Acilci gözüyle Kovid-19

ONLAR pandemi başladığında görevinin başında olan, bütün acı kayıplara rağmen şifa dağıtmaya devam eden kahramanlar...

Ne yaşadıklarını masanın öbür tarafından görebilelim diye Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Herkes İçin Acil Sağlık Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Gürkan Ersoy’la konuyu tüm detaylarıyla ele aldık.
***
Kovid- 19’un en büyük sorununun bulaşıcılığının çok fazla olması ve etkin tedavisi ile aşısının olmaması olarak tanımlayan Prof. Dr. Ersoy, koronavirüse karşı risk grubundaki insanların daha dikkatli olması gerektiğini belirterek, “Herkes ölmüyor, sakat kalmıyor” sözleriyle paniğe de mahal olmadığına işaret etti.
Virüs bulaşanların yüzde 80’inin hafif, yüzde 15’inin ağır atlattığını, yüzde 5’lik kısmın yoğun bakımda tedavi gördüğünü, ölüm oranının ise yüzde 2-4 arası seyrettiğini aktaran Prof. Dr. Gürkan Ersoy, hastalığın toplumlarda kaygı, kaybetme, gerginlik gibi psikolojik hasarlar yarattığına da dikkat çekti. Prof. Dr. Ersoy, 65 yaş üzeri kişiler, kronik hastalığı olanlar, hamileler, aşırı kilolular, sigara kullananlar ve yüksek tansiyon hastalarının risk grubunda olduğunu belirterek, “Ateş, halsizlik, karın ağrısı, ishal, öksürük, nefes darlığı, tat ve koku almada azalma gibi şikayetlerimiz varsa hemen en yakın sağlık kuruluşuna müracaat edelim” dedi.
***
Hastalıktan korunmak için neler yapılması gerektiğine de değinen Prof. Dr. Gürkan Ersoy, “Bunun için davranış şeklimizi değiştirmek ve bazı çok basit uygulanabilir kurallara uymamız gerekir. Davranış şekli olarak önerim ofansif değil, defansif olalım” diye konuştu. Maske, mesafe ve hijyen gibi temel kuralların yanı sıra kaliteli uyku, meyve tüketimi, alkol ve sigara kullanımını kısıtlamanın da fayda sağlayacağını dile getiren Prof. Dr. Ersoy, ikinci dalga söylentilerine ilişkin ise, “Hayır, ikinci dalga gelmeyecek. Çünkü halen azalıp çoğalarak devam eden birinci dalganın etkisindeyiz” ifadelerini kullandı.
Kovid-19’un tamamen bitmeyeceğini, dünyadaki onlarca bulaşıcı hastalığın yüzyıllardır varlığını sürdürdüğünü anımsatan Prof. Dr. Ersoy, çalıştığı acil serviste pandeminin ilk günlerinde hasta sayısının ciddi oranda düştüğünü, gerçekten acil olan vakaların da gelmekten kaçınarak başka sağlık sorunları yaşayabildiğini, dünyada da durumun böyle olduğuna dair makalelerin yayınlandığını paylaştı.
***
Prof. Dr. Gürkan Ersoy, pandemi sonrası tıp dünyasında da değişimlerin olacağını, doktor-hasta yüz yüze ilişkisinin azalacağını, örneğin sonuçların online ortamda görüşülerek reçetenin de dijital iletileceğini bildirdi. Droneların tıpta daha çok kullanılmaya başlanacağını, yapay zeka kullanımının ciddi oranda artacağını da öngören Prof. Dr. Ersoy, pandemide en tehlikeli olan şeyin ise sosyal medya olduğunu, buradaki bilgi kirliliğine karşı dikkatli olmak gerektiğini vurguladı.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Sağlığın bel kemiği

 GİDEREK uzayan insan ömrü, çevrenin sağlık üzerinde artan olumsuz etkileri ve daha pek çok nedenden dolayı omurga sağlığı en önemli konulardan biri haline geldi.


İzmir’de 30 yıllık geçmişe sahip EMOT, haziran ayında Dr. Nuri Erel, Dr. Murat Aydın, Dr. Hüseyin Öztürk ile Omurga Sağlığı Merkezi’ni hizmete soktu. İzmir’de ilk defa çok branşlı yaklaşımla tedavi imkanı sunan merkez, doğru teşhis ve ona göre cerrahi veya cerrahi dışı tedavileri odağa alıyor. Çok branşlılıktan kasıt, omurgayı ilgilendiren kim varsa; yani ortopedi ve travmatoloji, beyin ve sinir cerrahisi ile fizyoterapistler ortak çalışma yürütüyor, değerlendirmeler de bu çerçevede yapılıyor. Eğer rahatsızlığın omurga dışı kaynaklı olduğu düşünülürse de omuz ve kalça konusunda uzmanlaşmış bir hekimce değerlendiriliyor. Uygulanan tedavi seçeneklerinden sonuç alınmazsa ameliyat planlaması da hasta açısından “maksimum fayda- minimun travma” ilkesine göre yapılıyor.

CERRAHİ VE CERRAHİ DIŞI
EMOT yetkilileri, “Son zamanlarda güncel olan bel ve boyuna yapılan enjeksiyonlar ağrının tanısında bir rolü olması yanında, ağrının uzun süreli olarak ortadan kalkmasına da olanak sağlayabilmektedir. Merkezimizde ultrason, skopi (röntgen) eşliğinde bel, boyun ve kuyruk sokumuna enjeksiyonlar yapılabilmekte, bu işlemlere ek olarak tamamlayıcı fizik tedavi uygulanmakta ve bazı durumlarda ameliyata gerek kalmadan hastaların günlük yaşama dönmeleri sağlanmaktadır. Benzer şekilde omurga eğriliklerinin (skolyoz) fizik tedavi ve korse ile tedavisi, kuyruk sokumu ağrılarında (koksidinya) manipülasyon merkezimizde yapılan diğer cerrahi dışı tedaviler olarak sayılabilir” bilgilerini verdi.

