, ancak ABD Başkanını “impeachment” noktasına götüreceğine inanmadığım bir süreç olmuştur.

Oysaki Paul Manafort davası çok daha farklı bir mesele. Manafort’un suçlu bulunması, o gün itibarıyla Trump için bir risk teşkil etmiyordu çünkü Manafort’un suçlandığı meseleler, Trump’ın görevden azledilme sürecine gitmesi konusunda yeterli değildi. Ancak bu mevzunun ortaya çıktığı dönemde de ifade ettiğim gibi, bu konunun derinleşmesi Trump’ın başını ağrıtacak asıl mevzu olacaktır. Bu bağlamda kısaca Manafort’un geçmişine bir bakalım. Bilindiği üzere, Trump kampanyasının bir numaralı ismi Paul Manafort ve eski iş ortağı Rick Gates, Rusya soruşturması kapsamında yargılanmakta. Ukrayna’da siyasi danışman olarak 10 yıldan fazla kalan Manafort’un Rusya ve Ukrayna’da lobicilik faaliyetleri yaptığı biliniyor. Hatta Manafort’un Ukrayna’da Rus yanlısı bir partiden milyonlarca dolarlık yasadışı bir ödeme aldığı iddia edilmekte. Tüm bu iddialar ve bağlantılar Manafort’u istifaya götüren süreci hazırlamıştı. Burada asıl mevzu, Manafort’un Rusya ile olan yakın ilişkileri ve seçimlere Rusya’nın dahil olma meselesi. Diğer bir deyişle, Trump’ın görevden azli hususu…Esasen kritik nokta, Manafort’un suçlu bulunmasının Trump’a tam anlamıyla nasıl intikal edeceği. Çünkü geçtiğimiz günlerde Amerikan medyasına düşen önemli bir haber A’dan Z’ye herşeye farklı bir bakış açısı getirmemize sebep oldu. Manafort’un savcı Mueller ile anlaşmaya vardığı ve itirafçı olduğu söylemi Trump için artık sonu bilinmeyen bir dönemin başlangıcı oldu. Aslında, Cohen’in yargılanması, Trump’ı zedelemiş olsa da “impeachment” sürecinde Cumhuriyetçilerin Trump’a karşı olmasına asla yetmeyecek bir olaydı. Sürece matematiksel olarak baktığımızda ise, Kasım seçimlerinde Senato’nun üçte ikisinin Cumhuriyetçiler’den Demokratlar’a geçmesi mümkün görünmüyor. Temsilciler Mecilisi’nde basit çoğunluğu Demokratlar alsa bile, “impeachment” sürecinin iki aşamalı olduğunu hesap ettiğimizde, ilk aşamada yani Temsilciler Meclisi’nin basit çoğunluğu ile Trump suçlu bulunmuş olsa dahi, görevden alma kararı Senato’nun üçte ikisi ile gerçekleşir. Bu Kasım ayında Senato’nun üçte birinin seçime gideceği ve 35 senatör adayının 26’sının zaten Demokrat koltuklara sahip olduğunu düşündüğümüzde, Demokratlar, hem kendi koltuklarını eksiksiz kazanıp hem de geri kalan bütün Cumhuriyetçi koltukları alsalar bile gerekli olan sayı 67’ye ulaşmaları mümkün değil. Ortada öyle bir mesele, öyle bir delil olmalı ki Cumhuriyetçi senatörler bile Trump’a artık yeter diyebilmeli. Aslında tüm bu atmosferi değerlendirince, Trump’ın görevden azledilme sürecinin anahtarı Cohen’in yargılanmasından ziyade Manafort’un şu anda detaylarını hiç bilmediğimiz itirafçılığı. İşte Amerikan siyasetinde yaşanan bu mühim olay, Kasım’daki seçimin neticesi ne olursa olsun Trump için sonun başlangıcı olduğunun önemli bir göstergisidir

Yazının Devamını Oku

ABD Dış Politikasındaki Değişim

Donald Trump’ın Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile yaptığı görüşme, Amerikan dış politika geleneklerini ve son dönemdeki gidişatı tamamen tersine çevirmesi nedeniyle ciddi eleştiriler aldı.

Fakat tüm bu eleştirilere rağmen Trump’ın bu politikasının iç politikada müspet yansımalarını da gördük. Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel seçmeninin ve Trump’a oy vermiş kesimin en büyük iddiası, Donald Trump’ın Kuzey Kore’nin nükleer programını durdurduğu ve rehineleri geri aldığı savı. Bu noktada Trump’ın büyük dış politika başarısından bahsediliyor. Hatta bazı analistler, Trump ile Pompeo’nun bu hamlesini, Nixon’un Kissenger ile planladığı, Soğuk Savaş Dönemi’nin en büyük hamlelerinden biri olan ve komünist bloğu bölmek için 1972 yılında Nixon tarafından gerçekleştirilen Çin ziyareti ile denk tutuyorlar. Açık söylemek gerekirse, Kuzey Kore meselesinin Amerikan iç politikasına, biraz da Beyaz Saray’ın halkla ilişkiler stratejisiyle, müspet yansıdığını söyleyebiliriz. Ancak bu hamlenin iç politikada Trump’a belli oranda artı sağladığını söylemekle beraber, dış politika için aynı şeyi ne kadar söyleyebiliriz bilemem. Esasen, tutarsızlık ve uygulanan politikalardaki ayrımcılık, kısa vadede olmasa da orta ve uzun vadede Amerika’ya dış politika sıkıntıları olarak geri dönebilir. Örnek vermek gerekirse, Amerika’nın İran ile yaptığı Obama dönemindeki anlaşmadan geri adım attığı aşikar ve bu noktada ortaya konulan en büyük sebep ise İran’ın nükleer kapasitesi. Neticesinde de İran’a uygulanan çok sert önlemler… Öte yandan nükleer kapasitesi İran’ın daha ilerisinde olduğu bilinen, nükleer denemeleri had safhada yapan Kim ile yakın bir muhabbet, birbirine latifeler yapacak duruma gelmiş bir diplomasi ve sadece denemelerin durdurulması için herkesi endişelendiren otuz bine yakın Amerikan askerini bölgeden çekme iddiası… Hal böyle iken, akıllara şu soru geliyor: Kuzey Kore için durum bu ise İran için neden farklı? Bu soruya birçok cevap verilebilir ama yanıtın anlatıldığı ve medyada konuşulduğu gibi nükleer kapasite olmadığı aşikar.

Diğer bir noktaya değinecek olursak, Kuzey Kore’nin nükleer denemeleri durdurması karşılığında Amerika’nın Güney Kore ile yaptığı tatbikatlara son vereceği ve bölgedeki sınır güvenliğini sağlayan otuz bine yakın askerini çekeceği iddia ediliyor. Tüm bu iddialar bir kenarda dursun, Trump’ın dış politikasını anlatırken söylediği şu sözü hatırlatmak isterim: “Düşmanlarımız bizden daha çok korkacak, dostlarımız ise bizimle olmanın gücünü görecek.” Son dönemdeki Kuzey Kore politikası, ABD’nin düşmanlarının ya da geleneksel olarak düşman addettiği ülkelerin birden dost olabileceğinin ve uzun yıllar müttefiklik ilişkisi olan ülkelerin ise ortada kalabileceğinin göstergesi oldu. Açıkçası ABD’nin müttefiki olan Güney Kore ve Japonya’nın bu durumu nasıl değerlendirdiği merak konusu.

Ayrıca, ABD’nin Kuzey Kore politikasından da öte, İran ile yapılan anlaşmanın bir kenara konulması, bundan sonra yapılması muhtemel birçok anlaşmada Amerikan devlet devamlılığını dış politika anlamında sıkıntıya sokup ABD’ye karşı güveni azaltabilir. Ayrıca yönetimin değişmesiyle birlikte söz konusu anlaşmalardan çekilmesi durumunun dış politikada el zayıflatan bir unsur olarak karşıya çıkması muhtemel.

Yazımın başında da ifade ettiğim gibi, Kuzey Kore hamlesinin iç politikada Donald Trump’a müspet bir katkı sağladığı ortada. Bu müspet katkı belli oranda Kasım seçimlerine ve şu an konuşması çok erken olmakla birlikte, 2020’de gerçekleşecek olan başkanlık seçimlerine bile belli oranda etki edebilir. Ancak söz konusu politikanın orta ve uzun vadeli olarak, Amerikan dış politikasının duruşuna ciddi bir eksi ve belirsizlik katacağı ortadadır.

Yazının Devamını Oku

Model Birleşmiş Milletler

Geçtiğimiz haftalarda benim için çok önemli olan iki organizasyona katıldım. Birincisi Antalya TED Kolejinin düzenlediği diğeri ise Bahçeşehir Kolejinin düzenlediği Model Birleşmiş Milletler konferansına.

Benim için çok önemli diyorum çünkü benimde üniversite yıllarımda bu konferanslara öğrenci olarak katılıp farklı ülkeleri temsil etmişliğim vardı. Model Birleşmiş Milletler sistemi dünyada birçok üniversite, lise yada sivil toplum kuruluşları tarafından organize edilen, farklı grup veya komitelerin bir ülke temsilcisi gibi davrandığı, kendi temsil ettikleri ülkelerin çıkarlarını gözeterek Birleşmiş Milletler genel kurulunda ve alt komitelerinde dünya sorunlarına dair konuların tartışıldığı ve kararlar alındığı çok keyifli ve bilgi arttırıcı bir süreç.

 

Türkiye’de de git gide bilhassa liseler bazında çok popüler olmaya başladı. Ben de elimden geldiğince liselerde yapılan bu organizasyonlara destek vermeye gayret ediyorum. Hatta bazen modelinin gerçeğinden daha iyi olduğunu düşünmüyor da değilim.

 

Son dönemlerde Birleşmiş Milletler’e olan inancım ve güvenim iyice kayboldu. Birleşmiş Milletler demek sadece bir örgüt demek değil Uluslararası Hukuk demek. Küresel düzen demek. Adalet demek. Maalesef bunların hiçbiri bugün ortada yok.

 

Oysa gençler… O liselerde karar almak için uğraşan gençler... Ne kadar temiz, ne kadar iyi niyetli bakıyorlar dünyaya. Belki de bu yüzden seviyorum liselere gidip orda konuşmayı, konuşulanları dinlemeyi.

 

Yazının Devamını Oku

Generaller ve yüzbaşılar

Donald Trump, başkan olduğundan beri çok kısa zaman içerisinde gerçekleştirdiği kabine değişikliklerinin sonucunda Amerikan hükümetinin nereye doğru evrildiği ve askeri ağırlığının ne düzeyde arttığı ile alakalı birçok analiz yapılmakta.

Bu analizlerden belki de en önemlisi Trump’ın bütün kabinesini askerlerden oluşturduğu ve gerek dışişleri gerekse savunma bakanlarının her birini askeri alt yapıya sahip kimselerden seçtiği söylemi. Bu noktada, Amerikan devlet sistemine dair, tarihi birkaç örnekle Trump’ın söz konusu atamalarına yapılan eleştirilerin bu anlamda çok da doğru olmadığını gösteren birkaç bilgi vermeyi uygun buluyorum.

İlk olarak, Ronald Reagan dönemindeki iki önemli bakandan bahsetmek istiyorum. Bunlardan ilki, efsane Dışişleri Bakanı General Alexander Haig, ikincisi ise Savunma Bakanı Caspar Weinberger… Bu isimlere dışarıdan bakıldığında dışişlerinin ve savunma bakanlığının tamamen askeri bakış açısıyla yönetildiğini söylemek mümkün. Ancak önemli bir bilgiyi vermekte fayda var. Alexander Haig Dışişleri Bakanı olmakla beraber kariyerini askerlik üzerine yapmış ve generallik rütbesine yükselmiş önemli bir isim. Oysa savunma bakanlığının en tepesindeki ismin yıllarını orduya adamış üst düzey bir asker olması beklentisinin aksine Caspar Weinberger, askeri kariyeri yalnızca 4 sene sürmüş olan bir yüzbaşı.

