GeriBülent KATARCI Suya sabuna dokunursanız koronavirüs size dokunamaz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Suya sabuna dokunursanız koronavirüs size dokunamaz

HİJYENİK bir yaşam sağlığın vazgeçilmezlerinden en önemlisi. Mikrobik hastalıklarla ve bağışıklık bilimiyle ilgilenen uzmanlar bakın bizi nasıl uyarıyor. Bulaşıcı Hastalıkları Önleme Derneğinin (BUHASDER) öncülüğünde yapılan araştırmaya göre; her 5 kişiden biri günde en fazla bir ya da iki kez ellerini yıkıyor. 

 

BUHASDER Başkanı Prof. Dr. Şükran Köse, derneğin Samsun İl Temsilcisi Uzm. Dr. Teoman Kaynar ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Muhammed Alpaydın, BUHASDER Kongresi’nde de sunulan “Halkın el hijyeni alışkanlıkları ve el hijyenini etkileyen faktörler” konulu bir araştırmaya imza attılar. Çalışma kapsamında Ekim 2019 tarihinde internet aracılığıyla tüm Türkiye’den 1068 kişiye ulaşıldı ve el yıkama alışkanlıklarına ilişkin sorular yöneltildi.

EL YIKAMA ANKETİ
Ankete katılanların yüzde 95.8’i tuvaletten çıktıktan sonra, yüzde 92.3’ü ellerini kirli gördüğünde, yüzde 87.1’i de çöplere dokunduktan sonra ellerini yıkadığını belirtiyor.
Katılımcıların yüzde 28.5’i günde 6-10, yüzde 48.6’sı 3-5, yüzde 20.9’u ise en fazla 1-2 kez elini yıkıyor. Yemeklerden önce ellerini yıkadığını aktaranlar yüzde 31.8’de kalırken, yemekt sonra ise “her zaman ellerini yıkayanlar” yüzde 50.93. Para alışverişinden sonra her zaman su ve sabun kullananlar yüzde 28.8, “bazen” kullananlar ise yüzde 35.8 olarak ankete yansıyor. Katılımcıların yüzde 70.5’i de “burnunu temizledikten sonra ellerini yıkadığını” ifade etmiş. Yemek hazırlamadan önce el hijyenine özen gösterenler yüzde 83.1 düzeyindeyken, hayvanlara dokunduktan sonra lavabonun yolunu tutanlar ise yüzde 69.9 olarak kayıtlara geçiyor.

GEREK GÖRMEYEN DE VAR
Araştırmaya göre, el yıkaması gerektiği halde ellerini yıkamayanların yüzde 65’i gerek görmediğini, yüzde 12.1’i unuttuğunu, yüzde 7.3’ü el yıkamada kullanılan maddelerin yan etki oluşturduğunu, yüzde 5’i musluk veya el yıkanacak ortamın uzak olduğunu, yüzde 2.7’si ise zaman bulamadığını belirtti.
Katılımcıların büyük çoğunluğunun el yıkama alışkanlığının anne ve babalarına benzediğini kaydetmesi dikkati çekti.

KÜÇÜK YAŞTA EĞİTİM
BUHASDER Başkanı Prof. Dr. Şükran Köse, tüm dünya ve ülkemizin COVID-19 virüs salgını ile karşı karşıya olduğunu, bu nedenle el yıkama ve hijyen şartlarının öneminin bir kez daha görüldüğünü kaydetti, şunları söyledi;
“Türkiye’de 50’den fazla ilde bunun önemini okullarda, çeşitli meslek gruplarında (berberler, manikürcüler gibi), kadınlara yönelik toplantılarda, mahkûmlarla olan toplantılarda sürekli anlatmaya çalıştık. 2011 yılında TÜBİTAK 4004 projesi kapsamında 5 bin 894 Yatılı Bölge Okulu öğrencisine “Mikropları Tanıyalım, Sağlığımızı Koruyalım” temalı eğitimler verildi. Bu eğitimlerde doğru el yıkama öğretilmiş, oyunlar ve çeşitli faaliyetlerle eğitim pekiştirilmiştir. Eğitimlerde Dalan Kimya Endüstri A.Ş. ise öğrencilere sabun, el dezenfektanı dağıtmış, tiyatro ekibimizin kostümlerini temin etmiştir. ‘Ağaç yaş iken eğilir’ düsturu ile bizler küçük yaşlardan itibaren el yıkama eğitimlerinin verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Yaptığımız araştırmanın sonuçları, kritik bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde, bizlere bundan sonra hangi konularda daha dikkatli olmamız gerektiği hususunda ışık tutacak.”

X

Sağlık ve mutluluk için 3 başlık

VİRÜS saldırısına muazzam bir mutsuzluk dalgasının eklendiği kesin. Hepimiz istisnasız mutsuzluk hastasıyız. Peki, bu mutsuzluk hastalığının bir ilacı var mı? Nasıl mutlu olabiliriz? Bu soruların cevabı, özellikle yaşadığımız günlerde çok ama çok önemli. Oysa insan mutlu olmalı, yaşamdan keyif almalı, aldığı her nefesin değerini bilmeli. Mutluluğa giden yolların neler olduğunu merak ediyorsanız, Dr. Murat Altınörs, anlattı:


Modern toplumumuzun en büyük sorunlarından olan fast-food tüketimi ve henüz genç yaşta başlayan internet, sosyal medya bağımlılığı hayatımızı nasıl etkiler? Mutlu olmak için sağlıklı olmaya ihtiyacımız var mı, yoksa sağlık bize beraberinde mutluluğu getirir mi? Aslında bunun cevabı oldukça basit. Mutluluk kişiye göre değişken bir kavram olduğuna göre fast-food yiyecek tüketmekten ciddi miktarda alkol ve sigara içmekten mutlu olan kişilerin sayısı toplumumuzda oldukça fazla. Hepimiz biliyoruz ki, bu gibi yapay ve zararlı şeylerin oluşturduğu mutluluk kısa süreli olmakla birlikte vücudumuzda geri dönüşü oldukça zor olan hasarlara yol açıyor. Biz de bu yazımızda alt başlıklar halinde nasıl daha sağlıklı bir birey olacağımızı ve bu sağlığın bize getireceği mutluluktan bahsedeceğiz.

1. DENGELİ BESLENME
Vücudumuz gece uykumuz boyunca harcadığımız enerjiyi geri kazanabilmek için düzenli beslenmeye ihtiyaç duyar. Özellikle uykunun ardından gelen kahvaltı kişi için en önemli öğündür. Kahvaltı sırasında aldığımız besinler vücudumuzun gece boyunca kaybolan dengesini toparlayarak güze zinde başlamamızı sağlar. Bu gibi düzenli beslenme alışkanlıklarına sahip kişiler sabah işlerine giderken bile oldukça mutlu olduklarını söylerken, bu alışkanlığa sahip olmayıp sabah yalnızca kahve içenler hayatlarının düzensiz olduğunu kabullenip gittikleri işten mutlu olmazlar.

2. DÜZENLİ UYUMAK
Düzenli uyku kişi için hayatın en vazgeçilmez ihtiyaçlarından biriir. Uyku sırasında vücudumuz fizyolojik olarak rahatlama ve arınma sürecine girer. Gün boyunca yaşanan sinir ve stres gibi vücudu yoran duyguların arınma sürecinin başladığı en önemli andır uyku. Bir uyku düzenine sahip olmayan ve günde gerektiğinden çok daha az uyuyan kişiler, vücut dirençlerini ve en önemlisi hayata karşı olan güçlerini kaybetme eğilimine başlarlar. Dengeli beslenme başlığı altında da söylediğimiz gibi güne zinde başlamak ve hayattan keyif almak adına atılacak ilk adımlardan biri de sağlıklı bir uyku düzeni olmak zorundadır.

3. VE SPOR YAPMAK

Yazının Devamını Oku

D vitamini, çocuk ve güneş

GÜNEŞ ışığından mahrum kaldığımız bu dönemde D vitamini düzeyinin düşük olması hastalıklara yakalanma riskini artırıyor. Yeteri kadar D vitaminine sahip değilsek virüsler ve diğer mikroplar bize daha kolay bulaşabiliyor. Pandemi döneminde virüsten korunmak için vücut direncimizi artırmak ve bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için daha çok D vitamini alınabileceğini söyleyen çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Yılmaz Bay, bugünlerde balkonların en güzel güneşlenme alanı olduğunu belirtti.


Güneşlenme konusunda önemli bilgiler aktaran Dr. Bay, güneşten yeterli D vitamini almak için, dik geldiği, gölgenizin boyunuzdan küçük olduğu saatlerde kol ve bacaklar açık, güneş kremi kullanmadan 15-30 dakika güneş altında kalınması gerektiğini kaydetti. Çocukların ekim-nisan arasındaki kış döneminde güneşin göründüğü saatlerde dışarı çıkarılması gerektiğini ifade eden Dr. Yılmaz Bay, yazın ise tıpkı büyüklerde olduğu gibi öğle saatlerinde koruyucu krem kullanmadan güneşlenmelerini önerdi. Güneşte kalma süresinin 2-3 dakikadan başlayarak ve her gün 2-3 dakika artırılarak 10-15 günün sonunda 10-30 dakikaya çıkarılmasının doğru olacağını paylaşan Dr. Bay, 3 yaşın altındaki çocukların ise hiçbir zaman çıplak olarak güneşin altında bırakılmaması uyarısında bulundu. Kolları ve bacakları açıkta bırakan giysiyle güneşlenmenin yeterli olacağını dile getiren Dr. Yılmaz Bay, “Çocukların derileri çok hassas olduğu için gölgede de olsa sudan ve kumdan yansıyan güneş ışınları derilerini yakabilir. Uzun süreli deniz kenarında olacaklarsa şemsiye altında değil, mutlaka güneşten ve yansıyan güneş ışınlarından uzak bir ortamda olmalılar” dedi.