OMURGA OKULU GELİYOR
Hastanenin mikrocerrahi tedavisi için de donanıma sahip olduğunu, aynı zamanda ekibin kapalı (Endoskopik) bel fıtığı ameliyatlarına başladığını, yine kapalı yöntemle özellikle kemik erimesine bağlı omurga kırıklarının da başarıyla tedavi edilebildiğini söyleyen yetkililer, “Çağımızın en önemli sorunları olan bel ve boyun ağrılarının önlenmesi hepimizin dileğidir. Hipokrat yüzyıllar önce ‘Hastalığın en güzel ilacı, o hastalıktan korunmanın çarelerini öğrenmektir’ demiş. Bu sözden yola çıkarak merkezimizde hastaların günlük hayatta omurgalarını doğru kullanmayı öğrenmelerini sağlayacak ‘Omurga Okulu’, deneyimli fizyoterapistler eşliğinde izmet vermeye başlayacaktır” dedi.

Yazının Devamını Oku

Vücuduna iyi bak, mutlu ol!

UZUN yaşamın sırlarını orada burada aramak, mucize haplar, iksirler, otlar, çöpler peşinde koşmak yerine işe kendinize iyi bakmakla başlayın.

 

Hayatınızı, doğrularınızı ve yanlışlarınızı, yaşam tarzı seçimlerinizi, aileniz, işiniz, dostlarınız ve yaşadığınız çevreyle ilişkilerinizi samimiyetle sorgulayıp doğru ve kalıcı çözümler arayın. “Kendinize iyi bakın, bu şansı kullanın” diyor, kardiyolog ve fitoterapi uzmanı Doç. Dr. Zehra İlke Akyıldız ve ekliyor...
Kalp, damar yaşlanması ve damar sertliği süreci hayatın en erken safhası olan ana rahminde başlar. Yıllar geçtikçe de damarlarımız ve kalbimiz esnekliğini kaybeder. Ancak yaşlanma tek başına hastalıklara yol açmaz. Yüksek kalori alımı, yetersiz besin, hareketsiz hayat, psikolojik stres ve sigara kullanımı gibi sağlıksız yaşam tarzına uzun süreli ve devamlı maruz kalma da kalp, damar, beyin, böbrek gibi organlarda dramatik şekilde hasara neden olur.
Uzun yaşam artık bir gerçeklik. İnsanlar daha uzun yaşıyor. Bilimsel veriler, 2015-2050 yılları arasında 60 yaş üstü dünya nüfusunun yüzde 12’den yüzde 22’e yükseleceğini ve 2020 itibariyle 60 yaş üstü nüfusun 5 yaş altı çocuk sayısını aşacağını söylüyor. Peki, uzun yaşam bizlere sağlıklı yaşamın garantisini verebiliyor mu?
Dünya Sağlık Örgütü, sağlıklı yaşlanmayı, “çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin devam ettirilebilmesi” olarak tanımlıyor. Sağlıklı, uzun ve aktif bir yaş alma süreci için ne yapılmalı? Hayatın uzaması ile gelişecek olanakların derecesi yoğun olarak tek bir anahtara bağlı: Sağlık... Fiziksel ve zihinsel sağlığın devamlılığı için birey olarak üstümüze düşenler ise şunlar:
* Hareket et, egzersiz yap, hayat kaliteni artır.
* Güzel ve dengeli besinle buluş.

Yazının Devamını Oku

Bebek bezi yerine tuvalet iletişimi

 ÇOĞU kişi tanık olmuştur. ‘Bebek’ dediğinizde en masraflı kısım bezidir. Bu konu pek çok esprinin de odağındadır.

Size bugün tam da bu noktada çığır açacak bir kitaptan söz edeceğim. Evren Bay Şengül’ün Kuraldışı Yayınları’ndan çıkan ‘Tuvalet İletişimi’, bebeklerin doğumdan itibaren tuvalet ihtiyacını anlamak ve buna cevap vermek için hazırlanmış rehber niteliğinde bir kitap. Şengül’e göre, normal koşullarda 2 yaşından sonra başlayan klasik tuvalet eğitiminin aksine doğumdan itibaren başlayan tuvalet iletişiminde temel vurgu, anne-bebek arasındaki karşılıklı iletişim üzerine dayanıyor.
Kitabında, “Bebeklerin dünyaya geldikleri ilk günden itibaren konuştuğunu biliyor muydunuz?” diye soran Evren Bay Şengül, çocukların acıktığını, uykusunun geldiğini, tuvalet ihtiyacı olduğunu, kucaklanmak istediğini daha ilk günden çeşitli sesler ve beden dilini kullanarak size ilettiğini savunuyor. Şengül, Priscilla Dunstan isimli bir müzisyenin, oğlunun çıkardığı seslerin döngüselliğini fark ettikten sonra 8 bin bebek üzerinde yaptığı çalışma sonucu bebeklerin 3 aylık olana kadar doğdukları ailenin dilinden bağımsız olarak aynı ses sinyallerini çıkardığını gördüğünü aktarıyor.


