GeriBülent KATARCI Sağlıklı yaşam için öneriler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sağlıklı yaşam için öneriler

HAYATINIZIN birkaç yıl daha uzaması mı, yoksa o hayatın size daha çok neşe, keyif, mutluluk vermesi mi önemli? Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Funda Aksu paylaştı:


Sağlıklı yaşam biçimi bireyin kendi sağlığına etki edebilecek tüm alışkanlık ve davranışlarını kontrol edip, sağlık durumuna en uygun alışkanlık ve davranışları seçerek düzenlemesi olarak belirlenmiştir. Bu alışkanlık ve davranış modelini süregen hale getiren birey hem sağlıklı olma durumunu sürdürebilmekte, hem de sağlık durumunu daha iyi bir seviyeye getirebilmektedir. Sağlığın geliştirilmesi bireylerin fiziksel ve mental sağlığını optimum bir düzeye yükseltmek anlamına gelmektedir. Bu hedefe ulaşabilmek için bireyin sigara, alkol ve madde kullanımından uzak durup şiddet davranışları ve sağlıksız kilo alımı gibi risk taşıyan tutumlardan kaçınması gerekir.

6 ALT GRUPTAN OLUŞUYOR
Sağlıklı yaşam biçimi davranışları 1987’de Walker, Sechrist ve Pender adlı araştırmacı grubu tarafından geliştirilmiş olan bir ölçeğe göre sınıflandırılmıştır. Bu ölçeğe göre sağlığı geliştiren ve düzelten davranışlar 6 alt gruptan oluşmaktadır: Kendini gerçekleştirme, sağlık sorumluluğu, egzersiz, beslenme, kişiler arası destek ve stres yönetimi.
Kendini gerçekleştirme bireyin sahip olduğu potansiyeli geliştirme ve yaratıcılık yeteneklerini kullanabilmesi anlamına gelmektedir. Sağlık sorumluluğu yaşla birlikte artmaktadır. Egzersizin sağlıklı yaşam üzerindeki etkisi artık tüm dünya tarafından bilinmektedir. Düzenli yapıldığı taktirde kalp sağlığı, kas kuvveti, solunum sistemi üzerine pozitif etkiler göstermekte, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, aşırı kilo ve kolesterol yüksekliği gibi risk faktörlerini önlemektedir. ‘Sağlıklı düşünebilmek için sağlıklı beslenmek gerektiği’ gerçeği artık bilim dünyasında kabul edilmektedir. Özellikle beslenmede kalori kısıtlamasının vücudumuzun yapı taşı olan hücrelerin sağ kalımı üzerindeki etkisi bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Sosyal kabul ve onaylanma kişinin stres seviyesini düşürerek daha olumlu bir tutum içine girmesini sağlamakta ve dolaylı olarak sağlıklı yaşam davranışlarının artmasına neden olmaktadır.

X

Aşı karşıtlığı büyük sorun

HER gün yayınlanan Türkiye Kovid-19 haritası özellikle son iki haftadır artan ölüm oranıyla dikkat çekiyor.Aşı ile önlenebilen bir hastalık yüzünden nasıl bu kadar çok insanımızı kaybediyoruz?Bu soruya yanıt bulmaya çalıştık.


Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürkan Ersoy bakın neler anlattı.
Kovid-19’un en büyük özelliği çok hızla yayılması, kişilere bulaşması ve tüm dünyayı etkisi altına alması.
Nedeni virüs olan hastalıkların halen tedavisi olmaması, hızlı seyri, ilk defa ortaya çıkıyor olması, belirsizlik, korku ve endişe konunun gündeme oturmasına neden oldu.
Bu pandemi nasıl ortaya çıktı, neden, nereden, kim tarafından çıkarıldı?
Bu soruların cevabını şu anda kimse bilmiyor.
Çeşitli komplo teorileri olsa da en azından şu an itibariyle gerçek neden belli değil.

Yazının Devamını Oku

Pandeminin dünü, bugünü, yarını

TEPECİK Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Gözde Derviş Hakim anlattı:

Daha öncesinde dünyada eşine rastlanmamış bu yeni virüs sayesinde tüm yaşantımız değişti. Maske takılmalı mı, takılmamalı mı? Nereden nasıl bulaşıyor? Acaba kıtlık mı olacak, aç mı kalacağız? Günlerce evden çıkamayıp ihtiyaçlarımızı gideremeyecek miyiz? Stok yapmalı mıyız? İşyerimiz, okullar ne olacak? Hastalık belirtileri ne? Eyvah ateşim çıktı, şimdi ne yapmalıyım? Hastaneye gitmeli mi, gitmemeli mi? Ve bunlar gibi onlarca soru havalarda uçuştu.
Aşırı kaygı ve korku, çoğu zaman sağlıklı düşünmenin önüne geçer. Hele bu durumun bir de birey düzeyinde değil de toplum düzeyinde hakim olduğunu düşünün... Virüs karşısında önceleri çaresiz kalan bilim insanları daha önceki kardeş virüsleri göz önüne alarak tedavi üretmeye, mevcut hastaları iyi etmeye çalıştılar. Bizler hastanelerimizde pandemi kriz ekipleri kurarak tüm işleyişi değiştirdik. Virüs taşımayan hastalarla olası veya virüsle enfekte hastaların birbirine karışmaması için hastane içinde temiz ve kirli alanlar oluşturduk. Farklı branş hekimleri olarak enfeksiyon hastalıkları uzmanlarımıza olabildiğince destek olup yüklerini paylaşmaya çalıştık.

GETİRDİKLERİ, GÖTÜRDÜKLERİ
Karşılıklı sohbet, sevdiklerine sarılmak, dokunmak, yüzündeki mimikleri maske olmadan anlayabilmek, birbirini ziyaret etmek, korkmadan çarşıya, pazara, kuaföre, berbere gitmek ya da dostlarla bir akşam yemeği yemek ne kadar da güzelmiş, bu süreçte derinden anladık. Dijital dünyada ilerlemelere, sanal ortamdan yapılan alışverişlere, online toplantılara, internet ve bilgisayar kullanımında artışlara sebep olan pandeminin pek çok açıdan hayatımızın yönünü değiştirdiğine şahit olduk. Peki, hiç iyi katkısı olmadı mı bu yaşadıklarımızın hayatımıza?
Kesinlikle olduğunu düşünüyorum. Örneğin ailemizi, doğayı, yaşamı daha iyi anlamamızı ve sorgulamamızı sağladı. Tüm dünyadaki kısıtlamalarla egzoz gazları ve toksik maddelerden kısmen arınmış doğa kendisini yenileme fırsatı buldu. Doğada yaşayan bizim haricimizdeki canlılar belki de uzun zaman sonra ilk defa bu kadar bol oksijen, bu kadar sakin bir hayat sürdü.
Bu dönemde tarım topraklarının, üretim yapan fabrikaların ve dışa bağlı olmamanın getirdiği avantajların ne denlli büyük olduğu görülmüş oldu. Müspet bilimin önemi çok daha iyi anlaşıldı. Yapılan bilimsel araştırmalara ayrılan zaman ve önemin kıymeti ortaya çıktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünün önemini bir kere daha tüm dünya kabul etti.
Tüm bu kaygılar, korkular, kayıplar, bilinmezlikler yine bilimin ışığında geliştirilen ilaç ve aşı çalışmalarıyla yenilmeye çalışıldı. Ne mutlu ki yine Türk bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci tarafından geliştirilen aşıyla bir kez daha dünya tarihine adımızı yazmayı başardık.

BUNDAN SONRA NE YAPMALIYIZ?

Yazının Devamını Oku

Pandemi sonrası yeni hayat, yeni insan

ACIBADEM Taksim Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, pandemi sonrası yeni hayat ve yeni insanı anlattı:

Enfeksiyon hastalıkları günümüzde de insan hayatını ciddi biçimde tehdit etmeye devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl yaklaşık 12-15 milyon kişi çeşitli enfeksiyon hastalıklarından kaynaklı olmak üzere hayatını kaybediyor. Nedenler göz önüne alındığında enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümler dünya genelinde ikinci sıklıkta görülürken, gelişmekte olan ülkelerde ise bu durum sıralamanın en başında yer alıyor. Tarih boyunca çeşitli bakteri ve virüslere bağlı irili ufaklı çok sayıda salgın hastalıklar görülmüş, bunların önemli bir kısmı pandemi gelişimine yol açmış. Salgın hastalıklar binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuş.

OLUMLUYA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?
En son Aralık 2019’da Çin’in Wuhan şehrinden etkeni belirlenemeyen viral pnömonili (zattüre) birden çok sayıda olgunun hastanelere başvurmasıyla başlayan ve 11 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü’nce pandemi ilan edilen Kovid-19 hayatın pek çok alanında değişikliklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Aradan geçen 1.5 yıla yakın zamandır pandeminin hala daha devam ettiği günümüzde söz konusu değişikliklerin bir kısmı olumlu olarak görülmekle birlikte, bir kısmı ise daha önce insanların hiç alışık olmaması ve bazı uygulamaların ne zaman sonlanacağının da bilinmemesi nedeniyle olumsuz olarak kabul ediliyor. Ancak bazı görüşlere göre olumsuz olarak görünen değişiklikler, istenildiği ve kararlılık gösterildiği durumlarda olumlu yöne çevirmede bir fırsat oluşturabileceği de vurgulanıyor.

