GeriBilge EGEMEN ‘Oğluma Mektuplar’ Çeşme’de
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Oğluma Mektuplar’ Çeşme’de

HAYAT, tombalamdan bu hafta neler neler çıktı bir bilsen...

 


Önce Alaçatı’da çocukluk arkadaşlarıyla vur patlasın, çal oynasınlı iki günlük bir buluşma.
Kah karnını patlatacak kadar gülmeler, aynı anda bağıra bağıra konuşup, sonra aniden kaybettiklerini hatırlayıp hüzünlenmeler...
Düşün her biri beyaz yakalı, siyah önlüklü hallerini bildiğin arkadaşların. Araya upuzun yıllar girse de hayat her birinizi bir o yana, bir şu yana çekiştirip sürüklese de bak yine neşeyle biraradasınız işte...
Ennnn Amerikan filmi bile çatlar bizi izlese. Üzülür yıllardır takılıp kaldığı acıklı klişelere...
(Havalı ve New York’lu Suzın yıllar sonra Yıl Sonu Balosu’nda horlanıp, kakıldığı Orta Amerika kasabasına geri döner. Geçmişle hesaplaşa heseplaşa intikam hayalleri kurar.)
***
Neyse Alaçatı’dan sonra ertesi gün ailecek hoop Kaz Dağları’ndayız. Gündem değişmiş. Her biri maşallah genç kızlara taş çıkaracak cesaret ve inada sahip annem ve teyzem, “Sen mi girersin ben mi bu buz gibi derelere, hangimiz çıkabilir şelalenin en tepesine?” derdinde.
Halbuki güzelliğine doyamazsın, ama ayaklarını da 5 saniye tutamazsın, karpuz çatlatan suların buzzzz gibi serinliğinde. Ama bak bizim inatçılar çoktan dalmış, yüzmekteler balıklarla birlikte.
Seviyorum seni Ege... Komple...
***

‘Oğluma Mektuplar’ Çeşme’de

Dönüşte Foça’da tam da onun kitabını sular seller gibi, heyecanla okuduğun sırada, telefonun çalar, Lütfiye Pekcan yazar ekranında...
Tam da okurken, sesini duymak sevdiğin yazarın, arkadaşının...
Ve Foça’da olduğunu öğrenmek... Beş dakika sonra Lütfiye’yle tam da gün batımında bir teknenin tepesinde laflamaktayız.
Alfa Yayınları’ndan çıkan Lütfiye’nin 2. kitabı “Oğluma Mektuplar”ı al ve oku lütfen. Bu hayattaki vaktinin çok azaldığını öğrenen gazeteci bir kadının romanı bu. Lütfiye de gazetecinin hasıdır. Mesleki hayatı başarılarla doludur. Sadece haberci değil, severek izlediğin birçok televizyon programının da yaratıcısıdır. Tabii, Lütfiye gazeteci olduğu için yarattığı Nalan karakteri o kadar kanlı canlı olmuş ki...
Yılların tecrübesini, hassasiyetlerini karakterinin ruhuna akıtmış...
Gözüme toz kaçtı diyecek değilim, okurken zaman zaman da ağladım.
Lütfiye Pekcan 14 Temmuz’da Çeşme Marina’daki D&R’da “Oğluma Mektuplar”ı imzalayacak. Bu güzel insanla tanışma fırsatını kaçırma derim.
Bu arada, böyle kelebekler gibi tatlı tatlı gezip tozarken evde sigortalar atmış, buzdolabı ve içindeki yiyecekler korkunç canavarlara dönüşmüş.
Temizlikten bitkin düştüm canımın içi.
Eeeee hayat işte! Bir öyle, bir şöyle.
Ve fakat yine de...
Sevelim hayat tombalalarımızı.

X

En güzel kış tatili önerileri

 ŞİMDİ kara kara düşünmeye başlamışsındır sen. Şu önümüzde sere serpe uzanan okul tatilinde çoluk, çocuk ne yapacağız diye.