EZBER BOZAN TESPİTLER
Bebeklerin diğer ihtiyaçları gibi tuvalet ihtiyaçlarını da anlattığını, sanılanın aksine altını kirlettikleri için değil, ihtiyacını karşılamakta geciktikleri için ağladıklarını söyleyen Evren Bay Şengül, “Özellikle ilk 3 ay bebeklerin refleksleriyle yaşadığı, henüz bilinçli öğrenmeye geçmediği için bezlerini tuvalet olarak kullanabilecekleri modern hayat bilgisine vakıf olmadıkları bu dönemde, tuvalet ihtiyacı sinyalleri çok kuvvetlidir. Çünkü diğer memeli hayvanların yavruları gibi kendilerini kirletmek istemezler ve bu ihtiyaçlarını tek başlarına karşılayamayacakları için ebeveynlerine haber verirler. Kucağınıza alıp tuvalete tuttuğunuzda rahatlayıp huzurlu bir şekilde günlerine devam ederler. Eğer yenidoğan bir bebeğin bezini birkaç kereden fazla değiştirme teşebbüsünde bulunduysanız siz de bunu fark etmişsinizdir” diyor.
Bebekle doğumdan itibaren tuvalet iletişimi kurulabileceğini kaydeden Şengül, bu sayede sebepsiz sanılan ağlamaların birçoğunun biteceğini, gazını daha kolay çıkaracağı için geceleri de daha uzun uyuyacağını, pişik ve mantar gibi risklerin de azalacağını dile getiriyor. Evren Bay Şengül, tuvalet iletişimi sayesinde doğaya ve bütçeye fayda sağlanacağını, ihtiyaçları doğru karşılanan bebeklerin mutlu, huzurlu ve güvenli bir şekilde büyüyeceğine dikkat çekiyor.

Yazının Devamını Oku

Padişah hastalığı

 GUT hastalığı yediklerinizden ve içtiklerinizden en çok etkilenen sağlık sorunlarından biri, belki de birincisi. ‘Ürik asit yüksekliği’ denince akla ilk olarak ‘gut hastalığı’ geliyor. Yaşam tarzında yapılan değişiklikler ve ilaçlar, guta neden olan ürik asit düzeylerini düşürebilir. Peki, gut hastalığı nedir? Ürik asit neden yükselir?


ŞİŞME, AĞRI, KIZARIKLIK
Eklemlerde şişme, ağrı, kızarıklık ve ısı artışıyla ortaya çıkıyor. Daha çok ataklar şeklinde seyrediyor. ‘Gut krizleri’ adı verilen bu ataklar genellikle geceleri, çoğu zaman da ağır proteinden zengin (et, balık) ve alkollü bir akşam yemeği sonrasında ortaya çıkıyor. Erkeklerde kadınlara oranlara daha fazla görülen gut hastalığı genellikle ateş, kızarıklık, şişlik ile kendisini belli ediyor. Gut rahatsızlığının nedenleri arasında eklemde biriken ürat kristalleri gösteriliyor.
Geçmişte bazı padişahların ölüm nedeni olduğu için ‘padişah hastalığı’, ‘kral hastalığı’, ‘zengin hastalığı’ gibi adlarla anılan gut hastalığı eklemlerde aniden gelişen ağrı, şişlik, kızarıklık ve hassasiyetle kendini gösteriyor. Tedavi edilmediğinde eklemlerde kalıcı hasardan böbrek yetmezliğine kadar birçok ağır hastalığa neden olabiliyor.

ORTA YAŞLI ERKEKLERDE
Hastalığın birçok kişi tarafından bilinmediğini belirten dahiliye uzmanı doktor Ömer Baran, eklem içinde ve çevresinde monosodium ürat kristalleri birikmesi sonucu ortaya çıkan bir metabolizma hastalığı olan gutun daha çok orta yaşlı erkeklerde görüldüğünü aktardı. Dr. Baran, aşırı alkol tüketimi, proteinden zengin ağır yemek, cerrahi işlemler, düşük doz aspirin ve stres gibi faktörlerin gut krizine yol açabileceğini söyledi.
Hastalığın eklemlerde ağrı, şişlik ve ısı artışı ile belirti gösterdiğini, ağırının genelde gece veya sabaha doğru başladığını ve şiddetinden dolayı hastanın ayağının üzerine basamadığını kaydeden Dr. Ömer Baran, bu hastalarda böbrek taşının daha sık görülebildiğine dikkat çekti.

Yazının Devamını Oku

Beslenme ile gelen gençlik ve güzellik

DENGELİ beslenme, düzenli hareket, nitelikli uyku ve iyi yönetilen stres iyi hayatın olmazsa olmazları ama iş sadece bunlarla da bitmiyor.

Dinç ve zinde olup öyle de kalmayı isteyenlerin yapmaları gereken daha pek çok iş, neticeyi etkileyen daha pek çok bileşen var. Çevresel koşullar, ekonomik imkânlar, eğitim durumu bunların en önemlileri. Bir de genç kalıp genç görünmek arzusu var ki o daha çok kendini genç hissetmekle doğrudan bağlantılı bir konu. İşte size bu konuda birkaç işe yarar ipucu. Dr. Meltem Kılıç hazırladı.
Tüm insanların, özellikle kadınların en çok istedikleri şeydir belki de daha uzun süre genç ve güzel kalabilmek. Bunu başarabilmek için yapılması gerekenler aslında çok zor değil. Ama erken başlamak ve dikkatle devam etmek gerekiyor. Başlıklara ayırmak gerekirse, ilk önce düşünmemiz gereken konu beslenme.


1. Bol su içmek.
2. Şekerli ve işlenmiş gıdalardan mutlaka uzak durmak. En azından alımı kısıtlamak.
3. Alkol ve kahveyi sınırlı tüketmek.
4. Taze sebze-meyve tüketimini artırmak.

