Barbaros Tapan

Barbaros Tapan

btapan@hurriyet.com.tr

Tanrı’ya şükür ajan değilim

Ünlü aktör Michael Fassbender, casusluğun cazibesinden çok bedeline odaklanan “The Agency” dizisinde başrolde. Oyuncu, projeyi Kelebek’e anlattı.

Haberin Devamı

Michael Fassbender, Jeffrey Wright ve Richard Gere’i buluşturan “The Agency”, casusluğun cazibesinden çok bedelini anlatan, ağır tempolu ve psikolojik derinliği yüksek bir ajan gerilim dizisi. Joe Wright’ın yönettiği ilk iki bölüm, uzun metrajlı casus filmi atmosferi veriyor. Projeyi Michael Fassbender ile konuştuk.

James Bond’un klasik döneminden bu yana yeni teknolojilerin casusluğu nasıl değiştirdiğini düşünüyorsunuz?

- Kesinlikle çok değiştirdiğini düşünüyorum. Teknoloji, casusluk ve gizli servislerin, yani istihbarat teşkilatlarının her zaman ön saflarında yer aldı. Her şey zamanla değişip gelişiyor. Ancak bu iş için uygun kişilik tipini bulma meselesi büyük ölçüde aynı kalıyor. Bu alanda başarılı olan insanlar, çoğumuzdan farklı düşünebilen kişiler. Doğru ajanı seçmede en önemli unsurlardan biri bu. Sonrasında ise öğrenmek ve uyum sağlamak gerekiyor. İster sahte kimliğinizi ve geçmiş hikâyenizi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek, ister yeni bir dili akıcı biçimde konuşabilecek kadar öğrenmek... Uyum şart. Günümüzde buna, teknolojinin sunduğu farkl iletişim yöntemlerini kullanmayı ya da gerektiğinde bir görevde teknolojiden yararlanmayı öğrenmek de eklendi. Bu da uyum sağlamanın bir parçası.

Haberin Devamı

Tanrı’ya şükür ajan değilim

ARKA PLANDA HİÇ SUSMAYAN BİR PARANOYA VAR

Bu dizi, gizli kimlikle çalışmanın yarattığı psikolojik bedeli ele alıyor. Bu deneyimi yaşarken ne tür içgörüler kazandınız?

- İlk içgörüm şu oldu; Tanrı’ya şükür, bu işi gerçekten yapan biri değilim. (Gülüyor) Ben sadece rolümü yapıyorum. Asıl mesele bence fedakârlık ve yalnızlık. Gerçeğe dayanan ilişkileri sürdürebilmenin ne kadar zor olduğu...

Bu, ilk sezondan itibaren çok belirgin. Örneğin kızıyla ilişkisi. Ona da yalan söylemek zorunda. Kızına dairenin sahibinin kim olduğu konusunda yalan söylüyor; üstelik tamamen gereksiz bir yalan. Kendi kendime “Bunu neden yaptı?” diye düşündüm. Sanırım yalan söylemek artık onun gündelik hayatına öylesine işlemiş ki... Bir tür savunma mekanizmasına dönüşmüş. Bir de sürekli, arka planda hiç susmayan bir paranoya hâli var. Bu insanların zihninin dinlenme noktası, adeta varsayılan hâli bu.

Haberin Devamı

Peki bu alanda çalışabilmek için nasıl bir kişiliğe sahip olmak gerekiyor?

- Bence farklı kişilik tipleri olabilir. Ama bu karakter açısından benim için önemli olan şey, onun bir sosyopat olduğunu fark etmekti. Bunun yaptığı işten mi kaynaklandığını, yoksa daha genç yaşlarda zaten sahip olduğu bir özellik mi olduğunu bilemeyiz.

Gerçekle yalan arasındaki çizgiyi kolayca yerinden oynatabilmek... İkisi arasında rahatça manevra yapabilmek, geceleri rahat uyuyabilmek ve ertesi gün kalkıp işe devam edebilmek. Bence bu, o mesleğe çok uygun bir özellik.

Seyircinin ilgisini canlı tutan bir hikâye yaratmanın temel unsurları nelerdir?

- Bence senaryo birinci sınıf. Şu anda bu türde pek çok dizi ve film var ama bizi farklı kılan şeyin, hikâyenin gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı olması olduğunu düşünüyorum. İlk sezonda da bunu zaten yakalamıştık. Bence bu gerçekçilik duygusu her iki sezonda da izleyiciye başarıyla ulaştı.

Haberin Devamı

Tanrı’ya şükür ajan değilim

SAHA AJANI TİPİNİN ÖTESİNE GEÇTİM

Rolünüz için casusluk edebiyatından ilham aldınız mı? Yoksa senaryo zaten yeterince zengin miydi?

- Dürüst olmak gerekirse, ağırlıklı olarak senaryo üzerinden çalıştım. Çifte ajanlarla ilgili çeşitli makaleler okudum, belgeseller izledim. Böylece, klasik anlamda resmi bir örtüsü olmayan saha ajanı tipinin ötesine geçip bu dünyayı biraz daha derinlemesine incelemeye başladım.