Öyle nankördür ki, bu tatil dediğin, sen daha öyle mi yapsak, şöyle mi diye gözlerini bu taraftan şu tarafa hülyalı hülyalı devirirken, zırt diye geçiverir.
Hayat gibi...
Kalakalırsın. Pirinç yerine pişmanlıklardan pişmanlıklar ayıklar, tatil fotoğrafları yerine boş duvarlarla bakışırsın.
Aaaa, bir bakarsın o en sıkıcı pazar gecesine gelivermişsin işte... Okul pantolonu tamam, gömlek ütülenecek. Evladım bu ne gevşeklik, son gece geldi, hala başlanmadı mı ödevlere?


SANAT, SPOR, DOĞA TATİLİ

Yazının Devamını Oku

Hamamdan kaplıcaya, kış turizmine giriş

ATTIĞIM başlık bir tez, bin 10 sayfalık bir uluslararası bildirge, Ortadoğu ve Balkanları kapsayan beynelmilel bir kongre başlığı gibi dursa da anlatacaklarım hiç de öyle kravatlı ve etek döpiyesli, asık suratlı bir ciddiyet içermiyor... Kont’lara özgü soğuk bir mesafe, sıkıntı kaynaklı tek bir esneme ararsan o da yok. İnan...


Tam tersi, konumuz tatil ve eğlence. Al boneni, mayonu yanına, tıkıştır neşeni çantana. Takıl koluma. Çıkalım seninle sahil yoluna. Zira bugün de senin için derlediğim en güzel kaplıca, termal, wellness (esenlik) adreslerini vermeye devam ediyorum. Hazır önümüz kış. Kış kışlayalım depresyonları. Araştırıp, bulalım buharı tüten, kemiklerimizi ısıtan, sımsıcacık suları.


AGORA’NIN KRALI NAMAZGAH HAMAMI
Agora’nın giriş kapısının tam karşısında. Efendim kadınlara şu gün, erkeklere bugün diye bir ayırım yok. İstediğin gün git. Kadın, erkek kısımları ayrı. Her birinde soyunmalık, ılıklık, halvet, külhan ve ateşlik (şu kelimeleri telaffuz etmek bile ne güzel) bölümleri var. Her iki tarafın sorumlusu olan karı-koca çift, bol muhabbetçi ve makaracı. Bir kere hamamın 16. yüzyılda yapılmış yığma taş mimarisi, kubbeleri ve ihtişamına bayılacaksın. 2 yıl önce İzmir Büyükşehir Belediyesi burayı 1.2 milyon liraya restore etmiş. 2019’da açılmış. Tarihi ve pırıl pırıl. Giriş 25 lira. Hamamcılar Odası Başkanı Nafi Karaca’nın titizliği sağolsun, İzmir’in tarihi hamamlarından (Karataş, Alibey) hangisine gidersen git, pişman olmazsın. Kese ve sabun masajı sonunda pelte kıvamına kavuşursun. Mis gibi de uyursun.


Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarına dönmek isteyenlere

BENİM de 1 Peter’im, 1 Clara’m, 1 dedem, bir de köpek Joseph’im olsa, Alp Dağları’nın kızı Heidi’den gram eksiğim kalmaz. Sağlıkta ve esenlikte Heidi kızımızla yarışacak kadar hırslı ve iddialıyım sevgili okur.

 

Yanaklarım al, al. Cildim ışıl, ışıl. Saçlarım pamuk şeker. Ruhum kıpırtısız bir gölde yan gelip huzurla yatmakta. Tertemiz hava damarlarımda maraton koşmakta. Midemin bir tarafında en organik sebzeler samba yaparken, diğer tarafında çim suyu şelaleleri akmakta.
Ve düşün; tüm bunları Salihli, Konak, Balçova, Çeşme, Kuşadası, Pamukkale ve Antalya rotasında yaptığımız, Bir haftalık kaplıca, hamam, termal, spa, wellness, yoga, masaj, sağlıklı beslenme, detox peşindeki yolculuğumuza borçluyum.
O denli, zift asfaltlara yapışmış, karalar bağlamış, bir büyük şehir yorgunuyken, hokus ve de pokus sadece bir haftada, böyle fırıl fırıl uçuşan bembeyaz tül ipekler giymiş, organik ve yerçekimsiz bir insana dönüştüm. Bundan böyle kılıcım havuç, tacım brokoli. Savulun ve durun! Size en başından anlatayım başıma gelenleri.