Yazının Devamını Oku

KOVİD-19 karşı örnek proje

 KORONA salgını sayesinde sağlımızın ne kadar kıymetli olduğunu yeniden fark ettik.

Bilim ve teknolojinin önemini, modern tıbbın vazgeçilmezliğini bir kez daha anladık. Ailemizin, sosyal ve toplumsal dayanışmanın, işbirliğinin farkına vardık. Kendimizle dayanışmayı, konuşmayı, hesaplaşmayı, değer yargılarımızı gözden geçirmenin ne kadar gerekli olduğu meselesini gündeme getirdik. Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Prof. Dr. Şükran Köse, Kovid-19’a karşı eğitim süreçlerinin de başarıya ulaşması için örnek bir proje başlattı.

İŞBİRLİĞİ YAPTILAR
İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Ege Bölgesi Sanayi Odası ve İzmir Esnaf Sanatkarlar Odaları Birliği’nin de ortak olduğu “Kovid-19 Pandemisi Sırasında ve Sonrasında Hastalığın Yayılımının Azaltılması/Önlenmesi Amacıyla Farklı Toplum Kesimlerine Yönelik Eğitim Seti Hazırlanması” başlığını taşıyan proje tüm Türkiye’ye örnek olacak bir içeriğe sahip.
Prof. Dr. Köse, 31 Aralık 2019’da ortaya çıkan bu hastalığın Türkiye’de yüzde 2 mortalite ile seyrettiğini, virüsün genellikle öksürük sonucu oluşan damlacıklar yoluyla insandan insana bulaştığını hatırlattı. Yüzeylere dokunulmasından sonra kişinin kendi yüzüne dokunmasıyla da bulaş gözlendiğini, kuluçka süresinin 4-14 gün arasında değiştiğini ve hastalık süresinin de 5 gün olduğunu dile getiren Prof. Dr. Şükran Köse, henüz etkinliği kanıtlanmış bir aşının bulunmadığına ve hastalığa karşı en etkili yöntemin tedbir olduğuna dikkat çekti.

İZOLASYON ŞART
İzolasyonun önemini ve şimdiye kadar Türkiye’de alınan önlemleri anlatan Prof. Dr. Köse, projenin amacını şu sözlerle dile getirdi: “Bu proje önerisinin amacı farklı teknolojik olanaklar kullanılarak kolay anlaşılacak şekilde farklı yaş ve çalışma gruplarında bulunan kişilere yönelik pandeminin dünyada ve Türkiye’deki seyrine göre güncellenebilecek dinamik eğitim materyallerin oluşturulması olarak belirtilmiştir. Bu amaç doğrultusunda genel eğitim içeriğinin hazırlanması ve eğitsel senaryoların yazılması, uzaktan eğitim için modelin tasarlanması, içeriklerin öyküleme yöntemiyle video/animasyon olarak hazırlanması, sunum ve etkileşim için mobil uygulamaların geliştirilmesi, iş sağlığı ve güvenliği kapsamında EBSO ve İESOB’ya üye firmaların da kullanabileceği nitelikte içeriklerin hazırlanması, farklı çalışma alanlarına yönelik içeriklerin düzenlenmesi, hasta ve yaşlı bakımı konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılması ve ihtiyaca özgü basılı materyallerden oluşan eğitim setlerinin geliştirilmesi hedeflenmektedir.”

EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı yaşam için öneriler

HAYATINIZIN birkaç yıl daha uzaması mı, yoksa o hayatın size daha çok neşe, keyif, mutluluk vermesi mi önemli? Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Funda Aksu paylaştı:


Sağlıklı yaşam biçimi bireyin kendi sağlığına etki edebilecek tüm alışkanlık ve davranışlarını kontrol edip, sağlık durumuna en uygun alışkanlık ve davranışları seçerek düzenlemesi olarak belirlenmiştir. Bu alışkanlık ve davranış modelini süregen hale getiren birey hem sağlıklı olma durumunu sürdürebilmekte, hem de sağlık durumunu daha iyi bir seviyeye getirebilmektedir. Sağlığın geliştirilmesi bireylerin fiziksel ve mental sağlığını optimum bir düzeye yükseltmek anlamına gelmektedir. Bu hedefe ulaşabilmek için bireyin sigara, alkol ve madde kullanımından uzak durup şiddet davranışları ve sağlıksız kilo alımı gibi risk taşıyan tutumlardan kaçınması gerekir.

6 ALT GRUPTAN OLUŞUYOR
Sağlıklı yaşam biçimi davranışları 1987’de Walker, Sechrist ve Pender adlı araştırmacı grubu tarafından geliştirilmiş olan bir ölçeğe göre sınıflandırılmıştır. Bu ölçeğe göre sağlığı geliştiren ve düzelten davranışlar 6 alt gruptan oluşmaktadır: Kendini gerçekleştirme, sağlık sorumluluğu, egzersiz, beslenme, kişiler arası destek ve stres yönetimi.
Kendini gerçekleştirme bireyin sahip olduğu potansiyeli geliştirme ve yaratıcılık yeteneklerini kullanabilmesi anlamına gelmektedir. Sağlık sorumluluğu yaşla birlikte artmaktadır. Egzersizin sağlıklı yaşam üzerindeki etkisi artık tüm dünya tarafından bilinmektedir. Düzenli yapıldığı taktirde kalp sağlığı, kas kuvveti, solunum sistemi üzerine pozitif etkiler göstermekte, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, aşırı kilo ve kolesterol yüksekliği gibi risk faktörlerini önlemektedir. ‘Sağlıklı düşünebilmek için sağlıklı beslenmek gerektiği’ gerçeği artık bilim dünyasında kabul edilmektedir. Özellikle beslenmede kalori kısıtlamasının vücudumuzun yapı taşı olan hücrelerin sağ kalımı üzerindeki etkisi bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Sosyal kabul ve onaylanma kişinin stres seviyesini düşürerek daha olumlu bir tutum içine girmesini sağlamakta ve dolaylı olarak sağlıklı yaşam davranışlarının artmasına neden olmaktadır.