Tarihi biraz daha ileri alıp George W. Bush dönemindeki ABD Dışişleri Bakanı, altını çizerek söylemek istiyorum “Dışişleri Bakanı”, savunma bakanı değil, yine kariyerini askerliğe adamış önemli bir general olan Colin Powell… Savunma bakanı ise, Irak Savaşı’nı bilfiil yöneten, Amerikan savunma bakanları arasında belki de son 120 sene içerisindeki en etkin isimlerden biri olan, Amerika’nın en güçlü olduğu dönemde ülkenin savunma bakanlığını yöneten Donald Rumsfeld… Weinberger gibi Rumsfeld de bir yüzbaşı ve askeri kariyeri 3 sene.

Bu hususta bir örnek daha verdikten sonra konunun netlik kazanacağını düşünüyorum.  Amerikan Başkanı Donald Trump’ın ilk atamalarından biri, “henüz görevden almamış olduğu” Savunma Bakanı James Mattis... Mattis de kariyerini orduya adamış, CENTCOM komutanlığı yapmış bir orgeneral. Söz konusu süreçte Dışişleri Bakanı ise askeri deneyimi hiç olmayan, Exxon Mobil’in eski CEO’su Rex Tillerson. Tillerson’ un görevden alınıp yerine CIA başkanı Mike Pompeo’nun atanması gündeme geldiği an herkes, Amerikan dış politikasının artık askerler tarafından yönetileceğini, dış politikada daha Pentagon odaklı gidileceğini ve askeri önceliklerin ele alınacağını söylemeye başladı. Yine enteresan bir noktadır ki, Pompeo da askeri deneyimi Berlin Duvarı’nda nöbet tutmak olan ve 5 senelik askeri tecrübeye sahip bir yüzbaşı.

Burada değinmek istediğim bir detay var. ABD’de askerlik zorunlu değildir ancak birçok kimse bilhassa üniversitede burs alabilmek için belli bir müddet orduya katılır, orduda zorunlu olmamak kaydıyla beş yıla yakın bir hizmet yapar ve netice itibarıyla üniversiteden burs kazanır. Arzu etmesi halinde kariyerine burada devam eder ya da askeri kariyerini noktalayıp istediği yöne yönelir. Gerek Weinberger gerek Pompeo gerekse Rumsfeld bu minvalde askerlik yapmış ve rütbeleri en çok yüzbaşılığa kadar yükselmiş, askeri deneyimleri maksimum 5-10 sene ile sınırlı kalan kimselerdir. Yani bu isimleri kariyerlerini askerliğe adamış Alexander Haig, Colin Powell veya James Mattis ile kıyaslamak doğru değildir.

İkinci önemli bilgi ise, bu isimlerin yaklaşımlarının her zaman birbiriyle aynı olmayışıdır. Amerikan tarihi Haig ile Weinberger’ın ve Powell ile Rumsfelt’in yaşadıkları gerginlikleri nakletmiştir. Hiç şüphem yok ki, Pompeo ve Mattis de aynı sıkıntıları ciddi anlamda yaşayacaklardır. Hiçbir askeri ve devlet tecrübesi olmayan Tillerson gibi kimselerin hangi tarafın, hangi bakanın devlet tecrübesi daha fazla ise işleri ona daha çok emanet edip gittiğini görmek mümkün. Ancak iki tarafın da belli bir devlet tecrübesi var ise ve belli bir bakış açısı oturmuş ise asıl kriz orada çıkmaktadır. Dolayısıyla bugün Amerikan hükümetinin yapılanmasına bakıp Pompeo da artık bir asker, her şey Pentagon’un gözüyle şekillenecek diye düşünmek çok yanlıştır. Tam tersine Tillerson ile Mattis arasındaki uyumun Pompeo ile Mattis arasında olacağını pek de düşünmüyorum.

Son olarak gelelim diğer bir yanlış algıya, adeta Amerikan yönetiminin askeri bazlı bir cuntaya dönüştüğü ve bir cunta şeklinde yönetilmeye başlanacağı söylemi ciddi anlamda gündemde. Bunun tersi bakış açısını Trump döneminin ilk ulusal güvenlik danışmanı olan Michael Flynn’in, ikinci danışman olan McMaster’ın ve son danışman olan John Bolton’ın mesleklerine baktığımızda anlamak mümkün. Göreve başladıktan kısa bir süre sonra vazifesinden ayrılmak zorunda kalan Flyyn bir korgeneral. Flynn’in yerine gelen McMaster ise yine bir general. Ancak John Bolton, çok kısa bir dönem ulusal muhafızlık yapmış, Amerika’nın BM Büyükelçiliği görevini üstlenmiş olan bir diplomat, akademisyen ve özel sektörde çalışmış bir isim. Eğer sorumuz ve konumuz Amerika’nın politikalarının askeri kökenli kimselerle sertleşeceği noktasıysa bu tamamen yanlış bir yaklaşım olur. Fakat Amerikan politikasının sertleşmesi mevzu bahis ise buna cevabım evet olur. Ama bu cevabım Bolton’ın askeri geçmişe sahip olmasından ötürü değil. John Bolton’ın askeri anlamda kendisinden çok daha tecrübeli olan McMaster ve Flyyn’den daha sert bir siyasi görüşe sahip olması ve Pompeo’nun kendisinden daha deneyimli ve rütbeli bir asker olan Mattis’e göre çok daha katı olmasından dolayı… Yani asıl mesele, askeri bir geçmişe sahip olmaktan ziyade söylemlerin ne kadar sert ve marjinal olduğu noktası.

 

Yazının Devamını Oku

İzolasyonist Başkanlar Savaş mı Çıkarır?

Geçtiğimiz günlerde Amerika’da önemli bir mesele gündeme geldi. Hem Türkiye’de hem de Amerika’da yapılan akademik araştırmalarda ve panellerde Amerikan tarihindeki bazı izolasyonist veya izolasyonist bakış açısıyla yönetime gelen başkanların söylemlerinin aksine, kendilerini Amerikan tarihinin en büyük savaşlarının içinde buldukları şeklinde bir tartışma konusu ortaya atıldı.

1897-1901 tarihleri arasında başkanlık yapan, izolasyonist söylemlere sahip olan ve başkanlığı esnasında İspanyol-Amerikan Savaşı patlayan William Mc. Kinley, yine izolasyonist söylemlerle gündeme gelen ancak akabinde Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla tartışılan Woodrow Wilson, Amerikan ekonomisini toplamak için “New Deal” planını ortaya atan ve kendini dünyanın en büyük savaşının içinde bulan Franklin D. Roosevelt… Bu örnekleri gündeme getirenler yine izolasyonist bir yaklaşım sergileyen Donald Trump’ın yeni bir savaşa, üçüncü bir dünya savaşına sebep olup olmayacağı konusunu da tartışmaya başladılar.

Bu tartışma başlamışken ve Amerikan tarihine de atıfta bulunulmuşken dikkat çekmek istediğim bazı hususlar var. Öncelikle, bu başkanlar arasında çok büyük benzerlikler mevcut. Mesela, bu liderlerin hepsi, büyük kaosların öncesinde Amerikan başkanlık koltuğuna oturmuşlardır. Buna Başkan Donald Trump da dahil. Birçoğu kendi atadıkları kabine üyeleri ile problemler yaşamışlardır. Örneğin McKinley, dört yıllık başkanlığı süresince, üç ayrı dışişleri bakanı ile çalışmıştır.

Burada sorulması gereken asıl soru, izolasyonist söylemlerin neticesinde mi büyük savaşlar çıkmıştır yoksa dünyada başlayan ayrışmanın ve ekonomik sıkıntıların kendi ülkelerine yansımasının neticesinde söz konusu başkanlara seçimleri kazandıran jargonun bu olması gerektiği gerçeğinden ötürü müdür? Ki kanaatimce böyledir…

Bahsi geçen örnekleri inceleyerek cevabı bulmaya çalışırsak öncelikle McKinley, 1860’lardan beri yeniden yapılanma (reconstruction) dönemini geçirmiş, kendi altyapısını kurmuş ancak değişen dünya düzeninde her ülkenin yaşadığı gibi sıkıntılar yaşayan, bilhassa Latin Amerika’daki ekonomi ve milliyetçilik tartışmalarının vuku bulduğu bir Amerika’da başkan olmuştur. Dolayısıyla söylemleri o günkü dünya konjonktürünün bir yansıması, seçilmek için uygulamak zorunda olduğu politikalardır. Netice olarak, 1898’de İspanya-Amerika Savaşı’nın başlaması, bilhassa Küba’daki Amerikan vatandaşlarının mağduriyetinin de etkisiyle Amerika için kaçınılmaz bir son olmuştur. Dolayısıyla bu bir söylemin neticesi değil, söylemin savaşa doğru giden süreci tetiklediği bir durum olmuştur.

Hatta ilginç bir örnek vermekte de fayda görüyorum. Bu örnek günümüze yorumlanabilir ve sizlere çok tanıdık gelebilir. William McKinley, bölgeden İspanyolları atmak gerektiğini ve içerinin sadece Amerikalıların gücüne bırakılması lazım geldiğini söylerken dönemin Dışişleri Bakanı olan William R. Day, tam tersine kucaklayıcı olmak ve ticari anlaşmalarla sıkıntıları müspet bir noktaya getirmek gerektiğinin kanaatindeydi. Fakat toplumun o günkü ekonomik yapısı ve siyasi duruşu Day’in söylemlerinden ziyade Başkan McKinley’in söylemlerine daha uygun olduğu için bu birliktelik çok uzun sürmedi ve Day görevinden alındı. Aynı durumu bugün Trump-Tillerson sürecinde gözlemlemek mümkün.

Woodrow Wilson başkanlığı da çok farklı değildir. Hatta çok ciddi tezatlıklar da ortaya koyar. Wilson, ABD ekonomisinin büyük önem arz ettiğini söyler. ABD’nin önce kendi içinde yenilenmesi gerektiğinden bahseder. Hatta hepsinden ziyade bugün Trump ile özdeşleştirilen meşhur “America First” sözünü ilk kez 1916 seçimlerinde Woodrow Wilson kullanmıştır. Bu söz, ekonomi ve göçmen politikalarından kaynaklanan tepkilere karşı seçmenden oy alabilmek için ortaya atılan bir söylemdir. Netice itibarıyla da bu söylem, Wilson’un iktidara gelmesinde çok büyük rol oynamıştır. Ancak yine o dönemin ekonomik şartları ve Wilson’un seçilmesinden önceki mevcut şartlar Birinci Dünya Savaşı’nın temellerini çoktan atmıştı ve ABD buna duyarsız kalamadığı için kendisini savaşta bulmuştu. Hatta izolasyonizmi savunduğu söylenen, “Dünya değil önce Amerika Birleşik Devletleri” diyen Wilson’un, Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra meşhur Wilson prensiplerini ve Versay sürecini yöneten, altı ay boyunca Paris’te olan ve Amerikan tarihinde ülkesinden en uzun süre uzak kalan başkan olduğunu da unutmamak gerekir.  Belki de ABD Senatosu’nun vetosu olmasaydı bugünkü Birleşmiş Milletler’in temellerini atan Milletler Cemiyeti’nin hala hayatta olduğunu görebilmek de mümkün olabilirdi.

Üçüncü örnek ise Franklin D.  Roosevelt… Warren G. Harding ile başlayan, Calvin Coolidge ile devam eden, son olarak da Herbert Hoover ile had safhaya ulaşan ve bir patlama olan büyük buhrana çözüm önerileriyle, yeni bir yaklaşımla iktidara geldi Roosevelt. “Önceliğimiz Amerikan ekonomisini toplamak olmalı.” diyen Roosevelt’in, kendini İkinci Dünya Savaşı’nda bulması, önceliğini ekonomiye, Amerika’ya ya da izolasyonist söylemlere bağlamasından kaynaklanmaz. Buradaki temel nokta, dünyanın zaten bu sonuca doğru giden yapılanmasında Roosevelt’in iktidara gelebilmek için söylenmesi gereken şeyleri söylemiş olması ve netice itibarıyla da Amerika’nın kendinden münferit olarak dünya savaşında yerini almak zorunda kalmış olmasıdır.

Özetle bahsi geçen örneklerin arasında Demokratlar olduğu gibi Cumhuriyetçiler de var ve aralarında pek çok benzerlik mevcut. Ancak bugün yapılan akademik tartışmalarda söz edilen, izolasyonist söylemleriyle, ki buna Donald Trump da dahil, iktidara gelen başkanların savaş çıkardığı savından ziyade, bu başkanların iktidara gelmek için halihazırdaki dünya konjonktüründe durumu gündeme getirmeleri, onların izolasyonist ve ekonomi odaklı bir başkan damgası yemelerine sebep olmuştur. Zaten arkasından gelen savaşlar da bu başkanların kişisel tercihleri olmayıp, onlar başkan olmadan çok daha önce temelleri atılmış olan ve altyapısı oluşmuş süreçlerin başkanlıkları döneminde vücut bulmuş halidir.