TOPLUMSAL DAYANIŞMA ARTTI
Pandeminin olumlu yönde yaşam biçimine olan etkilerinden biriin insanlar arasındaki dayanışmayı artırdığı görüşü. Karşılaşılan sorunun ortak olması, bu sorunlara karşı ortak bir mücadele planının ve dayanışmanın sergilenmesine de olanak sağlıyor. Uzmanlar, pandemi nedeniyle karşılaştığımız sorunlara karşı ortak mücadelelerin ve deneyimlerin dayanışmayı teşvik edebileceğini ve hem toplumda, hem de küresel düzeyde bizi birbirimize daha da yakınlaştırabileceğini tahmin ediyorlar. Ancak bu dayanışmanın her alanda gerçekleşebildiğini söylemek Kovid-19 için de mümkün değil. Örneğin, Kovid-19’un kontrol altına alınabilmesinin toplumun en az yüzde 80’inin aşılanmasıyla sağlanabileceği bilimsel olarak da ortaya konmasına karşın, insanların bir bölümünün aşı yaptırmamaları olumlu gibi görünen dayanışmanın tersine bir örnektir. Ayrıca; maske, mesafe ve temizlik kurallarının aşıdan önceki dönemde de sık sık vurgulanmasına karşın bu konudaki duyarlılığın yeterli düzeyde olmaması, dayanışmanın bu pandemi sırasında da istenen düzeyde olmadığını gösteren bir diğer örnek.

EŞİTSİZLİK VE ADALETSİZLİK
Pandeminin olumlu yönde yaşam biçimine olan etkilerinden bir diğeri de eşitsizlik ve adeletsizliklerin giderilebilmesi olasılığının belirmesi. Pandeminin yeniden ortaya çıkardığı ve gözler önüne serdiği bir diğer olumlu durum da sosyal ilişkiler, bunların önemi ve kutsallığı. Pandemi sürecinde insanların aileleri ile aynı ortamda ve yüz yüze iletişime geçmelerinin belirli sürelerle kısıtlanması hem onlarla bir arada olamama, hem de bazı aile üyelerinin ihtiyaçları olmasına karşın yanlarında olunamaması bu durumun değerini ve önemini bir kez daha ortaya koydu.

Yazının Devamını Oku

Pandemi sonrası değişen yaşam biçimleri

SALGIN rakamları yeniden ve hızla tehdit edici boyutlara ulaştı.

İsterseniz gelin yeni haftaya girerken yine ve yeniden Kovid-19 gündemini ve pandemi sonrası değişen yaşam biçimlerini konuşalım. Bulaşıcı Hastalıkları Önleme Derneği Başkanı Prof.Dr. Şükran Köse, bakın neler söylüyor:
Fiziksel sağlığın yanı sıra ruh sağlığının da bozulması Kovid-19’un bizlere ne kadar çok zorluk yaşattığının ve bu zorluklarla başa çıkmanın önemini gözler önüne seriyor. Sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapıların etkilenmesiyle birlikte kişilerin kendi yeni yaşam tarzlarına uygun faaliyetler göstermesi de dikkat çekici nitelikte. Pandemiyle birlikte tıbbi ekipman alma ihtiyacının artması belirli oranda bütçe ayırmayı gerektirdiğinden hem kişiler, hem de şirketler ekonomik olarak etkilendi. Tıbbi malzeme, ilaç, aşı alımları ekonomik açıdan özellikle gelişmemiş ve düşük bütçeli ülkelerde çok büyük bir sorun haline geldi.

HAYATIN TEMPOSU YAVAŞLADI
İnfodemi (doğru ve yanlış bilgilerin hızlı bir şekilde yayılması) oluşumunun yaygınlaşması salgınla başa çıkma süresini olumsuz etkiliyor. Bilgi kirliliğinin önüne geçilmesi ve bireylerin kriz yönetiminde bilinçli davranış göstermesi Kovid-19’la mücadelenin üstesinden gelinmesinde en önemli belirleyici. Pandemi sürecinde rekabetçi etkinin çok olmasıyla birlikte teknolojinin tüm imkanları kullanıldı. Bu girişimlerle birlikte çevrimiçi yapılan işlemler (alışverişten eğitime kadar) kişilerin davranış ve alışkanlıklarını büyük oranda etkiliyor. Eğitimden yeni eğlence şekillerine kadar pek çok alanda devrim niteliğinde teknolojik yenilikler gerçekleşti. Özellikle yapay zeka ve sanal gerçeklik alanlarında yapılan çalışmalarla davranışların pandemiye uygun şekilde evrilmesi daha hızlı bir şekilde gerçekleşti. Toplumda pandemiyle birlikte evrilen sosyo-kültürel yapılar, sokağa çıkma yasakları, tedarik problemleri, bireylerde yaşam biçimlerini belirleyen sosyal yaşam ve sosyalleşme gibi insan olmanın ihtiyaçlarını önemli bir biçimde etkileyen temel dinamikler, hayatın günlük hızlı temposunu yavaşlatma zorunluluğunu doğurdu.

YENİ DÖNEME ADAPTASYON
Kısıtlamalarla birlikte sınırlanan imkanlarla kendi iç dinamik limitlerimizin daha geniş olduğunun farkına varıldı. Bu durum bizleri sınırlı koşullarda daha aktif bir yapıya büründüğümüzün daha üretken, çalışkan ve verimli olduğumuzun farkındalığını oluşturdu. Bizler bu yeni yaşam biçimine alışmada ve adaptasyonda ne kadar başarılı olursak pandemi koşulları bizim için o kadar az sorun haline gelecek. Bu süreçte izole bir hayatla insanların evlerinde kalmaları karbondioksit salınımını azalttı. Azalmış karbondioksit salınımıyla birlikte gözle görülür seviyede hava kalitesi arttı. Çevre kirliliğinin önlenmesindeki bu gelişmeler ve gelinen bugünkü kirlilik seviyesinde doğa ile barış imzalamak için bir fırsat doğdu.

FARKLILAŞAN DAVRANIŞLAR

Yazının Devamını Oku

Maskeli bile olsa hayata sarılın

2020’NİN başından itibaren dünyamızı etkileyen koronavirüs pandemisi düzeni hızla değiştirirken, bir daha hayatın eskisi gibi olmayacağının sinyalleri veriliyor.

Bütün bunların yanında yeni dünya düzeninin küresel sorunların çözülmesi için bir fırsat olabileceği de ifade ediliyor. İşte tüm bu konulara farklı bakış açılarıyla yaklaşan sağlık uzmanlarının gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağımızı, nelerin değişeceğini, nelerin gelişeceğini açıklayan görüşlerini sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Her şeye rağmen gelecekte çok daha iyi bir dünyada yaşayacağımız umuduyla hepinize sağlık ve huzur dolu günler diliyorum.

2020’NİN BAŞINDAN İTİBAREN

Pandemi sonrası yeni dünya düzenini Acil Afet Ambulans Hekimleri Dernek Başkanı Dr. M. Turhan Sofuoğlu sizler için anlattı: Küresel salgının olumsuz etkilerini 2020 başlarından itibaren hissetmeye başladık. Başlangıçta devletlerin salgının yayılmasını önlemek için elinde fazla bir seçenek yoktu. Maske, mesafe ve hijyenle salgının olumsuz etkileri önlenmeye çalışıldı. Beraberinde özellikle ekonomik ve sosyal hayatta büyük sorunlar ortaya çıktı. Gıda ve tüketim sanayisi dışındaki tüm sektörler bu gelişmelerden olumsuz etkilendi. İşyerlerinin kapalı olması nedeniyle uzaktan çalışma, kısmi çalışma ön plana çıktı. İşsizlik ve üretim düşüklüğü, seyahatlerin kısıtlanmasına bağlı turizm gelirlerinde düşme birçok ülke ekonomisini olumsuz etkiledi. Bir yandan da daha önce online alışverişi denemeyen birçok kişi internetten alışveriş yapmaya başladı. Pandemi sonrasında da e-ticaretin yükseliş trendi göstermeye devam edeceği, insanların alışverişi internetten yapmaya devam edeceği öngörülüyor. Temassız teslimat, online ödeme gibi yeni alışkanlıklar da bu dönemle beraber gelişiyor. Bu nedenle gelecekte evden çalışma sisteminin daha yaygın kullanılacağını bekleyebiliriz. Açık ofislerde masaların aralarının açılması, havalandırmaların kapatılması ve cam kullanımının tercih edilmesi, maskeyle çalışılması karantina sonrası olası sonuçlar arasında yer alıyor.

SOSYAL HAYAT ÇOK DEĞİŞTİ
Aileler bu süreçten en fazla etkilenen birimler oldu. Bir yandan ekonomik ve aile içi sosyal sorunlar, yaşlı ve akraba ilişkilerinde uzaklaşma yanında yakın arkadaş ve çevreyle iletişim de değişti. Uzun vadede kişilerin sosyal hayatta izolasyonunun artacağa görülüyor. Daha az dışarı çıkma, online görüşmeleri tercih etme, kişilerle temas etmeme, uzak oturma gibi davranışlar alışkanlık haline gelmeye hazırlanıyor. Gelecek yıllarda insanlar daha korumacı davranışlar sergileyebilir. Daha az sosyalleşme ve güvensizlik nedeniyle depresif eğilimleri daha sık görebiliriz. Aynı şekilde eğitim alanında da büyük değişikliklere yaşanıyor. İlköğretimden yüksek öğrenime kadar tüm alanlarda uzaktan eğitime geçilmek zorunda kalındı. Özellikle teorik konuların uzaktan eğitimle anlatımı, uygulamaların bazılarının bile yeni teknolojiler, artırılmış gerçeklik ve yapay zeka desteğiyle uzaktan yapılmasının önü açılacak. Ama tüm bu gelişmeler insanlar arası sosyal ilişkilerin değişmesinin, bireyselleşmesinin önünü açacaktır.

