GeriBarbaros Tapan Sahnede şarkı söylemek korkutucuydu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sahnede şarkı söylemek korkutucuydu

“The Queen’s Gambit” dizisinde canlandırdığı ‘Beth Harmon’ rolüyle yıldızı parlayan Anya Taylor-Joy, şimdi Edgar Wright’ın psikolojik gerilim filmi “Last Night in Soho” ile seyirci karşısında. Türkiye’de geçen cuma vizyona giren filmi Anya Taylor-Joy ve Edgar Wright ile konuştuk.

◊ “The Queen’s Gambit”te de, “Last Night in Soho”da da karakteriniz bir “ait olma mücadelesi” içinde. Siz de rekabetin yüksek olduğu bir sektörün parçasısınız. Peki sizin kendi mücadeleleriniz neler?

Anya Taylor-Joy: Ait olma mücadelesi, hepimizin belli bir noktada yaşadığı bir şey. Çocukluğumuzda okula başlarken ya da yeni bir çalışma ortamına girerken hepimiz bir noktada bu hissi yaşıyoruz. O yüzden bu çok evrensel bir konu. Mücadeleme gelirsem... Filmdeki karakterim Sandie’nin açlığıyla kesinlikle bağlantı kurduğumu söyleyebilirim. Onun bu dünyanın bir parçası olmak istemesiyle. Çünkü ben de film endüstrisinde kimseyi tanımıyordum ama bu dünyanın bir parçası olmak istediğimi biliyordum. Bir nevi kendi yolumu arıyordum ve okuduğum her şey aradığımın doğru zamanda, doğru yerde olacağını söylüyordu. İşte şimdi doğru yerdeyim.

◊ “The Queen’s Gambit” dizisi sizi yıldız yaptı diyebiliriz. Öyle büyük ses getiren bir işten sonra proje seçmek zor oldu mu?

- Bilmiyorum, üzerinde çalıştığım her şeyde kendimi çok şanslı hissediyorum. Her gün yaptığım işe daha çok âşık oluyorum. Önemli olan da bu. İş için buradayım. Başarı harika tabii ki. Ama günün sonunda yapmayı en sevdiğim şey; her gün kalkıp işe gitmek. Bunu yapmaya devam edebilmek ve şu anda bu projede birlikte çalıştığım insanlar gibi harika yetenekli insanlarla çalışma şansını elde etmek. Kendimi inanılmaz ayrıcalıklı hissediyorum.

Sahnede şarkı söylemek korkutucuydu


SANDIE İÇİN BİR PLAYLIST HAZIRLADIM

◊ Filmdeki müzikler harika bu arada. 60’lı yılların müziği...

- Gerçekten âşık olduğum ilk müzik, 60’lı yılların müziğiydi. Bu nedenle filmde müziklerle aram muhteşemdi. Oynadığım karakterler için playlist hazırlamayı seviyorum. Sandie için de 16 yaşımdayken dinlediğim müziklerden oluşan bir playlist hazırladım. Müzikle birlikte oynamak harika. Müzik, filmi gerçekten görselleştirmenizi sağlıyor.

◊ 60’ların müziğini seviyorsunuz, peki kıyafetler?

- O dönemin kıyafetleri çok eğlenceli. Kıyafetler karakteri nasıl ifade ettiğiniz hakkında çok şey anlatıyor. Filmde çevremdeki beylerin çok ama çok iyi giyindiğini söylemeliyim. 60’larda değildik ama yine de kusursuz bir şekilde o yıllardaymış gibi takıldık.

Sahnede şarkı söylemek korkutucuydu

Edgar beni cesaretlendirdi

◊ Daha önce müzik alanında bir deneyiminiz var mıydı? Şarkı söylediniz mi hiç?
Anya Taylor-Joy: Hep kendim için şarkı söyledim. Duşta mesela. Sahnede hiç söylemedim. Oldukça korkutucuydu. Heyecanlıydım ama Edgar inanılmaz derecede destekleyici bir yönetmen. Beni cesaretlendirdi.

60’lar saplantım var

Last Night in Soho’da harika müziklerin yanında filmin koreografisi de ilgimi çekti. Koreografi derken danstan bahsetmiyorum; filmin temposu ve sahneleri kastediyorum...
Edgar Wright: Ryan Heffington ile son filmim “Baby Driver”da çekimler boyunca sürekli bir koreografım vardı. Aynı şeyi “Last Night in Soho”da da yaptım. Jen White adında harika bir koreografımız vardı. Koreografi, dans sekanslarının ötesinde bir şey. Tüm filmin, dans olmayan sahnelerin bile rüya gibi ve dans gibi hissedilmesini istedim. Açıkçası her film tüm departmanların ortak ürünüdür. Sette bir koreografın olması ve herkesin birlikte çalışması önemliydi. Cafe De Paris’in lobisinde Anya’yı ilk kez gördüğünüz sahne mesela. Orada yeşil ekran yok, hareket kontrolü yok, gerçekten oluyor. Thomasin Mckenzie merdivenlerden aşağı iniyor ve sonra James Phelps (Maitre D’yi oynuyor) kameranın önüne geçiyor ve bir ayna Anya ve James Phelps’in ikiz kardeşi Oliver Phelps’i ortaya çıkarmak için geri geliyor. Bunların hepsi koreografiye sahip sahneler. Bu yüzden çok prova yaptık.