RAŞİTİZM TEHLİKESİ
Türkiye’nin bir güneş ülkesi olmasına rağmen D vitamini eksikliğinden kaynaklanan ‘raşitizm’in çocuklarımız için sağlık sorunu olarak güncelliğini koruduğunu hatırlatan Dr. Bay, anne sütü dahil ağızdan alınan hiçbir besinin D vitamini eksikliğini gideremediğini, mutlaka deri yoluyla güneşten alınması gerektiğini vurguladı. Çocukların yeterli D vitamini depolarıyla doğması için anne adaylarının çocukluğundan itibaren güneşten yeterince yararlanması, özellikle hamilelik döneminde açık havada, güneşli ortamda fazla giyinik olmadan dışarıda dolaşması, sık sık ve uzun yürüyüşler, açık hava gezintileri yapmasını öneren Dr. Yılmaz Bay, şöyle devam etti:

BUNLARA DA DİKKAT!
“Çocuğunuzda sıcak hava nedeniyle terleme ile aşırı sıvı kaybı olabilir. Bu dönemde çocuklara bol su ve sulu gıdalar, özellikle süt, yoğurt, ayran ve taze sıkılmış meyve suları verilmeli. Aşırı yağlı, tuzlu ve baharatlı yiyeceklerden kaçınılmalı. Hazır gıdalar, konserve gıdalar ve kızartmalardan mümkün olduğunca uzak durulmalı. Çocuğunuzun derisi ince ve hassas olduğundan çabuk kurur. O nedenle güneşten önce ve sonra deriyi beslemek için nemlendirici kremler sürülmeli. Güneş yanığında ciltte kızarıklık, ağrı, hatta yanığın derecesine göre su toplaması olabilir. Birkaç gün içinde soyulma da görülebilir. Güneş yanıklarında kızarmış bölgeye bol su dökülmeli. Çocuğun vücuduna oda sıcaklığında ıslak bir bez uygulanmalı. Serinletici bir losyon ya da deriyi besleyici, nemlendirici merhem sürülmeli. Ayrıca, güneşte aşırı kalınması durumunda beyinde vücut ısısını ayarlayan mekanizmalar bozulur. 37–37.8 derece arasında olması gereken vücut ısısı 39-40, hatta 41 dereceye kadar çıkabilir. Üşüme, titreme, vücutta su kaybına bağlı olarak halsizlik, bitkinlik, iştahsızlık, baş ağrısı, baş dönmesi, kusma, bulantı, nabızda hızlanma, ciltte kuruma, bazen de algılama, görme bozukluğu olabilir. Bazen de bu tablo bilinç kaybına kadar gidebilir. Güneş çarpmasında çocuklar serin ve hava akımı olan bir yerde tutulmalı. Bol su ve sulu gıdalar verilmeli. Ateş varsa basit bir ateş düşürücü kullanılmalı. Ilık bir duş aldırılmalı. Kusma, ateş ısrarla devam ediyorsa ve bilinç değişikliği varsa acil olarak doktora başvurulmalı.”

Yazının Devamını Oku

Kovid-19 beynimizi çok seviyor

KOVİD-19 her zaman herkeste farklı seyir gösterebilen bir enfeksiyon ama genelde hastalığın süresi iki, bilemediniz üç hafta ile sınırlı.Eğer herhangi bir nedenle hastalıkta ağırlaşmaya yol açabilecek ilave bir sorun ortaya çıkmaz ise çoğu vakada iyileşme 2-3 haftada tamamlanıyor.Ne var ki, yeni bazı gözlemler beklenenden daha çok olguda Kovid-19’da iyileşme sürecinin haftaları, hatta ayları bile bulabileceğine işaret ediyor.***Özel Tınaztepe Galen Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Egemen Vardarlı, “Kovid-19 beynimizi çok seviyor” dedi ve şunları anlattı

 

:Kovid-19 pandemisi global ölçekte hepimizin sağlığını tehdit eden bir kriz yaratmıştır.Temelde enfeksiyona ve solunum sistemi etkilenmesine bağlı bulgular yaratmaktadır.Kuru öksürük, ateş, solunum sıkıntısı en sık görülen şikayetlerdir.Bu semptomlar çok hafif veya çok şiddetli olabilmektedir.Beyin tutulumunun sık olması nedeniyle nöroloji hekimlerince de takip edilebilmektedir.Kabaca söyleyecek olursak virus insan vucuduna girdikten sonra yaygın iltihabi bir reaksiyon yaratmakta ve semptomlar buna bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.Koranavirüslerin tümünde olduğu gibi Kovid-19 da beyin hücrelerine girip etki etme yeteneğine sahiptir.Beynimize bazen burundaki koku hücrelerini, bazen de sistemik kan dolaşımını kullanarak girmektedir.Bu tür viruslere ‘norotropik virusler’ denmektedir.Sistemik iltihabi reaksiyonla birlikte maalesef beyin hücrelerinde kayıp yaratmaktadır.Kalp ve solunum sistemini yöneten beyin hücrelerinin fonksiyonlarının olumsuz etkilenmesiyle birlikte kalp ritim bozuklukları ve solunum yetmezliği ortaya çıkmakta veya şiddetlenmektedir.

Ayrıca, beynin hafıza ve günlük işleri yürüten bölgelerinin etkilenmesiyle nörolojik ve psikiyatrik bulgular ortaya çıkmaktadır.Hafif hallerde sadece baş ağrısı, durum daha da şiddetlendiğinde ise beyin iltihabı, epileptik nöbetler ve beyin damar hastalıklarına bağlı felçler, koma hali ortaya çıkabilmektedir.Sigara içenlerde beyin tutulumu çok daha sık olmaktadır.Hastaneye yatırılan Kovid-19 hastalarının yüzde 15-25’inde nörolojik semptom ve şikayet görülmektedir.En sık karşılaşılanları baş dönmesi ve baş ağrısıdır.Beyin damar hastalığına bağlı felç, beyin kanaması, şaşkınlık-ajitasyon hali, epileptik nöbetler ise ciddi nörolojik tutulum bulgularıdır.Periferik sinir sistemi tutulduğunda ise koku ve tat kaybı en sık karşılaşılan bulgulardır.Kadınlarda daha fazla görülmekte, uzun haftalar sürebilmektedir.Koku kaybı beyne virus girişinin ön belirtisi olabilmektedir.Koku hücreleri beynin hafıza hücrelerinin bulunduğu yere doğrudan bağlanmaktadır.Bu kapıdan giren virus öncelikle hafıza hücrelerimize saldırmaktadır.

Şiddetli veya hafif düzeyde el ve ayaklarda güç ve duyu kaybı yaratan periferik nöropatilere de rastlanılmaktadır.İskelet kası tutulumu (miyopati) da çok sık görülmekte, şiddetli kas ağrısı ve daha ileri vakalarda kas kaybına bağlı güçsüzlük olabilmektedir.***Hastaneye yatırılmadan Kovid-19 geçirenlerde nörolojik olarak uzun dönemde en sık görülen durum bilişsel-zihinsel yavaşlama ve bozulmadır.Maalesef tehlikenin bu kadarla kalmadığını gösteren yeni çalışmalar da yavaş yavaş bildirilmektedir.Elimizdeki bilgiler genellikle hastaneye yatırılarak tedavi edilenlere ne olduğu ile ilgilidir.Hastaneye yatmadan tedavi edilenlerde uzun dönemde neler olduğunu yavaş yavaş, yaşayarak öğreneceğiz.

Hafif ve geçici solunum semptomları ile hastalık tanısı almış ve hastaneye yatması gerekmeyen, zatürre olmayan, oksijen seviyesi düşmeyen hastalarda aylar sonra da devam eden ve hayatlarını olumsuz etkileyen kalıcı etkiler var mıdır?Bu soruya “Evet’ yanıtı veren hastalarda en sık görülen 10 nörolojik şikayet şöyle bulunmuştur:1. Bilişsel-zihinsel bozulma veya yavaşlama (yüzde 81)2. Baş ağrısı (yüzde 68)3. Uyuşma karıncalanma (yüzde 60)4. Tat alma bozukluğu (yüzde 59)5. Koku alma bozukluğu (yüzde 55)6. Kas ağrıları (yüzde 55)7. Sersemlik, baş dönmesi hissi (yüzde 47)8. Ağrı (yüzde 43)9. Görme bulanıklığı (yüzde 30)10. Kulak çınlaması (yüzde 29)Nörolojik olmayan ve aylar sonra devam edebilen şikayetler; yorgunluk (yüzde 85), depresyon-anksiyete (yüzde 47), nefeste daralma hissi (yüzde 46), göğüs ağrısı (yüzde 37), uykusuzluk (yüzde 33), tansiyon ve nabız hızında değişiklik (yüzde 30), mide-bağırsak şikayetleri (yüzde 29). ***Son söz:Kovid-19 daha 2 yıllık bir kabustur.

Kovid-19’un beynimize saldırabildiğini de gayet iyi bilmekteyiz.Bu hastalığı geçirenlerde nörolojik hastalıkların takip eden yıllarda daha sık olup olmayacağını, bu kişilerin demans, parkinson gibi dejeneratif nörolojik hastalık risklerininin ne kadar arttığını, ileride daha fazla oranda felç geçirip geçirmeyeceğini, epilepsi oranlarının ne olacağını takip ederek göreceğiz.Şahsi kanaatim maalesef olumsuz sonuçlarla karşılaşacağımızdır.“Ben gencim, nasılsa hafif geçiririm” diyorsanız belki haklı olabilirsiniz ama erken orta yaşlarda sizi olmadık nörolojik hastalıkların pençesinde görmek istemeyiz.Maske, mesafe ve hijyen kurallarına her zaman çok dikkat edin.Aşı ile ilgili fikrime gelince:Önünüzde iki seçenek var ya aşı olacaksınız ya da önünde sonunda Kovid-19.Tercih sizin...