YENİ GELİŞMELER OLABİLİR
Sağlık alanındaki değişimleri ise şimdiden yaşamaya başladık. Bu süreçte pek çok kişi sağlıksız beslenme ve hareketsizlik yüzünden kilo aldı. Sağlık kontrolleri aksadı. Bu yüzden kanser, diyabet, kalp-damar gibi hastalıklar tetiklendi. Virüs korkusu ve stresi kaygı, depresyon, panik atak gibi psikolojik sorunları artırdı. Hasta-hekim ilişkileri zaten gelişen teknolojilerle klasik sistemden uzaklaşırken, pandemiyle birlikte sağlık kuruluşlarındaki risklerin artması hastaların her sağlık sorununda hekime başvurma sayısını azaltmaya başladı. Bu da özellikle erken tanı (kanserler) ve kronik hastalıkların (diyabet, solunum, kalp ve dolaşım hastalıkları) yönetiminde başka sorunların ortaya çıkmasına yol açtı. Erken tanı konulamadığından veya günlük değişimleri yönetilemeyen kronik hastalıkların yol açtığı sağlık sorunları gelecekte sağlık sigortalarına büyük yükler getirmesi yanında ölümcül sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yakın bir gelecekte hastaların giyilebilir teknolojilerle evden takibi, uzaktan tıbbi danışmanlık, yapay zeka ve robotik cerrahi ve ilaç kullanımı konuları ön plana çıkacaktır.

FIRSATLAR DA KAPIMIZDA

Yazının Devamını Oku

Fonksiyonel tıpla sağlıklı yaşam

SAĞLIĞINIZIN ne durumda olduğunu öğrenip gelişebilecek problemleri önceden tahmin edebilmek için her yıl düzenli taramalardan geçmeniz şart. Sağlık riski analizlerinde de yavaş yavaş ‘fonksiyonel tıp’ ağırlıklı sağlık taramalarına yönelmemiz lazım. Bu taramalarda sadece hastalıkları araştırmak yerine, hücre, doku ve organların fonksiyonları da detaylı olarak inceleniyor. Daha doğrusu didik didik ediliyor. Fonksiyonel tıp sayesinde yeni, detaycı ve doğru sağlık taramaları devreye giriyor. “Beslenmenizi değiştirin yaşamınız değişsin” diyen İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Park Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı ve Fonksiyonel Tıp Uzmanı Opr. Dr. Zafer Beken, bakın neler söylüyor:

 

BİRÇOK HASTAYA UMUT OLUYOR
Fonksiyonel Tıp ve Sağlıklı Yaşam Merkezi, kronik ağrı, sindirim bozuklukları, nörolojik hastalıklar, alerji, kolesterol, diyabet, cilt ve bağışıklık hastalıkları başta olmak üzere yüze yakın hastalıktan mustarip birçok hastaya umut oluyor. Her bir kişi için hastalığın kökeninde yatan ana nedenleri inceleyen fonksiyonel tıp sayesinde hem kronik, hem de bağışıklık sistemine bağlı birçok hastalık gerileyebiliyor. Bağışıklık sistemini güçlendirmeye odaklanan fonksiyonel tıp, her hastanın genetik, biyokimyasal yapısı ve yaşam tarzıyla ilgili verileri toplayarak kişiye özgü tedavi planı uyguluyor.
Fonksiyonel tıp, sindirim sisteminin inceleme altına alınması ve sağlığımıza dokunan gıdaların saptanmasıyla birlikte bazı vitamin ve mineral eksikliklerinin tamamlanması sonucunda hastalığın önüne geçilebilir bir süreci tanımlıyor. Fonksiyonel tıpta mecbur olmadıkça ilaçlara başvurmuyoruz. Bazı besin desteklerini kullanabiliriz. Vitaminler, mineraller gibi... Bunları da bilim ışığında, tek tek verilerine baktığımız nitelikli testler ışığında gerçekleştiriyoruz. Kronik hastalar klinik tedavi almaksızın iyileşebiliyorlar. Bunların en güzel örneği diyabet hastaları. İleri tedaviler alan, insülin kullanan hastaların dahi bu yaklaşımla ileri süreçlerde tüm ilaçlarını bırakıp hayatına diyabet tanısını ortadan kaldırarak devam edebildiğini gösteren vaka örnekleri var. Pek çok bağışıklık sistemi hastalığının da iyileştiğini gösteren örnekler elimizde mevcut. Bulaşıcı hastalıklardan korkup aylarca eve kapanıp korkarak yaşamaktansa bağışıklık sistemimizi güçlendirip daha özgür yaşamak mümkün. Bunun için de vücudumuzu iyi tanımak ve eksiklerini tamamlamak gerekiyor.

ANTİ-KANSER GENLERİ AKTİFLEŞİYOR
Fonksiyonel tıpta hastalıkların çözümü, beslenme değişikliği, uyku, sıvı alımı, hastanın basit gıdalarla lif alımını aksattığı durumlarda lifli gıdaların diyete eklenmesi, dokunan gıdaların tespit edilmesi ve bunların eliminasyonuyla mümkün. Bu süreci takip ettikten sonra hastalıkların teşhisinde laboratuvar testleriyle düzelmeleri takip ederiz. Kolesterol yüksekliği, obezite, yağ dengesizliği başta olmak üzere vücuttaki iltihabı gösteren parametrelerde büyük değişimler gözlenebiliyor. Bazı çalışmalarla da kanser genlerinin suskunlaşıp anti kanser genlerinin aktifleştiğini gösterilmesiyle bu sonuçların yaşam değişimiyle elde edilebildiği saptanmış. Bu gelişmeler elimizdeki klasik yöntemlerle sağlanamaz ama fonksiyonel tıp tedavilerinin sürece önemli bir katkısı. Hastalıkların çözümü için nedenlerinin ortaya konması, kök nedenin tespiti, bundan kaçınma ve korunma yöntemi ile kademe kademe hastalıkların çözümlenmesiyle kişinin iyileşmesi sağlanır.


Yazının Devamını Oku

Menopozda beslenme

MENOPOZUN sorunları bir hayli fazla ama her kadında bu sorunların hepsinin çıkması da şart değil. Ayrıca, söz konusu sorunların hafif seyretmesi de mümkün. Peki, ne yapacak kadınlar? Özel Kent Bayraklı Tıp Merkezi’nden kadın doğum uzmanı Dr. Ayşalı Yılmaz anlattı...


* Nedir? Menopoz kadın hayatında adetlerin kesilmesidir ki, bu da doğurganlığın bitişini gösterir. Ortalama 50 yaşında (45-55 yaş arası) başlar. 12 ay boyunca adet olmayan kişi menopoz kabul edilir.
* Vücuda etkileri nelerdir? Menopozla birlikte vücuttaki kadınlık hormonlarının azalmasına bağlı olarak nöroendokrin, kardiovasküler, immun ve iskelet sistemde değişiklikler olmaktadır. Ayrıca; duygusal, bilişsel, emosyonel ve hafızayla ilgili bozulmalar başlamaktadır. Bunun yanında fizyolojik olarak kolesterol ve trigliserid artmakta, kemiklerde kalsiyum tutulumu azalmakta, migren ve diğer baş ağrıları ile eklem ağrıları artmaktadır. Bütün bunlar vücudunuzda şu değişikliklere yol açmaktadır: Emosyonel bozukluklar: Duygu değişiklikleri, huzursuzluk, kendine güvenin azalması. Fiziksel rahatsızlıklar: Ateş basması, terleme, kilo alımı, cinsel isteksizlik, vaginal kuruluk.
* Rahat yaşamak için neler yapılabilir? Bir kadının hayatındaki en önemli dönemeçlerden biridir menopoz. Menopozun kaçınılmaz olduğunu bilen ve buna yönelik önlemlerini erkenden alan kadınlar bu dönemi daha rahat atlatırlar. Özellikle 40’lı yaşlardan başlayarak kadınlar yaşam tarzına, beslenmeye ve egzersize önem vermelidir.
* Nasıl beslenmeli? Menopozla birlikte metabolizma yavaşladığı için özellikle bel çevresine yağlanma ve kilo alımı sağlığı olumsuz bir şekilde etkiliyor. Yapılan çalışmalarda pirinç ve makarna gibi glisemik indeksi yüksek gıdalarla beslenen kadınlarda menopoza giriş 1.5 yıl erken olurken, tam tersi sağlıklı beslenen yağlı balık, taze sebze-meyve yiyenlerde ise 3.5 yıl kadar geç olduğu saptanmış. Beslenmeye günde en az 2 litre su içerek başlanmalı. Rafine gıdalar (beyaz ekmek, makarna, pirinç), fazla miktarda kırmızı et, patates, çerez türü şeylerin fazla tüketilmesi, bunun yanında bol çay, kahve ve alkol obeziteyi tetiklediği için uzak durulması gerekiyor. Özellikle Akdeniz diyeti dediğimiz meyve-sebzenin bol tüketildiği, rafine olmayan tam buğday, yulaf, çavdarla oluşturulmuş diyetler ve baklagillerle beslenenelerde kilo sorunu daha az oluşmakta. Menopoz döneminden en çok etkilenen bölgelerden biri de kemikler hiç kuşkusuz. Kemik kaybı hızla gerçekleşiyor. Kemik sağlığını korumada D vitamini, kalsiyum, magnezyum ve çinko senkronize çalışır. Biri eksikse diğerleri de etkilenir. En öne çıkan ise D vitaminidir. Kalsiyum emilimde çok önemlidir.
* Hangi besinler sıkıntıları atlatmaya yardımcı olur? Keten tohumu (içerdiği fitoestrojen, çinko, E vitamini ve omega 3 nedeni ile oldukça faydalıdır. Bir gece önceden yarım bardak suya 1 çorba kaşığı konulup beklenir ve sabah içilebilir). Omega 3 (özellikle yağlı balıklarda bulunan omega 3 depresyon, huzursuzluk ve hafızayla ilgili konularda yardımcı olur). Soya (Japonca’da menopoz diye bir kelime bulunmamaktadır. Bu da onların soyadan zengin beslenmeleri sonucu menopoz semptomlarını bilmemelerine bağlanmaktadır. Kullanımına bakıldığında Japonlar soyayı tofu ya da süt olarak değil, daha değişik (miso, tempeh, tamari olarak) tüketmeleri onların yan etkileri daha az hissetmelerine sebep olabilir. Günlük 25 gram kadar soya tüketilmesi önerilmektedir). Fasulyegiller (siyah fasülye, börülce ve bezelye doğal progesteron üretimine yardımcı olurlar). Arı poleni (özellikle sıcak basmalarında etkilidir, ancak kullanımı ve emiliminde zorluklar mevcuttur). GOJİ Berry (depresyon, kalitesiz uyku ve bağışıklık sistemine iyi gelir). Spirulina (sıcak basmalarına iyi gelmesinin yanında sakinlik enerji ve denge veriyor). Maca (sıcak basması, vajinal kuruluk, kemik erimesi, depresyon, stres ve kronik yorgunluğa iyi gelir). Herballer (black cohosh, adaçayı, sarı kantaron, şerbetçi otu gibi fitoöstrojen içeren diğer bitkisel kaynaklı gıdalar yüzde 50’lere varan oranlarda menopoz semptomlarında rahatlama sağlarlar).
* Egzersiz önemli mi? Egzersiz en çok kilo ile savaşta ve kalp sağlığının korunmasında önemli. Bunun yanında özellikle ağırlık kaldırarak yapılan sporlar kemik kütlesinin korunmasını sağlıyor. Yaşla azalan sirkülasyonun artmasıyla ekstra oksijen sağlanır ve bu da cildin parlaklık ve sağlığına yardımcı olur. Yoga ve meditasyon gibi rahatlatıcı faaliyetler de bu dönemin rahat atlatılması konusunda yardımcı olan unsurlardır.