Bir kere sakın üzülme, “Aman yaz gitti, tatil bitti” diye. Tatil dediğin deniz, güneşten ibaret değil elbette. Hüzünlü sonbaharın bu son günlerinde, tatil alternatiflerinin en sıcak ve buharlı, en sağlıklı ve masajlı olanı sereserpe uzanıyor önünde. “Geç bunları... Bütün bunlar, pahalı ve bol para saçmalı tatil planları...” deme, dediysen de inan her keseye uygun olanı var; sabret, yerinde tespit ettim, tek tek sayacağım; lütfen dinle.


Yazının Devamını Oku

Gece Sirenleri, Folkart Gallery'de

Birinin atomu renkler, ötekinin hücreleri sözcükler.

 

Biri imgeci. Diğeri kelimeci.

Ve işte karşınızda ressam Ali Kotan'la, yazar Selim İleriiiiiiiii!

Kotan'ın işi gücü boya-fırçayla, İleri'nin ki sen de kalem, ben diyeyim  tıkır tıkır daktiloyla.

Nazım Hikmet'in Saman Sarısı şiirinde Abidin Dino'a yönelttiği "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" sorusu misali, bu kez ressam yazarın kelimelerini resmetti;  yazar da ressamın tuvale ya da kağıda yansıttığı imgeleri kelimelere devşirdi.

İster çevirmen ya da simyacı de onlara. İster sihirbaz ya da çilingir. Veyahut Yıldız Gemisi Atılgan'ın Kaptanı Kirk, her biri.

Resmen zamanda yolculuk yapamıyoruz hala ama ah işte bu sanatçılar, 3 kelime, 2 fırça darbesiyle, seni alıp götürürler bambaşka yıldızlara.

1 milyon kişi karşısına geçip de bakarsa bir resme, 1 milyon farklı çağrışım, duygu, anlam uyanır her birinin zihninde. Cümlelerde de öyle. Al kendi geçmişini, vur yarınlarına. Yoğur duygularını, boğ kokulara. Durduğun tek bir sanat eseri karşısında.

Yazının Devamını Oku

Alaçatı Deliklikoy’da 5 bin 200 izmarit topladık

TABİİ, şimdi başlığa baktın ve delişmen sorular uçuştu kafanda. Yok, sen çer çöp koleksiyoncusu mu oldun? Efendim, belediyenin temizlik dairesinde işe mi girdin? Hayırdır, hangi dağda, hangi sağlıksız kurt bu kadar sigara tüttürmüş de ceremesini toplamak sana mı düşmüş?

 

 


Gibi, gibi.
Dur o zaman senin iç sesine yanıtlar yapıştırayım da şu zıp zıp zıplayan haylaz ve meraklı aklını yatıştırayım.
- Bir kere şu Deliklikoy dediğin ıssız yerde sigara izmariti ne arar?
- Haklısın ıssız idi. Dalmayı seven 3-5 kişi o koyu bilirdi. Çok değil 10-15 sene öncesine kadar. Abim Fatih “Haydi toplaşın! Issız bir koya gidiyoruz” diyerek bizi kafalar, tek bir arabaya doldurur, tek bir balıkla göz göze gelip, bakışarak anlaşacak diye, güneş doğarken denize bir dalar, ta dolunayla birlikte denizden çıkardı. Biz artık bekle gülüm, bekle. Aç bilaç, güneşin alnında, sonrasında ayın şavkında. Bir de korkardık tabii, ‘Ne oldu bu Fatih’e acaba, Deliklikoy’dan daldı da, dünyanın yuvarlaklığından sersemleyip, yönünü sapıtıp, Avusturalya’dan mı çıktı?’ diye... O günler çoktan geride kaldı. Şimdi tıklım tıklım dolduruyor insanlar en ıssız koyları.

Yazının Devamını Oku

50 yıl sonra buluşup, sahne aldılar!

Çıkarın kağıt, kalemlerinizi geçen haftanın konusundan yazılı yapıyorum.