Sahnede şarkı söylemek korkutucuydu
“Last Night in Soho” (Dün Gece Soho’da), moda tasarımı tutkunu Eloise’in (Thomasin McKenzie) kendini bir anda 1960’ların Londra’sında bularak müzik piyasasında yükselmeye çalışan Sandy (Anya Taylor-Joy) ile karşılaşması sonucu gelişen olayları konu ediniyor.

◊ Filmin türünü anlatır mısınız?

- Yazmaya veya fikri tasarlamaya başlamadan önce, özlediğim filmleri ve türleri düşünmeye başlarım. İşlerini sevdiğim pek çok yönetmen ve tür var. Gerçi onlarla kendimi aynı parantez içinde çizmiyorum. Sadece sevdiğim filmlerden bahsediyorum. Michael Powell veya Alfred Hitchcock gibi yönetmenlerin taptığım psikolojik gerilim filmleri var. Ve sanırım bu tarzın bir çeşit Londra versiyonunu yapmak istedim. Bu bir tür saplantıydı, Londra’nın merkezinde bir film yapmak istedim. Yaşadığım 25 yılda Londra’da birçok film çekildiğine şahit oldum ama hiçbiri Londra’nın merkezinde ya da Soho’da çekilmiyordu.
Ayrıca “Shaun of the Dead” 2004 yılında yaptığım korku komedi filmi. Ama her zaman daha ciddi bir şey geliştirmek istedim. Sanırım beni rahatsız eden kısmı gerçekten içime sinen bir konu bulmaktı. Bazı yönlerden korkutan bir şeyler olmalıydı. Sanırım bu yüzden, fikri düşünmekten yazıp yapmaya geçmem 10 yılımı aldı.

LONDRA’DAKİ HER ODADA BİRİLERİ ÖLMÜŞTÜR

◊ Neden 1960’lar? Nasıl karar verdiniz döneme?

- 60’lar saplantım, ailemin plak koleksiyonuyla başladı. 1964’te başlayan ve 1970 yılında abim doğana kadar devam eden bir koleksiyondu. 60’larda yaşayan insanlarla konuştuğunuzda, onların 60’lar hakkındaki hikayelerinin gerçekten belirsiz olduğunu fark ediyorsunuz. Benim ailemin hikayeleri de sinir bozucu bir şekilde belirsizdi. Anne ve babamın 60’larla ilgili tek hikayesi, Jimi Hendrix’i görüp görmedikleri konusundaydı. Babam Jimi Hendrix’i gördüklerini söylerdi. Annem de “Hayır, Jimi Hendrix’i görmedik. Pink Floyd’u gördük” derdi. Bu onların 60’lı yıllarının hikayelerinin tek boyutuydu. Aslında benimki, biraz da daha fazlasını öğrenme çabasıydı.
60’larda büyük şehre gelip başarılı olmak isteme cesaretine sahip olan kadınlar hakkında bir sürü drama vardı. Bu da fikrin bir parçasıydı. 60’lara geri dönmek isteyen bir karakteriniz olsaydı, sonra gidince aslında düşündüğü gibi çekici olmayan bir hikaye yaşasaydı gibi...

Sahnede şarkı söylemek korkutucuydu


◊ Geçmiş nedense romantik ve baştan çıkarıcı görünür, değil mi?

- Filmde Diana Rigg’in söylediği bir cümle var: “Londra’daki her odada birileri ölmüştür.” Buna ben de inanıyorum. Diana da ben de Soho’da yaşadık ve orada çalıştık. Ve o binalar 400 yaşında. Bazı insanlar şehirde dolaşıyor ama geçmişi hiç düşünmüyor. İkimizin de bir odada oturup “Acaba bu duvarlar ne gördü?” diye düşünmek gibi aşırı aktif bir hayal gücümüz var.

◊ Filmde mizah da var. Neden bir parça da olsa filmin mizaha ihtiyacı olduğunu düşündünüz?