Yazının Devamını Oku

Diş eti kanaması ve alzheimer ilişkisi

AĞIZ-diş sağlığının genel sağlığımızı koruma ve sürdürmede çok ama çok büyük bir önemi var. İltihaplanmayı hızlandıran önemli problemlerden birinin de diş ve dişi çevreleyen dokuların iltihabi hastalıkları olduğu bilinen bir ayıbımız, önemli bir eksiğimiz. Çoğumuz diş sağlığımızı, daha da önemlisi bir bütün olarak ağız sağlığımızı yeteri kadar ciddiye almıyoruz. Bu konuda bakın dişhekimi Emre Aksu ne diyor?

Ülkemizde genellikle dişhekimine dayanılmaz düzeyde bir diş ağrısı olduğunda başvurulmaktadır. O döneme kadar çoğunlukla kişi ağrı kesiciler ve hatta antibiyotiklerle ağrısını gidermeye çalışmakta, artık kendi başına üretebileceği çözümleri tükettikten sonra dişhekimine son çare olarak gelmektedir. Bu nedenle, sorun diş çürüğü kaynaklı ise dişin canlı pulpa odasına kadar ulaştığından kanal tedavisi gibi kompleks tedaviler veya diş çekimi gibi o kadar uzun süredir hastaların çektiği ağrı nedeniyle tereddütsüz tercih ettiği seçenekden başka çıkar yol kalmamaktadır. Bir de erken yaşlardan itibaren daha yavaş ilerleyen, diş eti kanaması gibi daha az belirti veren ama bir noktadan sonra geri dönüşü olmayan diş eti problemleri ülkemizde sıklıkla rastlanan bir sorun olarak gözükmektedir. Hastalarımızdan sürekli şu yakınmayı duyarız: “Dişlerimde tek bir çürük yoktu, birden sallanmaya başladı, artık yemek bile yiyemiyorum ne yapabilirim?”

ASLINDA YILLARIN İHMALKARLIĞI
Bu noktaya aslında kişi yıllar içinde gelmiştir. Diş eti hastalığı dişi çevreleyen ve destekleyen dokuları etkileyen bir enfeksiyon hastalığıdır. Diş çevresi destek dokular; diş eti, diş kökü, çene kemiği ve dişin kökünü çene kemiğine bağlayan liflerdir ve bu yapı “periodonsiyum” adını alır. Enfeksiyonun sadece diş etini etkilediği durumlar “gingivitis” olarak isimlendirilir. Gingivitis kırmızı, şiş, parlak, yumuşak kıvamlı ve kolay kanayan diş eti ile kendini gösterir. Genellikle ağrısız seyrettiği için belirtileri hasta tarafından zor fark edilir. Bu durumu önemseyip dişhekimine başvurup detertraj (diş üzerinde yapışık diş taşlarının ve yumuşak bakteri plaklarının uzaklaştırma işlemi) yaptırması sonrasında da evde gerçekleştireceği diş bakımını uygun ve düzenli bir şekilde yapması, sonrasında da detertraj işlemini 6 ayda bir yapması gerekmektedir. Böyle yapılmadığı takdirde enfeksiyon yıllar içinde ilerleyerek yalnız diş eti ile sınırlı kalmaz, dişi çevreleyen destek dokulara da yayılır. Artık şimdi tablo “periodontitis” olarak adlandırılan diş etinde kanama, kırmızı veya mavimsi-morumsu renk değişikliği, diş eti çekilmesi, diş eti büyümesi, dişlerde yer değiştirme, aralanma, uzama, sallanma, apse oluşumu, hassasiyetle kendini gösteren hale gelmiştir. Bu noktadan sonra eski sağlıklı diş etine geri dönüş çok zor ve pek çok vakada imkansızdır. Halen yapılabilecek periodontal cerrahi operasyonlar ve ileri periodontal tedavi imkanları vardır ama olay tüm dişleri kapsamışsa çoğunlukla yaygın diş kayıplarıyla sonuçlanır.

DİĞER HASTALIKLARLA BAĞLANTILI
Ne yazık ki, diş eti hastalıklarının sonucu yalnız dişlerin kaybedilmesi değildir. Diş eti enfeksiyonlarının sistemik pek çok etkisi de vardır. Diş eti iltihabı ve buna bağlı gelişen bağışıklık yanıtının organları etkilemesiyle ilgili ilk mekanizma diş etindeki mikropların organlarda doğrudan çoğalması olarak tanımlanabilir. Yani diş etlerinden kaynaklanan tüm mikrobiyal organizmalar ve ürünleri dolaşım yoluyla vücutta gezinebilir. “Sepsis” ya da “septisemi” olarak açıklanan bu mekanizma kanda bakteri varlığıyla kendisini belli eder. İkinci mekanizma ise diş eti iltihabı sonucu oluşan mikropların sebep olduğu sistemik enflamasyondur. Diş eti rahatsızlıklarıyla şeker hastalığı, kalp hastalıkları, gebelik komplikasyonları ve romatoid artrit gibi diğer hastalıklar arasında ilişki olduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır. Diş etinde meydana gelen enflamasyonun akciğer hastalıkları, bağırsak hastalıkları ve kronik böbrek hastalığı için risk faktörü olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Son yapılan çalışmalar diş eti iltihabı ile alzheimer arasında ilişki olabileceğine de dikkat çekmektedir. Alzheimer hastası veya şüphesi taşıyan canlı veya ölmüş hastalardan alınan beyin dokusu, omurilik sıvısı ve tükürük örneklerini inceleyen bilim insanları ilgi çekici sonuçlara ulaştı.

YÜZDE 70 ORANINDA DAHA FAZLA
Science Advances Dergisi’nde yayımlanan bir çalışma kronik diş eti iltihabına yol açan “porphyromonas gingivalis” adlı bakterinin alzheimer hastalarının beyninde hasta olmayanlara göre daha yüksek seviyelerde görüldüğünü ortaya çıkardı. Hastalığın nedeninin belirlenmesi üzerine yapılan araştırmalar, tedavisini sağlayabilmek açısından büyük önem taşıyor. Bu bakteriyel enfeksiyonu temizlemek ve beynin bozulmasını önlemek için bir ilaç üzerinde çalışılıyor. Diş eti iltihabına neden olan bakterinin beyni nasıl etkilediği henüz bilinmiyor. Diş eti iltihabına yol açan bakteri ve bunların salgıladığı zararlı proteinler alzheimera yol açmak yerine onun sonucu da olabilirler. Bu konuda Tayvan’da yapılan bir başka araştırmada 10 yıl veya daha uzun süreli kronik diş eti hastalığı olanların alzheimer olma ihtimalinin yüzde 70 daha fazla olduğu görülmüştür. Bütün bunlardan kurtulmanın aslında çok kolay olduğunu belirtmek isterim. Günde iki kere hekiminizin önerdiği gibi diş bakımını gerçekleştirin ve 6 ayda bir diş hekiminize diş ve diş eti sağlığını için muayene olmayı ihmal etmeyin. Sağlıkla kalın.

Yazının Devamını Oku

Kemik, eklem ve kas sağlığı

KAS ve iskelet sisteminin kuvvetli olması yaşamsal fonksiyonların yerine getirilebilmesi için son derece önemli.

 Sağlıklı beslenmek, kiloyu korumak ve hareket en basit kurallar. Günümüzde insan sağlığına verilen önemin artmasıyla ortalama yaşam süresinin de uzamaya başladığı bilinen bir gerçek. Yaşam kalitesini artırmak ise bu süreyi iyi ve yaşanır kılmak adına son derece önemli. Özellikle belli bir yaştan sonra kimse günlerini ağrıyla geçirmek istemez. Bu nedenle edineceğimiz alışkanlıklar ileri yaşlara geldiğimizde daha yaşanır günler bulmamız için kritik öneme sahiptir. Yaşam kalitesini belirleyen bazı ölçüler vardır. Kişinin duygu dünyası, sosyal hayatı ve psikolojisi bunlar arasında sayılabilir. EMOT Hastanesi’nin kurucularından Dr. Sait Ada, bakın neler söylüyor:

SAĞLIK İÇİN HAREKET ŞART
İnsanoğlunun evriminde iki ayaklı konuma geçmesi çok önemli bir olaydır. Bu, vücudun temelini oluşturan iskelet sisteminin, hareketi sağlayan kasların ve bunların eşgüdümünü gerçekleştiren santral sinir sisteminin gelişmesiyle olmuştur. Ayağa kalkan insanoğlu avlarını daha iyi görmüş, yiyeceklere daha kolay ulaşmış ve gelişmesini sürdürmüştür. Sağlıklı insan hareket ederek yaşayabilir. Hareketle tüm organlarımız çalışır, kan dolaşımı düzenli olur, ruh sağılığı ve uyku düzeni daha iyi olur, kilo sorunları olmaz. Hareketi sağlayan yapıların başında kemiklerin sağlıklı ve dayanıklı, eklemlerin sağlam ve ağrısız; omurganın sağlam, ağrısız ve esnek olması gerekir. Tüm bu koşulların sağlanması için de doğumdan ölüme kadar geçen sürede sağlıklı beslenme ile vücudun gereksinimi olan temel gıdaların dengeli alınması, egzersiz yapmak ortopedi ve travmatolojik hastalıkların oluşmasını engelleyen en önemli faktörlerdir. Kas iskelet sisteminin gelişiminde çocukluk çağından itibaren alınan kalsiyum ve D vitamininin ayrıca önemi vardır. Süt ve süt ürünleri bu konuda bilinen en zengin kaynaktır. Alınan kalsiyumun kemiklerde tutunması için D vitaminine ve magnezyuma da gereksinim duyulur. Kötü beslenme, hareketsiz yaşam, alkol ve sigara kemiklerimizin düşmanıdır.