 

Bu 2. Bölüm'e geldiysen eğer, geçen haftaki 1. Bölüm'ü okuduğunu varsayıyorum. "Hayır efendim, sepet efendim ben tesadüfen buradan geçiyordum, hayatta da dönüp senin eskilerini okuyamam" dersen, üşengeçlik edersen eğer, buyur o zaman; geçen haftanın kısa bir özetini veriyorum:

Özet: Bir varmış, bir yokmuş bundan 55 sene evvel 3 Karşıyakalı, 1 İzmirli 14-15 yaşlarında 4 genç, ellerindeki 2 bagetle ve müzik aşkıyla alev alev yanan 4 adet kalpleriyle "4 Halifeler" diye bir müzik grubu kurmuş. Önce kiralık enstrümanlarla müzik yapmışlar. Sonra yerel yarışmalardan gelen ödüller, düğünlerde, sinemalarda çalmalar derken kendi enstrümanlarını almışlar. Tire, Torbalı düğünlerinde eşrafı Rolling Stones ve Beatles'larla coşturmuşlar. İzmir Kız Lisesi'nde düzenlenen bir orkestra yarışmasına pelerinler, peluşlar, etol kürkler kuşanıp, annelerinin kolyelerini takıp takıştırıp öyle bir iddialı gitmişler ki, okulda izdiham yaşanmış. Rivayete göre arkalarından koşan kızlar arasında 13 yaşındaki Sezen Aksu bile varmış...

Turgay Bakalım, Korhan Atay, Tufan Usal ve Cumhur Payziner... Grup kurana kadar 2-3 kere gitar - mandolin tıngırdatmaktan öteye geçmemiş 4 genç. Lafı uzatmıyorum. Hikayenin devamını ilk ağızdan dinleyin diye sözü Korhan Atay'a bırakıyorum.

"Müzik kalitemiz giderek arttı, repertuarımıza Cream tarzı toplulukların psychedelic rock türü parçaları da eklendi ve sonunda Amerikalılar bizi keşfetti...

Amerika'ya turneye gidip, albüm doldurmadık tabii. Bizim Amerikalılar zaten İzmir'deydi: Çiğli'de Amerikan hava üssü vardı ve aile sahibi subayların büyük çoğunluğu Karşıyaka-Bostanlı'da otururdu. Ben de ailemle birlikte Bostanlı'da oturuyordum ve memur anne-babam çalışırken biz gün boyu evde müzik provası yapardık. Tabii tüm komşu Amerikalı veletler de bizim eve kamp kurardı. Bu sayede olacak, haftada bir gece Çiğli hava üssündeki "Teenclub"da çalmaya başladık. Orada dikkat çekince üssün subay kulübüne terfi ettik. Yine haftada bir gece çalıyorduk. Esas bomba ondan sonra patladı, bizi astsubay kulübünde çalmaya davet ettiler. Üsteki Amerikalı askerlerin büyük çoğunluğu astsubaydı ve biz haftada altı gece çalmaya başladık. Kalan bir gecede mekanda Bingo oynanıyordu. Düşün; 1968-1969 yılbaşı gecesinde bile biz sahnedeydik... Bir öğrenci için iyi sayılabilecek paralar kazandık ve kazandığımız paraların bir kısmıyla Turgay'a ikinci el bir Fender Jaguar gitar aldık ki, kapalı ekonomi uygulanan o yıllarda bu hayli zor bir işti.

 

1969 yazında Bodrum, Marmaris, Fethiye vb. yerler henüz keşfedilmediği ve bugünün korkunç betonlarıyla kaplanmadığı için çok popüler ve güzel bir yer olan Kuşadası'nda çaldık. Hem de haftada altı gece bir diskoda...

Yazının Devamını Oku

İzmirli müzik grubu 50 yıl sonra tekrar sahne aldı! 1. Bölüm

 O yıllarda İzmir'in her mahallesinde çatır çatır müzik grupları kurulmaya başlamış.

Nasıl kurulmasın? Düşünsene Elvis Presley, Paul Anka, Neil Sedaka, Cliff Richard & The Shadows zaten dünyayı sallıyor ve yetmezmiş gibi karşıdan gümbür gümbür Brit Rock'ın devleri Beatles, Rolling Stones, Animals, Kinks falan geliyor.

 

Taş olsan erirsin.

 

O sıralarda 3 Atatürk Liseli, 1 İzmir Ticaret Liseli (kendi deyimleriyle 3 Karşıyakalı, 1 İzmirli) "Ne duruyoruz canım, haydi biz de helva yapsak ya" deyip 3 saniyede grup kuruyor. Yıl 1964, yaşları 14-15.