Yazının Devamını Oku

Çocuklarda göz tembelliği

KİŞİNİN meslek yaşamı dahil tüm hayatını etkileyecek bir durum olan göz tembelliği, çocukluk döneminde belirli nedenlere bağlı olarak normal gelişimini tamamlayamayan gözlerde meydana geliyor. Sorunun genelde tek gözde görüldüğünü ancak bazı durumlarda iki göz de bulunabildiğini aktaran uzmanlar, bu hastalığın toplumda her 10 kişiden 2 ya da 3’ünde bulunduğunu ifade ediyor. Peki, göz tembelliği nedir? Göz hastalıkları uzmanı, Atasağlık Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Safiye Yılmaz, göz Tembelliğini şöyle anlattı:



Ambliopi göz tembelliği olarak anılan ve görme keskinliğinde tek veya iki taraflı belirgin düşüklükle karakterize olan bir durumdur. Eğer bir göz, gözlükle ve ameliyatla düzeltilmesine rağmen tam göremiyorsa ve iki göz arasında iki sıra ve daha fazla görme gücü farkı varsa göz tembelliğinden bahsedilir ve kişinin üç boyutlu görmesi bozulur. Sonuç olarak ambliopi, görmenin organik bir lezyon olmaksızın tek veya iki taraflı azalmasıdır.

NEDENLERİ NELERDİR?
Ambliyopi erken çocukluk döneminde normal görsel gelişimini tamamlayamamış göz için kullanılan bir terimdir. Gözlerin normal kullanılmasını ve gelişimini engelleyecek durumlarda ortaya çıkmaktadır. Her 100 kişiden 2’sinde göz tembelliği görülebilir. Bu hastaların bir kısmında genetik bir yatkınlık bulunmaktadır. Bu yüzden özellikle ailesinde ambliyopi hikâyesi bulunan çocukların erken yaşlarda göz doktorunca muayene edilmesi önemlidir. Ambliopi için kritik dönem hayatın ilk 3 ayıdır. Hassas dönem ise görsel gelişimin tamamlandığı 9 yaştır. Doğduğumuzda çok yakın mesafeyi seçebilecek kadar görüyoruz. Görme duyumuz sonrasında gelişiyor. Konuşmayı öğrendiğimiz gibi görmeyi de öğreniyoruz. Görmeyi öğrenme sürecinde de görsel çevremizin tam aydınlanmış ve berrak olması lazım. Bunu engelleyen herhangi bir neden ambliopiye neden olabilir.

NASIL TEŞHİS EDİLİR?
Bu çoğu kez zor bir durumdur. Çünkü çocukların görme muayeneleri 3-4 yaş öncesinde oldukça güçlük arz eder. Aile bireylerinin ambliyopiyi tanıması genellikle pek mümkün olmaz. Bir çocuk bir gözünün iyi, diğerinin kötü gördüğünü sıklıkla fark edemez. Muayene sırasında çocuğun gözlerinin ayrı ayrı gösterilen objelere fiksasyonunun nasıl olduğu, bu objeleri takibi ve takibinin süresi değerlendirilir. Sıklıkla çocuklar ambliyopik olan gözleriyle bakmak istemezler. Ambliopik gözün doktor tarafından elle kapatılması halinde tepki verirler.

NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Yazının Devamını Oku

Smarthome’larda sürdürülebilir sağlık dönemi

MEDİCAL Park İzmir Hastanesi’nden Dr. Zeki Hozer, Dünya Sağlık Örgütü’nün, sağlığı, bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hali olarak tanımladığını hatırlatarak, sağlığımızı etkileyen ana unsurların yüzde 15 kalıtsal nedenler, yüzde 8 tıbbi etkenler, yüzde 10 sosyal, yüzde 7 iklimsel koşullar, son olarak da yüzde 60 yaşam stili olduğunu ifade etti.

 

Endüstriyel atıkların oluşturduğu çevre, hava, su kirliliğinden GDO ve gıda kontaminasyonuna giden geniş bir yelpazenin günümüz insanını ciddi risklere maruz bıraktığını dile getiren Dr. Hozer, bunlara yanımızdan hiç ayıramadığımız cep telefonlarının SARS etkisi ve teknolojilerin kolaylaştırıcılığının getirdiği olumsuz etkileri de eklemek gerektiğini vurguladı, geleceğe ilişkin öngörülerini paylaştı:

HER EV BİR MİKROHASTANE
Hastalıklardan korunma, yaşam süresini uzatma ve beden ile ruh sağlığını korumak koruyucu hekimlik ve halk sağlığı bilim dalının ortak çalışma konuları. Bugünler, tıp, sağlık, tanı ve tedavi kavramlarının yeniden tanımlandığı bir geleceğin başlangıcı. Neredeyse her gün yeni tıbbi terminolojilere aşina oluyoruz. Etik ve hukuki kavramlar yeni yorumlara yelken açıyor. Bebekler artık birer proje. Doğumlar toplumsal ya da kamusal yarar anlayışı içinde planlanıyor ve daha doğmadan hastalıklı genlerin ayıklandığı bireylerden oluşacak bir toplum modellemesinin ayak sesleri işitiliyor. Ana tema sürdürülebilir sağlıklılık. Aslolan, hastalık oluştuktan sonra tedavi etmek değil, hastalığın oluşmasını engellemek. Artık tedavi hizmetinden pasif yararlanan hastalar yok. Tüm süreçlere etkin olarak katılınan, giderek güç dengesinin hastalar lehine arttığı bir gelecek söz konusu. Günümüzde müşteri hakları olarak sıklıkla dile getirilen olgu artık hasta haklarına dönüştü. İnsanlar sağlıklı yaşama odaklanıyor. Gereksinim duydukları bilgi parmaklarının ucunda. Karşımızda bilinçli ve etkin bir hasta profili var. Bu hastalar için kişiye özel tıpla genetik mühendisliği ve DNA rekombinant teknolojisi kullanılarak hastalıklı genlerin ayrılması ve kişiye özel ilaç ve tedavi sistemlerinin uygulanmadığı bir tedavi neredeyse çöp vasfında. Ev ortamına adapte edilebilecek MEMBS denilen uzaktan erişimli tıbbi sistemlerin mikrohastane vasfında entegre edildiği smarthome’larda yaşayacak insanların da daha azı ile yetinmesi mümkün görülmüyor.

HARCAMALAR SÜREKLİ ARTIYOR
Devletler de giderek artan kamusal sağlık harcamalarından mustarip. Ülkelerin total bütçeleri içinde sağlık harcama oranları (GSYİH) Kıta Avrupası’nda yüzde 10’ların altında seyrederken, Amerika ve Japonya’da yüzde 15’lere kadar çıkıyor. Buna paralel olarak kişi başı harcamalar da örneğin ABD’de 5 bin doları bulurken, Almanya, Fransa ve İngiltere’de 2 bin 500 dolar seviyelerinde. Ülkesel bazda total sağlık harcamalarının finansmanı Avrupa ülkelerinde yüzde 80 gibi kamu tarafından sağlanırken, ABD’de kamu finansman oranı maksimum yüzde 50’yi buluyor. OECD verilerine göre sağlık hizmeti alan kişilerin kendilerinin yaptığı harcamalar ise total meblağın yüzde 10’u ile yüzde 40’ı arasında değişiyor. İlaç masrafları ise sağlık bütçelerinin yüzde 20’sini oluşturuyor. Kişi başı da 100 ila 600 dolar arasında değişiyor. Küresel sağlık harcamaları her yıl ortalama yüzde 5 artıyor. Bu yıl itibariyle 11 trilyon doları aşmış durumda. Son noktada ülkelerin sağlık bütçeleri devasa boyutlara ivmelenirken, koruyucu hekimlik, infeksiyon hastalıkları, geriatri, nörolojik hastalıklar, plastik ve rekonstrüktif cerrahi ile sibernetik bilimlerin ön plana geçeceği bir gelecekte biz insanlara düşen, ideal kilomuzu korumak, bol egzersiz yapmak ve organik beslenmeye dikkat etmek şeklinde özetlenebilir.

Yazının Devamını Oku

İzmirli hekimlerden Covid-19 kitabı

Son yıllarda öğrenci kampüslerinin çevrelerine önemli yatırımlar yapıldı. Yurtları, siteleri, kafeleri, restoranları, spor salonları, kırtasiyeleri, kuaförleri ve moda mağazalarıyla adeta küçük birer öğrenci şehirleri yaratıldı.

Şimdi hepsi boş, sağlıklı günlerin geri gelmesini bekliyor. Ama en önemlisi, yıllarca üniversite hayalleri kuran öğrencilerin yaşamlarının en güzel dönemini kampüs yerine ekran başında geçirmek zorunda kalması. Yüz yüze eğitimin canlılığı olmasa da üniversitelerde online eğitimle öğrencilerin öğrenmede kaybı fazla olmadı. Geliştirilmiş özel yazılımlarla bilgisayar üzerinden adeta sınıfta gibi eğitim yapılabiliyor. Başka üniversiteleri bilemiyorum ama benim ders verdiğim Yaşar Üniversitesi’nde bunu gördüm.

KAMPÜS ORTAMINI YAŞAYAMADILAR
Ancak sorun, öğrencilerin sosyalleşmeleri için en önemli ortam olan kampüste buluşamaz hale gelmeleri. Öğrencilik döneminin dostlukları her zaman daha sahici kabul edilir. İş ve özel yaşamdaki gelecekteki dostlukların çoğu buralarda filizlenir. Toplumun değişik kesimlerinden, hatta değişik ülkelerden gelen öğrenciler kampüs ortamında yeni bir dünya ile tanışır, sosyal ve kültürel açından zenginleşir. Şu anda üniversite eğitimi alanlar maalesef bu fırsatı kaçırıyor. Örneğin, geçen yıl üniversiteye başlamış iki yıllık ön lisans eğitimi alan meslek yüksek okulu öğrencileri sadece üç ay üniversiteye gidebildi. Sonra yasaklar başladı. Haziranda ise mezun olacaklar. Bu yıl eğitime başlayanlar ise kampüs ortamını hiç yaşamadı. Belki de birbirlerini sadece sanal ortamda tanıyarak mezun olacaklar. Korkarım salgının günümüz gençliğinde yarattığı sosyal ve psikolojik tahribat hayli ağır olacak.