Özellikle uzun süre sahada kalmış bir ajan hakkında bir makale okudum. Elbette baktığım bazı kaynaklar vardı ama esas olarak senaryolar ve sayfada yazanlar üzerinden ilerledim. Farklı yerlerden topladığım bilgilerle hikâyede eksik kalmış olabilecek noktaları, ek ritimleri ve küçük anları aradık. Fark ettiğim bir şey var: Sahnelerin içinden o küçük, değerli anları çıkarmaya çalışmaktan hiç vazgeçmiyorsunuz.

Haberin Devamı

Dizide bir gizli servis ajanının ruh sağlığı çok önemli bir mesele. Bir CIA görevlisiyle çalıştınız. Sürekli kimliğini gizlemek zorunda kalan insanların yaşadığı ruhsal sorunlardan söz etti mi size?

- Evet, tabii ki böyle bir işin insan üzerinde yarattığı yıpranmayı konuştuk. Ve evet, bunun ne kadar yürek burkucu olabildiğini görüyorsunuz. Ama bence bu mesleği seçen insanların zihinsel yapısında da belli özellikler var. Belirli sorulara nasıl yanıt vereceklerine, belirli durumlarda nasıl davranacaklarına bakılarak seçiliyorlar. Bu da zihinlerinin çoğu insandan farklı işlediği anlamına geliyor. Hayatın ve duyguların farklı parçalarını birbirinden ayrı tutabilmek, yani onları zihinde bölümlere ayırabilmek, bu işte çok işe yarayan bir beceri.

Haberin Devamı

Ama yine de özellikle benim ele aldığım çifte ajanlar üzerine araştırma yaparken şu soru ilginç hâle geldi: Bütün bunlar nereye gidiyor? Bunun bir dışavurumu, bir çıkış noktası nerede olacak?

Sanırım bu, bizi bir sonraki sezona taşıyacak. Bu sezonun sonunda onu bıraktığımız noktada, zihinsel durumu nasıl olacak?

Tanrı’ya şükür ajan değilim

EN SEVDİĞİM ŞEY SEYİRCİYİ KIŞKIRTMAK

Oyuncular sık sık karakterlerini yargılamadan inşa ettiklerini söylerler. Sizin karakterinizin içinde geliştiremediği bir duygusal dünya var. Bu açıdan, onunla hangi noktalarda empati kuruyorsunuz? Varoluşunda sizi etkileyen nedir?

- Kesinlikle empati kuruyorum. Karakterlerle ortak noktalar bulmaya ve onları anlamaya çalışıyorum. Aslında en çok sevdiğim şey seyirciyi kışkırtmak; bence bu da işimin bir parçası. Seyircinin soru sormasını sağlamak, onları düşünmeye teşvik etmek.

Bu yüzden karakterlerin karmaşık olmasını seviyorum; siyah ya da beyaz olmamalarını, kesinlikle gri alanda hareket etmelerini... Karakterimin bu meslekte etik açıdan sorgulanabilir olmanın çok ötesinde, insan hayatının değeri, ahlaki sınırların nerede ihlal edildiği meselesi de burada devreye giriyor. Bir kez çizgiyi aştığınızda, bir dahaki sefere aşmak daha kolay oluyor.

Ama günün sonunda, ekranda seyirciye bir ayna tutmaya da çalışıyorum. İnsanların karakterde kendilerinden bir şeyler görebilmelerini istiyorum. Böylece belki karaktere bir şekilde yakınlık duyar, ondan etkilenir, merak eder ve bazı anlarda onunla empati kurarlar.

Tanrı’ya şükür ajan değilim

REPLİKLER ÇÜRÜYOR

Daha önce de çok iyi yazarlarla çalıştınız; ancak Jez Butterworth ve John-Henry Butterworth pek çok kişi tarafından dâhi yazarlar olarak görülüyor. Jez’in 2018 tarihli “The Ferryman” oyunu hâlâ modern oyun yazarlığının altın standardı olarak kabul ediliyor. Bu düzeyde ritmik diyaloglar ve üst düzey dramatik yapı içeren bir metinle karşılaştığınızda nasıl çalışıyorsunuz?

- Her senaryoda aslında aynı yöntemi izliyorum. Çalışmam, metni tekrar tekrar okumaya dayanıyor; her zaman da böyle oldu. Tabii, 10 bölümlük bir televizyon dizisi yaparken iş biraz daha zorlaşıyor.

İki bölüm üzerinde aynı anda çalışmak için oturup çok disiplinli bir düzen kurmam gerekiyor. Sonrasında da sürekli yeniden okuyorum. Her birini yüzlerce kez okuduğumu söyleyebilirim.

Büyük yazarların diyaloglarında kendine özgü bir ritim, bir akış vardır. O ritmi bulmaya ve kendiliğinden ortaya çıkmasına izin vermeye çalıştığınızda, işin büyük bölümü zaten çözülmüş oluyor.

Repliklere iyice, hatta gereğinden fazla aşina olmak; onlardan sıkılmak... Replikler bir süre sonra âdeta çürüyor, sonra dönüp onları yeniden hayata döndürüyorsunuz.

Yazarın Tüm Yazıları