Yazının Devamını Oku

Öncesi ve Sonrasıyla Suriye Operasyonu

Daha iki hafta önce ABD Başkanı Donald Trump, “Suriye’de başarısız olmuşuz (Obama yönetimini kastederek), her şey kötüye gitmiş, oradan çıkmayı düşünüyorum.” dedi.

Üzerinden bir hafta geçmeden aynı sözü bir kez daha dile getirdi ve bu sefer bütün dünya medyası ABD’nin Suriye’den çıkma olasılığının ne kadar yüksek olduğunu ve ivmenin buraya doğru hareketlendiğini manşetlerine taşıdı. Ardından Suriye’de yaşanan kimyasal saldırı birdenbire tüm dünyada ciddi bir Suriye operasyonu ihtimalini gündeme getirdi. Önce Trump’ın “Her an vurabiliriz.” sözü, ardından İngiltere’nin meclis onayı aramadan Suriye’yi vurabileceği tutumu ve Fransa’nın bölgeye yönelik söylemleri bir araya gelince, yarın çıkılacağı söylenen Suriye’ye müdahale ihtimalini ortaya koydu.  Trump’ın bir gün ansızın, “Vurmaya henüz karar vermedik, vurmaya da biliriz.” sözünü sarf etmesinin üstünden 6 saat geçmeden Suriye’ye İngiltere, Fransa ve Amerika’nın ortak bir  füze saldırısı başladı.  Tabii yine BMGK kararı olmaksızın...

Bu noktada analiz yaparken üzerinde durmamız şart olan birkaç önemli nokta var: Birincisi şüphesiz ABD iç politikası. 

Her dış politika eyleminin ardından iç politikayı değerlendirme gerekliliğini her zaman vurgulamışımdır. Trump bu sözü nerede söyledi? Ohio’da, işçilere yönelik yaptığı bir konuşma esnasında... Amerikan ekonomisi ve güvenliğinden bahsederken Kore’de, Suriye’de ve dünyanın birçok ülkesinde Amerikan askerlerinin olduğunu ve onların bu ülkelerde hem maddi hem de manevi anlamda boşuna bulunduğunu ifade etti. Korunması ve asıl değerlendirilmesi gerekenlerin ABD ekonomisi ve sınırları içerisinde yer alan bölgeler olduğunu belirtti. Özetle iç politikaya ve kendi seçmenine yönelik popülist bir konuşma yaptı. Yani ana konu Suriye değildi. Bir hafta sonraki söyleminde Suudi Arabistan ile iptal edilmesi muhtemel bir ticari anlaşmayı ima ederek, bir nevi aba altından sopa göstermek suretiyle “Suriye’den çıkarız, eğer kalmamızı isteyenler varsa parayı da onlar ödesin.” diyerek Suudi Arabistan’a mesaj verdi. Yani yine Suriye’yi ya da dış politikayı değil ekonomiyi hesap ederek açıklama yaptı.

Bugün de Amerika’nın Suriye’den çekilmesini bir kenara bırakın, yapılan son açıklamada “Esad Suriye’de normal bir yönetim sergileyene kadar buradayız.” açıklaması ile süreç bambaşka bir boyuta geldi. Bu durumun altında yatan sebepleri değerlendirmekle başlayalım. Öncelikle bir hafta içerisinde Suudi Arabistan ile yapılan ticaret anlaşması iyi bir noktaya evrildi. Gelinen noktada ABD’nin, güçlenmekte olan Esad yönetimi, Hizbullah ve İran’ın önüne ket vurmak ve sırf Suudi Arabistan ile İran'ın arasındaki mezhepsel çatışmadan ötürü, 11 Eylül saldırılarında düşmanı olan El-Kaide’den türemiş pek çok örgütü neredeyse korumaya yönelik söylemlerine şahit olduk. Bu Trump’ın son dönem demeçlerinin önemli bir sebebidir.

İkinci nokta ise, kimyasal saldırıların ardından yapılan açıklamaların Suriye’de rejime değil, İran ve Rusya’ya yönelik olmasıydı. Tabii ki bunun Suriye ve dış politika ile alakalı önemli sebepleri var ama tek sebep bu değil. Rusya soruşturmasının kendisini iç politikada ciddi anlamda sıkıntıya sokmaya başlaması sebebiyle, Trump’ın Rusya’ya karşı tavır alma hamlesi daha önemli bir motif haline geldi. Ne kadar gerçekçi tartışılır ama Trump’ın nükleer anlaşma ile ilgili karar alma noktasında verdiği son tarih 12 Mayıs. Yani Suriye’ye yapılan çıkış, bu tarih yaklaşırken İran’ı da baskı altına alacak bir koz öne sürmek anlamına geliyor.

Üçüncü önemli nokta ise  Amerika, İngiltere ve Fransa’nın nasıl bir anda bir araya gelerek böyle bir askeri operasyon kararı aldığı. Bunun cevabını bulmak için veliaht Prens Selman’ın son dönemlerde arka arkaya yaptığı Amerika, İngiltere ve Fransa ziyaretlerine bakmak lazım. Bu operasyon en az bir iç politika hamlesi olduğu kadar Suudi Arabistan’ın çağrısıyla da yapıldı. Hedefteki ise Suriye değil İran. İran-Suudi Arabistan kamplaşması ilk kez süreci bu kadar net olarak Ortadoğu dışından bir müdahale olabilecek duruma getirdi. Zaman bu sürecin daha da sertleşeceğini bizlere gösterecek.

Son olarak değinilmesi gereken nokta ise BM’nin git gide kaybolan rolü. Tabii ki beraberinde uluslararası hukukun da kullanılamaz oluşu. Artık gücü olan kimse BMGK kararlarına bakma ihtiyacı hissetmiyor.  “Güçlüyüm, yaparım.” diyerek istediği yeri vuruyor. Daha da önemlisi, bir dönem uluslararası barışı tesis etmek için kurdukları bu büyük örgütü elleriyle yok ediyorlar,  önemsizleştiriyorlar. Düşünün konvansiyonel silahlarla hayatını kaybeden milyonlardan bahsediliyor. Ancak kimsenin sesi çıkmıyor. Kimyasal silah kullanımının ihtimali bile süreci bu duruma getiriyor.  Kimyasal silah olmadan ölen milyonlar ne olacak bir düşünün. Adaletsizlik, hukuksuzluk git gide egemen oluyor dünyada.  Bu durumun sonu büyük çıkmazlar doğuracak.

Tekrar Amerikan iç politikasına gelecek olursak…

Yazının Devamını Oku

Afrin ve Menbiç Sürecinde Son Dengeler

Türkiye’nin Afrin operasyonuyla beraber Türk-Amerikan ilişkileri had safhada bir gerginlik noktasına ulaştı. 1 Mart tezkeresinden bugüne kadar, Obama’nın seçildiği ilk birkaç yılı bir kenara koyarsak, aslında ilişkilerin çok da iyiye gittiğini söyleyemeyiz.

Bilhassa FETÖ hadisesi, Barzani’nin bağımsızlık referandumu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’nin güneyinde 30.000 kişilik bir sınır güvenlik ordusu kurma söylemi, vize krizi, YPG-PYD’ye silah yardımı, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi birçok konu gündeme geldiğinde, Türk-Amerikan ilişkileri belki de şu ana dek hiç olmadığı kadar gergin bir noktaya geldi. Bütün bu süreçleri tek tek incelediğimizde, ABD ve Türkiye arasında birçok ziyaret ve görüşme olmasına rağmen, durumun pek de değişmediğini ve hatta sorunların artarak devam ettiğini görmekteyiz.

Açık konuşmak gerekirse Tillerson’un ziyareti Türk-Amerikan ilişkilerinde iyiye doğru gidiş sinyali veren önemli bir kırılma noktasıydı. Tabii ki öncesindeki McMaster ile İbrahim Kalın’ın görüşmelerini de göz ardı etmemek lazım. Normalden uzun süren toplantılar ve alıştığımız diplomatik girişimlerin ötesinde gerçekleşen görüşmeler sonunda, herkesin merak ettiği soru ilişkilerin yeniden normal seyrine gelip gelmeyeceğiydi. ABD bu kadar zamandır kendine ortak gördüğü YPG-PYD’den vazgeçerek Türkiye’nin “YPG-PYD orada kalırsa gireriz.” dediği Menbiç’ten çıkacak mıydı? Ya da Türkiye Menbiç konusunda geri adım mı atacaktı?

Öyle kritik öyle ödün verilemez bir noktaya gelindi ki, gerek Tillerson’un gerek Çavuşoğlu’nun ortak komisyonlar kurulması yönündeki sözleri kamuoyu ve uzmanlar nezdinde “Acaba top yine taca mı atılıyor?” görüşünü hakim kıldı. Ancak geçtiğimiz günlerde yaşadığımız iki önemli gelişme uzun zaman sonra Türk-Amerikan ilişkilerindeki ivmenin her şeye rağmen olumlu bir noktaya geldiğinin göstergesi oldu. Bunlardan biri, Türkiye’nin yaklaşık 7 milyar dolar değerindeki 30 adet “787-9 Dreamliner” tipi uçağı BOEING firmasından alım sürecini tamamlamasıydı. Bundan daha da önemlisi, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nauert’in bu konuyu kendi Twitter hesabından Türk-Amerikan ilişkilerinin müspet bir ilerleyiş göstergesi olarak duyurması oldu. Bu çok alışık olduğumuz bir durum değildi. Demek ki Beyaz Saray da ticari ilişkilerin gelişmesine ciddi bir anlamda önem veriyor.

İkinci nokta ise, gerek Çavuşoğlu’nun gerekse Tillerson’un yapmış olduğu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, YPG-PYD güçlerinin ABD’nin de desteğiyle Menbiç’ten çekileceği ve bu bölgenin güvenliğinin Türk-Amerikan ortaklığında sağlanması hususuydu. Ancak açıklamalar çok yeni ve taze, hatta tam bir mutabakat olduğunu da söylemek zor. Ama şu bir gerçek ki, Amerika’nın istediği gibi Türkiye Menbiç’e geniş kapsamlı bir operasyon yapmayacak ve Türkiye’nin istediği gibi de YPG-PYD Menbiç’te kalmayacak. Ayrıca, bölgenin güvenliği de iki ülke tarafından sağlanacak. Bu noktadan baktığımızda süreç, başlı başına Türkiye-Amerika ilişkileri açısından çok olumlu bir gelişme. Yalnız iki faktörü gözden kaçırmamak lazım. Bunlardan ilki, Amerika’da gerçekleşen görev değişikliği. Basına uzun süredir yansıdığı gibi bu süreçlerde en önemli rolü oynayan kişilerden biri McMaster, diğeriyse Tillerson’du. Şimdi akıllardaki soru, McMaster’ın görevden alınma ihtimalinin ve Tillerson’un görevden alınmış olmasının ikili ilişkileri ve varılan mutabakatı nasıl bir sürece doğru götüreceğidir.

İkinci önemli faktör ise Rusya. Hatırlayalım ki, Tillerson’un Türkiye ziyaretinden hemen sonra yapılan olumlu açıklamaların ardından kısa bir zaman zarfı içerisinde Esad güçleri Afrin’e doğru yürümüştü. Kimine göre bu münferit bir hareket, kimine göre ise planlı bir gözdağıydı. Buradaki asıl nokta, Menbiç’teki Türk-Amerikan yakınlaşmasının Rusya ve Esad yönetimi tarafından nasıl bir tepkiye yol açacağının doğru hesaplanmasıdır. Nasıl Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması ABD açısından bir güvenlik sıkıntısı doğuruyorsa, Türkiye’nin Amerika ile olan gergin ilişkilerini düzeltmesi ve hatta Menbiç konusunda mutabakata varması Rusya açısından tehlikeli bir yakınlaşma olarak görülebilir. Bahsettiğim üzere, bunlar için henüz çok erken ama çok açık ve net bir gerçek var ki, hangi tarafla ilişkileri düzeltirseniz düzeltin diğer taraftan gelecek olan reaksiyonlara hazırlıklı olmak gerekiyor.