Yazının Devamını Oku

Beynimizi genç tutmanın 12 yolu

SİZ yaşlandıkça beyniniz de yaşlanır.

 Gözleriniz nasıl eskisi kadar iyi görmüyor, kulaklarınız iyi işitmiyorsa, kaslarınız, kalbiniz 10-15 yıl önceki gücünü korumuyorsa beyniniz de kapasitesinin bir kısmını kaybeder. Beyin araştırmaları yapan bilim insanları (sinirbilimciler) beynimizi genç tutmak için 12 yol öneriyor. Türkiye Beyin Araştırmaları ve Sinirbilimleri Derneği (TÜBAS) Başkan Yardımcısı, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülgün Şengül, “Her beyin yaşla birlikte değişir, bu da zihinsel faaliyetleri olumsuz etkileyebilir. Tıptaki gelişmelere bağlı olarak yaşam süresinin uzamasıyla birlikte tüm dünyada yaşlanmaya bağlı hastalıklar da arttı. Özellikle Alzheimer ve benzeri demans (bunama) hastalıkları eskiye oranla daha sık görülüyor. 85 yaş üstü kişilerin yüzde 20-50’sinde bunama ile ilgili bulgulara rastlanabiliyor” dedi ve o 12 yolu şöyle anlattı:
1. BEYNİNİZ UYARIN: Yapılan çalışmalar zihinsel aktivitelerin beyin sinir hücreleri arasında yeni bağlantılar kurmasını sağladığını, hatta beyinde yeni sinir hücreleri oluşturduğunu gösteriyor. Böylece yaşlanma ile ölen beyin hücrelerinin yerine yenisi konabiliyor. Yeni bir yabancı dil öğrenin. Müzik aleti çalmayı öğrenin. Bulmaca çözün. Zihninizi çalıştıracak kitaplar okuyun. Stratejik düşünmeyi gerektiren briç gibi oyunlar oynayın.
2. FİZİKSEL EGZERSİZ YAPIN: Kaslarınızı kullanmanın beyninize de faydası olur. Bol bol yürüyün, aerobik, egzersiz yapın. Yapılan araştırmalar düzenli egzersizin beynin kılcal damarlarına giden kanı artırdığını, yeni beyin hücrelerinin ve bağlantılarının oluşmasını sağladığını gösterdi.
3. İYİ BESLENİN. Bol sebze-meyve, balık, tam tahıllı gıdalar tüketenlerde Alzheimer’ın görülme oranı daha düşük. Yemeklerinizde zeytinyağını tercih edin. Ceviz, badem, fındık, Omega 3 beyin için faydalı.
4. TANSİYONUNUZ KONTROL ALTINDA OLSUN: Yüksek tansiyon beyin için çok zararlıdır.
5. KAN ŞEKERİNİZ NORMAL OLSUN: Diyabet hastalığı beyin için bir risk faktörüdür. Şekerden kaçınarak ve egzersizle kan şekerinizi kontrol edin. Diyabet hasalığınız varsa ilaçlarınızı düzenli kullanın.
6. YÜKSEK KOLESTEROL BEYİNE ZARARLI: Araştırmalar kötü kolesterolün (LDL) beyin hücrelerine zarar verdiğini gösteriyor. Diyet ve egzersizle kötü kolesterolü düşürüp, iyi kolesterolü (HDL) yükseltebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Ömrümüz uzadı

PEK çok faktörün etkisiyle insan ömrü uzuyor.

Ne var ki, ömrümüzün uzayan kısmı gençlik çağlarımız değil, orta yaş ve yaşlılık dönemleri. Peki, buna ne kadar hazırız? Dünyada beklenen yaşam süresi son 15 yılda ortalama 5-7 yaş arttı. Türkiye’de ‘doğuşta beklenen yaşam süresi’ 1950’de 46 yıldı. 2000’de 66 yıl oldu. 2015’te 78 yıla (kadınlarda 80.7, erkeklerde 75.3) çıktı. Bugün Türkiye’de 65 ve üstünde 6 milyon 495 bin 239 kişi yaşıyor. Bu hesaba göre, nüfusumuzun yüzde 8 kadarı 65 yaş üzerinde. Japonya’da nüfusun yüzde 21’inden fazlası 65’inde ya da daha büyük. Almanya, Yunanistan, İtalya ve İsveç’te yaşlı nüfus oranı yüzde 20’ye yükseldi. Amerika’da 65 ve daha büyük bireylerin oranı son 100 yılda üçe katlandı. Bugün Avrupa’da doğuşta beklenen ortalama yaşam süresi 80 yıl, Afganistan’da ise 42 yıl. Dahiliye uzmanı Dr. Ülkümen Rodoplu, insan ömrünün neden uzadığını bakın nasıl anlatıyor:

BİR İYİ, BİR DE KÖTÜ HABER
Antibiyotiğin keşfi, hijyen konusunda çok ciddi yenilikler, aşıda devrim niteliğinde gelişmeler, yeni tedavi yöntemleri, teknolojik gelişmeler, sağlık hizmetlerine ve sağlıkla ilgili bilgilere erişimin kolaylaşması, yaşlanmayı geciktirmek için yapılan çalışmalar... İyi haber, herkesin ömrü öyle ya da böyle uzuyor. Kötü haber, sadece kendine bakanlar bu uzun ömürde rahat ediyor. Birçok bilimsel makaleye göre bir sonraki kuşak için 100’üncü doğum gününü görmek normal bir şey olacak. Ama ömrünüzün 30-40 yılını hasta ve yaşlı olarak geçirmek istemiyorsanız dikkat etmeniz gereken şeyler var:

100 YAŞ ARTIK HAYAL DEĞİL
Sigara ve alkol tüketimi, obezite, stresli yaşam, kötü beslenme, hareketsizlik, düzensiz uyku yaşlanmayı hızlandırırken; hobilere zaman ayırmak, hedefler belirlemek, toplumsal faaliyetlere katılmak, teknolojiye uyum sağlamak, düzenli doktor kontrolünden geçmek bireyin ileri yaşta başkasına bağımlı olmasını engelliyor. Anti-Aging tıp dergisinin yaptığı araştırmada, 60 yaşlılık uzmanından 2100 yılında dünyaya gelecek bir bebeğin ne kadar yaşacağını tahmin etmeleri istendi. Uzmanların çoğu “En az 100 yıl’ diye cevap verirken, bazıları yaşam süresinin 150, hatta 200 yıl olabileceğini söyledi. Geçtiğimiz yüzyılda insan ömrü, çiçek, sıtma, çocuk felci ve tüberküloz gibi hastalıkların kontrol altına alınması ve daha temiz çevre koşulları sayesinde uzadı. Bu yüzyılda da genetik çalışmaların insan ömrünü uzatacağı söyleniyor.


UZUN VE SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN 11 ÖNERİ

Yazının Devamını Oku

Sıcak ve nemli havalarda gebelik

YAZ mevsiminde hamilelik sıkıntılı bir süreç gibi görünse de sanılanın aksine avantajları da var.

Kışın hava koşulları yüzünden eve kapanarak geçirilen hamilelik sürecine kıyasla yazın açık havada geçirilen saatler, bol sulu gıdalar ve hamilelikte en faydalı spor olan yürüme ve yüzme alternatifleri, bebeği daha konforlu bir şekilde beklemeyi sağlayabiliyor. İzmir Özel Çınarlı Kadın Doğum Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Güngör Tuncay, yaz aylarında sağlıklı bir hamilelik geçirmek isteyen anne adaylarına dikkat etmeleri gereken noktaları anlattı...

TANSİYON VE UYKUSUZLUK

“Gebelik, anne adayının her yönüyle kendisine daha çok dikkat etmesini gerektiren bir dönem. Çevresel faktörler, özellikle gebelik döneminde kadınları diğer zamanlara göre daha fazla etkiler. Özellikle sıcak yaz aylarında gebeliğin getirdiği yük biraz daha ağırlaşır. Bu dönemde anne, beslenmesine, giyimine, temizliğine daha çok dikkat etmelidir. Çünkü sıcak, ek bir yük olarak gebeliğe eklenir. Yaz deyince aklımıza ilk gelen sıcak ve nemli havadır. Yaz aylarında sıcak ve nem etkisiyle tansiyon oynamaları, el ve ayaklarda şişlikler, halsizlik, uykusuzluk, nefes darlığı, sıcak basmaları, avuç içi ve ayak tabanlarında yanmalar, alerjik problemler, bulantı ve kusmalardaki artış, besin zehirlenmeleri gibi şikayetler ortaya çıkabilir. Bunların hepsini birden yaşamanız mümkün değildir. Ancak bir veya birkaçı gebelik yaz aylarına denk geldiği takdirde anne adayını rahatsız edebilecek sonuçlar arasındadır.”

BUNLARA DİKKAT EDİN

Gebelerin özellikle 11.00- 15.00 saatleri arasında, güneş ışınları daha dik ve etkili geldiğinden dışarı çıkmamalarında fayda vardır. 

Geniş kenarlı şapkalar, güneş ışınlarını yansıtan açık renkli giysiler ve sağlıklı güneş gözlüklerinin kullanılması yararlı olur.

Yaz aylarında herkesin ve özellikle yüksek risk grubunda olan gebelerin bilinen güneşin zararlı ışınlarının kötü etkilerini azaltan koruyucu kremler kullanmaları, gebeliğe zarar vermez. 

Gebelikte zaten az da olsa yükselmiş vücut ısısı nedeniyle yaz sıcakları, gebeliği yorucu, hatta bazen riskli kılar. Bu nedenle ter emici, rahat, hafif, kolay değiştirilebilir ve yıkanabilir giysilerin tercih edilmesi gerekir.

Yazının Devamını Oku

Yemekle ilişkiniz hayatla ilişkinizdir

NEYİ, nasıl, ne zaman, nelerle birlikte yemeliyim sorusunun yanıtlarını merak ediyorsanız buyurun...