VÜCUDUMUZUN MENTEŞELERİ
Eklemler vücudumuzun menteşeleridir. Hareketli ve kaygan yüzeylerdir. Ömür boyu çalışan eklemlerimiz özellikle diz ve kalçada yıpranabilir, halk arasında ‘kireçlenme’ denilen sorun ortaya çıkabilir. Sağlıklı bir eklem için kaslarımızn güçlü olması ve kilomuzun fazla olmaması gerekir. Ayrıca zorlayıcı oturmalar, diz üstü çalışma şekli (yer silme vb işler), aşırı ağır kaldırma gibi nedenlerle eklemlerimiz bozulabilir. Çağımızda artan şişmanlık sorunları, hareketsiz yaşam tarzı ve masa başı oturuşlar eklemlerimize, boyun ve bel omurlarında şiddetli hastalıklara yol açabilir. Bazı ailevi nedenlerle de eklem bozuklukları görülebilir. Eklemlerin esas yapı taşı olan kıkırdak dokusu bozulduktan sonra vücut tarafından orjinali gibi yeniden yapılamamaktadır. Eklemimizin sağlıklı kalması için kilo almama, egzersizle kasların güçlendirilmesi ve aşırı zorlamalardan kaçınmak en doğru yoldur. Eklem bozukluklarında son çare ameliyattır. Kaslar ise vücudumuza hareket veren uzama ve kısalma yetenekleri olan yapılardır. Kaslarımızın hem güçlü, hem esnek olması sağlıklı bir yaşam için çok önemlidir. Bu nedenle yine düzenli egzersiz önem kazanır. Yürüyüş en yaygın ve en basit önerilebilecek egzersizdir. Ayrıca, kasları esnetme ve güçlendirme yine her yaşta yapılabilir. Yoga ve pilates gibi hareketler önerilebilir. Bizim kültürümüzde olan, “Bu yaştan sonra bir şey olmaz” düşüncesi doğru değildir. Spor ve egzersiz hayatımızın önemli bir parçası olmalıdır.

ONLAR DA BİZİM DEMİRLERİMİZ
Vücudumuzun adeta inşaatın demirleri görevini gören kemiklerimizin sağlam olması gerekir. Özellikle menopoz sonrası kadınlarda kemiklerde zayıflama ve kırıklar sık görülür. Kalça kırıkları özellikle yaşlılarda hayatı tehdit eden olaylardır. Bu nedenle düşmelerden korunmak gerekir. Yaşlıların kaldığı evlerde halı ve kilimler kaldırılmalıdır. Yine yaşlı yaşayan bir evde özellikle gece ışık düzeninin iyi olması gerekir. Ev dışında ülkemizde hala iş ve trafik kazaları çok yoğundur. Kurallara uymaya, emniyet kemeri kullanmaya, sürüş esnasında cep telefonu kullanmamaya dikkat edilmelidir. İş kazalarının da birçoğu dikkatsizlik, önlem alınmaması ve bilgisizlikten olmaktadır. Sonuç olarak, sağlıklı kalma bir bilinç işidir. Bu konuda bize düşen görevler daha fazladır. Özetlersek; kemik, eklem ve kas sağlığı için egzersiz, doğru beslenme ve vücudu doğru kullanma çok önemlidir. Vucudumuza iyi davranmalı, onu iyi korumalı ve kullanmamalıyız. Sağlık üretilen değil, tüketilen bir şeydir. Tüketimi azatmak için çaba sarf etmeliyiz. Bunun için de alkol ve sigaradan uzak, spor yaparak ve kilo kontroluna dikkat ederek bir yaşam tercih etmeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı yaşam-sağlıklı deri

SAĞLIKLI, uzun bir hayat istiyoruz. Bunun tek yolu var, kendimize iyi bakmak.

 

Sağlıklı bir hayat bizim elimizde. Peki bunun için ne yapmalıyız? Estetia Estetik ve Plastik Cerrahı, Özel Tınaztepe Galen Hastanesi Konsültan Hekimi Prof. Dr. Atay Atabey, sağlıklı yaşamın şifrelerini anlattı:
Sağlıklı bir yaşamın en iyi göstergesi sağlıklı ve canlı görünen deridir. Deri en büyük organımız ve bizi dış etkilere karşı koruyan bir bariyerdir. Derinin üst tabakası sürekli değişir, bu süreç her ay tekrarlanır. Yaşam biçimi, beslenme alışkanlıkları, zararlı maddelerle olan ilişkiler, çevre şartları ve genetik yapı deri kalitesini ve sağlığını etkileyen faktörlerdir. Sağlıklı bir deri genel vücut sağlığının ayrılmaz parçasıdır. Genel olarak sağlıklı ve güzel bir cilt için doğru beslenmek, zararlı etkenlerden uzak durmak ve genetik altyapı çok önemlidir.
Deri dış çevre ile organizmamız arasında fiziksel ve kimyasal bir bariyerdir. Vücut ısısını ayarlamada, dışarıdan gelen zararlı etkenleri engellemede ve D vitamini sentezlenmesinde önemli rol oynar. Deri diğer organlardan farklı olarak hem vücut içindeki olaylardan, hem de dış çevredeki olaylardan etkilenir. Vücudumuzdaki dengeyi iyi anlayıp ona göre hareket etmemiz organizmanın daha düzenli çalışmasını sağlar. Vücudumuz yaşadığımız ortamla, yediklerimizle, çevresel etkenlerle, vücuda giren maddelerle, duygularımızla, genlerimizle ve sosyal çevremizle sıkı bir bağ içindedir. Organizmamızda ters giden olaylar deride belirtiler verebilir. Örneğin, karaciğer bozuklukları deride kızarıklık veya akne türü olaylara yol açabilir. Deri muayenesi yapılarak birçok iç sistem patolojilerinin tanısı konabilir.

DERİYE ZARAR VEREN ETKENLER
Sıvı eksikliği: İnsanlar günlük yaşam çabası içinde su ve diğer sıvıları kısıtlı almaktadırlar. Oysa su, deri hücrelerinin yapı taşıdır. Unutmayalım ki, susamadan su içmek gerekir. Erişkin bir insan günde 2-3 litre su içmelidir. Susuz kalan deri pürüzlenir, kırışır, canlılığını ve parlaklığını kaybeder. Su içmenin yanında deriyi nemlendirecek diğer ajanları (kremler gibi) da kullanmalıyız.
Güneş-solaryum hasarı: Güneşten gelen ultraviyole ışınlar ve çevreden gelen diğer ışınlar DNA hasarına yol açmaktadır. Ayrıca, bu ışınlar hücrelerdeki antioksidan, C ve E vitamini sevilerinin düşmesine yol açarak savunma sistemlerini bozmaktadır. Bunun sonunda deride güneş yaşlanması (fotoyaşlanma) denilen olay sonucunda kırışma, gevşeme ve kalınlaşmalar olmaktadır. Güneş ışınlarının her üç deri kanseriyle ilgili (bazal-yassı hücreli ve malign melanom) aktive edici etkisi bilinmektedir. Solaryum uygulamalarının da (UV ışınları yapay uygulaması) aynen aşırı güneşe maruz kalma gibi hücre hasarı ve deri kanserleriyle ilişkisi saptanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Etil yerine metil yaşam yerine ölüm

SAHTE içki kabusu geri mi dönüyor? Nedir bu kaçak rakı? Neden zehirli ve öldürücü? Neden göz göre göre zehirleniyoruz? İçerken zehirli olduğu anlaşılmıyor mu? Peki zehirlenmek ve ölümden nasıl korunalım? Her şeye rağmen bilmeden içip zehirlendiysek ne yapalım? Halk arasında “kaçak rakı” olarak bilinen içkinin içilmesi, kalıcı körlük ve ölümle sonuçlanan zehirlenme türüdür.


Bu soruların cevaplarını Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürkan Ersoy anlattı:

MESELE SANAYİ ALKOLÜ
Kaçak rakı, kelime anlamı olarak, alkollü içkilerde alkol olarak ‘etil’ yerine ‘metil’ alkol kullanılmasıdır. Normalde alkollü içkilerde (rakı, votka, vs.) alkol olarak ‘etil alkol’ kullanılır, fakat etil alkolün üretim ve satışı devletimizin çok sıkı denetimi altındadır. Fiyatı yüksek, temini zor ve özel izinlere tabidir. İnsan sağlığını gözetmeden, ucuz ve kısa yoldan para kazanmak isteyen, kötü ve art niyetli kişiler, son derece kirli ve ilkel ortamlarda (bodrum, merdiven altı vs) kaçak alkollü içki üretmekte ve içine etil alkol yerine çok daha ucuz olan ‘metil alkol’ (ispirto olarak da bilinir, yanlışlıkla içilmesin diye piyasada renklendirilerek satılmaktadır) koyarlar. Metil alkol de, bir tür alkoldür. Etil alkole göre daha ucuz ama çok zehirlidir.

