Paylaş
* Dünya Kupası uluslararası diyaloğun hâlâ mümkün olduğunu, ülkelerin bir araya gelebileceğini hatırlatan bir unsur görevi görüyor mu sizce?
- Açıkçası hükümetlerin umurunda olduğunu sanmıyorum. Tabii dünyadaki her ülke için söylemiyorum. Bazı ülkelerin gerçekten önemsediği çok açık; Norveç, İzlanda gibi ülkeler mesela. Ama bu, yaşananların önemli olmadığı anlamına gelmiyor.
Stadyum tribünlerinde iki farklı ülkeden taraftarların iç içe olduğunu görmek gerçekten olağanüstü. Bir tarafta kalp kırıklığı, diğer tarafta sevinç. Ve şu ana kadar her şey yolunda; hiçbir şiddet olayı yaşanmadı. Futbol çok güzel bir oyun. Babamla futbol oynayarak ve izleyerek büyüdüm. Dünya Kupası’nda herkesin nasıl bir arada olduğunu, ülkeler ve kültürler arasında paylaşılan o sevinci görmek çok güzel. Hükümetlerin bunu umursadığını düşünüyor muyum? Ne yazık ki pek sanmıyorum.
Dünyada zaten yeterince gerilim, yeterince ayrışma çizgisi var. Böyle bir ortamda, Dünya Kupası’nda rekabetin büyük bir saygı içinde yaşandığını görmek çok değerli. Gerçekten çok güzel.
* Zenginlik ve gösteriş Los Angeles’ın bir parçası. Aktör olmak için L.A.’ye geldiğinizde ve bu yaşam tarzına yakından tanık olduğunuzda ne hissettiniz?
- Los Angeles’a ilk geldiğimde Holiday Inn’de kalmıştım. Santa Monica Pier’in hemen oradaydı. Tabii ki bazı partilere gittiğimi, insanın aklını başından alan evler gördüğümü hatırlıyorum. Yalan söylemeyeceğim; 22-23 yaşındaki biri için inanılmaz heyecan vericiydi. Bir gece gittiğim bir partide Sylvester Stallone vardı, Wesley Snipes vardı. Etrafta çok büyük bir para, çok büyük bir gösteriş hissi vardı. İnsan ister istemez, “Aman Tanrım!” diyordu. O yaşta büyük, gürültülü şeyler seni kolayca büyüleyebiliyor.
Ama kendimi o tarafın içine çok kaptırdığımı sanmıyorum. Los Angeles’ı en başından beri ilginç buldum ama Hollywood tarafı beni biraz sarstı.
O dönem içki içiyordum. Ben daha çok salaş barları severdim. Biraz yıpranmış, yaşanmışlığı olan yerler... Oralarda kendimi daha çok evimde hissederdim.

DİZİ VE SİNEMA ARASINDA ÇOK BÜYÜK BİR FARK YOK
* Kariyerinize baktığınızda; artık bir yere ait olmayı umut etmekten çıkıp, gerçekten oyuncu arkadaşlarınız tarafından kabul edildiğinizi ne zaman hissetmeye başladınız?
- Bilmiyorum... “Bir yere ait olma” fikri aslında oldukça karmaşık bir mesele. İnsanlar size hayatınız boyunca “Sen buraya aitsin” diyebilir ama siz yine de kendinizi dışarıda hissedebilirsiniz. Çünkü içinizde öyle hissetmeyen bir huzursuzluk olabilir.
Ailede, içinde bulunduğu toplumda, çalıştığı yerde “ait olma” duygusunun zaman zaman insanı zorlamasına yabancı değilim. Ama yıllar içinde farklı projelerde, oyuncu arkadaşlarımla çalışırken olağanüstü güzel zamanlar yaşadım. Fakat artık bir yere ait olup olmadığımı başkalarının bana söylemesi bir anlam ifade etmiyor. Bu daha çok insanın kendi içinde çözmesi gereken, kişisel bir şey.
* Sinemaya kıyasla dizilerde çalışmanın size keyif veren tarafı nedir?
- İnsanlar katılmayabilir ama ben arada çok büyük bir fark görmüyorum. Fark daha çok herkesin emeğinin sonunda ortaya çıkan işin nasıl paketlendiğiyle, süresiyle ve nerede yayınlanacağıyla ilgili. Yani insanlar salonlarda bir dijital platformda mı izleyecek, yoksa sinemada mı izleyecek... Fark daha çok burada.
Benim için sahnede oyunculuk yapmakla kamera karşısında oyunculuk yapmak arasında ciddi bir fark var. Sanırım “Sugar”ın bu sezonu için 400, belki 440 sayfalık senaryo çektik. Bir film senaryosu genelde 110 sayfa civarında olur. Yani neredeyse dört katı bir iş yükünden bahsediyoruz. Ama işin özü aynı; kamera karşısında bir karakteri yaşamak.