Korona, Seçkin Bey’i de aldı

BİLMİYORDUM, İzmir Urla doğumluymuş. Hürriyet Gazetesi’nin önceki genel yayın müdürlerinden Seçkin Türesay’ı da virüs aramızdan aldı. Aynı Türkiye’de 30 bin, dünyada 2 milyon 700 bin kişiyi aramızdan aldığı gibi... Seçkin Bey’le İstanbul’da bir dönem farklı gazetelerde ama aynı grubun çatısı altında çalışmıştık. Gerek beyefendi kişiliği, gerek mesleki becerileriyle bende hep örnek alınacak gazeteci izlenimi bırakmıştı. Böyle bir insanın virüsle mücadeleyi kaybetmesini kabullenmek zor.
Salgının başladığı ilk aylarda gelinimin babasını da İstanbul’da kaybetmiştik. Önümüzdeki ay dünürüm Eşber Güneş’in aramızdan ayrılışının birinci yılı dolacak. Daha 68 yaşındaydı ve tam 40 yıl çalıştığı Lutfthansa’dan henüz 2 yıl önce emekli olup dinlenmeye başlamıştı. Hiçbir sağlık problemi olmayan, hayat dolu bir insanın bugün bizimle olamamasına hala inanamıyoruz.

HER BİRİ AYRI HAYAT

Yazının Devamını Oku

Mizah, stresi kahkahaya boğar

ENERJİ psikolojisi, EFT master eğitmeni Uzm. Dr. İnci Erkin, biz kendimize yardım etmezsek, kronik yorgunluk sendromu, otoimmun hastalıklar, kanser, artrit, fibromyalji, huzursuz bağırsak sendromu, panik atak gibi aslında bedenimizin yardım çığlığı olan ama hastalık adını verdiğimiz rahatsızlıklardan kurtulmakta çok zorlandığımızı söyledi.

 

“Stres ve içinde debelendiğimiz mutsuzluk-huzursuzluk denizinin tsunami dalgaları tansiyon yükselmesinden şeker hastalığına, uyku bozukluklarından çeşitli kronik fiziksel hastalıklara, başarısızlıklara doğru bizi savuruyor” diyen Dr. Erkin, üstelik torba torba ilaçlara rağmen hem hastaların, hem de doktorların kronik hastalıklara karşı çaresiz kaldığını vurguladı. Fobilerin, takıntıların, panik atakların eskisinden çok daha fazla kişiye yaşamı zehir ettiğini dile getiren Uzm. Dr. İnci Erkin, sadece gülebilmenin bile ne kadar büyük fark yaratabileceğini şöyle anlattı:

GÜLMEYİ UNUTTUK
Einstein görecelik kavramını anlatırken, “Sıcak bir sobanın üzerinde 1 dakika oturmak 1 saat gibi gelir. Oysa ki, güzel bir kadınla geçen 1 saat 1 dakika gibidir” demişti. Havaların sert değişimleri, ekonomik krizin devam etmesi, küresel iklim değişikliklerinin etkileri, bizleri mutsuz kılan pek çok olayı yaşıyor olmak hepimizi sıcak soba üstünde oturuyorcasına yakıyor. TV’lerde özellikle sabahları yayınlanan ‘reality show’larda sıkça vahşi cinayet haberleri var. Minicik çocuklar, kadınlar öldürülüyor, dövülüyor, “Neler oluyor bize?” diyoruz. Tüm bu nedenlerle neredeyse gülmeyi unuttuk. Oysa gülmeye hasret kalınca bağışıklık sistemi bile çöküyor. Gülmek, kahkaha atmak insanoğlunun en temel gereksinimlerinden biri. Bilimsel araştırmalara göre normal şartlarda bir erişkin günde yaklaşık 17 kez gülüyor. Gülmek, kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan bir eylem, mizaha verdiğimiz fizyolojik bir yanıt. Güldüğümüz zaman beynimiz her iki yarım küresini birlikte o kadar güzel kullanıyor ki... Hatta sadece yüz kaslarımız değil, ellerimiz, kollarımız ve göğüs kaslarımızda bu keyifli hareketlere katılıyor.

NE MUTLU SİZLERE
Etrafınızdaki mizah duygusundan yoksun ve tepkisiz insanların ciddi sağlık problemleri olabilir. İnsan elbette her zaman kahkahalarla gülmek durumunda değil... Hepimizin sıkıntılı, üzüntülü dönemleri var. Ama gülmemeyi alışkanlık haline getirmiş, suratı bir karış insanlardan da uzak durmakta yarar var. Gülme fakiri olanların da kişisel gelişim programlarıyla kendilerine yardım etmeleri ve mutlu olmayı öğrenmeleri olası. Gülmek, stresle baş etmede bizlere son derece yardımcı. Üstelik, gülerken verdiğimiz zihinsel molaların yararları pek çok. Hatta harp, yokluk, sıkıntı durumlarında devreye giren karamizah dahi bize bu yararlı molaları sağlayabiliyor. Mizahı algılayışımız yaşanmışlıklar ve yaşla birlikte değişiyor. Çocuklar etraflarındaki dünyayı henüz keşfederken pek çok olay onlara saçma ve komik geliyor. Kendi bedensel faaliyetleri bile (gaz çıkarma gibi) onlara eğlenceli geliyor, kıkır kıkır kıkırdıyorlar. İşte o nedenle çocuklar hep şen. Gülmek, stres hormonlarını azalttığı için bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor. Demek ki; kahkaha sadece pirzolaya eşit değil, antikor, antibiyotik ve kemoterapi gibi de etki gösterebiliyor. Kahkahalarla güldüğümüz zaman bazen hıçkırmaya ve öksürmeye başlıyoruz, bu da solunum sistemimizdeki mukus tıkaçlarını sulandırıp atmamıza yardımcı oluyor. 100 kez kahkahalarla gülmek, egzersiz bisikletinde 15 dakikada harcadığınız efora eşdeğer. Hatta güzel gülüyor, şen kahkahalar atabiliyorsanız, diyafragm, karın, solunum, yüz, bacak ve sırt kaslarınızı o kadar güzel çalıştırmış oluyorsunuz ki, ayrıca aerobik egzersize gerek kalmıyor. Gülmekten karnı ağrıyanlar: Ne mutlu size!

Yazının Devamını Oku

Meme kanseri riski

GENEL cerrahi uzmanı Prof. Dr. Engin Ok, kadınlarda en ölümcül kanser türleri arasında üst sıralarda yer alan meme kanserini ayrıntılı bir şekilde anlattı.

 

ABD’de her 8 kadından birinde, yani yüzde 12.5’inde meme kanseri geliştiğini ve meme kanserinden ölme riskinin yüzde 3.4 olarak hesaplandığını ifade eden Prof. Dr. Ok, kadınlarda en sık görülen kanser tipi olmakla beraber, mamografik tarama ve erken tanı sayesinde 1998-2007 arasında meme kanserinden ölümlerin her yıl yüzde 1.9 azaldığını, böylece kanser ölümleri sıralamasında ikinciliğe gerilediğini söyledi.
Sağlık Bakanlığı ve Türkiye Meme Hastalıkları Dernekleri verilerine bakıldığında ülkemizde kadınlarda en sık görülen kanser tipinin meme kanseri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Engin Ok, “Görülme sıklığı ise 2009-2014 arası yüzbinde 45.9. Epidemiyolojik çalışmalar meme kanseri için çeşitli risk faktörleri belirlemiş durumda. Üreme öyküsü ve hormonsal faktörler, obezite, alkol, fiziksel aktivite, östrojen düzeyleri ve maruziyet süreleri üzerinden etki eden risk faktörleri. İngiltere’de yapılan çalışma meme kanserinin yaklaşık yüzde 27’sinin değiştirilebilir yaşam tarzı ve çevresel faktörlerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu rakam ABD için yüzde 38 olarak bildiriliyor” dedi, şu bilgileri verdi:
Kadın cinsiyet, erkeğe göre 100 kat artmış riski ifade eder. Yaş ilerledikçe risk artar. 50-55 yaşlarında eğri düzleşirken, 80 yaşından sonra hafif bir düşme eğilimi görülür. Bir kadının yaşam boyu meme kanseri olma riski 8’de 1’dir (Yüzde 12.56).
Üremeyle ilgili faktörler ve meme kanseri riski: Yumurtalık hormonları meme gelişimini başlatır, menstruel döngü meme hücre çoğalmasına neden olur, pubertede hormonlardaki artış hücrelerin çoğalmasını artırmak yönündedir ve bu hücre bölünmesi menopozla birlikte son bulur. Bu anlamda meme kanseri riskini etkileyen üreme faktörlerini şu alt başlıklarda incelemek doğru olacaktır.
İlk adet yaşı (menarş): Erken ilk adet yaşı artmış meme kanseri riskiyle beraberdir. İlk adet yaşındaki her 5 yıllık gecikmenin meme kanseri riskinde yüzde 22 azalma yaptığı tahmin edilmektedir. 19’uncu Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren gelişmiş ülkelerde ortalama ilk adet yaşı 16-17’den 12-13’e düşmüştür. Bu yaşlardaki iyi beslenme ilk adet yaşını düşüren başka bir faktördür.
İlk doğum yaşı: Hiç doğum yapmamış kadınlarda meme kanseri riski, doğum yapmış olanlara göre daha yüksektir. İlk tam süreli gebeliğin erken yaşlarda olmasının yaşam boyu meme kanseri riskini azalttığı birçok epidemiyolojik çalışmada belirtilmektedir. Hiç doğum yapmamış kadınla 30 yaşında ilk doğumunu yapmış kadının meme kanseri riski aynıdır. Dolayısıyla 30 yaşında ilk doğumunu yapmış bir kadının 20 yaşında ilk doğumunu yapmış bir kadına göre meme kanseri riski yüzde 30 daha fazladır. Hiç doğum yapmamış kadınlarla kıyaslandığında risk azalması hemen değil, ilk gebeliği izleyen 10-15 yıl içinde ortaya çıkmaktadır.

Yazının Devamını Oku

Hasta değilsiniz ama iyi misiniz?

GÜNLÜK hayatınızda yapacağınız küçük değişikliklerle hastalıklardan korunup sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür yaşamanız mümkün.