- Biraz karanlık gülüşler var ve sonra birkaç dakika rahatlama. Bence filmde oldukça doğal bir mizah var. Sanırım o rahat anlar yazım aşamasında bana doğal olarak geliyor ve ekliyorum.

Filmden önce şarkıları belirlerim

◊ Filmin en önemli yönlerinden biri de müzikleri. Nasıl seçtiniz müzikleri?
Edgar Wright: Pek çok durumda ilk fikre sahip olduğum, yani aklıma gelen ilk şey müziktir. Diyelim hikaye için bir fikrim var. Bazı insanlar post-it notları alır müzikler için. Ben önce filmin müziklerini, şarkılarını belirlemeye başlarım. Böylelikle şarkılardan birini duyduğumda, “Last Night in Soho”yu yapmam gerektiğini hatırlarım. Şarkıyı duyduğum anda sahneyi düşünmeye başlarım. Bende müzikler böyle ortaya çıkıyor. Filmden önce. Şarkılar çok zamansız ve güzel. Tüm film boyunca onlarla birlikte yaşayabilmek de çok güzel. Bu arada gerçekten çok sevdiğiniz şarkıları seçmelisiniz, çünkü onları çekim boyunca 600 kez duyacaksınız.

X

Kate Winslet: Artık kendimle barışığım

Kate Winslet, geçen yılın hit dizilerinden “Mare of Easttown”da oğlunun intiharıyla baş etmeye çalışan dedektif Mare Sheehan’ı canlandırdı. James Cameron’ın merakla beklenen “Avatar 2” filminde de rol alan Oscar’lı yıldız, Barbaros Tapan'la görüntülü konuştu.

◊ “Mare of Easttown” dizisi sayesinde hem Emmy hem de Altın Küre ödüllerini kazındınız. Küçük bir kasabadaki cinayeti araştıran dedektifi canlandırdınız. Pandemi döneminde yapılan bir diziydi. Son dönemde izlediğimiz en iyi dizilerden “Mare of Easttown”un hikayesini sizden dinleyelim...
- Çok tereddüt etmiştim. Pandeminin ilk ayları HBO ve AT&T ile sonsuz online konferans görüşmeleri yapıp, işe nasıl döneceğimizi kavramaya çalışıyordum. O günler, işe geri dönmek çok sinir bozucuydu. Ama şunu söylemeliyim ki harika bir pandemi uyum ekibimiz vardı. Her gün sette test olduk.
Tüm set ekibinin maske ve yüz siperi takma zorunluluğu vardı. Biz oyuncular da çekimler dışında her an yüz siperi ya da maske takmak zorundaydık. Seti bölgelere ayırmıştık. Yeşil ve sarı bölge gibi...
Set sabah 6.30’da başlıyorduk ve sadece yeşil bölgeye gelme izni olanlar yanımıza yaklaşabiliyordu. Şahsen benim için en büyük üzüntü, meslektaşlarıma sarılıp sevgi gösterememek olmuştu.
Çok zor 116 günlük bir çekim planlanmıştı. Pandemi başladığında çekimlerin bitmesine 38 gün kalmıştı. İşe geri döndüğümüzde her şey uzadı. Çünkü pandemi yüzünden alınan tedbirler ve ayrıntılarla her şey çok yavaşlamıştı. Öyle bir dönemde bitirdik diziyi.

DALIŞ GERÇEK BİR SANAT

◊ James Cameron’ın “Avatar 2” setinde 7 dakikadan fazla suyun altında kalarak Tom Cruise’un rekorunu kırdınız...

Yazının Devamını Oku

Beni şekillendiren her şeyi kitapta anlattım

3 Oscar ödüllü yazar ve yönetmen Oliver Stone, anı kitabı “Chasing The Light”ı çıkardı. Stone, kitapta hayatını ve kariyerini içtenlikle anlatıyor. Barbaros Tapan, “Platoon”, “Midnight Express”, “Scarface”, “Salvador”, “JFK” gibi filmleri sinemaya kazandıran Stone ile görüntülü konuştu.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Los Angeles’tayım. Evimde, ev ofisimde...
◊ Favori filminiz var mı?
- Hayır, bana çok sorulur. Filmleri seviyorum ve yüzlerce film izledim. Eleştirmen olmak istemiyorum, sadece film âşığı olmak istiyorum.
◊ Peki kendi yaptığınız filmlerden en çok hangisini seviyorsunuz?
- Bu da çok soruldu. Her film bir çocuk ama öne çıkan “JFK”. Çünkü sisteme karşı bir meydan okumanın zirvesine ulaştı. Şimdi geriye dönüp bakıyorum ve bir araya getirmenin çok zaman aldığı bir filmdi. Filmi düşmanın kim olduğunu bilmeden yapacak kadar gençtim. Ancak yaptıktan sonra bunun gücünü hissettim.