SUGAR TEMİZ BİR NEFES GİBİ
* Sugar karakterini canlandırmanın en güzel yanı ne? Kariyeriniz Hollywood’da farklı dönemlerden geçti; sert adam rollerinden komediye, oradan daha çok yönlü karakterlere uzanan bir yolculuk... Peki Colin Farrell’ın bir sonraki dönüşümü ne olacak?
- Sugar’ı canlandırmanın en güzel yanı, karakterin temelindeki o iyilik hâli. Kulağa ne kadar sıkıcı gelse de gerçekten böyle. Çünkü Sugar saf biri değil. Şiddetin ve acımasızlığın ne kadar geniş bir alana yayıldığını biliyor. Bunlara çok yakından tanık olmuş biri. Buna rağmen insanların özünde iyi olduğuna dair çok gerçek, çok derinlere yerleşmiş ve doğal bir inancı hâlâ koruyor. Bu nedenle Sugar bana temiz bir nefes gibi geliyor.
Sırada ne var sorusuna gelince... Hiçbir fikrim yok. Ben sadece her günün sonuna varmaya çalışıyorum. Ama 25 yılın ardından hâlâ çalışıyor olabildiğim için çok minnettarım. Hâlâ harika işlerin bir parçası olabildiğim için şanslı hissediyorum.

ŞİDDET KAPASİTEMİZ RAHATSIZ EDİCİ
* Eski filmlerle nasıl bir bağınız var?
- Geçen gün oğlumla konuştum. Önümüzdeki birkaç hafta içinde “Some Like It Hot” ve “Sunset Boulevard” izlemeyi planlıyoruz. Eski filmleri de, yeni filmleri de. Animasyonları da, canlı aksiyon filmlerini de. Ben sinemanın her hâlini seviyorum. Hep de seveceğim.
* “The Penguin”deki Oz Cobb, şimdi de John Sugar... İnsan doğasında sizi endişelendiren şiddete olan kapasitemiz mi, yoksa onu haklı çıkarma becerimiz mi?
- İkisi de endişe verici. Şiddet kapasitemiz gerçekten rahatsız edici. İnsanlığın zaman zaman neredeyse kana susamış gibi görünen hâli... Dünyamızda açgözlülüğün bu kadar yaygın olması ve bunun büyük şiddete yol açabilmesi...
İnsan olmak zor bir şey. Bunu, kendi hayatımdaki şansların ve sahip olduğum nimetlerin tamamen farkında olarak söylüyorum. Ama insan olmak zor. Bazen korkunç, depresif ve kaygı verici olabiliyor. Ama ikisi de, hem şiddete eğilimimiz hem de şiddeti sonu gelmez biçimde haklı çıkarabilme becerimiz, ikisi de çok endişe verici meseleler.
Sugar’ı çok seviyorum
* “Sugar” dizisinde başrol oynamanın yanı sıra aynı zamanda yapımcısınız. İki sorumluluğu birden üstlenmenin getirdiği zorluklar ve fırsatlar neler?
- Güzel bir deneyim aslında. İki işi birden yapmayı tavsiye eder miyim, bilmiyorum. Çünkü biraz zorlu bir süreçti. Ama yine de işin içinde söz sahibi olmak, sürece dahil olmak güzeldi.
Açıkçası bu diziyi yapmayı çok seviyorum. Los Angeles’ta çekim yapmak başlı başına büyük bir keyif. Temelde bu kadar iyi, bu kadar düzgün bir karakteri oynamak da çok büyük bir keyif.

HER KARAKTER AYRI BİR BİLMECE
* Sizinle hiçbir ortak noktası olmayan bir karakterin içine girmek mi daha kolaydır, yoksa benzer özellikler taşıdığınız bir karakteri oynamak mı?
- Hangisi daha kolay, emin değilim. Sizinle ortak özellikler taşımadığını düşündüğünüz bir karakteri oynamak daha az “üzerinize yapışan” bir deneyim oluyor.
Önünüzde kat etmeniz gereken belli bir mesafe oluyor. Bir bakıma daha az karmaşık, daha az iç içe geçen bir süreç. Ama ikisi de ilginç. Oynadığım rolleri düşündüğümde, aramızda hiçbir benzerlik olmadığını düşündüğüm bir karaktere daha özgürce atlayabildiğimi söyleyebilirim. Yine de bütün meselenin bilmecesi tam burada yatıyor.
Bir karakterin sizden hangi yönleriyle farklı olduğunu, hangi yönleriyle size benzediğini anlamaya çalışıyorsunuz. Çünkü insanlar harika birer gizem. Her karakter de çözülmeyi bekleyen ayrı bir bilmece.
Paylaş