METİL NERELERDE BULUNUR
Metil alkol sanayide solvent (eritici), boya çıkarıcı, vernik, arabalarda antifriz sıvısı, cam yıkama sıvıları, ucuz kaçak kolonya, ispirto gibi maddeler içinde bulunmaktadır. Etil yerine metil kullanımında
ilk ve en ciddi belirti; geri dönüşü olmayan körlüğe kadar giden görme bozukluğudur. Aynı zamanda kan değerlerimizi bozarak, hastamızda asidoz denilen, ağır bir klinik durum ortaya çıkar ki bu durum, kalbimizin durmasına, dolayısı ile ölüme neden olur. İşte bahsettiğimiz formik asit bu olayların nedenidir.

BELİRTİLER 3 EVREDE

Yazının Devamını Oku

Korona soruları kafalar karışık

 Aşı, aslında insan sağlığını korumanın en ucuz ve en etkili yöntemi. Bu haftanın da sağlık gündeminin bir numaralı maddesi Kovid-19 aşıları olacak. Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Yılmaz Bay, aşı ile ilgili kısa ve öz şu bilgileri verdi:

 

HANGİ cins aşı yaptırmalıyım? Bebeğimi emziriyorum, aşı yaptırabilir miyim? Hamileyim koronavirüs aşısı olabilir miyim? Şeker, kalp, böbrek, astım, romatizma, kronik hastalığım var, alerji bünyeliyim aşı yaptırabilir miyim?
Öncelikle şunu belirtmeliyim; hamileliğin ilk 3 ayı dışında emziren anneler dahil herkes koronavirüs aşısı yaptırabilir. Kanser tedavisi gören hastalar, bağışıklık baskılayıcı ilaç kullananlar, kronik bir hastalık nedeniyle sürekli hekim kontrolünde olanlar, kendilerini izleyen doktorlarıyla görüşerek hastalığının evresine göre aşı yaptırabilirler.

BEBEKLERİNİ DE KORURLAR

Koronavirüs aşısını yaptıran emziren anneler, sütleri aracılığıyla bebeklerine de koruyucu antikor ve çeşitli maddeler vererek, onları koronavirüsten korur. Kalp, tansiyon yüksekliği, şeker, böbrek hastalığı, astım, alerjik bünyeli olmak, kronik hastalık bulunmak genelde aşı olunmasına engel değil. Hatta bu çeşit hastalığı olanların öncelikle aşı yaptırmalarında yarar var. Ancak alerjik bünyeli olanlar aşı merkezine gittiklerinde mutlaka doktorlarına alerjilerini belirtmeli. Alerjik bünyeli olan kişiler aşı yapıldıktan sonra en az yarım saat aşı yapılan merkezde kalmalı ve daha yakından izlenmeli.

ALMAN MI ÇİN AŞISI MI?

Hangi cins koronavirüs aşısını yaptırmalıyım sorusuna gelince... Ülkemizde şu an Alman Pfizer firmasının Biontech aşısı ve Çin Sinovac firmanısının Koronovac aşısı uygulanıyor. Her iki aşı da güvenli. Her iki aşının da koruyuculuğu yeterli. Hastaneye yatacak kadar ağır hastalıkların yüzde 100’ünü önlemektedirler.

Yazının Devamını Oku

Sağlık kapınızı çalıyor duyuyor musunuz?

DÜNYA Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 600 milyon işitme engelli birey var. Türkiye’de ise her yıl dünyaya gelen 1.3 milyon bebeğin yaklaşık 3 bin 900’ü işitme kaybı ile doğuyor. Yenidoğan bebeklerde işitme kayıplarının önlenebilmesi ve bebeğin fiziksel, ruhsal gelişim sürecini olumsuz etkilememesi adına doğum sonrası yapılan yenidoğan işitme taramasının önemi büyük.


İnsan sağlığını koruyabilmek için öncelikle organizmasının nasıl çalıştığını ve değişik organların birbiriyle nasıl etkileşimde bulunduğunu bilmemiz gerek. Bu anlamda bir vücut bölümünün yararına olabilecek bir önerinin, başka bir bölüme olumsuz etki gösterebileceği uyarısında bulunan İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bülent Şerbetçioğlu, bakın neler söylüyor.
Ülkemizde hastanelerde doğan her bebek elektronik cihazlar yardımıyla birkaç gün içinde işitme taraması testlerinden geçiyor. Ancak doğduktan sonra bebekleri hiç tarama testlerinden geçmemiş veya testlere tabi olduğu halde testlerden geçmemiş annelerin bu yönde bilinçli olmaları ve bebeklerini referans merkezlerine götürmeleri gerekir. En uygun ve başarılı tedavi ancak tanının erken konulması halinde hayata geçirilebilir. Doğduktan sonra çıkabilecek orta veya iç kulak kökenli hastalıklarda anne ve babaların duyarlı davranarak KBB uzmanlarına veya odyologlara başvurmaları gerekir. Bir bebeğin konuşmayı öğrenebilmesi için doğar doğmaz sözlü diyaloğa başlatılması ve çevresindeki konuşmalara tanık olması şart.

ÇOCUKLARDA BUNLARA DİKKAT
Ebeveynlerin üst solunum yolu enfeksiyonlarının ardından çocuklarında bir tür vurdumduymazlık oluşuyor veya konuşmaları duyma zorluğu hissediyorsa dikkatli olmaları gerekir. Çünkü bunlar çocukta orta kulak kökenli işitme kaybının belirtileri olabilir. Temel olarak iki tip orta kulak hastalığından söz edebiliriz. İlki, kulak ağrısına ve ateş yüksekliğine neden olabilen orta kulak hastalığıdır (tıbbi adı akut süpüratif otitis media). İkincisi ise ağrı ve ateş gibi sistemik yakınmalara yol açmadan sinsi şekilde orta kulakta sıvı birikimi ve işitme kaybıyla seyreden orta kulak hastalığıdır (tıbbi adı effüzyonlu otitis media). Her ikisi de anne-babaların farkında olmaları gereken hastalıklar olup KBB hekimlerinin kontrolünde tedavisi önerilir. Bu tip işitme kayıplarının bebeğin konuşmayı öğrenme becerisini sekteye uğratacağı bilinerek doktor kontrolunda tedavisini geciktirmemek gerekir.

ORTA VE İLERİ YAŞLARDA
Orta ve ileri yaşlarda yetersiz veya dengesiz beslenmenin vücudumuzu kanser, osteoporoz gibi hastalıkların yanında işitme kaybına yakalanma riskini artırdığı düşünülüyor. Koklea dediğimiz işitme organımızın kılcal damar ağının zengin olmamasından ve hücrelerinin enerji üreteci işlevi bulunan mitokondriden fakir olmasından dolayı özellikle kokleayı korumak gerekir. Genellikle bir hastalık işitme organımızı etkilemedikçe işitme kaybının oluşmasını önlemek gündeme gelmez. Orta yaşlarda beliren ani işitme kaybının altında yatan nedenler arasında kontrol altına alınmayan tansiyon yüksekliği, düşük yoğunluklu kolesterol yüksekliği, sigara alışkanlığı, kontrol altına alınmayan şeker hastalığı sayılabilir. Bu olumsuz faktörlerin bir araya gelmesi, risk faktörlerini daha da yoğunlaştırır. Bu koşullarda özellikle orta yaşlarda işitme kaybı kuşkusu doğduğunda, ilk 24 saatte doğrudan işitme testinin uygulanabildiği KBB kliniklerine başvurulması tedavide başarı için şarttır. Acil servislere başvurmak uygun olmaz.

Yazının Devamını Oku

Güneş ve D vitamini

GÜNEŞ olmadan, güneşlenmeden, cildi güneşle buluşturmadan yeteri kadar D vitaminine sahip olmamız mümkün değil. Cildin D vitamini üretmesini sağlayan UVB ışınları kapalı, güneşsiz, bulutlu havalarda cildimize yeterince ulaşamaz. Pencere veya araba camı gibi bir engelle temas ettiğinde de o engelleri yeteri kadar aşamaz. Bu nedenle D vitamini üretmek için açık havada güneşlenmek zorundayız. DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevgi Akarsu, bakın neler söylüyor:

 


Çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalarda güneş ışınlarının yararlarından faydalanma ve zararlarından korunma yollarıyla ilişkili olarak bazı toplumsal çelişkiler ve yanlış inanışlar var. Güneş ışınları öncelikle D vitamini yapımı yoluyla bağışıklığı artırarak enfeksiyonlara ve çok sayıda kronik sistemik hastalıklara yatkınlığı azaltıyor. Metabolizma hızını artıran D vitamini, insulin direnci, şeker hastalığı, karaciğer yağlanması ve obeziteye karşı koruyucu. Kemiklerin daha uzun ve güçlü olmasını sağlayarak bebek ve çocukların gelişimine katkıda bulunuyor. Doğal gün ışığına düzenli olarak maruz kalmak melatonin hormonu aracılığıyla uyku-uyanıklık döngüsünü korumaya ve daha iyi bir gece uykusu için günlük ritimlerin düzenlenmesinde rol oynuyor.

KANSERDE BİLE ETKİLİ
Ayrıca; doğal stresi ve mevsimsel duygu bozukluğunu azaltmaya yardımcı olurken, hafif depresyonla baş etmek için vücuttaki serotonin hormonunun düzeyini artırabilir. Güneşe maruziyet vücuttaki miktarı yükselen D vitamini ve nitrikoksitler aracılığıyla kan dolaşımını artırarak kan basıncını ve kolesterol düzeylerini düşürerek kalp sağlığını geliştirir, inme riskini azaltır. Yine son yıllardaki araştırmalarda güneş ışığı sayesinde vücudumuzda sentezlediğimiz D vitamininin başta kolon kanseri olmak üzere, böbrek ve göğüs kanseri gibi belirli kanserlerin oluşumunu önlediği gösterilmiş, hatta diğer kanser tedavileriyle birlikte verilen D vitamini takviyesinin kanser seyrini olumlu şekilde değiştirdiği gözlenmiştir. Ek olarak D vitaminin yaşlılarda körlüğün en yaygın nedeni olan yaşa bağlı sarı nokta oluşumunu önleyebildiği bildirilmiştir.