 

Sağlıklı ve uzun bir ömür herkesin en büyük dileği.
Sağlık sadece hastalık durumunun olmayışı değil, ilaveten bireyin ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik hali içinde olmasıdır.
Sağlıklı olmanın en önemli şartlarından biri ise insanın yediklerine ve içtiklerine dikkat etmesidir.
Halen dünyada meydana gelen ölümler arasında ilk sırayı kalp-damar hastalıkları oluşturmaktadır.
Kalp-damar hastalıklarının değiştirilebilen ve değiştirilemeyen risk faktörleri vardır.
Yaş ve cinsiyet değiştirilemeyen risk faktörleridir.

Yazının Devamını Oku

Kulaklarınıza kulak verin

ZİL ya da kulakta çınlama sesi, ağrı, baş dönmesi, zor işitme, kulak iltihabı ve denge gibi semptomlar kulaklarınızda bir sorun olduğunun habercisi olabilir. Bu semptomların erkenden fark edilip dikkate alınması gerekir. Ekol Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği’nden Prof. Dr Adnan Ünal, orta kulak iltihabını anlattı:

 

ORTA KULAK İLTİHABI NEDİR?
Otitis media, orta kulak boşluğunun iltihabını tanımlar. Bu tablo 3 aydan daha uzun süre devam ettiğinde ortaya çıkan belirti ve bulgular, kronik (uzun süren) otitis media olarak tanımlanır. Orta kulakta sıvı varlığı, kulak zarında bir delik olması veya orta kulak kemikçiklerinin hasarlanması durumlarında hastalarda işitme kaybı meydana gelir. Hastalığın ilerlemesi halinde orta kulaktaki enfeksiyon kemik yapılara ulaşabilir (mastoidit), iç kulağa yayılabilir ve bu da sensörinöral (sinirsel) işitme kaybına ve baş dönmesine (labirentit) sebep olur. Orta kulaktaki önemli yapılardan yüz siniri bu enfeksiyonlardan etkilenirse hastada yüz felci tablosu gelişir. Daha az görülen ancak ciddi ve ölümcül olabilen komplikasyonlar (istenmeyen durum) arasında beyin apsesi, menenjit, otitik hidrosefali (beyin sıvısının basıncındaki artış), petrozit (kafa tabanı enfeksiyonu), sigmoid ven trombozu (toplardamar içienfeksiyonu) yer almaktadır.
Kronik otitis media başlıca 3 şekilde karşımıza çıkabilir:
1. Enfekte olmayan kronik otitis media: Kulak zarında bir delik vardır, ancak orta kulakta enfeksiyon veya sıvı yoktur. Kulak kuru kaldığı sürece orta ve iç kulaklar bu durumdan uzun bir süre etkilenmeden kalabilir. Deliğin onarılması sadece işitmeyi iyileştirmek ya da enfeksiyonu önlemek için gereklidir.
2. Süpüratif (iltihaplı) otitis media: Bu tablo, kulak zarında bir delik ve orta kulakta bir enfeksiyon olduğunda ortaya çıkar. Antibiyotiklerle tedavi genellikle aktif enfeksiyonu temizlemeye yardımcı olur.
3. Kolestatomlu otitis media: Kulak zarındaki kalıcı bir delik bazen bir kolestatoma (orta kulakta deri hücrelerinin ve birikintilerinden oluşan bir doku) yol açabilir. Kolestatom kulak kemikçiklerinde hasar yaratabilir, beyin absesi, menenjit ya da yüz felci gibi komplikasyonlara (istenmeyen durum) sebep olabilir.

DAHA ÇOK KİMLERDE GÖRÜLÜR?

Yazının Devamını Oku

Kronik ağrı ile başa çıkma yolları

EN sık karşılaştığımız sağlık sorunlarının başında ağrılar geliyor. Ağrı çekmek ya da ağrılarla yaşamak kolay bir şey değil. Hemen herkesin yaşamının bir döneminde karşılaştığı bu tatsız duyguya tahammül etmek zor. Doğru uygulama, ağrıya neden olan şeyi bulup onu ortadan kaldırmaya çalışmak. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ağrı Kliniği’nden Prof. Dr. Meltem Uyar, kronik ağrı ile başa çıkma yollarını anlattı:


Ağrıyı diğer tıp bulgularından ayıran en önemli özellik öznel olması, yani kişiden kişiye farklılık göstermesidir. Ağrılı bir uyarana karşı her insanın yanıtı farklıdır. O yüzden bir trafik kazası sonucu ya da doğum sırasında bir kişi avazı çıktığı kadar bağırırken, diğeri sesini çıkarmayabilir. Ağrı kısa süreli ya da akut ve uzun süreli, kronik olarak iki biçimde alınabilir. Ağrı akut durumlarda alarm olarak faydalı bir görev üstlenirken, kronik ağrı ise tam tersine basit bir bulgu değil başlı başına bir hastalıktır. Kronik ağrı aynı zamanda iş gücü kaybına ve önemli ölçüde maddi zarara da sebep olur.

KADINLARDA DAHA YAYGIN
Kronik ağrı merkezi sinir sisteminde, periferik sinir sisteminde, beynin çeşitli bölgelerinde değişikliğe yol açan ciddi bir olaydır. Bir ağrının kronik ağrı olarak nitelendirilebilmesi için 3-6 aylık zaman dilimin geçmesi gerekir. Bu dönemde vücudunuzda ağrının yanı sıra başka bozukluklar da baş göstermeye başlar. Bu dönemde hastanın çok yönlü değerlendirilmesinin yanı sıra o dönemde hangi hekime başvuracağının belirlenmesinde de yarar vardır.
Kronik ağrı da bir hastalık olarak aynı tansiyon yüksekliği, diyabet-şeker gibi genetik özelliklere sahiptir. Anne ve babasında migren olan bir kişide migren görülme olasılığı yüksektir. Cinsiyet de kronik ağrının ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Kadınlarda kronik ağrı olasılığı erkeklere göre daha yüksektir. Hormonlar, duygular, sosyal ve kültürel inançlar ağrıyı etkiler.

BU GERÇEĞİ KABUL EDİN
Kronik ağrı ile kendi kendinize başa çıkma yollarından en önemlileri şunlardır: * Kronik ağrınız olduğu gerçeğini kabul edin. * Kendinize hedefler tayin edin, hobi ve toplumsal etkinliklerinizi artırın. * Kronik ağrı yüzünden kendinize ve ailenize kızmayın, ağrınıza kızın. * Ağrı kesicileri hekimin tavsiyesine göre düzenli olarak alın. İhtiyaç azaldığında yavaş yavaş kesmeye çalışın. * Fiziksel durumunuzu en iyiye getirmeye çalışın. * Kondisyonunuzu artırın. * Gevşemeyi öğrenin, gevşeme egzersizlerini düzenli olarak uygulayın. * Kendinizi sürekli meşgul edin, aktivitelerinizi artırın. * Aile ve yakınlarınızla sağlıklı ilişkiler kurun. * Diğer ağrı çeken insanlarla bir araya gelin, onlarla dertlerinizi paylaşın. * Umudunuzu yitirmeyin.

KAMPANYA BAŞLATILMIŞTI

Yazının Devamını Oku

Hayata olumlu bak, dengeli beslen, sağlıklı yaşlan

HAYATIN ne zaman zorlaşacağı bilinmez. İyi günlerin yerini ansızın alıverir kötü günler. Kötü günleri atlatmanın yolu ise moralini yükseltmek için doğru yöntemi bulmaktan geçiyor. İşte size hayata daha mutlu bakmak için Ege Üniversitesi Dahiliye Kliniği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fehmi Akçiçek’ten “Hayata olumlu bak, dengeli beslen ve sağlıklı yaşlan” reçetesi...

 

Son yüzyıl içinde yaşam beklentisi dramatik olarak arttı. Nüfus öngörüleri önümüzdeki on yıllarda da bu artışın devam edeceğini yansıtıyor. Avrupa ülkelerinde 1990-2010 arasında 65 yaş ve üzeri nüfusun oranı yüzde 13.9’dan yüzde 17.4’e yükseldi. 2060’da bunun yüzde 30 olacağı öngörülüyor. Türkiye’de de 65 yaş üzeri nüfus yüzde 8.3’e ulaştı. 2050’de bu oranın yüzde 20.8’e ulaşacağı hesaplanmış bulunuyor.
Söz konusu hızlı artışta doğum oranlarının giderek düşmesinin yanı sıra yaşam beklentisinin uzaması da rol oynuyor. Üzerinde pek çok çalışmanın yapıldığı sağlıklı yaşlanmanın üç temel özelliği dikkat çekiyor: Hastalıklardan korunabilme, bilişsel ve fiziki işlevselliği en üst düzeyde sürdürebilme. Birbiriyle etkileşim içinde bu üç özelliğin birlikteliği sağlıklı yaşam beklentisini artırıyor.

GENLER YÜZDE 25 SORUMLU
Çalışmalara göre yaşlanma sürecimizi etkileyen genlerimiz, yaşam süremizin belirlenmesinden yüzde 25 oranında sorumlu. Geriye kalan yüzde 75’i ise hayat tarzımız (yani kendimiz) ve sosyal çevremiz belirliyor. Hayat tarzı ifadesi, tuz kısıtlı dengeli bir beslenmeyi, tütünden uzak durmayı, düzenli egzersiz yapmayı ve kirli çevrelerden olabildiğince kaçınmayı tanımlıyor. 90 yaşını aşan kişilerin en önemli özelliği, yaşamı olduğu gibi kabul eden olumlu bir bakışa sahip olmaları. Bu insanların aile fertleri, dostları ve içinde yaşadıkları toplumla olan bağlarını korudukları dikkat çekiyor.
Öte yandan, yaşlısına değer veren, sağlık eşitsizliklerini gideren; uygun barınma, çevre ve emeklilik şartları hazırlayan toplumlarda artan yaşam kalitesine bağlı olarak ömür de uzuyor. Ottawa Sözleşmesi de sağlığın insan hakları, eşitlik, sosyal adalet, topluma katılım, kişisel yeterliliğinin artırılması, destekleyici çevre ve kurumların yaratılması ile korunabileceğini ifade etmiş bulunuyor.