 

Yazının Devamını Oku

Tillerson’un ardından…

Amerikan Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’u görevden aldığını ve yerine CIA Başkanı Mike Pompeo’yu getirdiğini açıkladı.

Bu konuyla ilgili söylenecek ve yazılacak onlarca şey var. Ancak ilk olarak, bu görevden alma hadisesinin hem Amerikan siyasetine hem de Trump’a olan etkilerinden bahsetmek faydalı olacaktır. Tillerson, neredeyse 128 yıldır, 1981-82 tarihindeki Alexander Haig’ın istifasını ve birkaç örneği daha  kenara koyduğumuzda, Dışişleri Bakanlığı’nda dört yılını tamamlayamayan nadir isimlerden biri haline geliyor. Bilhassa, hadiseye 1945 itibarıyla bakıldığında, bu çok istisnai bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Trump, göreve geleli henüz 1,5 yıl olmasına rağmen yaklaşık yirminci üst düzey değişikliğini yaptı. Bu durum, Andrew Jackson döneminden sonra neredeyse bir ilk. Aslında, Trump’ın sürece yaklaşımı ve gerçekleştirdiği kabine değişiklikleri başlı başına bir tez konusu haline gelebilecek nitelikte.

Tillerson’un görevden alınması hadisesine baktığımızda herkesin üzerinde durduğu bir kanaat ve iki klişeden bahsetmek gerekmektedir. Bunlardan ilki, asker kökenli olan Pompeo’nun sert söylemleriyle iş dünyası geçmişi olan Tillerson’a göre Amerikan dış politikasını daha da sertleştireceği. Üzerinde durulan ikinci nokta ise, Pompeo’nun göreve gelmesiyle birlikte, asker kökenli James Mattis’in yönetimindeki Savunma Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı’nın işbirliği içerisinde çalışmalar yürüteceği söylemidir. Açıkça söylemek gerekirse, ikisinin de pek doğru yaklaşımlar olduğu kanaatinde değilim. Nitekim Pompeo, Amerikan dış politikasını sertleştirmek için değil, halihazırdaki sertleşen dış politika sonucunda bu pozisyona geldi. Yani Pompeo, politikaları değiştirmek için değil de değişmiş politikaların mahsülü olarak göreve geldi. Diğer bir deyişle, üzerine konuşulan olasılıkların sebebini yaratmak için değil, bir sonucu olarak oraya geldi.

Trump, son dönemde atmış olduğu adımlar ile kararsız olan seçmeni kazanmaya yönelik olmaktan ziyade, kendisini iktidara getiren seçmen tabanını sağlamlaştırmak için sert söylemlerini hayata geçirmeye başladı. Özellikle, yeni çıkardığı vergi kanunundan sağlık reformuna, çelik ve alüminyum ithalatında uygulanacak güncel kotalardan uluslararası anlaşmalara kadar pek çok konuda Amerikan ekonomisini ve buna bağlı olarak da dış politikasını kapalı bir noktaya getirmeye başladı. Diğer bir deyişle, dış politikayı bile Amerikan üreticisini ve sanayisini kalkındırma tezine dayandıracak bir noktaya soktu. Netice itibarıyla, Tillerson’un adil ve dengeli dış ticaret yaklaşımı Trump’ın iç politikada kullandığı söylemlerin devamı olmaktan çıktı. Dolayısıyla da bahsettiğim üzere, bundan sonra sertleşecek olan dış politikanın değil de zaten sertleşmiş olan politikaların bir simgesi olarak Pompeo göreve gelmiş oldu. Pompeo’nun göreve gelişiyle ilgili bir dipnotu eklemekte fayda var. Dışişleri bakanının göreve gelmesi için “% 50 + 1”  yani 51 senatörün oyu gerekmektedir. Halihazırdaki 100 senatörün 51’i Cumhuriyetçi ve 47’si Demokrat olmakla birlikte, Angus King ile Bernie Sanders bağımsız senatörler olarak demokrattan daha demokrat duruşa sahip, demokrat kökenli kimselerdir. Dolayısıyla Senato’da 51’e 49’luk bir dengeden bahsedebiliriz. Ancak oranın 50’ye 50 olması halinde ise Amerikan Başkan Yardımcısı Mike Pence’in eşitlik bozucu oyuyla Pompeo’nun dışişleri bakanlığı yine onaylanmış olacaktır. Fakat bir ihtimal daha mevcut ki,  2 cumhuriyetçi senatörün onay vermemesi Pompeo’yu dışişleri bakanlığından edebilir. Peki bu durum çok olası mı sorusunu sorduğumuzda, Pompeo için bu ihtimalin sözkonusu olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü, Pompeo zaten CIA Direktörü olarak daha önce de aynı senatodan onay almıştı. Ancak Pompeo’nun yerine düşünülen Gina Haspel için durum biraz daha farklı. Haspel’in birçok selefine göre, CIA içinden geliyor olması ve CIA’in ilk kadın direktörü olması onun için bir avantaj ve sempati uyandıracak bir unsur. Ancak işkence yanlısı tutumu nedeniyle daha önce CIA içinde Gizli Operasyonlar Servisini yönetmesi için aday gösterildiğinde Senato İstihbarat Komitesi Üyesi Dianne Feinstein’in vetosuna maruz kalmak suretiyle onay alamamıştı. Dolayısıyla bu durum Haspel’in pozisyonunu Pompeo’nun onayından daha da zor bir noktaya sokuyor.

Bu bilgileri verdikten sonra gelelim ikinci klişeye: Artık Pentagon ile Dışişleri Bakanlığı’nın daha iyi çalışacağı yaklaşımı. Bu yaklaşımın nedeni ise iki birimin başında da asker kökenli yöneticilerin olması. Ancak alışılagelen bu söylemin aksine Pentagon ile Dışişleri arasında gerginliğin artacağı ve daha büyük bir rekabet olacağı kanaatindeyim. Bu düşüncemin gerekçesi ise oldukça net. Tillerson, devlet geleneğine ve hariciyeye çok da hakim olmayan, dışişlerini belli noktalarda Pentagon’un gölgesinde yürütmüş bir iş adamıydı. Ayrıca birçok dışişleri atamasını dahi yapamadığı herkes tarafından bilinen bir mevzu. Oysaki Pompeo, gerek CIA başkanlığı yapmış olması, gerekse askeri tecrübesiyle devleti bilen ve devlette çalışmış bir figür. Asker kökenli olmasından dolayı da artık Mattis’e denk bir bakan olarak Amerikan politikasında söz sahibi olacak. Dolayısıyla bu durumun, Mattis ve Pompeo arasında bir işbirliği yaratmaktan ziyade, iki ismin daha önce gerçekleştirmiş olduğu söylem ve ifadelere de baktığımızda Trump üzerinde etkinlik kurma çabası ve bir ego savaşını karşımıza çıkarmasını muhtemel hale getirmektedir. Diğer bir deyişle Pompeo’nun atanması durumunda ABD yönetiminde daha gergin, tansyionu yüksek ve birçok noktada çatışmaya daha müsait bir süreç görmek mümkün. Hele, karar alım süreçlerinde çok ciddi anlamda dengesizlikler olduğunu hesap ettiğimizde bu süreç Amerikan dış politikasını daha da dengesiz bir hale getirebilir.

Yazının Devamını Oku

Kudüs

ABD Başkanı Donald Trump, birçok kimseye göre sürpriz olarak adlandırılan ama aslında sinyallerini çok uzun zamandır verdiği bir karara imza attı. Bu, ABD’nin Tel Aviv’deki Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınmasıydı. Karar alındığı andan itibaren sebebine ve alt yapısına ilişkin farklı yorumlar duyduk. Ama öncelikle bu kararın alınma sürecine giden yolda meydana gelen gelişmeleri ve bu meselenin neden önem arz ettiğini, tarihsel olarak açıklayalım.

1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 181 sayılı kararıyla bir Arap, bir Yahudi devletinin kurulması kabul edildi. Bu plan içerisinde - 47 Planı diye de tabir edilir- İsrail’e o gün verilen toprakların sınırları belirlendi. Bu topraklar içinde başta Kudüs olmak üzere, İsrail’in bugün sahip olduğu toprakların çoğu yer almamaktaydı. Mısır, Ürdün, Lübnan, Irak ve Suriye gibi ülkeler bu sürece itiraz ederek İsrail’e karşı saldırıya geçtiler. Netice itibariyle İsrail, bu savaşın sonunda topraklarını Genel Kurul’un 181 sayılı kararında belirtildiğinden daha fazlasına çıkartarak, sahil şeridi ve Necef ile Kudüs’ün batısının kontrolünü sağlamış oldu. Ardından 1956 yılında “Süveyş Krizi” ve 1967’de “Altı Gün Savaşı” yaşandı. Bu savaşlardan bilhassa “Altı Gün Savaşı” sonunda İsrail yine BM’nin 181 sayılı kararı ile kendisine verilen toprakların çok daha ötesine giderek Kudüs’ün tamamını ele geçirdi. Bu savaşa kadar Batı Kudüs İsrail yönetiminde, Doğu Kudüs ise Ürdün yönetimindeydi.

Bugünkü Mescid-i Aksa da o yıllara kadar Ürdün topraklarıydı. Hatta ilginç bir bilgidir ki Kubbet-üs Sahra’nın restorasyon çalışmalarını yaptıran bugünkü Ürdün Kralı II. Abdullah’ın babası Kral Hüseyin’di. Savaştan sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararında, İsrail’in 1967 Savaşı’nda elde ettiği topraklardan çıkması gerektiği kabul edildi. Bu toprakların içinde Doğu Kudüs de vardı. O günden itibaren, gerek Camp David görüşmelerinde gerekse 1990’lı yıllardaki Oslo süreçlerinde İsrail-Filistin sorunlarına kalıcı çözüm için ABD tarafından büyük uğraş verildi. Ancak her defasında İsrail, 1967 öncesi sınırlarına geri dönmektense daha fazla toprak alarak ve başka sorunları (yerleşimler ve su meselesi) bu çözümsüzlük sürecine katarak hareket etti.

Burada şu soruyu sormak gerekir: O zaman bugünkü yaşadığımız problem nedir ve neden kaynaklanmıştır?

Birincisi, İsrail’in meclisi olan Knesset ve bütün idari binalar Kudüs’de olmasına rağmen  Kudüs, BM nezdindeki statüsünden dolayı uluslararası kamuoyuna göre bir kısmı Filistin’e ait olduğu kabul edilen bir şehirdir. Çözüm sürecinin sekteye uğrama ihtimalinden ötürü, ABD dahil çoğu ülke büyükelçiliklerini yani resmi temsilciliklerini, Tel Aviv’de tutmayı tercih etmişlerdir. Bütün bu ülkelerin içinde bilhassa Amerika’nın önemi çok büyüktür. Çünkü ABD, gerek Camp David’de gerekse Oslo’da sürekli arabulucu ülke durumunda olduğundan, büyükelçiliğinin Tel Aviv’de olması, belki her ülkeden daha büyük bir öneme sahiptir. Ancak 8 Kasım 1995’te ABD Kongresi’nde onaylanmış 104-45 sayılı tasarının 14. maddesinde, dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Warren Christopher’a 257 milletvekilinin imzası ile Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı ve ABD Büyükelçiliği’nin bir an evvel Kudüs’e taşınması gerektiği tavsiyesi iletilmiştir. Aynı tasarının 13. maddesinde ise 93 senatörün imzası ile büyükelçiliğin Kudüs’e konumlandırılması gereği aktarılmıştır. Bu taşınmanın en geç 1999 yılına kadar tamamlanması da bu tasarıda yer almıştır. Daha da açık söylemek gerekirse; ABD ne büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma ne de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını bugün verdi. Sadece 1995’te alınan ancak krizleri önlemek ve barış sürecine ters etki yapmamak için diğer başkanlar tarafından ertelenen bu karar, Trump tarafından uygulamaya kondu.