Yazının Devamını Oku

Stanley’in insanları sevdiğine inanmıyorum

Dahi yönetmen Stanley Kubrick’in efsaneleşen filmi “Otomatik Portakal”, 50’nci yıl dönümünü kutluyor. Filmin başrol oyuncu Malcolm McDowell’le, Kubrick ile çalışmanın nasıl bir şey olduğunu konuştuk. McDowell, Kubrick’in alaycı olduğunu ve insanlara pek güvenmediğini anlattı.

1999 yılında hayatını kaybeden yönetmen Stanley Kubrick, kimilerine göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi yönetmeni ve yaptığı her filmi klasikleşen mükemmeliyetçi bir deha. Efsane yönetmenin “Clockwork Orange” (Otomatik Portakal) filminin 50’nci yıldönümünde, başrol oyuncusu Malcolm Mcdowell ile görüntülü olarak konuştuk ve ondan Kubrick’in çalışma stilini dinledim.



◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Kaliforniya’dan. Santa Barbara yakınlarından, Ojai’den bağlanıyorum.

◊ Bir klasik olan “Clockwork Orange”ın 50’nci yıl dönümü… Kubrick ile çalışmak profesyonel olarak sizi nasıl etkiledi?

Yazının Devamını Oku

Heyecanın peşinde

1995’te çıkardığı “Boombastic” albümüyle tüm dünyada müzik listelerini altüst eden Shaggy, dünyanın en iyi reggae müzisyenleri arasında gösteriliyor. Ünlü sanatçıyla görüntülü olarak müzik sektörünün gelişimi hakkında konuştuk.

Yaratıcı sektörlerde insanları yükseltmeyi seviyorlar, sonra yeni yıldızlar çıkarmak için insanları aşağı çekiyorlar. Sanırım sizin sektörün doğasında olan bir şey bu durum.  Bu sektörde belli bir düzeyde kalmak mümkün mü?

- Aracılarla prodüktöre ulaşma devri yavaş yavaş bitiyor. Yakında plak şirketine ihtiyaç duyulmayacak. Stüdyolara ihtiyacınız yok, her şey dijital. Pazarlama için para ödemiyorsunuz, çünkü şarkılar kulaklığınızda. Her şey telefonda olduğundan dağıtım için para ödemek yok, ambalaj için para ödemek yok. Gelir kapısı eskisinden daha büyük. Pastadan çok daha büyük pay alıyorsunuz. Plak şirketlerinde, o eski günlerde köle ticareti olduğunu biliyoruz. Soruna dönersem... Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak diyeceğim. Şahsen benim can sıkıntısına alerjim var, bu yüzden beni bencilce heyecanlandıran şeyleri yapmaya çalışıyorum. Sting ile albüm yapmam kâğıt üzerinde haberini okuduğunuzda mantıklı gelmiyor olabilir. Ama bize çok mantıklı geliyor. Çünkü biz heyecan verici bir şey yapmak istedik. İnsanlar o albümü yakaladı. Altın Plak aldı, en büyük ikinci konser turumuzu yaptık ve Grammy kazandık. Yıkıcı bir şeyle gelmek istedik. Bu yüzden uzun ömürlülüğümü devam ettiriyorum diyebilirim.

Yeni yıl kararları alan biri misiniz? Finansal olarak sıkıntınız olmadığına göre, daha çok manevi dilekleriniz oluyordur...

- Para her zaman önemlidir, kendimizi kandırmayalım. Ama nereden geldiğimi asla unutmam. Hayattaki en önemli şeylerden biri, sonraki nesillere yetecek zenginlik yaratmak ve ardından çocuklarınızın ne kadar şanslı olduklarını anlamalarını sağlamak. Yılbaşı kararları konusuna gelirsem, hiçbir zaman kararlı bir adam olmadım. Asla oturup “Bu yıl benim devrimim olacak” demedim. Her şeyi planlarım ve uygularım. Örneğin 6 Ocak’tan itibaren nerede olacağımı, neye başlayacağımı biliyorum. Şubatta nerede olacağımı biliyorum, martta nerede olacağımı biliyorum, nisanda nerede olacağımı biliyorum. Tüm projelerim başlıyor ve ben ne yapacağımı sıraladım bile.

“Hayattaki en önemli şeylerden biri, çocuklarınızın ne kadar şanslı olduklarını anlamalarını sağlamak” dediniz. Nasıl yapıyorsunuz bunu?