 

Tabii takdir edersiniz ki helva yapmak için de malzeme gerekir. Bizimkiler üç beş gitar, mandolin tıngırdatıp, plak koleksiyonu yapmak dışında öyle profesyonel müzisyenler falan değil. Fakat şükürler olsun ki ellerinde sadece bateristin sahip olduğu 2 baget (çubuk) ve müzik aşkıyla alev alev yanan 4 adet kalp var.

Yazının Devamını Oku

Ah o geleceğin bayramları!

Bir ara reklamcılar ne ağlattı bizi.

 

 

 

Bul kast ajansından 'pudralı saçlarını süpürge etmiş ama nankör evlatlara yaranamamış iyilik ve güzellikte' bir amca ve bir teyzeyi. Nostaljik bir konağa oturt, ver ellerine rengarenk şekerleri... Trik trok, trik trok diye diye acımasızca ilerlerken duvar saati, gözleri pencereye asılı kalsın ve sonunda gelmesin o cıvıltılı ve kendinden kalabalık sevdicekleri.

Tabii bir de döşe altına en acılı Adana kebap müziğini. Ver peyderpey gam, hüzün ve keder hissini.

Sanki içimizdeki bir damla mutluluk reklamcılara batmış da bir an önce gözyaşlarımızı tahsil etme telaşındalar.

Çünkü onlar, bizim ne kadar da nostaljik varlıklar olduğumuzun farkındalar.

Halbuki belki de takılmamak lazım geçmişe. Kimbilir belki de gelecek, çok daha güzel günler getirecek.

Yazının Devamını Oku

Kokuların peşinde Adatepe

KIZ çocuklar takmış, takıştırmış en tüllü, en kabarık eteklerini giymişti. Erkek çocuklar kovaladıkça kaçan saç tellerini hizaya getirmişti.

 

Bu hayatımda gördüğüm, protokolde en ön sıranın çocuklara verildiği, ilk etkinlikti. Üstelik çocuk bayramı değil, çoluk seyranı değildi. İşte sırf bu yüzden bile, etkinliğe Adatepe ruhunun işlediği belliydi.
Güz Kumpanyası’nın güzelim şarkıları, köy meydanına kurulan sahneden taşıp, kalplerimize sızdı. Şehirde bizden saklanan yıldızlar, tepemizde kamp kurdu. Kutladığımız, Adatepe Taş Mektep etkinliklerinin 20’nci yılıydı. Ve biz de Türkiye’nin en mühim, muadili olmayan koku uzmanı Vedat Ozan’ın seminerini dinlemek üzere gelmiştik Taş Mektep’e.
Verdiğim bilgiler, ortaya çok mu karışık oldu?
Dur, ey sevgili okur, hemen kaçma. Kaçma da Rapunzel’in saçlarını saç kremiyle tel tel açar gibi, tek tek açayım konuları sana.


ADATEPE: EN SEVDİĞİM KÖY

Yazının Devamını Oku

Ege’den tatil tavsiyeleri

ÇEŞME’de çoluğu çombalağı denize götürmek üzere arabaya doldurdum. O sırada Yasemin Çaylan aradı:

 

“Tarallelli Beach’teyiz, hadi siz de gelin” diye.

Hakkında hoş sözler sarf edemeyeceğim için plajın gerçek adını vermiyorum, sevgili izleyiciler.

Giriş parasını ne sen sor ne ben dillendireyim. Üzerine bir de ‘halacım acıktım bir hamburger alabilir miyim’, ‘teyzecim içim yandı bir dondurmayla serinleyebilir miyim’ şeklinde çocuklardan haklı talepler gelince o gün ruhumu olmasa da İstanbul’daki evimin 1 aylık kirasını oracıkta teslim ettim.

Üstelik İstanbul’da bir türlü denk getirip buluşmayı beceremediğim canımdan daha çok sevdiğim kardeşim Demet Dağıstanlı’yla denizin içinde yüzerken çarpıştım. Kafayı bir kaldırdım “Aaaa Demet!” Düşün, denizin içi de bir o kadar tıklım tıklım. Bir o kadar İstiklal Caddesi...