KONTROLSÜZ GÜNEŞLENME
Güneş ışınlarının bu faydalarının yanında zararları da var. Ülkemiz güneş ışığı açısından son derece zengin. Bu nedenle güneş ışınlarının hem kısa, hem de uzun dönemde zararlı etkilerinin farkında olup bunlardan kaçınmak gerekir. ‘Sağlıklı bronzlaşma’ diye bir kavram yoktur ve bronzlaşmak güneş yanıklarına karşı koruyucu değildir. Kısa süreli ciddi güneş yanıkları ve uzun süreli kontrolsüz ve korumasız güneş maruziyeti foto yaşlanma ve deri kanseri gelişimine katkıda bulunmaktadır. Dış kökenli deri yaşlanmasının yüzde 90’ından fazlası uzun süreli güneş hasarına bağlı oluştuğu için, doğal sürecin dışında gözlenen yaşlılık belirtilerine ‘foto yaşlanma’denilmektedir. UV’nin fazlası hücrede hasara yol açan kimyasal reaksiyonları başlatarak DNA mutasyonlarına ve sonuçta bazal hücreli kanser, yassı hücreli kanser ve melanom gibi deri kanserlerinin oluşumuna neden olur.

DAHA ÇOK D VİTAMİNİ DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Erkekler de, kadınlar da risk altında

EĞER yediğinize, içtiğinize, aktivite düzeyinize, uyku kalitenize ve stres yönetiminize dikkat ederseniz kanserlerin pek çoğunu önlemeniz mümkün. Kanserde erken tanı çok önemli. Teşhis erken konulduğunda tecrübeli tıbbi bir ekip ve güçlü teknolojik altyapıyla mükemmele yakın sonuçlar alınabiliyor. Tınaztepe Hastanesi Genel Cerrahi Profesörü Mehmet Füzün, kısa ama öz kolorektal kanseri anlattı.


Kalınbağırsak, sindirim sistemimizin son 150 santimetresini oluşturan tüp şeklinde bir organdır. Tıp dilinde bunun son 15-20 santimetresini oluşturan bölümüne rektum, onun üzerindeki bölümüne ise kolon adı veriliyor. Bu yüzden kalınbağırsak kanserlerine tıp dilinde, kısa adı KRK olan ‘kolorektal kanser’ deniliyor. Prof. Dr. Füzün, erkeklerde akciğer ve prostat, kadınlarda ise meme ve akciğer kanserinden sonra üçüncü sıklıkta rastlanan KRK’nin sık görülen bir kanser türü olduğunu söyledi. Dünyada her yıl yaklaşık 1 milyon kişide KRK ortaya çıktığını kaydeden Prof. Dr. Mehmet Füzün, bunların yüzde 90’dan fazlasının 50 yaşından sonra görüldüğünü ifade etti. En sık da 60’lı, 70’li yaşlarda ortaya çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Füzün, son yıllarda görülme sıklığında artış olmakla birlikte KRK’den ölümlerde azalma tespit edildiğini, bunun da koruyucu önlemlerin etkin kullanılması sonucunda olduğunu kaydetti.
KRK NASIL OLUŞUR?
Hangi şekilde olursa olsun sonunda KRK’nin genlerdeki değişim veya bozulma (tıp dilinde mutasyon) sonucu ortaya çıktığını dile getiren Prof. Dr. Mehmet Füzün, şu bilgileri verdi: “Yani genlerdeki bozulma, polipozis sendromları, kanser ailesi sendromu gibi kalıtsal olarak doğuştan mevcut olabileceği gibi, sonradan diyet gibi çevresel faktörlerin etkileriyle de olmaktadır. KRK’lerin yüzde 70’i genlerde sonradan oluşan değişim veya bozulma, mutasyon sonucu ortaya çıkar. Yani yaşam tarzımızın ve çevresel faktörlerin etkisiyle olur. Doğuştan genetik bozukluğa bağlı olanlara az rastlanır. Bunlarda da her aile bireyinde kanser görülecek diye bir şey yok. Şöyle ki, ailesinde KRK hiç çıkmamış bir şahsın hayatı boyunca KRK olma ihtimali binde 6’dır.”
RİSK FAKTÖRLERİ NELER?
KRK’nin genetik ve çevresel faktörlerin etkileri altında uzun bir süreç sonrasında geliştiğini ifade eden Prof. Dr. Füzün, genel olarak risk faktörlerini şöyle sıraladı: Yaş (50’den ileri), uygunsuz beslenme (yağdan zengin, posadan fakir diyet gibi), sendanter hayat ve hareketsizlik, sigara-aşırı alkol tüketimi, iltihabi bağırsak hastalıkları (ülseratif kolit, chron hastalığı), bireysel veya ailesel genetik yatkınlık (kişide polip veya kanser geçmişi olması, polipozis sendromu, ailesel kanser sendromları gibi).


Yazının Devamını Oku

Yaza formda girmenin sırları

 UZUN kış dönemi ve pandemi süreci ile birlikte evde geçirilen süre arttı. Bu dönemde alınan fazla kilolar rahatsızlık vermeye başladı. Sağlıklı ve formda bir yaz geçirmek ise herkesin isteği. Bu dönemde bağışıklığınızı güçlendirerek pratik çözümlerle yazı formda karşılayabilirsiniz. Diyetisyen Berna Danacı, hem sağlıklı, hem de formda olmak için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı.


1. Aç kalmadan forma girin! Popüler diyetlerden, tek tip beslenmekten uzak durun. Metabolizmanızı hızlandıran size özel hazırlanmış bir beslenme programı ile besin çeşitliliğini artırın.
2. Bedeninizin ihtiyaçlarını ve tokluk hissinizi değerlendirerek size özel öğün sayısını belirleyin. 6 öğünlü bir beslenme programı, 2 öğünlü aralıklı oruç sistemi veya 3-4 öğünlü bir sistem uygulayabilirsiniz. Temel nokta, iştah kontrolü sağlayabiliyor olmanız ve düzeninize sadık kalmanız. Kan şekeriniz dengede olduğu sürece otokontrol mekanizmanız devrede olacaktır. Kahvaltınızı güçlendirip, sizi tok tutacak bir beslenme planı ile diyetinize uyumunuz artacaktır. Örneğin; yumurta, tahıllı ekmekler, mevsim sebzeleri, ceviz gibi yiyeceklerle tüm gün enerjik olabilirsiniz.
3. Yeterli protein alımına özen gösterin! Düşük yağlı protein kaynaklarıyla tokluk hissiniz artacak, ayrıca besinleri harcarken kullandığınız enerji artacaktır. Ancak bu konuda dikkatli olmalı, fazla protein almaktan kaçınmalısınız.
4. Gece yemelerinden uzak durun! Yatmadan 2-3 saat önce yeme işlemini tamamlayın. Alınması gereken toplam kalori gün içinde sağlanmalıdır. Gece yemeleri melatonin hormonu salgısını azaltır, uyku kalitesini ve kilo verme hızınızı düşürür.
5. Su tüketiminizi artırın. Sabah uyanır uyanmaz 1 bardak su ile metabolizmanızı canlandırın. Kilogram başına 30-35 ml su içmeye özen gösterin. Yemeklerle birlikte değil, öğün aralarında ve yudum yudum içmeye çalışın. Hem daha kolay kilo verecek, hem de ödem sorununu çözeceksiniz.
6. Yağ yakan yağlar beslenmenizde mutlaka bulunsun. Doymamış yağ asitlerinden Omega 3 tam bir yağ yakıcıdır. Ceviz, balık, avokado, keten tohumu, semizotu gibi besinler kilo kaybına destek olur ve formda kalmanızı sağlar.

Yazının Devamını Oku

Tınaztepe’ye tersine beyin göçü ve yeni inme merkezi

PROF. Dr. Çağın Şentürk, girişimsel nöroradyoloji konusunda üst uzmanlık eğitimini Belçika ve İspanya’da tamamladı.Madrid’de, İspanya ve Avrupa’nın beyin anevrizmaları (baloncuk) ve beyin ve omurilik damar yumaklarının tedavisi konusunda en önemli referans merkezlerinden birinde uzman doktor olarak çalıştı.


ABD’de, Kaliforniya Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak davet edilen ve aynı üniversitede girişimsel nöroradyoloji bölümü direktörlüğü yapan, burada doçentlik unvanını alan Şentürk, 2014-2016 arasında Özel Tınaztepe Hastanesi’nde girişimsel radyoloji bölümünü kurdu.
Böylece Özel Tınaztepe Hastanesi, İzmir ve Ege Bölgesi’nde beyin damar hastalıklarının girişimsel yöntemlerle tedavisinde referans merkezi haline geldi.
Daha sonra Kaliforniya Üniversitesi’ne dönen Prof. Dr. Çağın Şentürk, bu üniversite hastanesi ve Orange County’de farklı hastanelerdeki inme merkezlerinde girişimsel nöroradyoloji alanında çalıştı.

YENİDEN İZMİR’E DÖNDÜ
Prof. Dr. Şentürk, yaklaşık 6 ay önce ülkemizde az rastlanan tersine beyin göçünün bir örneği olarak ABD’den İzmir’e dönerek, Tınaztepe Üniversitesi ve Galen Hastanesi’nde girişimsel ve nöroendovasküler radyoloji bölüm başkanı olarak çalışmaya başladı.
Aynı zamanda İzmir Tınaztepe Üniversitesi’nin Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Tıbbi Görüntüleme Teknikleri Bölüm Başkanlığı görevlerini de yürütüyor.