Psikolog Yasemin Karaçay, yiyeceklerle aramızda olması gereken sağlıklı ilişkiyi ve sürekli yemek yeme isteğini azaltacak önemli tavsiyeleri şöyle anlattı:
Elbette atılacak ilk önemli adım, yiyeceklerle nasıl bir ilişkiniz olduğunu tespit etmek olmalı. Sağlıksız bir ilişkinin ifadeleri şunlar olabilir: Her zaman açım. Hiçbir zaman açlık hissetmem. Zayıflamama yardımcı olur düşüncesiyle açlığımı görmezden geliyorum. Aç olmadığımı biliyorum, ama yine de yiyiyorum. Acıktığım zaman önümde ne varsa yerim. Tıka basa doyana kadar yerim. Sağlıksız gıdalar yerken kendimi durdurmakta zorlanıyorum. Yemeği yemek saati geldiğinde yerim. Tüm gün boyunca o gün ne yiyeceğimi düşünüyorum. Ne yemem gerektiği konusunda kafam karışık. Bence sağlıklı yiyecekler çok sıkıcı. Bazı yiyecekleri yediğimde kendimi suçlu hissediyorum. Zayıf insanların benim gösteremediğim iradeyi gösterdiklerini düşünüyorum. Bazı yiyecekleri mucize olarak görüyorum. Bazı yiyecekleri asla yememem gereken zehir olarak görüyor ve onlardan kaçıyorum. Sıkıldığım, sinirlendiğim, üzüldüğüm, yalnız hissettiğim, yorgun olduğum zaman yemek yerim. Kendimi yemekle ödüllendiririm, yemek yiyerek rahatlatırım.
Egzersiz yapmaktan nefret ediyorum. Egzersiz yapmaktan zevk almıyorum ama istediklerimi yiyebilmek için mecburen yapıyorum. Çok yediğim zamanlar daha çok egzersiz yapıyorum. Denemediğim diyet kalmadı. Ya diyet yapıyorum ya da çok fazla yiyiyorum. Yeni bir diyete başlamak istemiyorum ancak başka bir alternatifim yok. Diyetle zayıflayamıyorken diyet yapmazsam daha fazla kilo alırım.
Acaba bu ifadelerden size tanıdık gelen var mı? Eğer varsa, günlük hayatınızda ne kadar sıklıkla yer alıyor?
Sıklıkla yer alması yemeğin hayatınızda başrolde olduğu anlamına gelebilir mi? Sizce başrolde olması sağlıklı bir yaşam sürmenize katkı mı sunar, yoksa engel mi olur? Yiyeceklerle ilişkinize dair tespit ettiğiniz tutumlarınızla insanlarla olan ilişkilerinizdeki tutumlarınız arasında bir benzerlik gözlemliyor musunuz?
Yemekle ilişkiniz, hayatla ilişkinizdir!

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs ve spor

BULAŞICI Hastalıkları Önleme Derneği Başkanı, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastenesi Enfeksiyon Hastalıkları ve İmmünoloji Alerji Uzmanı Prof. Dr. Şükran Köse, korona sürecinde enfeksiyonun bulaşmaması için spor faaliyetlerinde dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.


* Mümkün olan yerlerde sportif faaliyetler dış ortamlarda yapılmalıdır.
* Tesis, havalandırma sistemleri yürütülen faaliyetler için uygun olmalı ve yüksek verimli hava filtreleri kullanılmalıdır.
* Fiziksel olarak uygunsa, pencere ve kapıları açarak doğal havalandırma tercih edilmelidir.
* Hapşırma ve öksürmeyi önlemek için baskın kokulu oda spreyleri ve parfümler kullanılmamalıdır.
* Aynı anda daha az kişinin bulunması sağlanmalıdır.
* Tesisteki tüm çalışanlara gerekli eğitimler verilmelidir.

Yazının Devamını Oku

Süt dişlerine dikkat!

İLK dişi çıktığında büyük sevinçle karşılanan diş çıkarma dönemi, bebek ve anne-babaları biraz zorlayabiliyor.

Bu dönemi rahat geçirmeniz ve çocuğunuzun ağız-diş sağlığını koruyabilmeniz için Ege Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Pedodonti (Çocuk Diş Hekimliği) Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Rıza Alpöz’ün sizlere önerileri var.
Diş çürüğü insanlık tarihi kadar eski bir hastalıktır. Başlıca etkeni ‘Streptococcus mutans’ isimli bakteridir. Çocuk doğduğu zaman ağzında çürük yapıcı hiçbir bakteri bulunmaz. Ancak 6’ncı aydan itibaren bu bakteri diş sert dokuları üzerinde kolonize olmaya başlar. Ülkemizde 3-12 yaş grubunda çürük prevalansı yüzde 98 civarındadır. Hazır ve katkılı gıdalar, glukoz, fruktoz ya da mısır şurupları, nişasta bazlı şeker, boyalı şekerli ürünler, çocuklarımızın hem genel, hem de diş sağlığını tehdit eder.

ALTTAN GELENİ ETKİLER
Süt dişleri daimi dişlerin sağlıklı olarak oluşup sürmelerini sağlayan çok önemli rehberlerdir. Daimi dişlerin oluşumu ve çenelerin gelişimi esnasında hem fonksiyonu sağlarlar, hem de kalıcı dişlerin sürecekleri yolu oluştururlar. Çocuğun konuşması, beslenmesi ve alttan gelecek daimi dişlere yer tutması açısından çok önemlidirler. İltihaplı ya da çürümüş bir süt dişi, altında gelişen daimi dişin oluşumunu yavaşlatır veya bozar. Süt dişindeki harabiyetin durumuna göre bu çok hafif bir hasar olabileceği gibi, ileride daimi dişin tam fonksiyon görmesini engelleyecek ya da çürüğe dayanıksız hale gelmesine sebep olacak bir hasar da olabilir. Ön dişleri çürük nedeniyle tamamen harap olmuş bir çocukta estetik ve konuşma bozukluğunun yanında beslenme bozuklukları da ortaya çıkar.

BİBERON ÇÜRÜĞÜ NEDİR?
“Erken çocukluk çağı çürüğü” demektir. Sadece biberonla uzun süreli beslenmeyle değil, anne sütü ile 1 yıldan fazla beslenen çocuklarda da görülür. Nedeni, anne sütünde bulunan doğal bir şeker olan laktozdur. Eğer şekerli meyve suyu, ballı ya da şekerli süt gibi sıvıları biberonla gece yatarken çocuğumuza veriyorsak çürük riskimiz yüksek olur. Son yıllarda biberon çürüğünün görülme sıklığında ciddi bir artış gözlenmektedir. Bunun nedenleri arasında şekerli gıdaların çocuklarda çok sık tüketilen gıdaların başında olması ve diş fırçalama alışkanlığının hiç olmaması ya da az olmasıdır. “Süt dişidir nasıl olsa alttan yenileri gelir” düşüncesi tamamen yanlıştır.