Bu ertelemenin belki de önemli bir örneğini 2008 yılında Barack Obama’da görmüştük. Obama AIPAC’de yapmış olduğu bir konuşmada Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş ancak konuyla alakalı resmi bir karar almamıştı. Yine daha önce hem Bill Clinton’ın hem de G. W. Bush’un seçim öncesi benzer vaatlerde bulunup gerçekleştirmediklerini biliyoruz. Buradan yola çıkarak önce şunu görmekte fayda olduğunu düşünüyorum: Trump seçimlerde belki hiçbir Amerikan başkanının dile getirmediği kadar İsrail’e dönük olumlu politikalardan bahsetti. Bu vaatlerin en önemlilerinden bir tanesi de, büyükelçiliğin Kudüs’e taşınacağıydı. Peki neden bugün? Neden şimdi? Trump aynı Obama’daki gibi kararı erteleyebilme ihtimali varken neden bu kararı ani bir şekilde aldı? Bunun cevabını yine dış politikadan çok Amerikan iç politikasında bulabiliriz. Trump, iç politikada aslında bu hamlesiyle bir taşla birkaç kuş vurmayı hedefledi. Vergi reformu ile elini güçlendiren Trump, karşısında iki büyük sıkıntının olduğunun farkındaydı. Bunlardan ilki; göreve geldiği ilk günden beri verdiği vaatlerinin hemen hemen hiçbirini tutmadığına dair yapılan eleştiriler, ikincisi de bilhassa Michael Flynn’in suçlarını kabul etmesiyle alevlenen Rusya soruşturmasının kendisini iyice kenara sıkıştırmasıdır.

Trump aldığı bu kararla, seçim vaatlerinden biri olan, hem de hiçbir başkanın barışı bozmamak adına harekete geçmediği bir meseleyi tamamen iç politikadaki bir kazanım uğruna hayata geçirmiştir. Diğer bir hedefi de gittikçe artan muhalefete karşı, arkasına almak istediği Yahudi lobisiyle, finans, medya ve kamuoyu desteğini çoğaltarak Kongre’deki gücünü arttırmak istemesidir. Bununla birlikte gerek Washington DC’deki düşünce kuruluşlarında, gerek medyada, gerekse Kongre’deki Yahudi kökenli Amerikan vatandaşlarının çoğunun alınan bu kararı desteklemediğini görmek mümkündür. Hatta önde gelen bazı isimlerin barışa sekte vuracağı ile ilgili ciddi eleştirileri de oldu. Bunun Trump’a iç politikada ne kadar artı ya da ne kadar eksi getireceğini ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz…

Bunlar dışında daha detaylı hesaplar yapanlar da var. Mesela, Rusya soruşturmasının içinde bulunan komisyondaki toplam altı Demokrat senatörün ikisi Yahudi kökenlidir(Dianne Feinstein, Ron Wyden). Aynı zamanda Robert Muller’ın ekibine geçtiğimiz aylarda dahil olan Andrew Goldstein, Aaron Zelinsky ve Andrew Weissmann gibi Yahudi kökenli savcıların davaya etkisi ile ilgili yorum yapanlar da var. Peki Trump’ın hesabı bu kadar detaylı mıdır? Çok sanmıyorum. Çünkü tekrar söylemek gerekirse, Amerika’daki Yahudi toplumunun gerek önde gelenleri, gerek toplumun her bireyi bu kararda çok da mutabık değil. Ciddi anlamda eleştirenler olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Peki dünyadan gelecek tepkileri Trump nasıl hesapladı ya da hesapladı mı? Genel duruma baktığımızda Mısır’daki yönetim Amerika’ya karşı ağır tepki gösterebilecek bir durumda değil, Suudi Arabistan’la ise silah anlaşması mevcut ki Suudi Arabistan'ın Yemen'de yaşananlar ve İran’la olan gerginlikler sebebiyle bu konunun üzerine çok da fazla yoğunlaşması mümkün değil. Ürdün de aynı şekilde. Lübnan’daki kaotik durum, Suriye ve Irak’ın kendi derdine düşmüş olması, kanaatimce Trump’a tepkilerin minimum seviyede olabileceğini düşündürdü. Ancak önemli bir husus var ki Kudüs sadece Müslümanlar için değil Hristiyanlar için de önemli bir toprak. Bu bağlamda en büyük eleştirilerden biri Papa’dan gelirken, İngiltere Başbakanı Theresa May, Trump’ın bu kararına katılmadığını ve bu durumun iki devletli çözümü zorlaştıracağını söyledi. Gelen eleştirilerden bir diğeri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Kudüs’ün ABD tarafından tek taraflı olarak İsrail’in başkenti ilan edilmesinin kötü bir fikir olduğunu dile getirmesi” oldu. Kısaca bu karar, Trump’a iç politikada bir-iki puan kazandırsa da –o da meçhul- İsrail’den başka hiçbir ülkeden “İyi yaptınız.” desteğinin gelmemesi, dış politikada ne kadar doğru bir hamle yapılıp yapılmadığını gösterecektir. Ama net olarak şunu söylemekte fayda görüyorum: Yıllardır ABD, her daim İsrail’e daha yakın olarak değerlendirilmişse de, İsrail-Filistin sorununun önemli bir arabulucusu ve tarafsız bir süper güç olarak görülüyordu. Bugün tarihe düşülecek en büyük not maalesef ki bu arabulucunun Birleşmiş Milletler kararını, uluslararası toplumu yok sayması ve masanın iki tarafında oturan barış süreci taraflarından birine ağır bir meyil göstermesidir. ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması kararının ABD’nin kısa ve orta vadede bu süreçteki liderliğini nasıl bir noktaya getireceğini hep birlikte göreceğiz…

Yazının Devamını Oku

Trump’ın Kaç Yılı Kaldı? 1, 3, 7…

ABD Başkanı Donald Trump, gerek ön seçim sürecinde gerek seçim esnasında, gerekse seçim biter bitmez yaşadığı birçok hadise ile büyük sürprizler yarattı. İhtimalleri alt üst eden, toplumu kucaklaması beklenirken radikal kararlarla daha çok sertleşen Donald Trump, koltuğa oturduğu ilk günden beri herkese aynı soruyu sordurmaya başladı: “Trump kaç yıl başkanlık yapacak?”

ABD’de her başkan seçildiğinde istisnasız, “Görev süresi dört yıl mı, sekiz yıl mı olacak?” sorusu sorulur. Oysa Trump için ihtimaller biraz daha fazla. Önce birinci yılını doldurmak üzere olan Donald Trump’ın durumunu genel hatlarıyla değerlendirelim. İlk aldığı kararlardan biri olan altı Müslüman ülkeye uygulanacak seyahat yasağı, neredeyse bir yıl boyunca Amerikan yargısı tarafından durduruldu. Kabine atamaları normalden daha geç gerçekleşti. İş dünyasından ya da asker kökenli yaptığı atamalarda siyasi tecrübe eksikliği göze battı. Bu atananlar koltuklarına yeni oturmuştu ki, ya Sağlık Bakanı Tom Price gibi istifa ettiler ya da Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn gibi görevden alındılar. Yani diğer bir deyişle Trump’ın kabinesinde mütemadiyen bir dengesizlik ve oturmamışlık baş gösterdi.

“Meksika’ya duvar öreceğim.” dedi, söylemler dışında herhangi bir adım atılmadı. Bu konuda birçok kimse tarafından ciddi anlamda eleştirildi. “Obama’nın sağlık reformu tasarısını yırtıp atacağım.” dedi, Cumhuriyetçilerin bile tam desteğini sağlayamadı. Bunun üzerine “executive order” adı verilen başkanlık kararnamesi ile bu sürece bir ket vurdu. Kuzey Kore’nin nükleer denemelerine ilk günden beri karşı ve müdahaleye hazır olduğunu söyledi. Denemeler devam ediyor, ancak müdahaleyi bir kenara bırakalım eleştiri tonu bile azalmaya başladı.

Bunlar sadece geçtiğimiz yıla kısaca bir baktığımızda aklımıza gelen birkaç önemli mesele.  Bu meselelerden dolayı Donald Trump’ın birinci yılını bitirdiğinde halk nezdindeki güvenoyu, son yüzyıldaki başkanlar içinde belki de en düşüklerinden biri olarak tarihe geçti. Tam da bu aşamada Trump’ın yönetimsel sıkıntıları, başladığı günden beri karşısındaki sert muhalefet, bahsettiği vaatlerin hemen hemen hiçbirini hayata geçirememiş olması, üç sene daha başkanlık yapıp ikinci döneme aday olamayacağı ya da olsa bile seçimi kazanamayacağı kanaatini birçok kimsede oluşturdu. Önemli şirketlerce yapılan anketleri incelediğimizde Trump’ın, son üç ABD başkanı içerisinde en düşük kamuoyu desteğine sahip olduğunu da görmekteyiz.

Bir de bu tabloyu haksız çıkarabilecek hadiselere göz atalım.

Donald Trump’ın ciddi anlamda desteklediği yeni vergi yasası, Amerikan kamuoyunun geçtiğimiz günlerde en önemli gündem maddelerinden biriydi. Cumhuriyetçi Parti’nin içerisinde dahi Trump’ın bu yasayı doğru savunamadığını söyleyenlerin olmasına rağmen tasarının meclisten geçmesi, Trump’a hem güç hem de ivme kazandıracaktır.

Dikkat çeken başka bir hadise de aradan on ay geçmiş olmasına rağmen Amerikan yargısı mani olduğu için askıda bekleyen seyahat yasağının Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından onanması ve uygulamanın hayata geçirilmesinde bir sakınca görülmemesiydi. Dolayısıyla bu durum Trump’ın elini güçlendiren ikinci bir başarı olarak gündeme geldi.

Trump döneminde ABD’nin ekonomik durumuna göz attığımızda ise işsizlik oranlarının Obama’nın son yılına kıyasla azalma eğiliminde olduğunu görüyoruz. Öte yandan ekonomik büyüme rakamlarına baktığımızda da büyük bir değişimin yaşanmadığını gözlemliyoruz. Yani ekonomik anlamda büyük bir gelişme olmamasına rağmen bir dibe vuruş senaryosu da mevzu bahis değil. Obama dönemindeki stabil gidiş Trump döneminde de devam ediyor. Buna politikada “devlet devamlılığı” denir. Bu örnekler, Trump için Demokrat Parti tarafından seçim döneminde iddia edilenin aksine ekonomide ters bir etki olmadığı gerçeğini de gözler önüne seriyor.

Buradaki ilginç nokta ise, birbirini savunma politikaları konusunda fazlasıyla eleştiren iki başkanın silah ihracatı oranlarına baktığımızda yine eylemlerinin paralel gitmesidir. Bildiğiniz üzere Obama’nın başkanlığı döneminde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan tarihinin en yüksek silah ihracatı gerçekleşmişti. Trump döneminde ise, başkanlığının henüz bir yılı dolmamışken, Obama’nın son yılındaki silah ihracatı hacminin üstüne çıkılmıştır. Bütün bu veriler değerlendirdiğinde, Trump’ın önümüzdeki üç seneyi bu ivmeyle götürmesi ve bazı yeni kazanımlar eklemesi ihtimali, Trump’a karşı umutsuz bir bakış açısına sahip Cumhuriyetçilerde onun yedi sene daha başkan olabileceği umudunu yeşertmeye başladı.

Yazının Devamını Oku

İran - Türkiye İlişkileri

Üniversite hayatıma yeni başlamışken Ortadoğulu ünlü bir profesörün verdiği konferansı dinlemeye gitmiştim.

Profesör, konferans esnasında hayatım boyunca aklımda kalacak önemli bir söz söyledi: “Türkler, Persler, Araplar ve Yahudiler Ortadoğu’daki dört ayaklı bir masanın birer ayağıdır. Tarih boyu Ortadoğu masasının sağlam ve düzgün durabilmesi için bu ayakların birbirleriyle olan dengesi çok önemlidir”. Katılırsınız ya da katılmazsınız, ama bu enteresan bir tespittir. Bugün, bu dört ayaktan İskit-Sakalar’a kadar giden, Darius, Kiros’a kadar uzanan, Medlere, Ahamenişlere, Partlara, Sasanilere, Safevilere, Kaçkarlara ve bugünkü modern İran’a kadar varan Aryan devlet ve toplumlarının hepsiyle Türkler ve Türk devletleri arasında savaş, barış, ticaret, müzakere ve ittifaklar yoluyla her zaman ciddi bir diyalog var olmuştur. Belli dönemlerde birbirlerinin en büyük düşmanı olmuş ve büyük gerginlikler yaşamışlardır, bazen de güçlü dostluklar kurup önemli ittifaklar yapmışlardır.