 

FOÇA’DAKİ Q BEACH ÇOK GÜZEL AMA

Yazının Devamını Oku

Yaşadığın şehirde 1 günlüğüne engelli olsaydın

Aynı hafta içinde tekerlekli sandalye kullanan 2 kişiyle sokaklarda gezip, dolaşmak üzere randevulaştım. (O sıralarda TV8’de yaptığım Uzaktakiler programı için).

 

Frankfurt yakınlarında yaşayanla hani neredeyse vur patlasın çal oynasın bir gün geçirdik. Tekerlekli sandalyesi hayatla arasında bir engel değildi.

Tek başına evinden yardımsız çıkabiliyor, ulaşım araçlarına binip inebiliyor, sokak, park, ve alışveriş merkezlerinde dolaşabiliyor, tuvalet, sanat galerisi, müze ve sinemalara girip çıkabiliyor, bankamatikten, çöp sepetine, alışveriş kasasından, jetonmatiklere tüm şehir mobilyalarına erişebiliyordu.

***

İkinci randevum Taksim Meydanı'ndaydı. Randevulaştığım kişi yardımsız, iki karış yol alamayacağı için yanlız gelmemişti.

Buluşmamızla dağılmamız bir oldu, diyebilirim. 

Hemen her gün ayak bastığım, sokaklarında gezdiğim Beyoğlu hiç bu kadar ciğerimi delmemişti.

Yazının Devamını Oku

Siyaset bisikletli olsun, yumruklar uzak dursun

Belçika'nın o sıralarda çok popüler bir senatörüyle Brüksel'de röportaj için randevulaşmıştık.

 

Böyle kapkara, asık suratlı, resmi bir arabadan, sıkıcı döpyesler giymiş, çatık kaşlı bir kadının inmesini beklerken ben oturduğum cafe'de, bir bisiklet yanıştı dibime.

- Pardon Bilge, siz misiniz? diye sordu kot pantolonlu, beyaz tişörtlü, lastik ayakkabılı, gülümseyen kadın.

Tüh, herhalde işi çıktı da kardeşini yolladı diye düşünürken ben, "Ben Meryem" deyip kendini tanıttı.

Meryem Kaçar, Flaman Yeşiller Partisi'nden Belçika parlementosuna seçilmiş ilk Türk milletvekili ve ilk yabancı senatördü. Ve 30 yaşındaydı.

Eskişehir Çifteler'den 10 yaşındayken imam babası ve 5 kardeşiyle Belçika'ya gelmişti. Babası işçi olarak çalışırken, Meryem meslek okulunda 6 yıl dikiş, nakış, terzilik eğitimi almıştı.

Ve aldığı eğitime rağmen zoru başarmış, üniversitede hukuk fakültesi kazanmış ve avukat olmuştu. İnsan hakları, göçmen sorunları, doğa ve dünyanın korunmasıyla ilgili projeleri üzerine öyle güzel konuşuyordu ki, bildiğin zehir gibiydi.

Yazının Devamını Oku

Çocukluğunu hatırlamadan, çocukla konuşma

Bilirsin o şarkıyı. Hani Orson Welles ormanların en kralı arslanlar gibi gümbür gümbür sesiyle, "I know what it is to be young..." der. Şarkı söyler gibi değil, mırıl mırıl konuşur gibi ama. O yüzden daha da karizmatik ve inandırıcıdır söyledikleri. Karşında sanki deden varmış da sana nasihat veriyormuşçasına gevşemeden, hazırolda dinlersin şarkıyı.

 

 

Çevirirsek, "Ben gençlik ne demek bilirim koçum da, sen yaşlılıktan gram anlamazsın" minvalinde birşeylere denk gelir anlamı.

Bizim çocuklar (oğlum Cem'in de dahil olduğu İzmir Gelişim Koleji Belgesel Kulübü) şarkının tam tersinden bakarak "Yaş: 12" adında bir belgesel hazırladı. Kulüp saatlerinde, cep telefonlarıyla okulun içinde çektiler.

Önce birbirleriyle röportajlar yaptılar. Malum 12, ergenliğe giriş yaşı. İlgi alanlarını, duygusal dalgalanmalarını anlattılar. Sonra da okulun içinde karşılarına çıkan tüm yetişkinlere "Siz 12 yaşınızı hatırlıyor musunuz acaba?" diye sordular.