- Büyük nasihatler veren biri değilim. Büyük oğlum müzik işinde. Adı Robb Banks. Rap’çi. Ve şu anda inanılmaz derecede odaklanmış durumda. 16 yaşında bir kızım var. O büyüdükçe kafa kafaya geleceğimizi biliyorum. Büyümenin bir parçası. Emin olmanız gereken tek şey, onların arkadaşı değil, babası olduğunuzu bilmeleri... Arkadaş canlısıyım ama çocuklarım onların arkadaşı olmadığımı anlıyor. Onlara hiçbir şeyin çalışmadan alınmadığını, kimsenin sana hiçbir şey borçlu olmadığını, hiçbir şeyin vaat edilmediğini anlamalarını sağlıyorum. Çalışmak zorundasın. O kadar.

COVID’İN ARKA BAHÇEMDE DOLANDIĞINI BİLİYORDUM

Yazının Devamını Oku

Bu filmde karmaşık kadınlar var

Oyuncu Maggie Gyllenhaal, İtalyan yazar Elena Ferrante’nin aynı adlı romanından uyarladığı “The Lost Daughter” filminde ilk yönetmenlik ve senaristlik deneyimini yaşadı. Bu yapım ona Venedik Uluslararası Film Festivali’nde ‘en iyi senaryo’ ödülünü getirdi. 31 Aralık’ta dijital platformda seyirciyle buluşacak filmde başrolleri ise Dakota Johnson ve Olivia Colman üstlendi. Maggie Gyllenhaal ve Dakota Johnson ile “The Lost Daughter”ı konuştuk.

Dakota Johnson
◊ Oyunculuğa başlarken anneniz Melanie Griffith ile babanız Don Johnson’ın size verdiği en değerli tavsiye neydi? Hâlâ hatırlayıp uyguladığınız bir tavsiyede bulundular mı?
- Dakota Johnson: Ailem en başta oyuncu olmamı istemedi. Ama eğer bu işi yaparsam da hiçbir zorluğa karşı pes etmememi söylediler.

◊ “The Lost Daughter”, Maggie Gyllenhaal’ın ilk yönetmenlik denemesi. Nasıldı çekimlerde?
- Maggie ile çalışmak harikaydı. Çok havalıydı. Çok yoğundu. Ve aynı şekilde Olivia Colman’la çalışmak da öyleydi. Covid yüzünden çekimler çok zor geçti. Film çekerken zaten bir nevi bir balonun içindesin ama geçen sene Covid ile gerçekten bir balonun içinde olduğumuzu hissettik.
◊ Tedbirler nasıldı o dönemde?

Yazının Devamını Oku

Tom Holland: Oyuncu olarak sınırlarımı zorlamayı seviyorum

Tom Holland’ın üçüncü kez “Örümcek Adam” rolünü üstlendiği film geçtiğimiz cuma günü vizyona girdi. Amerika’da 29 Kasım’da satışa çıkarılan filmin biletleri pandemi rekoru kırarken bazı internet siteleri talebe yetişmekte zorlandı. İlgi nedeniyle ek gösterimler eklenen “Spider Man: No Way Home”un başrol oyuncusu Tom Holland ile görüntülü olarak konuştuk.

◊ “Örümcek Adam”a geçmeden önce sizin hayatınızdaki sihirleri sormak istiyorum...
- Ailem diyebilirim. Tüm kardeşlerime çok ama çok yakınım ve çok iyi arkadaş olduğumuz için çok şanslıyım. Annemin yönettiği hayır kurumu The Brothers Trust, gurur duyduğum ve hepimizin parçası olmaktan gerçekten zevk aldığı bir şey.

◊ Pandemi öncesinde “Örümcek Adam”ın fan etkinliğinde Bali’de bir araya gelmiştik, size Bali’deki ilgi muazzamdı. Bu ilgiyle nasıl başa çıkıyorsunuz?
- Bu harika bir soru. Kariyerimde, ihtiyaç duyduğumda hazır olan, aradığım anda telefonuma cevap veren insanlara sahip olduğum için çok şanslıyım. Örneğin, Chris Pratt. Örümcek Adam rolünü aldığımdan beri, Chris benim için gerçekten ağabey gibi oldu. Ünlü olma kavramıyla birlikte insanların sen onların bir parçasıymışsın gibi hissetmesiyle başa çıkma konusunda tavsiye almam gerektiğinde telefonun diğer ucunda o oluyor. Sektördeki arkadaşlarım Chris Pratt’e, Chris Hemsworth’a, Scarlett Johansson’a ve Robert’a (Downey Jr.) hayranlık duyuyorum ve fikirlerine saygı duyuyorum. Gelecekte onlar gibi olmak istiyorum, bu yüzden onları kopyalamak, olaylarla nasıl başa çıktıklarını görmek ve sanırım onlar gibi olmaya çalışmak benim için çok kolay.