Persler ve Türkler iki büyük toplumdur. Kurdukları devletler, yaşadıkları coğrafya ve sahip oldukları kültür bu iki toplumu binlerce yıldır bir arada tutmuştur. Modern Ortadoğu tarihine baktığımızda; İran ile Türkiye arasındaki önemli farklardan biri iki Müslüman ülke olmalarına rağmen birinin Şii, diğerinin ise Sünni ağırlıklı toplumlar olmasıdır. Bu fark kimi zaman iki ülkenin siyasi anlamda bölgesel rekabetine, kimi zaman da bölgedeki bazı oluşumlardaki politikalarına doğrudan etki etmiştir. Ancak ne İran Türkiye’de, ne de Türkiye İran’da bir savaş olmasını ister. Aynı zamanda Türkiye’ye ya da İran’a yapılabilecek bir dış müdahaleyi iki ülke de kabul etmez. Örneğin, İran’ın nükleer bir güç haline gelmesi Türkiye tarafından arzu edilen bir süreç değildir, ama bu nükleer gelişim sürecinin başka ülkeler tarafından askeri çözümlerle önüne geçilmesi de Türkiye’nin hiçbir zaman tercihi olmamıştır. Çünkü iki ülkenin herhangi birinde ortaya çıkabilecek huzursuzluklar, tarihsel bağlardan dolayı ticari, siyasi ve sosyal olarak birbirlerini etkileyebilecek etkiye sahiptir.

Yönetim şekilleri, mezhepleri, dinleri, rejimleri ne olursa olsun, kanunları nasıl şekillenirse şekillensin bu iki bölgesel güç arasındaki bağlar çok eskiye dayanır. Tekrar ediyorum, Türkiye İran’ın nükleer adımlarını istemez; çünkü bu durum dengelerde bozulmaya yol açar. Ne İran Türkiye’nin, ne de Türkiye İran’ın ekonomik olarak birbirinden çok daha fazla gelişmesini istememekle beraber iki ülke de asla birbirinin krize girmesinden haz etmez; çünkü her ikisi de birbirleri için çok önemli birer ekonomik pazar konumundadır.

 

Türkiye,  NATO üyesi, Avrupa ile Asya’nın köprüsü olan, Batılı bir ülkedir. İran ise önemli bir enerji devi, Ortadoğu’nun Asya’ya açılan kapısı ve büyük bir denge unsurudur. İki ülkenin  farklı zenginlikleri ve tarzları, bu iki ülkenin gücünü farklı şekillerde tepeye çıkarır ve birbirleriyle olan ittifaklarını daha farklı bir noktaya getirir.

Türkiye hiçbir zaman Amerika İran’a müdahale etsin istemez; buna karşın İran, Rusya ile çok yakın olup Türkiye’ye karşı bir tavır almak da istemez. Kısacası, bu iki ülkenin ilişkileri dengeden ve karşılıklı tarihsel bir bağdan ibarettir. Örneğin, Irak’taki Telafer meselesini ele alalım. Herhalde İran, Haşdi Şabi güçlerinin Telafer’deki ilerleyişinden çok da şikayetçi değil, ancak Türkiye bu konudan gayet mutsuz ve şikayetçi bir durumda. İki ülkenin Telafer konusundaki farklı düşüncelerine rağmen Kuzey Irak’taki referandum meselesi iki ülkeyi milli güvenlik noktasında bir araya getirdi. Hatta o denli önemli bir noktaya getirdi ki 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi’nden beri ilk defa İran’ın bir genelkurmay başkanı Türkiye’ye ziyarette bulundu.

Diğer yandan, İsrail ile İran birbirlerini mütemadiyen tehdit eden iki devlettir. İran’ın İsrail’i ortadan kaldırmakla tehdit ettiği bir dönemde, Türkiye ile İsrail  1997 yılında F-4E Fantom uçaklarının modernizasyonu konusunda en üst düzeyde işbirliği içerisindeydi. Aslında bütün bu tarihsel ve mevcut durumdan çıkarmak istediğim netice çok basit: İster ABD olsun, ister Rusya, ister Çin, ister Avrupa Birliği olsun… Belli noktalarda bazıları Türkiye ile iyi ilişki içerisinde olsun, belli noktalarda bazıları İran ile. Bir gerçek vardır ki İran-Türkiye arasında  had safhada gerginlik yaşansa da ve iki ülkenin ilişkilerini kötüye götürmek için bunu körükleyenler olsa dahi İran-Türkiye ilişkileri kopamaz ve yok olamaz. Daha da net bir tabirle; bu iki ülkenin olduğu coğrafyada her zaman Türkiye’nin istediği olmayabilir, her zaman İran’ın istediği de olmayabilir, ama iki ülkenin de istemediği hiçbir zaman olamaz.

 

Yazının Devamını Oku

Kuzey Irak’taki referandum

Kuzey Irak’ta yapılması muhtemel referandum Ortadoğu gündeminde önemli yer tutmaya devam ediyor.

Türkiye, İran ve Irak Merkezi Hükümeti tarafından ulusal güvenlik sebebiyle doğal olarak eleştirilen bu süreç, bu topraklara sınırı olmayan Amerika Birleşik Devletleri,  Avrupa Birliği üyeleri ve Rusya gibi ülkeler tarafından da çok müsbet karşılanmadı. Yapılan analizlere baktığımızda bu referandum yapılacak ve geçecek gibi durmakta. Asıl soru; bu referandum kime, ne kazandıracak?

Barzani, Ortadoğu’daki karışıklıklardan, her gün değişen ittifaklardan ve dengelerden dolayı bu süreci avantajına çevirmek ve tabiri caizse referandumu kim vurduya getirmek istiyor. Niyeti de referandum sonrası, arzu ettiği bağımsızlıkla kendi toplumunun kurucu lideri olmak.  Bu süreci Irak toplumu ve bölgedeki diğer ülkeler için ne doğru ne de iyi niyetli bir süreç olarak görüyorum. Kuzeyinde bu süreci desteklemeyen Türkiye, doğusunda aynı şekilde bu durumdan hoşnut olmayan İran, güneyinde petrol rezervlerinin %17’sini alarak ayrıldığınız takdirde bu konuda ciddi zarar görecek ve ülkesinin bütünlüğü bozulacak Irak, batısında ise her geçen gün değişen topraklar var. Bir bağımsızlık ilanı olsa bile bu ilanın hayata geçebilmesi mevcut coğrafi şartlarda ve dünya konjonktüründe çok da mümkün ve gerçekçi olmaz. Her tarafından karasal olarak kapatılmış, hiçbir ticaret imkânı olmayan, hava ve deniz kuvvetlerinden yoksun bir oluşumu ancak ve ancak dünyanın süper güçlerinin yapacağı askeri ve maddi yardım ayakta tutabilir. Ve bu, öyle üç beş günlük bir yardım ya da 100-200 dolarlık bir destek değil, her yıl milyarlarca dolar ve binlerce askeri destek demektir. Bugün, ne ABD ne Rusya ne de dünyadaki herhangi bir süper gücün böyle bir kaotik durumda taraf olup kendilerini angaje edeceklerini düşünmüyorum. Barzani, dışarıya karşı tek lidermiş gibi gözükse de Kuzey Irak’ta ciddi anlamda sıkıntılar yaşanıyor. Yolsuzluk ve adaletsizlik söylemlerinin had safhada olduğu Kuzey Irak’ta iki gün sonra Türkmenlerin ‘biz de bağımsız olacağız’ deme olasılığını da göz önünde bulundurduğumuzda, dünyanın hemen hemen hiçbir ülkesinin böyle bir politik süreci desteklemeyeceği söylenebilir.

Peki, Barzani bu referandumu yapıp, akabinde böyle bir riske girebilir mi?

Eğer referandum yapılırsa, netice evet de çıkabilir. Ama kanaatimce bu referandum, Barzani’ye bağımsızlık sürecinden de öte, önem arz eden belli başlı konularda ilerlemek için zaman kazandıracaktır. Bu meselelerin başında Irak’la yapılacak temsil pazarlıkları ve kazanılmak istenen yönetimsel haklar gelmektedir. Bunlara ilaveten bahsi geçen referandum süreci, üzerinde hak iddia edilen petrol rezervleri ve bu doğrultuda ekonomik gücü arttırmak gibi amaçların zamana yayılıp, alt yapılarının hazırlanma süreci olacaktır.

Nitekim kimse şunu unutmamalıdır ki Türkiye ve İran da bu süreçte elleri kolları bağlı oturmayacaklardır. Bu süreç, Ortadoğu’yu daha da karıştırmaktan, gerginleştirmekten ve insanları daha da huzursuz bir ortama çekmekten öteye gitmez. Elbette, neler yaşayacağımızı zaman gösterecek. Ancak bu süreç, pazarlık payı olarak kullanılsa da Barzani ve bölgedeki bazı partilerin hedefindeki esas nokta bağımsızlıktır. Ve bu süreç kısa vadede olmasa da yarın yahut öbür gün Türkiye ve İran’ın karşısına mutlaka çıkacaktır. Belki hemen referandum sonrası için değil, ancak bu süreçle birlikte bölgedeki ve uluslararası arenadaki aktörler kısa, orta ve uzun vadedeki politikalarını planlayarak ve önlemlerini geliştirerek bölgedeki bu muhtemel değişime hazır olmalıdır.

 

 

Yazının Devamını Oku

Barcelona saldırısı

Ortadoğu’yu konuşurken DAEŞ sözünü ilk defa duymaya başladığımız 2014 yılına gidelim. Herkes ‘bu DAEŞ nereden çıktı’ diye sormaya başladı.

IŞİD, yani Irak Şam İslam Devleti, Amerikalıların tabiriyle ISIS yani Islamic State in Iraq and the Levant, zaman içerisinde birçok farklı etkenden dolayı DAEŞ’e evrildi. Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da ve Amerika‘da da IŞİD için bu tabir kullanılmaya başlandı. DAEŞ’in ilk günkü haritalarını hatırlayalım. Suriye ile Irak’ın neredeyse yarısından fazla bir bölümü bu örgütün eline geçmiş durumdaydı. Halifelik ilanları, para basmalar, kanun çıkarmalar, rafinerilerin işletilmesi, dünyaya petrol satma ve daha neler neler... Karşımızda neredeyse bir günde ortaya çıkmış, bir tarafta ABD’nin çok etkisinde, diğer tarafta da Rusya’nın himayesinde olan bu iki ülkeyi darmadağın etmiş bir örgüt var.

Bu yazıyı yazma sebebimiz olan bu örgüt bir günde mi ortaya çıktı, yoksa farklı isimlerle hep mi vardı?

Nasıl Soğuk Savaş Dönemi’nde birçok yerde Rusya’ya karşı kullanılan birçok farklı örgüt (El-Kaide, Hizbullah, vb) bir günde var olup bir günde yok olmadıysa DAEŞ de bir günde kurulmadı o yüzden bir günde yok olmayacak. Amerikan ve Rus kaynaklı haberlere baktığınızda “DAEŞ iyice geriledi” ibarelerini görürsünüz. Gerçekten de haritaya baktığınızda DAEŞ’in bugün kontrol ettiği topraklar ve petrol rezervleri azalmış durumda. Belli başlı bazı bölgeler dışında DAEŞ işgalindeki bölgelerin ekseriyeti Amerika ve Rusya destekli güçlerin eline geçmiş vaziyette. Ancak yıllardır söylenildiği gibi DAEŞ’in dünyanın en büyük ülkeleriyle ve bu ülkeler tarafından kurulmuş koalisyonlarla askeri kapasite bağlamında uzun süre mücadele etmesi zaten mümkün olamazdı. DAEŞ kendine ne isim takarsa taksın, bir suni devlet ya da başka birşey olduğunu düşünmek ve bazı ülkelerin yıllarca bu durumu bir tehditmiş gibi değerlendirmesi zaten yanlıştı. DAEŞ hep bir terör örgütüydü ve son 3-4 senedir metropol saldırılarını gitgide hızlandıran, toprak kayıpları olsa bile bu toprak kayıplarının üstüne şehirlerde gerçekleştirdiği terör eylemlerini arttırarak devam eden bir örgüt durumuna, yani orijinal haline evrilmeye devam ediyor.