NELER YAPMAMIZ GEREK?

Yazının Devamını Oku

Bebeklikten yaşlılığa hastalıksız yeni hayat

GÜNLÜK hayatınızda yapacağınız küçük değişikliklerle hastalıklardan korunup sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür yaşamanız mümkün.

Sağlıklı ve uzun bir ömür herkesin en büyük dileği. Ama bunun için çaba göstermek gerekiyor. Dahiliye uzmanı Dr. Ümit Yoket, bebeklikten yaşlılığa hastalıksız yeni hayatı anlattı:


ANA RAHMİNE DÜŞTÜĞÜMÜZ AN
Sağlıklı bir yaşam için öneriler ana rahmine düştüğümüz andan itibaren başlar. Burada anne ve babanın sağlık durumlarının ve genetik yapılarının nasıl olduğunun bilinmesi, bunu hekimleri ile paylaşıp danışmaları ilk akla gelecek adımlardır.
Artık günümüzde rahimdeki bebeğin genetik problemlerinin olup olmadığının saptanması rutin uygulamalardan biridir. Hamilelik esnasında gestasyonel diabetes mellitus, gebelik hipertansiyonu olarak bilinen eklampsiye kadar gidebilen durumlar, hipotiroidi, anemi, hormonların, vitaminlerin ve minerallerin durumu, fetusun normal gelişimleri üstünde direkt etkili olan ve bireyin doğduğu andan itibaren nasıl bir yaşam süreceğini belirleyen faktörlerdir.
Doğumdan itibaren öncelikle uygun süre anne sütü ile beslenme özellikle bağışıklık sistemimiz açısından, sonrası için de yaşamsal değeri olan en önemli faktördür. Aşılanma tablosuna uyulması, dengeli beslenme, uyku süreleri, özellikle karbonhidratlar dediğimiz başta şeker ve undan, ileri yıllarda da fast-food değimiz hamburger, cipsler ve şekerlemelerden uzak durulması ilk yıllardan yaşamın sonuna kadar başa gelebilecek hastalıklardan korunmada birinci derece önem taşır.
Toplumumuzun üçte birinin şeker, yine üçte birinin hipertansiyon hastası olduğunu hatırlarsak, bunlara bağlı obezite, damar, kalp ve beyin, böbrek hastalıkları ve hatta kanser çeşitlerinden korunmada yukarıda belirttiğimiz uyarılara uygun davranmak yaşamımız boyunca sağlıklı olmamızın önünü açacak temel yapı taşlarıdır.

Yazının Devamını Oku

Kovid-19 salgınında kronik kalp hastalarına özel takip

AYDIN Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Hasan Güngör, Kovid-19 sürecinde kronik kalp hastalarının yakından takip edilmesi gerektiğine dikkat çekti, şunları paylaştı:

 


“Her ne kadar telefon veya sosyal medya üzerinden bazı sorunlar çözülebilse de, doğru olan, hastanın hekim tarafından görülmesidir. Takiplerin düzenli yapılamaması ve hastaların virüs korkusu ile şikayetlerini gizlemesi kötüleşmiş bir şekilde acil servislere başvuruyu veya istenmeyen sonuçları artırdı. Ölümlerin bu dönemde büyük çoğunluğunun 60 yaş üzerindeki kişilerde meydana geldi ve erkek hastalar daha çok kaybedildi. Ölen kişilerin yüzde 70’inde hipertansiyon, yüzde 35’inde diyabet, yüzde 30’unda kalp damar hastalığı, yüzde 20’sinde atriyal fibrilasyon isimli ritim bozukluğu mevcut.
Virüsün en önemli özelliği öncelikle enfeksiyon zemininde birçok inflamasyon ilaçlarının bırakılmasına sebep olarak hem kalp krizini tetiklemesi, hem de pıhtılaşmayı artırmasıdır. Buna ek olarak virüs direkt kalp kasına saldırarak miyokardit ismini verdiğimiz kalp kası iltihabına yol açmaktadır. Bu durum ya yeni kalp yetersizliğine yol açmakta veya zemindeki kalp yetersizliği miktarını artırmaktadır. Sonuçta kalp yetersizliği nedeni ve ölümcül ritim bozukluğu nedeniyle hastanın kaybedilmesine neden olmaktadır.
Özellikle stent takılmış ya da koroner arter hastalığı olan olguyu ele alırsak, kan sulandırıcı ilaçlarını kesmesi stentlerin pıhtılaşmasına veya yeni krizlerin oluşmasına yol açar. Tansiyon ilaçlarını aksatan kişilerde yüksek kan basıncına bağlı beyin kanaması, inme, kalp krizi ve kalp yetersizliğinde kötüleşme görülmesi muhtemeldir.
Kalp yetersizliği ilaçlarını bırakanlarda vücudun tekrar su toplaması ve akciğer ödemi dediğimiz tablo görülebilir. Kapak değişim ameliyatı yapılmış veya atriyal fibrilasyon nedeniyle özel takip gereken kan sulandırıcı kullananlarda dozun az gelmesi pıhtılaşmanın artmasına bağlı felç veya kapağın tıkanması gibi çok ciddi sıkıntılara, dozun fazla gelmesi de ölümcül kanamalara yol açabilir.


Yazının Devamını Oku