Yazının Devamını Oku

Irkçılığı önlemek için farkındalık artmalı

Altı kez NBA şampiyonu Kareem Abdul-Jabbar, aynı zamanda 1968 yılında henüz 21 yaşındayken olimpiyatlara katılmayı boykot edecek cesarete sahip bir aktivist. Barbaros Tapan, basketbol sporunun gelmiş geçmiş en başarılı sporcularından Kareem Abdul-Jabbar’la görüntülü olarak konuştuk.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Güney Kaliforniya’dan.

◊ Los Angeles Basın Kulübü tarafından iki kere yılın köşe yazarı seçildiniz. Yazar olmanın size verdiği zevk ve zorlukları hakkında ne söylersiniz?
- İnsanların yazdıklarımı okuması, okuyucularımın biraz düşünmesini sağlamak ve umarım olumlu diyaloglar kurabilmek... Sanırım bu yüzden yazıyorum ve yazmak bana iyi hissettiriyor.

◊ Bence sporculuğunuz kadar yazarlığınız da etkili. Yazmaya ne zaman başladınız ya da nasıl fark ettiniz bu yeteneğinizi?

Yazının Devamını Oku

Çığlık atın, işe yarıyor!

Hollywood’un en güzel ve başarılı aktrislerinden Sharon Stone, bu hafta Barbaros Tapan’ın konuğu oldu. 2001 yılında geçirdiği beyin kanamasının ardından ölümle burun buruna geldiği deneyimi aktardığı ilk kitabı ‘The Beauty of Living Twice’ı anlatan Stone, Hollywood kariyerini ve oğullarıyla olan ilişkisini de Barbaros Tapan’la paylaştı.

Nereden bağlanıyorsunuz?

- Los Angeles’ta evimde, yatak odamın terasındayım. Güzel bir Los Angeles günü; bahçem güzel, çocuklarım mutlu…

Sinemalar açıldı, sinemaseverler salonlara döndü. Sizi bu sektöre aşık eden filmi hatırlıyor musunuz?

- Pennsylvania’daki Great Lakes bölgesinde büyüdüm. Bir tür liman kasabasıydı, barlar ve fabrikalar vardı, sanayi yoğundu. The Tribune- Republican gazetesinin yayınlandığı, cumhuriyetçilerin yoğunlukta olduğu bir kasabada, demokrat olduğum için oldukça radikal bir çocuktum. Gençken “Cleopatra Jones” filmini izlediğimi hatırlıyorum. Seyirciler içindeki tek beyaz kişi bendim. Siyah-beyaz filmleri çok severdim. Filmler, benim için mevcut ve korkunç üç kanallı televizyondan çok daha ilginçti. Yaşadığım kasabam endüstri yeri olduğu için gerçekten ya çok eski filmler ya da C sınıfı filmler gelirdi. Ama gençken mecburiyetten de olsa eski filmleri izlemek çok özel bir deneyimdi.

Hollywood’a ilk geldiğinizde neler hissettiniz?

- Los Angeles’a geldiğimde yaptığım ilk şey, Marina del Rey’de bir daire tutmak oldu. Çünkü okyanus kenarının gerçekten harika bir yer olduğunu düşündüm. Tekneler, liman, okyanus, temiz hava… Bunu daha önce hiç görmemiştim! Ocak ayıydı ve balkonumda mayomlaydım. Hava benim için o kadar sıcaktı ki… İlk taşındığımda, “evet, işte bu yaşamak” diye düşündüm. İlginç değil mi, ilk etkilendiğim şey Hollywood yazısı olmadı.

Yazının Devamını Oku

Doğduğum toprakların hikayesi

Yönetmen Kenneth Branagh’ın kendi çocukluğuna dayanan yarı otobiyografik filmi “Belfast”, 12 Kasım’da Amerika’da vizyona girdi. İşçi sınıfı bir ailenin şehirde artan çatışma ve şiddetle başa çıkma mücadelesini anlatan filmin başrolünde “Grinin 50 Tonu” üçlemesiyle dünya çapında şöhreti yakalayan Jamie Dornan var. Ünlü aktörle filmi ve hakkında merak edilenleri konuştuk.