AŞILAMA TAKVİMİ ŞÖYLE

Yazının Devamını Oku

Varis ve selülite karşı düzenli egzersiz

CİLT sorunları sadece karışıklık ve sarkma ile sınırlı değil... Ayaklardaki varisler de sevilmez. Ama özellikle iki şey kadınların sağlık gündeminden hiç düşmez: Varisler ve selülitler! Selülit sorununu başka bir yazıya bırakıp bugün varis konusunu masaya yatıracağız. Kalp damar cerrahı Doç. Dr. İlker Kiriş, kısa ama öz bir varis notu hazırladı. Bakın neler anlatıyor...

 

Varisler, toplumda sıkça görülen ve yaşam kalitesini belirgin şekilde azaltan bir sağlık sorunudur. Genellikle toplardamar yetmezliği sonucunda oluşurlar. Varis oluşumundan korunmak amacıyla ve yakınmaları azaltmak için bazı yaşam tarzı değişiklikleri önerilir. Bu önerileri özetleyecek olursak:
1. Düzenli egzersiz: Düzenli egzersiz yapmak önemlidir. Haftanın 5–7 günü 20-30 dakika süreyle yürümeniz önerilir. Yürüyüş, yüzme ya da bisiklete binmek gibi baldır kaslarınızı çalıştıran egzersizler yakınmalarınızı azaltmaya yardımcı olur. Egzersiz yapmak varislerinizin hızla kötüleşmesini önler.
2. Varis çorabı: Varis çorabı kullanmak yakınmalarınızı azaltır. Eğer ağrı, bacak şişliği, bacakta dolgunluk hissi gibi yakınmalarınız varsa varis çorabı giydiğiniz günün sonunda daha iyi hissedersiniz. Varis çorabını medikal ürün satan firmalardan alabilirsiniz. Varis çorabı almaya mutlaka kendiniz gidin. Çünkü ayak bileği, baldır ve dizüstü seviyesinde bacağınızın ölçüsü alınarak size en uygun varis çorabı belirlenecektir. İlk birkaç gün alışmakta zorlanabilirsiniz. Ancak sabrederseniz kısa sürede alışır ve ileride çok rahat edersiniz. Varis çorabınızı sabah saatlerinde ve işe başlamadan önce giyin. Akşam saatlerinde ve işten eve döndüğünüzde ise çıkartabilirsiniz.
3. Bacaklarınızı sıkça hareket ettirin: Eğer işyerinde ya da seyahat ederken uzun süre hareketsiz oturuyorsanız sık sık hareket etmek önemlidir. Baldır kaslarınız toplardamarlar içinde biriken kanı yukarıya, kalbe doğru pompalamaya yardım eder. Eğer uzun süre hareketsiz oturur ya da ayakta durursanız yerçekimi etkisiyle kan bacaklarınızda göllenir. Bu da bacaklarda şişliğe yol açar. Ayrıca, hareketsiz durmak derin toplardamarlarda pıhtı oluşması riskini de artırır. Bu nedenlerle örneğin ayakta iken parmak uçlarınızda yükselmek ve ardından topuklarınızı yere basmak şeklinde basit bir egzersizi işyerinizde yapabilirsiniz. Bu egzersizi 10 kez yapmak bacaklardaki toplardamarlarda kan akımını destekler. Özellikle işiniz uzun süre ayakta hareketsiz durmayı gerektiriyorsa (öğretmen, güvenlik görevlisi, berber vb.) bu egzersizi yapmak bacaklarınızı rahatlatacaktır. İdeal olarak, eğer yapabiliyorsanız 30-60 dakikada bir en az 2 dakika süreyle yürümek önerilir.
4. Bacaklarınızı kaldırın: Fırsat bulabilirseniz gün içinde 2-3 kez 10-15 dakika boyunca bacaklarınızı kalp seviyesi üzerine kaldırın. Bunu yapmak için sırtüstü düz yatın ve bacaklarınızın altına koyacağınız yastıklarla bacaklarınızı destekleyerek kalp seviyesinden 20-30 cm yükseltin.
5. Yüksek topuklu ayakkabı kullanmayın: Yüksek topuklu ayakkabı giydiğinizde ayak ve baldır kaslarınız toplardamarlardaki kan akışına ideal pompa katkısında bulunamaz. Bu yüzden günlük kullanım için 5 cm’den fazla olacak şekilde yüksek topuklu ayakkabı tercih etmeyin. Bu ayakkabılar ağrı ve bacaklarda kramp gibi yakınmalarınızı artıracaktır.

Yazının Devamını Oku

Çocuğunuz öksürüyorsa

ÖKSÜRÜK 7’den 77’ye herkesin sıkıntı çektiği bir problem olarak görülse de aslında öksürük boğaza takılan yabancı cisimleri dışarı atmaya yarayan bir reflekstir. Öksürük neden olur? Belirtileri nelerdir? Nasıl geçer? Ne iyi gelir? Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Yılmaz Bay, öksürükle ilgili merak edileleri anlattı:


Öksürük solunum yollarını zararlı etkilerden koruyan vücudun en önemli savunma refleksidir. Bazen çocuğunuzun kendi ağız salgısının solunum yollarına kaçması gibi basit bir nedenden olabileceği gibi, çoğunlukla solunum yollarının bakteri ya da virüs denilen mikroplar tarafından tutulması gibi daha önemli bir nedenle olur.
Mikroplar solunum yollarına girdiğinde vücudun savunma hücreleri onlara karşı koymakta ve solunum yollarında ilerlemelerine engel olmaktadır. Öksürük, solunum yollarında ilerleyen bu mikropları ve mikroplarla vücut hücrelerinin savaşı sonucu ortaya çıkan artıkları dışarıya atan vücudun en önemli savunma mekanizmasıdır. Solunum yollarının bir çeşit süpürgesidir.
Eğer çocuğunuzun neşesi ve canlılığı yerindeyse, sizi emiyor ya da mamasını yiyorsa bırakın öksürsün. Çünkü öksürerek solunum yollarını temizler. Çocuklar, erişkinler gibi öksürük sıvısını öksürerek dışarı çıkartamayabilir. Çoğunlukla yutarlar. Bunun hiçbir sakıncası yoktur. Bazen kusmalarında öksürük sıvısı olabilir. Bu da önemli değildir. Çocuk öksürüyor diye hemen öksürük kesici ilaçlar kullanmayın. Hastalığını daha da ağırlaştırırsınız. Çocuğunuzu huzursuz eden, uykusunu bölen şiddetli bir öksürük varsa doktorunuzun önerileri doğrultusunda solunum yollarındaki koyu yapışkan salgıları yumuşatıcı, balgam söktürücü ilaçlar ya da uykuyu etkileyen aşırı öksürükte kısa süreli öksürük kesici ilaçlar kullanabilirsiniz.

EN ÖNEMLİ İLAÇ SU
Öksürükte öncelikle çocuğunuzun aldığı sıvı miktarını artırın. Anne sütü, su ve sulu besinleri sık sık çocuğunuza sunun. Ayrıca, solunum salgılarını yumuşatmak için geleneksel yöntemlerden de yararlanabilirsiniz. Bunlar; ıhlamur, papatya, rezene çayı, zencefil, nane-limon, limonata, 4 yaş üzerinde de adaçayı gibi sıvı besinlerdir. Bal, etkinliği kanıtlanmış tek öksürük kesicidir. 1 yaş üzerinde doğrudan verilebildiği gibi ekmek üzerine sürülüp yağlı ballı ekmek ya da ballı limonlu çaylar şeklinde de verilebilir. Geleneksel olarak kullandığımız çorbalar da öksürüğün gerilemesine yardımcı olur. Et ve tavuk suyu ile yapılan pirinç, un, şehriye çorbaları, tarhana çorbası, havuçlu, patatesli, kerevizli, soğanlı, sarımsaklı, maydanozlu çorbalar da öksürüğün gerilemesine yardımcı olurlar.
Çocuğunuzun bulunduğu odayı havalandırın. Odadaki havanın nemli olmasını sağlayın. Öksürükte burun yolunun açık tutulması da çok önemlidir. Eczaneden alacağınız, halk arasında tuzlu su olarak adlandırılan serum fizyolojik içeren burun damlalarını kullanabilirsiniz. Küçük çocuklarda damla damlattıktan 2-3 dakika sonra burundaki fazla sıvıyı almak için ağızla çekilen aspiratörleri de kullanabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

İşte sihirli vitaminler M1 ve M2: Mizah ve müzik

HERKESİN kendine göre bir pembe gözlüğü, moralini yükseltmek için bir yöntemi var. Ama başarılı olur, ama olmaz. Olumlu yönlerinizin altını çizin, zenginliklerinizi, potansiyelinizi fark edin.

 

Kaliforniya Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırmaya göre mutluluğumuzun ve huzurumuzun yüzde 40’ı tercihlerimizin ve hayata bakışımızın sonucu. Kendi kendinizi telkin edin, gaza getirin: Önemli değil, iyiyim, aslan gibiyim... Doktor Sibel Akkol’un moralinizi yükseltmek için bir yöntemi var: Bilinmeyen vitaminler. Mizah ve müzik. Akkol’la M1 ve M2’yi konuştuk.


Fakültede halk sağlığı derslerine gelindiğinde hastalıkları teşhis ve tedavi etmek için hekim olacağımızı sanan biz öğrenciler asıl görevimizin korumak ve hatta geliştirmek olduğunu öğrenirdik. ‘Sağlık’ tanımını herkes öğrendi artık! “Sağlık sadece hasta olmamak hali değil, bedenen, ruhen, sosyal, çevresel, hatta ekonomik ve politik tam bir iyilik halidir” diye tanımı genişletmek gerekiyor. Burada, “Koruyacağımız ve geliştireceğimiz sağlık durumumuzdaki faktörlere nasıl etkili olacağız?” sorusu hemen aklımıza takılıyor. İşte tam bu noktada, “Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır, ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ver” cümlesini hatırlayalım. Kendimizden başka hiçbir şeyde tam kontrolü sağlayamayacağımıza göre, gelelim kendimiz için neler yapabiliriz konusuna...