Yazının Devamını Oku

Kalbiniz sizin için çalışıyor siz de biraz onun için çalışın

EĞER kalbiniz yorulup bıkmadan, durup dinlenmeden hep aynı güçle kan pompalayabilirse hücrelerinize ihtiyacı kadar oksijen ve besin maddesi ulaşır. Günün 24 saati, haftanın 7 günü bıkmadan size sonsuz bir sadakatle hizmet eden bu küçücük ve duygusal organın kendisinin de oksijene ve enerji kaynağı besinlere ihtiyaç duyduğunu sakın unutmayın! Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniği Kalp Damar Cerrahı Prof. Dr. Tahir Yağdı, kısa ve öz bir şekilde kalbimizi anlattı.

DURMADAN, YORULMADAN

Bir makine düşünün. “Başla” düğmesine bastığınız andan itibaren hiç durmadan ve yorulmadan çalışsın. Üstelik her makinenin ihtiyaç duyduğu periyodik bakımları da yaptırmamış olun. Üstelik o işini yaparken, siz ona engel olacak her türlü kötülüğü yapın. Şimdiden yanıtınızı biliyor gibiyim ama yine de soracağım: Böyle bir makine üretilmiş olabilir mi? Var ise nerede ve fiyatı nedir?
Evet, “Olmaz öyle şey” diyeceksiniz ama göğsümüzün sol tarafına yerleşmiş olan, vücudumuza göre küçücük olan kalbimiz tam da bu tarife uyan bir makine aslında. Dakikada yaklaşık 60-100 arası bir ritimle dünyaya gözümüzü açtığımız anda çalışmaya başlıyor ve gözümüzü ne zaman kapayacağımıza da o karar veriyor. Bütün organlarımız ihtiyacı olan oksijen ve besinlere onun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi sayesinde sahip oluyorlar. Bu enerji bize koşma, görme, konuşma, büyüme, nefes alma ve yüzlerce diğer bedensel işlevleri yerine getirebilme yetisi veriyor. Kısaca, yaşam enerjimizin kaynağı.

PEKİ, BİZE DÜŞEN NE?
Peki, bu kadar hizmetine karşın biz ona nasıl davranıyoruz? Öneminin farkında mıyız? Bize daha iyi bir yaşam sunması için bizim yapmamız gerekenler nedir? İsterseniz kısaca kalp sağlığımız için yapmamız gerekenleri gözden geçirelim.
Stres: Stresi özellikle ilk sıraya koydum. Yaşamdan alacağımız keyfi bozan faktörlerin başında gelir. Sakin, kendiyle ve çevresiyle barışık bir insan aslında kalbiyle de barışıktır. Ancak; yoğun iş temposu, ailevi ve sosyal sorunlar, ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı gibi pek çok faktör birey üzerindeki stres yükünü artırarak bu barış ortamını bozar. Aşırı stres sadece kalp sağlığını değil, fiziksel ve ruhsal sağlığı da olumsuz etkiler. Kalp sağlığımızı korumak için bizi olumsuz etkileyen stres faktörlerini hayatımızdan çıkarmaya, en azından etkilerini azaltmaya çalışmalıyız.
Hareketsiz yaşam: Düzenli ve bilinçli kalp hastalığının gelişmesine karşı elimizdeki en önemli silahlardandır. Düzenli egzersizle hipertansiyon, diyabet ve hiperkolesterolemi gibi metabolik rahatsızlıkların kontrol altına alınması daha kolay olur. Bunun yanında sağlıklı ve fit bir görünüm bireyin moral motivasyonunun artmasını da sağlar. Hareketli bir yaşam için sporcu ya da genç olmak gerekmez. Bunu bir hayat tarzı olarak benimsemek gerekir. Haftada 4-5 kez yapılacak yarım saatlik egzersiz kalp hastalıklarına yakalanma olasılığını azaltmada çok etkilidir.

Yazının Devamını Oku

Alzheimer önlenebilir mi?

SADECE beslenmenizde yapacağınız değişimlerle alzheimer hastalığını önleyemezsiniz ama doğru beslenip akılcı hayat tarzı değişimleri yapar ve onları keyifli alışkanlıklar haline getirebilirsiniz muhtemel veya mevcut bir alzheimerın gelişimini geciktirmeniz mümkün olabilir

 Yaşam biçiminde yapacağımız değişikliklerin bizi depresyon, alzheimer, parkinson gibi pek çok hastalıktan koruduğunu ve başa çıkabilirliğimizi artırdığını ifade eden nöroloji uzmanı Dr. Aysel Gürsoy, aynı zamanda bakım verenin yükünü de hafiflettiğini söyledi. Beyin hücrelerinin zamanla ölümüne bağlı olarak hafıza kaybı, bunama (demans) ve genel anlamda bilişsel fonksiyonların azalması şeklinde gelişen tıbbi durumun alzheimer hastalığı olarak adlandırıldığını kaydeden Dr. Gürsoy, şöyle dedi:
ZAMAN İÇİNDE İLERLİYOR
“Nörolojik bir hastalık olan alzheimer aynı zamanda en yaygın görülen demans türü. Hastalığın bulunduğu kişilerde beyinde beta amiloid plaklarının görülmesi söz konusu. Başlangıç evresinde yalnızca basit unutkanlıklarla kendini belli eden hastalık zaman geçtikçe hastanın yakın geçmişte yaşadığı olayları unutmasına ve aile fertleriyle yakın çevresini tanıyamamasına kadar ilerleyebilir. Hastalığın daha ileri evrelerinde ise hastalar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanarak bakıma muhtaç duruma gelir.”
BUNLARA DİKKAT EDELİM
Bilimsel çalışmaların sağlıklı yaş almak için egzersizin (yürüme-yüzme), müzik (söylemek-dinlemek) faaliyetlerinin, sağlıklı ve yeterli beslenmenin, sosyal ilişkilerin ve yeni bilgiler öğrenmenin çok önemli olduğunu gösterdiğini vurgulayan Dr. Aysel Gürsoy, dans etmenin (özellikle tai-chi), saat 16.00’ya kadar 4 kahve içmenin, bitter çikolata yemenin de beynin faaliyetleri üzerinde olumlu etkileri bulunduğunu gösterdiğini dile getirdi. Dr. Gürsoy, “Yeni yer görmek, yeni insanlarla sohbet etmek, parmaklarımızı sıkça kullanmak, soysal problemlerin çözümüne katılmak beynimizde yeni kök hücre üretimini ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları artırıyor” diye konuştu.


YENİ BİR ‘HUZUR’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Sağlık ve mutluluk için 3 başlık

VİRÜS saldırısına muazzam bir mutsuzluk dalgasının eklendiği kesin. Hepimiz istisnasız mutsuzluk hastasıyız. Peki, bu mutsuzluk hastalığının bir ilacı var mı? Nasıl mutlu olabiliriz? Bu soruların cevabı, özellikle yaşadığımız günlerde çok ama çok önemli. Oysa insan mutlu olmalı, yaşamdan keyif almalı, aldığı her nefesin değerini bilmeli. Mutluluğa giden yolların neler olduğunu merak ediyorsanız, Dr. Murat Altınörs, anlattı:


Modern toplumumuzun en büyük sorunlarından olan fast-food tüketimi ve henüz genç yaşta başlayan internet, sosyal medya bağımlılığı hayatımızı nasıl etkiler? Mutlu olmak için sağlıklı olmaya ihtiyacımız var mı, yoksa sağlık bize beraberinde mutluluğu getirir mi? Aslında bunun cevabı oldukça basit. Mutluluk kişiye göre değişken bir kavram olduğuna göre fast-food yiyecek tüketmekten ciddi miktarda alkol ve sigara içmekten mutlu olan kişilerin sayısı toplumumuzda oldukça fazla. Hepimiz biliyoruz ki, bu gibi yapay ve zararlı şeylerin oluşturduğu mutluluk kısa süreli olmakla birlikte vücudumuzda geri dönüşü oldukça zor olan hasarlara yol açıyor. Biz de bu yazımızda alt başlıklar halinde nasıl daha sağlıklı bir birey olacağımızı ve bu sağlığın bize getireceği mutluluktan bahsedeceğiz.

1. DENGELİ BESLENME
Vücudumuz gece uykumuz boyunca harcadığımız enerjiyi geri kazanabilmek için düzenli beslenmeye ihtiyaç duyar. Özellikle uykunun ardından gelen kahvaltı kişi için en önemli öğündür. Kahvaltı sırasında aldığımız besinler vücudumuzun gece boyunca kaybolan dengesini toparlayarak güze zinde başlamamızı sağlar. Bu gibi düzenli beslenme alışkanlıklarına sahip kişiler sabah işlerine giderken bile oldukça mutlu olduklarını söylerken, bu alışkanlığa sahip olmayıp sabah yalnızca kahve içenler hayatlarının düzensiz olduğunu kabullenip gittikleri işten mutlu olmazlar.

2. DÜZENLİ UYUMAK
Düzenli uyku kişi için hayatın en vazgeçilmez ihtiyaçlarından biriir. Uyku sırasında vücudumuz fizyolojik olarak rahatlama ve arınma sürecine girer. Gün boyunca yaşanan sinir ve stres gibi vücudu yoran duyguların arınma sürecinin başladığı en önemli andır uyku. Bir uyku düzenine sahip olmayan ve günde gerektiğinden çok daha az uyuyan kişiler, vücut dirençlerini ve en önemlisi hayata karşı olan güçlerini kaybetme eğilimine başlarlar. Dengeli beslenme başlığı altında da söylediğimiz gibi güne zinde başlamak ve hayattan keyif almak adına atılacak ilk adımlardan biri de sağlıklı bir uyku düzeni olmak zorundadır.

3. VE SPOR YAPMAK

Yazının Devamını Oku