◊ Belfast’ın bizim için tanımı, “Kuzey İrlanda’nın başkenti ve en büyük şehri”. Peki sizin için Belfast ne ifade ediyor?
- İrlanda gibi güzelliğine saygı duyulan, ikonik topraklarda doğduysanız, o toprakla evli olmamak, o topraklara ilgi göstermemek ve o topraklarla gurur duymamak çok zor. Dünyanın herhangi bir yerinde rastgele tanıştığım biri İrlandalı olduğumu öğrenince “Aman Tanrım, orası çok güzel. Orada büyümek nasıldı” diyor. Verilen tepki sadece bu. Ben Belfast’ın 6 mil dışında büyüdüm. Büyüdüğüm yer şehre bağlı olmasına rağmen, yine de kırsal olarak kabul edilir. Biraz şehirden ayrılmış, tarlalarla çevrili bir yerdi. Biz deniz kenarında yaşıyorduk. Hiçbir şey beni eve, o topraklara gitmekten daha fazla etkilemiyor. Orası ruhumun derinliklerinde. Ve o ülkeye geri dönmek için her fırsatı değerlendiriyorum.
◊ “Belfast”ın yönetmeni Kenneth Branagh da Belfast’lı, öyle değil mi?
- Evet. Filmde Kenneth’in kendi hayatıyla paralellikler var. Birçok insan Kenneth Branagh’ın aslında Belfastlı olduğunu bilmiyor. 1969’da Kuzey İrlanda’dan ayrılmış. The Troubles (Kuzey İrlanda sorunu) dönemi başladığında ailesi Belfast’tan taşınıp çocukları İngiltere’de büyütmeye karar vermiş.




Yazının Devamını Oku

Benim Tip 2 diyabetim var karım kanser atlattı ve koronaya yakalandık

Unutulmaz hit filmleri arasında “Splash”, “Big”, “Sleepless in Seattle”, “Apollo 13”, “Saving Private Ryan”, “The Green Mile” ve “Cast Away” gibi tüm dünyada ses getiren yapımlar var. 1994’te “Philadelphia” ve 1995’te “Forrest Gump” ile arka arkaya en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandı. Usta aktör Tom Hanks ile Apple TV+’ta yayınlanan iki filmi “Greyhound” ve “Finch”i konuştuk. Görüntülü görüşmeye New York’tan bağlanan oyuncu, eşi Rita Wilson ile koronavirüsle savaştıkları günleri de anlattı.

◊ Koronavirüse yakalanan dünyaca ünlü ilk isim, sizdiniz. Hastalığınızı açıkladığınızda bir anda tüm dünyanın gündemine oturdunuz. Pozitif olduğunuzu öğrendiğiniz o ana dönelim istiyorum. Neler hissetmiştiniz?
- Eşimle beraber Covid’e yakalandığımızda bize yüklenen sorumluluk duygusu büyüktü. Halka açık insanlarız. İnsanların bize ne kadar dikkat edip etmediğini bilemiyoruz.
Bazen taktığımız saçma sapan şapkayla bile haber oluyoruz. Covid pozitif olduğumuzu öğrendikten sonra akıllıca karar verdik. Bilgiyi paylaşmak, bu konuda tamamen açık ve dürüst olmak ve bundan sonra ne yapılması gerektiğini konuşmak doğru karardı.
Herkes gibi pozitif olduğumu duyduğumda ani bir korku yaşadım. Vücudumda beni daha fazla riske sokabilecek neler vardı? Benim Tip 2 diyabetim var, karım kanser atlattı. Bu virüse karşı daha mı fazla tehlikedeyiz? O dönem hiçbir şey net değildi.
Bize çok iyi baktılar, yakından izlediler.
Pozitif olduğumuzu öğrendikten 3 gün sonra doktorlar iyi olacağımıza karar verebildi. Bu yaşadıklarımızın ilk yarısı. Diğer kısmı ise kimseye vermediğimizden emin olmamız gerekiyordu. Bu da sorumluluğun diğer tarafıydı.
Yapılabilecek şeyler aslında çok basit. Maske tak, ellerini yıka, sosyal mesafeyi koru ve izole ol. Ortalama bir insanın sorumluluk duygusuna nasıl sahip olmadığını anlamıyorum.

Yazının Devamını Oku

ROB LOWE : Bu sektörde artık birden fazla işiniz olmalı

Sekiz yaşından beri aktörlük yapan Rob Lowe, yeni projelerini Barbaros Tapan’a anlattı. Sektörün hızla değiştiğini, ayak uyduramayanların unutulmaya mahkum olduğunu anlatan Lowe, “çok yönlü olmalısınız, sadece oyunculuk yetmiyor” dedi.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Evden. Santa Barbara’daki ev ofisimden bağlanıyorum.