Yani konunun özü şöyle bir şey oldu: Biz 12 yaşın ne demek olduğunu çok iyi biliriz. Ama siz hatıralarınıza ne kadar hakimsiniz ve o hatıralarla bizleri ne kadar anlayabilirsiniz?

Ortaya öyle naif bir hikaye çıktı ki, lütfen bul linkini ve izle.

Bir kere bu yaşlarda çocuğu olmayan biri, onların ilgi alanlarıyla ilgili röportajları dinlese Japonca konuşuyorlar diye tahmin eder.

Yazının Devamını Oku

Tarsus’ta atılan çığlığı İzmir’den duydum

 SANKİ her birimiz, çıt kırıldım, üflesen tuz buz olacak kristallerle dolu birer züccaciye dükkanıyız.

Hayat da bu dükkanlara rastgele dalan devasa bir fil...
Bakalım sakar filimiz, bugün içimizden hangi şanslı züccaciye dükkanına teşrif edecek? Bir raf yoksa 5 raf mı devirecek?...
Veyahut, tek bir hortum darbesiyle sırf bizimkini değil, mahalle züccaciyelerinin topunu mu yerle yeksan edecek?
Bazen aynen böyle hissediyorum.
***
Bazen de diyorum ki, yahu şu tatlı meltem ne kadar da güzel değdi yanağıma. Gider ayak şu güneş, ne de güzel göz kırptı ruhuma.
Sanki biz her birimiz bulunmaz birer hint kumaşıyız da, hayat doyamıyor saçlarımızı öpüp, okşamaya.

Yazının Devamını Oku

Benim oyumla lütfen yapmayın

Şunun şurasında 1 tanecik oyun var; onunla da bize artistlik taslama demeyin.


Evet oyum 1 tanecik. Tıpkı evladım, annem, eşim gibi.
Oyuma saygı duyun; verdiğiniz sözleri tutun.
İnsanın karnesinin, söyledikleriyle yaptıklarının sağlaması olduğunu unutmayın.
***
Bütçemizi kendi babasının parası zannetmeyen, çar çur etmeyen, çalmayan, çırpmayan, hak yemeyen, adil kadrolar kurun.
İşi, eş, dost, akrabaya değil, bilene havale edin.

Yazının Devamını Oku

Ertuğrul Karslıoğlu'nun gözünden Datça kadınları

Çocukluğumda biri bana; "Belgesel ne demek haydi söyle bize yavrucuğum" diye sorsa, iki gözüm kapalı "Kaptan Kusto" derdim.

 

Kaptan Kusto (Jacques - Yves Cousteau) bizi okyanusların derinliğinde keşiflere çıkaran, yüzgeçleri ha bugün, ha yarın çıktı - çıkacak bir insandı.

Deniz kızları da tıpkı Noel babalar gibi gerçek hayatta yoktu ama işte 'Yarı Balık Kaptan Kusto' canlı, kanlı karşımızdaydı. 

 Ailece heyecanla beklerdik, tek kanallı siyah beyaz televizyonumuzun içinden çıkıp dünyamızı büyütmesini.

***

Sonra lise yıllarımda sürpriz yumurtadan çıkar gibi Keçenin Teri diye bir belgesel çıktı karşıma. Tokat gibi. O kadar etkileyici, sinema dili o kadar değişikti ki, üstelik çeken Kaptan Kusto değil, bizim memleketten biriydi. (Keçenin Teri, 95'te Türk Sineması'nın Yüzüncü Yılı kutlanırken Suha Arın'ın 'Kula'da Üç Gün' Güner Sarıoğlu'nun 'Ladik' filmiyle birlikte 'Yüzyılın Belgeseli' seçildi.)

Ertuğrul Karslıoğlu'nun adını ilk böyle duydum.

Yazının Devamını Oku

Ben İzmir’im, sen İzmirli

İZMİR deyince aklına gelen üç şeyi say deseler sana... Derhal ve hiç düşünmeden...

 

Nasıl anlatırsın beni?
Madem ben İzmir’im.
Sen ise İzmirli...
Kültür, tarih, deniz mi dersin?
Yoksa, kumru ve gevreği atlayıp, önce kızlardan mı bahsedersin?
Kızlarımız özgür, cesur, güzel de erkeklerimiz nasıl acaba?