BIRAKMAK İSTEYENE METOT VAR
Yıllardır bağımlılıktan uzak yaşamın önemine dikkat çekiyorum. Alkol ve merkezi sinir siteminde geçici-kalıcı değişiklikler yapan sigara başta olmak üzere kimyasal maddeler ve şimdilerde teknoloji gibi farklı bağımlılıklar ciddi uzmanlık alanları oldu. İçlerinde sigara, nikotinik etkiye bağlı fizyolojik ve psikolojik bağımlılık yarattığı, ayrıca sosyal çevrede kabul gören, ikram edilen bir madde olduğu için çok ciddi yaygın ve sağlık bozucu bir ajan olarak içen-içmeyen herkesin mücadele vermesi gereken bir savaş! Muayenehane açmama ve sonrasında da gönüllü olarak okullara-işyerlerine eğitime gitmeme, savaşta aktif nefer olmama yol açan bu konuya ilgim doktor olmadan önce anne-babamın sıkı içiciler olması nedeniyle hem kendi hayatlarını erkenden kaybetmelerinden, hem de benim pasif içici olarak çok kez hastanelerde yatarak tedaviye mecbur olmamdan kaynaklandı. Sigara bırakmak için metodları burada anlatmak istemiyorum. Zira, öğrendiğim şu oldu: Bırakmak isteyen herhangi bir yardımcı metodla bırakabiliyor, bırakmak istemeyene bıraktıracak metot halen bulunmadı.


Yazının Devamını Oku

Pandemide kalp sağlığı

EĞER kalbiniz yorulup bıkmadan, durup dinlenmeden hep aynı güçle kan pompalayabilirse hücrelerinize ihtiyacı kadar oksijen ve besin maddesi ulaşır. Günün 24 saati, haftanın 7 günü bıkmadan size sonsuz bir sadakatle hizmet eden bu küçücük ve duygusal organın kendisinin de oksijene ve enerji kaynağı besinlere ihtiyaç duyduğunu sakın unutmayın! Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hasan Güngör, pandemi döneminde bakın kalp sağlığını nasıl anlattı:

 


Kalbimiz günde yaklaşık 100 bin defa atarak bütün vücudumuza temiz kanı gönderen en önemli hayati organlarımızdan biridir. Bu kadar çok çalışan bir organın zamanla yorulması ve bazı hastalıklara yakalanması da kaçınılmazdır. Hepimizin bildiği gibi dünyadaki ölümlerin en sık sebebi kalp ve damar sistemi kökenli hastalıklardır. Bununla beraber hipertansiyon, kalp yetersizliği, kapak hastalıkları, kolesterol yüksekliği, ritim bozuklukları, şeker hastalığı ve stres de kalbimizin hem direkt yaşadığı, hem de zarar gördüğü sıkıntılardandır.
Bütün bu istenmeyen durumların yanında 2019’da ortaya çıkan koronavirüs enfeksiyonu kalp damar sistemimize büyük zararlar vermiştir. Koronavirüs enfeksiyonunun kalp kaslarımıza direkt saldıran, kalp krizini tetikleyen, ritim bozukluklarına neden olan, toplardamar pıhtısını artıran ve ani ölüme sebep olan bir enfeksiyon olduğu artık çok iyi bilinmektedir.

PEKİ, ONA NASIL BAKALIM?
Peki; özellikle 2019’da koronavirüs, ekonomik nedenler, stres, kötü beslenme, karantinaya bağlı hareketsizlik, hastaneye gitme korkusu ile şikayetlerin ötelenmesi gibi sebeplerle de çok yorulan kalbimize yeni yılda nasıl bakalım?
Kalp damar sağlığı kavramı aslında doğuştan itibaren çocuklara öğretilmesi ve ona göre baştan tedbirlerin alınması gereken bir durumdur. Öncelikle çocukluktan itibaren sağlıklı beslenme, tuz kısıtlaması, kilo kontrolü, egzersiz ve kötü alışkanlıktan sakınma gibi durumların çok iyi oturtulması gerekir.

Yazının Devamını Oku

İdrar kaçırmada erken tedavi gerekir

TOPLUMDA ‘alt ıslatma’ olarak da bilinen idrar kaçırma sorununa özellikle çocuklarda çok sık rastlanıyor.

Üstelik bu durum bazı çocuklarda hem gece, hem gündüz meydana gelebiliyor. İdrar kaçırmada erken tedavinin önemine değinen pediatrik nefrolog Prof. Dr. İpek Özunan, çocuklarda idrar kaçırmayı şöyle anlattı:
Gelişimi olağan seyreden bir çocuğun 5 yaşından sonra gündüz ve/veya gece idrar kaçırması normalin dışında bir durumdur. İdrar kaçırma bazen damla damla olabileceği gibi bazı durumlarda kıyafeti ve bulunduğu yeri ıslatacak sıklık ve fazlalıkta olabilmektedir. Gece uykuda idrar kaçırma (enürezis) daha çok erkeklerde görülmekte olup 5 yaştakilerin yüzde 15-20’si, 7 yaştakilerin yüzde 10’u, 10 yaştakilerin yüzde 5’i, ergenlik dönemi ve sonrasının yüzde1’i gece idrar kaçırmaktadır. Gündüz idrar kaçırma ise kızlarda daha fazla olup okul çağı çocuklarının yüzde 10 civarını etkilemektedir.

BU SORUN PSİKOLOJİK Mİ?
Önemli bir sorun ise genellikle idrar kaçırmanın zamanla düzeleceği inancıdır ki, bu kalender yaklaşıma çok sık rastlamaktayız. Evet, idrar kaçırmanın zamanla düzelme potansiyeli elbette ki vardır. Ancak düzelmesi için bazen uzun yıllar beklenmekte, bu süre zarfında çocuk ve ailenin yaşam kalitesi ve konforunda önemli bozulmalar olabilmektedir. Aileler gece kaçırmanın önüne geçebilmek için bazen çocuğu iki saatte bir uyandırmaya çalışmakta, bu ise sağlıklı gece uykusu olmaması nedeniyle okul başarısında düşmeye dahi neden olabilmektedir. Yine ilk bakım veren kişinin (çoğunlukla annenin) psikolojik olarak yıpranması ve istenmeden de olsa bunun çocuğa yansıması durumun kısır döngüye girmesine sebep olabilmektedir.
Aile tarafından bazen çocuğun tembel olduğu, annenin çok yorulmasına rağmen halen gece idrar kaçırmaya devam etmesinin inat nedeniyle olduğu bile öne sürülmektedir. Çocukta ise öz saygıda azalma, vücut imajının hatalı gelişimi söz konusu olmaktadır. Özellikle gece ev dışında kalma dönemleri büyük bir gerginliğe yol açabilmektedir. Aslında idrar kaçırmanın çoğunlukla psikolojik olduğu düşünülse de yaklaşık yüzde 10’u psikolojik kökenlidir. Daha çok gördüğümüz ise idrar kaçırma devam ettikçe çocuğun psikolojisinin bozulmasıdır. İdrar kaçırmanın daha çok görülen nedenlerinin başında genetik faktörler ve bunlara bağlı uykudan uyanma eşiğinin olgunlaşmasında gecikme, idrar kesesine (mesane) bağlı sebepler yer almaktadır.

NEDEN TEDAVİ EDİLMELİ?
Bu çocuklarda benlik saygısında azalma, endişe, öz güven kaybı, utangaçlık ve içe kapanıklık gibi problemler ortaya çıkabilmektedir. İdrar kaçırmanın zamanla düzeleceğinin beklenmesi özellikle çocukların büyüme çağında sosyal aktivitelerden uzak durmalarına ve akranlarıyla kaliteli zaman geçirmelerine engel olacağı için tedavide gecikme olmamasında fayda vardır. İdrar kaçırma problemleri olan çocuklarda çok yönlü ve ayrıntılı bir öykü alma ve fizik değerlendirme yapılması gerekiyor. Hasta ve ailenin doğru bilgilendirilip rahatlatılması tedavinin ilk ve önemli basamağını oluşturmaktadır. Tedavide işeme ve dışkılamadaki problemlerin düzeltilmesi, mesane ve bağırsak sağlığı için önemli olan besin düzenlemeleri, uyku hijyeni ile ilgili öneriler ve altta yatan nedene bağlı gereken ilaç ve rehabilitasyon programları eklenip sorun kalıcı olarak çözülmektedir.

Yazının Devamını Oku

Aşılar vücudun virüse karşı bir bakıma ön antrenmanı

DÜNYA dört gözle aşı olarak Kovid’den kurtulmayı bekliyor.