Şimdi, yine aynı şeyleri söyleyeceğiz. Terörle mücadele için ortak akıl kurmak, terörün finansını kesmek için herkesin bir olması lazım. Hatta bu satırları okurken her zaman olduğu gibi bazı kişilerin aklına ‘DAEŞ’le El-Kaide’yi şu ülkeler kurmadı mı?’ sorusu gelecektir. Ama farkındaysanız yıllardır bütün dünya hep aynı söylemlerin ve iyi niyetli dileklerin etrafında dönüp duruyor ama neticede Barcelona, Nice, İstanbul, Berlin, Londra, Ankara, Paris, Manchester, Brüksel, Stockholm gibi metropollerde DAEŞ terörü devam ediyor. Ölen insanlar, yakılan ağıtlar, kanayan yaralar hala var, ama neticede hala aynı eksen etrafında dönen bir dünya…

Terörün tek bir çözümü ya da terörle mücadeleye dair yapılması gereken şudur denecek bir şey var mı? Sanmıyorum; olsa zaten yapılırdı. Bir gerçek var ki, terörle mücadeleden daha da önemlisi terörü ortaya çıkaran unsurlara yaklaşım noktasındaki üsluptur. Yani diğer bir deyişle terörizmi var eden zihniyeti ortadan kaldırmadan önce bu zihniyetin var olmasının önüne geçilmesi lazım. İş işten geçtikten, ok yaydan çıktıktan ve insanlar ölmeye başladıktan sonra uluslararası koalisyonlar kurmak, dünyanın farklı şehirlerinde toplantılar yapıp görüşler bildirmek, mutabakatlara varmak, çatışmasızlık, silah bırakma, uzlaşma gibi terimler kullanmak elzem olan birincil adımları atlamaktan başka bir şey değildir. Bu adımlarsa terörle mücadelenin en önemli unsuru olan teröre sebebiyet veren zihniyeti ve üslubu ortadan kaldırmaktır. Eğer dünyanın farklı ülkelerinden gelip bir coğrafyayı yeniden çizmeye kalkışırsanız ve o coğrafyanın genetiğiyle oynarsanız o zaman terör ateşine benzini dökersiniz. Bir terör örgütünü yok etmek için başka bir terör örgütüne silah yardımı yaparsanız bu yıkım ateşine daha da çok benzin dökersiniz. Terör örgütlerine seninki benimki diye farklı yaklaşırsanız ve ortak bir felsefede, duruşta ya da inisiyatifle değil de birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü çıkarından sonra bu prensibi ortaya koyarsanız bu ateşe daha da çok benzin dökersiniz ve netice itibariyle terörün kendisiyle daha çok mücadele etmek zorunda kalırsınız.

 

 

Yazının Devamını Oku

İdlib

Yıllardır devam eden Suriye meselesi, farklı bölge isimleriyle sürekli olarak gündemde yer almaktadır. Bir ay El Bab konuşuyoruz, diğer ay Rakka, Halep, Lazkiye, Hama... Bu bölgeleri defalarca kez duyduk ve üzerine konuştuk. DAEŞ’in bu süreç başladığından beri yer değiştirmesi, yer değiştirdikten sonra koalisyon güçlerinin, Rusya’nın ya da Esad güçlerinin buralara olan müdahalesi, konuyla alakası olmayanlara bile Suriye coğrafyasını “A’dan Z’ye” tanıttı. Bu sefer de konumuz İdlib.

Öncelikle İdlib’in coğrafi olarak mevcut durumuna bakmak lazım. İdlib’in kuzeyinde bugün YPG-PYD kontrolünde olan Afrin bölgesi var. Dolayısıyla ABD bu bölgede gayet rahat bir şekilde hareket edebiliyor. Doğu tarafında Rusya destekli rejim güçlerinin yer aldığı Halep bölgesini görüyorken, güney ve güneybatıya baktığımızda ise yine Rusya destekli rejim kontrolünün olduğu Hama ve Lazkiye bölgelerini görüyoruz. Kısacası İdlib’in neredeyse tamamı, YPG-PYD kontrolündeki Afrin çıkışı dışında Esad güçleri tarafından çembere alınmış bir durumda. Peki İdlib’de kim var?

2017’nin başlarından itibaren ÖSO, diğer muhalif güçler ve Batı ile ılımlı ilişkiler götürme konusunda daha istekli olan Ahraruş Şam’a karşı farklı fraksiyonlardan oluşan Tahrir el Şam örgütü büyük başarılar kazandı. Dolayısıyla bugünlerde bölgede Ahraruş Şam’ın küçük bir alanı kontrol etmenin dışında fazla bir etkisi kalmadı.

Heyet Tahrir el Şam (HTŞ); El Nusra ile ilişkisi olan, El Kaide‘yi inkar etmeyen ve Ahruruş Şam’la kıyaslanmayacak kadar radikal unsurlara sahip bir örgüttür. ABD, HTŞ’nin kontrolü artmaya başladığında, örgütü terörist örgüt ilan ederek buraya ciddi operasyonların yapılacağını vurguladı. Bu gelişmeler sonucunda HTŞ’ye yapılması muhtemel bir Amerikan operasyonunun, diğer bir adıyla koalisyon güçleri hamlesinin, hava destekli olmasının dışında bir kara harekatına dönüşmeyeceği biliniyor. O zaman ABD’nin düşündüğü ve bu bölgeyi HTŞ’den geri alacak grup kim? Afrin’den güneye doğru kayacak YPG-PYD ya da yeni süslenmiş adıyla Suriye Demokratik Güçleri.

Yalnız bu hesabın içerisinde sadece ABD, YPG-PYD ya da HTŞ yok. Neredeyse bütün her tarafı Rusya destekli Esad güçleriyle sarılmış olan bu grubun, bir hava operasyonuyla ortadan kaldırılması ve bölgenin Afrin’den inmesi muhtemel YPG-PYD güçlerinin eline geçmesi Rusya ve Esad yönetiminin birincil tercihi olur mu? Kanaatimce hayır. Rusya ABD ile komşu olmayı bu noktada çok da arzu etmeyecektir. Ama akıllara gelen yine enteresan bir soru; Esad güçleri ve Rusya sahip olduğu askeri gücü ve stratejik avantajıyla rahatlıkla İdlib’i alabiliyor olmasına rağmen neden bir müddettir burayı kaderine terk ediyor? Bunun cevabı, “Rusya veya Esad HTŞ’ye destek oluyor” değil; İdlib’in Astana ve Cenevre görüşmelerindeki pazarlık maddelerinden biri olan çatışmasızlık bölgelerinden olmasıdır. Yani her gün onlarca insanın katledildiği coğrafya, devletlerin diplomasi çıkarları gereği masada koz olarak kullanılmak için kaderine terk edilmiş ve insanların feryadı maalesef ki inatla göz ardı edilmiştir.

Bu noktada biri ABD diğeri de Türkiye ile ilgili olmak üzere durulması gereken iki değişik yaklaşım var.

ABD ile ilgili olan husus, aslında biraz da bugün yaşanan bazı hadiselerin gelecekte nereye evrileceğinin göstergesi.

Bugün HTŞ’nin içerisindeki gruplardan Nureddin Zengi Hareketi’ne 2014-2015 yılları arasında muhalefetin bir parçası olarak ABD tarafından “BGM-71 tanksavar füzeleri” verilmiş ve bu örgüt askeri olarak desteklenerek bölgede kullanılmıştır. Bugün ise örgütün içinde bulunduğu çatı ABD tarafından terör örgütü ilan edilmiştir.

Buradan çıkacak sonuç şu; bölgede bugün silah desteği gören bazı terör grupları, bunun geçici gücüne kapılıp bölge ülkelerine karşı mesnetsiz hayallere kapılıyorlar. Ancak dünya politikasında “Kullan-at Sistemi” bu örgütlere karşı o kadar çok uygulanmış ve görülmüştür ki; bir gün destek gören bu örgütler “amaçlara ulaşılınca” daha önceki örneklerde olduğu gibi kenara bırakılacaktır. Sözüm YPG-PYD’ye...

Yazının Devamını Oku

ABD – Kuzey Kore Gerginliği

ABD - Kuzey Kore gerginliği geçtiğimiz haftaya damgasını vurdu. Bu meselenin sadece Donald Trump ya da Kim Jong-un’un tavırlarından ve söylemlerinden kaynaklanan yeni bir hadise gibi gösterilmesi yanlış olur.

Sürece tarihsel olarak baktığımızda, 1904-1905 yıllarındaki Rus-Japon Savaşı’nın akabinde Japonlar Kore’yi kendi sömürgesi olarak kabul etmeye başladı. 1930’lu yılların sonuna gelindiğinde ise yaklaşık yirmi dört milyon Korelinin kendi ana dilini konuşmasını ve kültürünü yaşamasını yasaklayan Japon yönetimiyle Kore milliyetçileri arasında ciddi anlamda gerginlikler ortaya çıktı. Japonya tarafından Korelilere yapılan asimilasyon çalışmaları bu yıllardan itibaren Kore-Japon gerginliğinin temelini oluşturdu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’nın Amerikan güvenlik şemsiyesi altına girmesi, Kore’nin ikiye bölünerek bir kısmının ABD önderliğindeki liberal Batı Bloğu’na dahil olması, diğer bir tarafının ise Mao Zedong ekolüne ait komünist Çin’in etkisine girmesi bugünkü politikaların şekillenmesine sebep oldu. Bu zamana kadar sırasıyla Kim İl-sung,  Kim Jong-il ve Kim Jong-un tarafından altmış dokuz senedir yönetilen Kuzey Kore felsefi olarak iki temel üzerine oturtuldu: Güçlü ordu kurularak oluşturulacak güçlü bir devlet yapısı ve bu yapıyla artan ekonomik refahın topluma yansıması. İkinci kısmın ne kadar hayata geçtiğiyse tartışılır.

Kuzey Kore’nin güçlü bir devlet olma amacıyla yaptığı nükleer çalışmaların 1950’lerin sonunda Sovyet bilim adamları ve mühendisler öncülüğünde başlatılması, meselenin üç günlük olmadığını gösterir. Diğer bir deyişle bu mesele, eskiye dayanan münasebetlerin farklı vesilelerle gündeme gelmesi sonucu hayat bulmuş bir süreçtir.

28 yaşında iktidara gelen bir lider yönetmeye hazır mıydı? Birçok uzmana göre hayır. Başına geçtiği ülke askeri disiplinle yönetilen ve bu askeri yapılanmaya hakim olunamadığı takdirde yönetilemeyecek bir düzene sahip. Dolayısıyla genç ve tecrübesiz olan Kim’in iktidarını sağlayabilmek için yönetmek zorunda olduğu sert ve disiplinli orduyu yanına alması gerekiyordu. Bunun için de Kuzey Kore’nin 1950’lerden beri benimsediği nükleerleşme duruşuna iktidara geldiği ilk günden beri sürekli değindi.

Son günlerde yaşanan bu hadisenin önemli bir tetikleyici faktörü de ABD’nin uzun yıllardır Güney Kore ve Japonya ile yaptığı ortak tatbikatlardır. Bu tatbikatlar, Kuzey Kore’nin nükleer denemelerini yoğunlaştırmasına sebep oldu. Ancak açık konuşmak gerekirse; bu hadise yeni bir mesele değil. Kuzey Kore meselesi; Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama’nın 24 senelik yönetimlerinde devamlı olarak atıfta bulunduğu, Pentagon’un ve CIA’in buradaki nükleer gelişmelere dair raporlar verdiği ama ABD’nin Ortadoğu’dan başını kaldıramadığı için çok da yoğunlaşamadığı bir mesele haline geldi.

Gerek istihbarat bilgileri, gerek liderlerin söylemlerine baktığımızda Kuzey Kore’nin nükleerleşmesi zaten Amerika’nın hep gündemindeydi. Bush’un 11 Eylül sonrası yaptığı o meşhur ‘şer ekseni’ tanımlamasında bile Kuzey Kore, Irak’la İran’ın yanında ABD için önemli bir tehdit unsuru olarak yerini alıyordu. Ancak ABD’nin Kuzey Kore’yi önceliğine almasını diğer ülkelere göre farklı kılan belki de en önemli özellik; Kuzey Kore’nin Çin’den ve hatta belli noktalarda Rusya’dan çok ayrı düşünülemeyeceğiydi. Nitekim son dönemlerde gerek Tillerson gerek Trump, Kuzey Kore ile ilgili yaptığı bütün eleştirilerde devamlı olarak Çin’e çağrıda bulundular.