Yazının Devamını Oku

40 şahane kadın, 40 su gibi şıkır şıkır hikaye

Tahmin edersin tabii Aysel Gürel'in ezberindeki hiç bir anneye benzemeyeceğini. Onun gibisine Game of Thrones'daki bütün krallıklarda bile denk gelemeyeceğini.

 

Kızları Müjde ve Mehtap Ar'ın okuluna saçlarını yeşile boyayıp gidermiş. Kızlar da ne yapsınlar, inkar yöntemine başvurup, arkadaşlarına "Yok canım bu bizim annemiz değil..." falan deyip, vaziyeti geçiştirirlermiş.

Daha neler neler var, hayatının rengarenk paletinde Aysel Gürel'in. Çocukluğunda yaşadığı Trabzon'dan Sivastopol'a (günümüzde Ukrayna'da) yüzerek gitmeyi kafaya taktığı için defalarca boğulma tehlikesi atlatmış mesela. Öyle deli. Ama yazdığı şarkılar da Firuze'den Sen Ağlama'ya bir dönemin en içli, en ciğer delicisi.

Yıldız Kenter hayatını, kurdukları tiyatronun borçlarını ödemekle geçirmiş. 70 yaşına geldiğinde borçları nihayet bitmiş ve sonrasında "Benim en büyük lüksüm, borçsuz yaşadığım 10 yıldır" demiş. Değil borç, parayla dahi tanışık yapmamalaydın onun gibi zarif bir sanatçıyı ey zalim dünya. Ona dert olarak sadece sahnenin uçuşan tozlarını bırakmalıydın. 

Türk sinemasının en çok film (37 tane), çeken kadın yönetmeni Bilge Olgaç, İpekçe'yi çekerken yangın sahnesinden o kadar etkilenmiş ki "Sanki evim yanıyor" deyip, arkasını dönüp, izleyememiş. Yıllar sonra uykudayken evi yanıp hayatını kaybettiğinde arkadaşları evinin kalan bir duvarında "Bir daha hiç kimseden borç istemeyeceğim, asla!" yazısını görmüş.

Yıllar yıllar önce Boğaz'ın mehtaplı gecelerinde billur gibi sesiyle sandalda söylediği şarkılarla ünü hızla yayılmış dört bir yana. Deniz Kızı Eftelya meşhur olup da bir vapurda şarkılarını söylemeye çağrıldığında üşütüp zatürreye yakalanıp, hayatını kaybetmiş. Ona aşık bestekar eşi Sadık Işılay, sofrasına her gün Eftelya için bir tabak, bir çatal, bir kaşık koymaya devam etmiş.

İlk Türk müslüman kadın oyuncu Afife Jale, öldüğünde daha 39 yaşındaymış. Halbuki o hep, o kadar büyük, yüzyıllarca yaşamış gibi ki gözümde. Bir de 'sanat fedaisi' dedikleri halde kendisine, yalnızlık ve mutsuzluk içindeymiş son senelerinde.

Best seller'lerin en best seller'i Ayşe Kulin 25 yıl boyunca elinde dosyalarla yayınevlerinin kapısından dönmüş. İlk öykü kitabı nihayet yayınlandığında, 43 yaşındaymış.

Yazının Devamını Oku

Çık depresyonlarından da dön hayata

Amma da nazlandı güneş, bu kış.


Hani birazcık daha nazlansa, depresyonun karanlık delhizlerine elele girip, hep birlikte zeybek oynayacağız.
Ne Norveçliyiz, ne İsveçli. Biz Egeliler, alışık değiliz bu kadar güneşsizliğe.
Hani dokunsan ağladık, ağlayacağız. Öyle kırılgan ve titreğiz. Kara bulutlar altında.
Tanımlanamaz, nedeni belirsiz (halbuki belli, güneş yok tepemizde) bir mutsuzluk, bir “ah kalbim ben senden çok çektim vallahi” halleri üzerimizde.
Neyse ki sonunda güneş gül yüzünü gösterdi de keyiflerimiz yerli yerine geri gelip yerleşti.
Dipdibe takılan penguenler gibi doluştuk sahillere, yayıldık mis kokulu çimlere. Yüzümüzde bir tatlı gülümseme...

Yazının Devamını Oku