Bu noktada aşının insanlık için ne anlama geldiğini Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji İmmünoloji Uzmanı, Bulaşıcı Hastalıkları Önleme Derneği Başkanı Prof.Dr. Şükran Köse, anlatıyor...
Şüphesiz bütün dünyayı etkileyen Kovid-19 salgınında önemli bir yere sahip olacak aşı çalışmaları son hızla devam ediyor. Bir aşı piyasaya çıkmadan önce defalarca kontrol ediliyor, oluşabilecek yan etkiler ve etkililiği aylarca araştırılıyor. Bu nedenle bu salgının çözümünde de aşının anahtar role sahip olduğu açık.
Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) da bu salgından çıkışın tek yolunun aşı olduğuna vurgu yapıyor. Farklı ülkelerde farklı metotlarla üretilen bütün aşı çeşitleri tek bir amaca hizmet etmek üzere yapılıyor: İnsanları hastalanmadan korumak, virüs bulaşsa dahi çok daha hafif, hatta anlamadan geçirmesini sağlamak. Binlerce kişinin katılımı ile çeşitli ülkelerde üretilen 11 aşının üçüncü aşama çalışmaları bugünlerde hala sürdürülüyor. Ara sonuçlar etkinliklerinin yüzde 90’ın üzerinde olduğunu gösteriyor, bu da oldukça umut verici bir durum. Şimdiye kadar hiçbir aşıda ciddi bir yan etki de gözlenmiş değil.
WHO her ne kadar milyarlarca insana uygulama kolaylığı nedeniyle tek doz aşıları tercih etse de geliştirilen aşıların şimdilik iki doz uygulanması gerekiyor. Hastalığı geçirmiş kişilere şimdilik aşı uygulaması yapılmayacak. Bu kişilere aşı yapılması durumunda nasıl cevap alınacağı elbette yine bilimsel çalışmalarla ortaya konulacak.
Çocukluğumuzdan itibaren birçok aşı oluyoruz. Aşı olmak aslında bizim için yeni bir kavram değil, tam aksine yıllarca uygulanan ve bizi güvende hissettiren bir kavram. Aslında artık hayatımızın bir parçası bile denilebilir. Çok hızlı ve kolayca yayılan bulaş oranı yüksek bir virüsün yol açtığı bu hastalıktan korunmak için devletimizin de gayretiyle ülkemize getirilecek olan aşının en yüksek yararı sağlaması adına şu günlerde halkımızın aşıya özendirilmesi gerekiyor. Aşılama ile bir an önce normal yaşantımıza dönmek, eski dünyamızı geri kazanmak her yaş grubu için büyük önem taşıyor.
Sağlık, tarafsız ve oldukça kontrollü bir sistemdir. Sağlıkta hiçbir şeyin şakası olmaz. Dünya, ülkemiz, bilim insanlarımız ve doktorlarımız da bu durumun bilincinde. Doktorunuza güvenin, aşı olun.

Yazının Devamını Oku

Renkli beslenin sağlıklı olun

FONKSİYONEL tıp, rahatsızlıkların nasıl ve neden oluştuğunu belirler, her birey için hastalığın temel nedenlerini ele alarak sağlığa kavuşturur. IFM sertifikalı fonksiyonel tıp uzmanı Dr. İrem Ergün, konuyla ilgili önemli bilgiler verdi.


Fonksiyonel tıp modeli, hastaları ve hekimleri, hastalığın altında yatan nedenleri ele almak ve en uygun sağlığa, iyileşmeye kavuşmak için birlikte çalışmaya teşvik eden bireyselleştirilmiş, hasta merkezli, bilim temelli bir yaklaşımdır. Her kişinin genetik, biyokimyasal ve yaşam tarzı faktörlerinin ayrıntılı bir şekilde anlaşılmasını gerektirir ve bu bulguları kişiye özel tedavileri planlamak ve en iyi sonuçları almak için kullanır. Bu yaklaşımda semptomlardan, şikayetlerden ziyade, kök nedenini ele alarak hastalığın karmaşıklığını tanımlamaya yönelmişlerdir. Bir durumun birçok farklı sebebi olduğunu ve aynı şekilde bir nedenin birçok farklı soruna yol açabileceğini görebiliriz. Sonuç olarak, fonksiyonel tıp tedavileri her bir bireydeki hastalığın spesifik belirtilerini hedeflerken, sistemlerin ve tüm bedenin sürekli sağlıklı olmasını da sağlar. Özellikle kronikleşmiş sağlık sorunlarının altında yatan beslenme, yaşam şekli, duygusal, genetik yapı bir arada değerlendirilir ve tümü için kişi desteklenerek sağlığına kavuşur. En önemlisi de bu sağlığı sürdürmeyi öğrenir.

YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİN
Besinler ve beslenme, fonksiyonel tıbbın ana konusudur. Sağlıklı bir hayatın sürdürülmesinin merkezinde yer alır. Fonksiyonel tıp, genel tıbbın hastalık merkezli yaklaşımından daha ileriye giderek, kişi merkezli bir yaklaşımla 21’inci Yüzyıl’ın sağlık ihtiyaçlarına cevap verecek bir metotla çalışır. Fonksiyonel tıpta esas olan, kişinin bütünüdür ve hekim topladığı detaylı bilgilerle genetik, çevresel, yaşam tarzına bağlı faktörlerin kişinin sağlığı üzerindeki etkilerini ve o kişi için kompleks-kronik hastalıkları nasıl tetikleyebildiğini değerlendirir. Bu analizin sonunda kişi için uzun vadeli olarak sağlığın korunabileceği bir plan, hayat tarzı programı oluşturulur.
Beslenme alışkanlıklarımızdaki yanlışların yaşam boyu süren hemen bütün sorunlarda karşımıza çıktığını artık biliyoruz. Biyolojimizi ve dolayısıyla psikolojimizi de beslenmemizi değiştirerek istediğimiz iyilik haline dönüştürebilir ya da hiç istemediğimiz sorunlara yol açabiliriz. Fonksiyonel beslenmede temel kurallar geçerli olduğu gibi daha önemlisi kişinin sağlık sorunları ve yaşam şekline göre de planlama yapılır. Bu konudaki çalışmalar ve sonuçlar sadece sağlıklı yaşam için değil, çok önemli hastalıkların tedavisi için de şaşırtıcı ve umut vericidir.
Örneğin, bağışıklık sistemimiz ve zihinsel faaliyetlerimizin de bağırsak floramızla ne kadar yakın ilişkili olduğunu biliyor musunuz? Dolayısıyla yediklerimiz burada da çok önemli. Bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamız hem akut, hem de kronik hastalıklarımız için çok önemli. Bunun için günlük beslenme şeklimizi ve yediklerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu değişiklikler aynı zamanda zihinsel faaliyetlerimizi de kuvvetlendirir.

YARARLARI SAYMAKLA BİTMİYOR

Yazının Devamını Oku

Yaşamak için 112

 İnsanın en önemli beklentilerinden birisi sağlıklı yaşama isteğidir. Bunun için elinden geleni yapar. Hatta mucize reçeteler arar, araştırır ve okur. Tüm dünyada bu konuda her gün sayısız deneyler yapılır, makale ve kitap basılır. Tek bir amaç vardır: İnsanın hayatta kalması ve sağlıklı olması.

 

İşte bu noktada ülke ve de özellikle İzmir ile çevresi çok şanslı. Devletimizin acil vakalarda vatandaşın sağlığı için tüm gücü ile emek sarf edip kurduğu ülkemizin medarı iftiharı bir sağlık kuruluşu var: 112 Ambulans Servisi. Düşünün ki trafik kazası geçirdiniz ve yaralısınız ya da kalp krizi, beyin kanaması veya solunum sıkıntısı geçiriyorsunuz. Acilen uygun şartlarda, ilk tedaviniz düzenlendikten, acil hayati tehlikeniz kontrol altına alındıktan sonra, en uygun tıbbi şartlarda ve hızlı ama güvenilir bir şekilde en yakın ve uygun sağlık kuruluşuna nakledilmek ister misiniz? Evet, işte o zaman karşımıza devletimizin güçlü ve güvenilir hizmeti 112 Ambulans Servisi çıkıyor.

PEK ÇOK İLK İZMİR’DE BAŞLADI

1994 yılında Ankara ve İstanbul ile birlikte İzmir’de bu hizmetin kurucusu Dr. Turhan Sofuoğlu’nun sorumluluğunda hizmet vermeye başlayan İzmir 112 Ambulans Servisi, ülkemizdeki birçok yenilik ve ilklerinde öncüsü. Erken doğan, düşük doğum ağırlıklı bebeklerin kuvöz içerisinde güvenle taşındığı yenidoğan ambulansı ilk kez 2002 yılında İzmir’de hayata geçirildi. Yine askeri ambulanslar 112 sistemine ilk kez İzmir’de entegre edildi. 2005 yılında düzenlenen Dünya Üniversitelerarası Atletizm Oyunları’nda ilk motosikletli 112 ekipleri İzmir’de görev yaptı. Hastaneler ile 112 ambulans sisteminin işbirliğini düzenleyen Acil Sağlık Hizmetleri Koordinasyon Komisyonu (ASKOM) ilk kez İzmir’de uygulandı. 2005 yılında ilk uluslararası ambulans rallisi İzmir’de düzenlendi. Bu açıdan İzmir çok şanslı bir il ve deneyimli, işini iyi bilen, uluslararası gelişmeleri takip eden bir ekip hizmet ediyor.

BİN 460 KİŞİ GÖREV YAPIYOR

İl Sağlık Müdürlüğü yetkililerinden aldığım son bilgilere göre İzmir 112’de toplam bin 460 kişi görev yapıyor. Aralarında hekimler, paramedikler, acil tıp teknisyenleri, deneyimli, sürücüler var ve her ambulans ekibi üç kişiden oluşuyor. İzmir 112 Acil Sağlık Hizmetleri’nde toplam 163 ambulans hizmet veriyor. Bunlarınn, 148’i kara ambulansı, 10’u motosiklet ambulansı, 3’ü yoğun bakım ambulansı, biri 4 sedyeli özellikli ambulans ve biri kar paletli ambulans. İzmir 112’nin il genelinde 107 tane istasyonu bulunuyor ve 107 aktif ambulansı ile acil hastalara sağlık hizmeti dağıtmaya devam ediyor. İzmir 112 Acil Sağlık Hizmetleri, kadın istihdamında da fark yaratıyor. Örneğin ambulans sürücüsü olarak 48 kadın strese karşı, sağlık için direksiyon sallıyor. Ayrıca Ege Bölgesi’ne hizmet veren helikopter ambulans da 2009 yılından bu yana İzmir’de görev yapıyor.

KOVİD-19’DA DA İŞBAŞINDALAR

Peki sizce 112 Acil Çağrı Merkezi’ni her gün ortalama kaç kişi acil sağlık sorunları için arıyor? Çağrı merkezinde her gün bıkmadan usanmadan ortalama 3 bin 200 kişinin derdine çözüm aranıyor. Bunların içinden her gün ortalama 850 kişiye de acil yardım ambulansı görevlendiriliyor. İzmir’de 2020 yılının ilk 8 ayında tam 219 bin kişiye ulaşılmış. Bu sayı bazı ilçelerimizin, hatta bir çok Anadolu kentinin nüfusundan daha fazla kişiye denk geliyor.

Yazının Devamını Oku