Bugün akıllardaki en büyük soru işareti Trump’ın geçtiğimiz günlerdeki o sert söylemlerinin ne şekilde ilerleyeceği ve gerçekten bu nükleer denemelere karşı ABD’nin askeri bir karşılık verip vermeyeceğidir. Bütün hesapları olması gerektiği gibi yaptığımızda ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor: Ortadoğu’da sorunları hala çözememişken, Latin Amerika’yla olan gerginlikler bir önceki yönetime göre artarken, Rusya ve Çin’le siyasi olarak daha da gerilmişken, Kongre ile Beyaz Saray ilişkileri yerle birken ve belki de hepsinden önemlisi iç politikada tam bir kaotik ortam sürerken hiçbir ABD Başkanı Trump’ın kullandığı ton oranında bir askeri müdahale yapmaz. Çünkü bunun hiçbir şekilde ABD’ye müspet getirisi olmaz. Bahsettiğimiz şartlar en sert başkanlar için bile geçerliyken, bir tarafta Trump diğer tarafta da Kim olunca bütün alıştığımız kuralları ve varsayımları üç kere daha düşünmemiz gerekiyor.

Clinton döneminde ve daha önceki dönemlerde de gördüğümüz gibi iç politikada sıkıntı yaşayan başkanlar, dış politikada kendilerine bir hedef belirler. Gerek toplumun geniş kitlelerini, gerek muhalefeti, gerekse Kongre’yi dış düşman yaratarak arkasında toplama ve güven kazanma politikasının Trump için de Kuzey Kore noktasında hayata geçeceği iddia ediliyor.

Yazının Devamını Oku

Trump yönetiminde neler oluyor?

ABD Başkanı Trump,  başkan seçilip yemin ederek göreve başladığı Ocak ayından sonra, henüz bir senesini doldurmamışken, daha önce kabinesini ve atamalarını tam olarak oturtamamış nadir Amerikan başkanlarından biri olarak tarihe geçiyor.

Herkesin aklındaki en önemli soru, Donald Trump’ın marjinal söylemlerle Cumhuriyetçi Parti’nin ılımlı kesimlerinin bile tepkisini alarak seçilmesine rağmen, başkan seçildikten sonra Cumhuriyetçilerin tamamını, ama daha da önemlisi kendisine oy vermeyen ve hatta aşırı tepki gösteren kitleleri nasıl kucaklayacağıydı.

Amerikan siyasi sisteminde bir gerçek vardır; başkan, seçim kampanyasında ne yaparsa yapsın ya da neyi savunursa savunsun seçildikten sonra projelerini, politikalarını ve ajandasını hayata geçirebilmek için maksimum seviyede ittifaklar kurmaya çalışır. Diğer bir deyişle ABD Başkanı, seçildikten sonra kucaklayıcı olmaya gayret eder. Trump’ın yemin ettiği konuşmayı Washington’da bizzat dinleme fırsatım olmuştu. O konuşmanın akabinde uygulanan politikalarda ve söylemlerinde gördük ki Trump, Demokratları kucaklamak bir yana Cumhuriyetçi Parti içerisinde kendisinin yanında yer alanları bile ötekileştirmeye başladı.

Kısaca şunu söyleyebiliriz ki; Donald Trump’ın göreve gelir gelmez yaptığı atamalar birçok soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Kabinesindeki asker ve milyarder ağırlığından dolayı eleştiriler alan Trump, Rusya krizinde başrolü oynayan Michael Flynn’in istifasıyla çok erken tarihlerde darbe almış oldu. Çok zaman geçmeden FBI direktörü James Comey ile ilgili yaptığı açıklamalar ve kendisini görevden alması, yerine gelecek FBI direktörünün atanma süreci, Trump’ın kabinesini ve atamalarını daha da tartışmalı duruma getirdi.

Büyük ümitlerle Sally Yates’in yerine “Attorney General” makamına atadığı Jeff Sessions’la bile arasındaki gerginlik uzun süredir devam etmekte. Bunlar gibi Trump’ın kabinesi nezdinde yaşanan gerginlikler bugün neredeyse bir kaos ortamı oluşturmuş durumda.

Üstüne üstlük Anthony Scaramucci’nin Beyaz Saray’a gelmesinden sonra Trump’ın kabinesindeki en sempatik isimlerden biri olarak gözüken Basın Sözcüsü Sean Spicer’ın görevinden istifa etmesi ve Scaramucci’nin görev yaptığı on gün içerisindeki radikal açıklamaları Trump’ı çok zor bir durumun içerisine soktu. Bir de Genel Sekreter Reince Priebus’un istifası -ki Trump için önemli isimlerden biriydi- Trump yönetimine olan güveni gitgide azaltmaya başladı. Priebus’un; Ivanka Trump ve Jared Kushner’ın Trump yönetimine çok dahil olmasından dolayı duyduğu rahatsızlık istifasının en büyük nedenlerinden biriydi.

Peki, daha sekiz ayını doldurmamış olan bir yönetimin bu denli düşüşe geçmesi ve yıpranması sadece Trump’ın kabinesini mi etkiledi? Yoksa bu etkiyi aldığı kararlarda, iç ve dış politikada da gözlemlemek mümkün mü?

Bu sorunun belki de en güzel cevaplarından biri, Kongre’de bütün Cumhuriyetçilerin seçim kampanyasından beri mutabık kaldığı Obama sağlık reformu tasarısının yürürlükten kaldırılması üzerine yapılan oylamaydı. Sadece Trump değil Cumhuriyetçi Parti’nin hemen hemen her mensubu bu konuda hemfikirdi. Ancak Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin bile bir kısmını soyutlayan söylemleri, John McCain başta olmak üzere Susan Collins ve Lisa Murkowski gibi Cumhuriyetçi Parti senatörlerinin ret oyu vermeleriyle beraber, oylama basit çoğunluğun bulunamamasıyla sonuçlandı. Yani “Obamacare” diye adlandırılan Obama sağlık reformu tasarısı, Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunlukta olmasına rağmen Amerikalıların tabiri ile “repeal” (fesih) edilemedi. Bu durum aslında Trump’ın Kongre’yle olan ilişkilerinden öte Cumhuriyetçi Parti’nin bile Trump’a olan desteğinin gitgide azaldığının önemli bir göstergesiydi. Buna ilaveten, Kongre’den çıkan son kararla, ABD Başkanı’nın kendi yürütme gücü kapsamındaki “Kongre’ye danışmadan diğer ülkelere karşı yaptırım uygulayabilme” yetkisinin önüne geçen tasarı oy birliğiyle kabul edildi.

Bu iki örnek bile Trump’ın daha bir senesini doldurmadan elinin kolunun bağlanmaya başladığının, atamalarının ciddi anlamda eleştirildiğinin, dolayısıyla Donald Trump’ın ABD yönetimindeki gücünün belki de oturmadan yok olmaya başladığının önemli birer göstergesidir.

Yazının Devamını Oku

Tillerson-Trump Dengeleri

Rex Tillerson, Amerika Birleşik Devletleri’nin Dışişleri Bakanı. Henry Kissinger,  Madeleine Albright, Colin Powell, Condoleezza Rice, Hillary Clinton, John Kerry gibi siyasi bir arka plandan gelmeden ve daha önce askeri ya da siyasi bir görev üstlenmeden dışişleri bakanı olmuş bir isim. Önemli bir iş adamı, Exxon Mobil’in eski CEO’su ve ABD dış politikasının en önemli yapıcısı konumunda.

Rusya, geçtiğimiz günlerde önemli bir karar aldı. Birçok kişinin belki gözünden kaçan bir detay var. Herkes Putin’in, ABD’nin Rusya misyonunda bulunan 1210 diplomatik personel sayısını 455’e indirmesi meselesine şahit oldu. Ancak gözden kaçan ayrıntı bu değil. Gözden kaçan ayrıntı bu 455 kişinin aslında Rusya’nın Amerika’da bulunan diplomatik personel sayısına denk bir hale getirildiği gerçeğidir. Zaten bu kadar yıldır ABD ile Rusya arasında diplomatik personel noktasında dengesiz bir temsiliyet vardı. Fakat bu kadar yıl sonra Trump’ın, ekseriyeti Asya’ya karşı olmak üzere aldığı bazı dış politika kararlarına yönelik böyle bir ters yaptırım olmasına ABD tarafından nasıl bir cevap verileceği merakla bekleniyordu.

 

Biraz önce ismini verdiğimiz eski dışişleri bakanlarını ve başkanları düşündüğümüzde sanıyorum ki çok gergin bir ortam doğabilirdi. Oysaki Tillerson çok net bir şekilde, ABD ile Rusya’nın birbirini anlaması gerektiği, iki ülkenin Suriye’de DAEŞ gibi ortak düşmanlara karşı mücadele ederek mutlak müşterekte buluşması gibi bazı hususları gündeme getirerek tansiyonu azaltma yöntemini seçti. Tillerson’ın bunu yaparken gösterdiği iyi niyet, geçmişe dayanan Rusya ilişkilerine ve Exxon Mobil’in CEO’su olmasından dolayı kaynaklanan diyalogları göz ardı edemeyecek olmasına dayanıyor. Rusya’ya karşı Tillerson’dan çok da sert bir hamle görmek zaten mümkün değildir. Rusya ile olan gelişmeler baştan beri Tillerson noktasında bu şekilde seyretmektedir. Öte yandan Tillerson tarafından Trump’ın da Kongre’nin Rusya’ya karşı almış olduğu kararı kendisi gibi onaylamadığı defalarca belirtildi. Burada ilginç olan nokta bu konudaki esas söz sahibinin, kamuoyunun önüne çıkan ve bu konuyla ilgili yorum yapan kişinin Trump değil Tillerson olmasıydı. Çünkü Rusya ABD için herhangi bir ülke değil; çok önemli bir stratejik, ekonomik ve askeri denge unsuru.

 

İkinci hadiseyi Çin noktasında yaşadık. Meşhur bir karar vardır yıllar önce çıkmış olan; 1974 yılında imzalanan Ticaret Anlaşması. Trump göreve gelmeden evvel önemli söylemlerinden biri Çin ile olan dengesiz ticaret konusuydu. Biraz daha açmak gerekirse, Çin ile Amerika’nın son yıllarda yaptığı ticarete baktığımızda arada Çin’in lehine büyük bir dengesizlik mevcut. Geçtiğimiz yıl ABD ve Çin arasındaki ticaret açığı 347 milyar dolardı. Yani ABD’nin Çin’e ihracatı 116 milyar dolar iken ithalatı 463 milyar dolar rakamlarında seyrediyordu. Bütün bunları değerlendirdiğimizde ABD Başkanı’nın 1974 yılında yapılan Ticaret Anlaşması gereği böyle bir lüzum gördüğü takdirde bu sürece dair bir soruşturma başlatıp, gerekirse ilerleyen dönemde bu ilişkilerin kopması ve ticaret anlaşmasının yenilenmesine dair bir hamle yapabilme yetkisi vardır. Asıl sorun, Trump’ın bu dengeyi Çin lehine görmesinden ve ABD ekonomisini etkilemesinden dolayı yaptığı söylemin, Rusya meselesinin aksine Tillerson ile arasında ciddi bir görüş ayrılığı yaratmasıdır. Çünkü Çin konusunda Tillerson‘ın söylemleri Trump’ınkine zıt konumda. Tillerson; Çin’in büyük bir global ekonomi olduğunu belirterek, bu büyük global ekonominin herhangi bir şekilde gerginliğe müsaade etmeden, birbirini dışlamadan, aksine bir uyum ve ortaklık içerisinde çalışmasının sadece ABD ve Çin’e değil, dünya politikası açısından da ekonomiye olan önemini belirten açıklamalar yapıyor.

 

Söz konusu herhangi bir ülke değil Çin iken ABD Başkanı’nın bu tarz radikal bir söylem içinde olduğu bir noktada kendisinin çok büyük ümitlerle atadığı dışişleri bakanının çok daha farklı bir görüşte olması, Amerikan kamuoyunda ve dünya nezdinde tereddütler oluşturmaktadır.

 

Yazının Devamını Oku