◊ Yönettiğiniz kısa belgesel “Madness in The Hills” ile başlayalım sohbetimize. Bize biraz bilgi verir misiniz belgesel hakkında?
- Belgesel yapım ortağımla birkaç yıl önce, spor kanalı ESPN’in “30 for 30” serisi için Christian Laettner ve Duke basketbol takımı hakkında “I Hate Christian Laettner” adlı bir belgesel çektik ve çok eğlendik. Sonra Ocak 2018’de, Santa Barbara’da bir trajedi meydana geldi, fırtına ve toprak kaymaları yüzünden üç saat içinde 23 kişi öldü. İklim değişikliğinin yarattığı hava şartlarını hâlâ anlamayan insanlarla dolu bir dünyadayız. O yüzden gerçekten anlatılması gereken önemli bir hikâye olduğunu düşündüm. Cep telefonumda fırtına ve trajedi sırasında çektiğim görüntüler, ardından hayatta kalanlarla yaptığım sohbetlerde korkunç derecede üzücü ve gerçekten dramatik hikayeler dinledim. Bu nedenle bu belgeseli yapmak istedim.

ARTIK BEŞ YILDA BİR FİLMLE GEÇİNMEK ZOR

Yazının Devamını Oku

Michelle Pfeiffer: Seksi rollerden hiç zevk almadım

‘The First Lady’ dizisinde ABD’nin eski başkan eşlerinden Betty Ford’u canlandırmaya hazırlanan Michelle Pfeiffer, Barbaros Tapan’a samimi açıklamalarda bulundu. Hollywood devlerinden yapımcı David E. Kelly ile evli olan oyuncu, hep iç güdüleriyle hareket ettiğini ama çok takıntılı olduğunu söyledi.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Santa Monica, Los Angeles’dan.
◊ Hayatta önem verdiğiniz şeylerin başında ne gelir?
- Sabahları kalktığınızda yaptığınız her şeyde bir amacınızın olması önemli. Dünyaya katkıda bulunmak, dünyaya geri vermek önemli. Yaptığım seçimlerle, dünyaya pozitif enerji gönderdiğimi ve dünyaya bir şeyler kattığımı düşünüyorum.
◊ Kötü enerjiden kurtulmak için neler yaparsınız?
- Kötü hislerin çoğu kendimden kaynaklı oluyor. Kendini gerçekten çok zorlayan, her şeyi fazla düşünen ve kafaya takan bir yapım var. Bu benim doğam. İtiraf etmekten nefret ediyorum ama sanırım iyi şeyler değil de her zaman kötü şeyleri düşünen biriyim. Bu yüzden kendimin en büyük düşmanı benim. O yüzden kendime dikkat etmeliyim.

Yazının Devamını Oku

Bizimle ilgili en büyük yanılgı: Zenginliğin içine doğmadık

Dünyanın en zengin insanı Elon Musk’ın kız kardeşi Tosca Musk, film endüstrisine getirdiği yeni solukla adından söz ettiriyor. Romantik aşk romanlarını dizi ve filmlere uyarlayan Passionflix’i kuran yapımcı ve yönetmen Musk’la görüntülü konuştum, hem bu sıra dışı fikrin nasıl geliştiğini hem de ailesini sordum. Ailesiyle bağlarının çok kuvvetli olduğunu anlatan Musk, tek şeyden şikayetçi: “Herkes çalışmadan zengin olduğumuzu düşünüyor, oysa çok çalışıyoruz.”

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?

Passionflix ofisimden… Los Angeles, California’dayım.

◊ Siz, kardeşleriniz Elon ve Kimbal… Üçünüzün de ortak noktası yapılmayanı yapmanız, sıra dışı düşünme yeteneğiniz. Dünyada sizin için engel yok, sadece fırsat var gibi… Merak ettiğim, nasıl büyütüldünüz. Zihinsel düşünme yeteneğinizde ailenizin etkisi ne yönde oldu?
Çok teşekkür ederim… Harika bir soru. Bu bakış açısı için teşekkürler. Çok küçük yaşlardan itibaren bize, dünyanın küçük olduğu ve gidip her şeyi keşfetmemiz gerektiği söylendi. Annem (Maye Musk) çok güçlü bir kadın. Sağlık-fitness, kendine iyi bakma, güçlü olma konularını şiddetle savunan bir kadın. Bence onun bu özellikleri bizi nasıl büyüdüğümüz konusunda gerçekten etkiledi. Birçok yönden kendi halimize bırakıldık, annem bekar çalışan bir anneydi. Annemle babam, ben çok küçükken ayrılmıştı. İkisi de çok sıkı çalışan insanlardı. Çok genç yaşta bağımsız olmaya, kendimizi beslemeye ve kendimize fırsatlar yaratmaya bırakıldık.


Yazının Devamını Oku

Eski mahkûmlar danışmanımız oldu

Sinema, tiyatro, televizyon projeleri ve tek kişilik sahne şovlarıyla tanınan komedyen John Leguizamo, son olarak “Dark Blood” filmi için kamera karşısına geçti. Leguizamo ile geçtiğimiz günlerde dijital platformda vizyona giren filmi ve hakkında merak edilenleri konuştuk. Sanatçı, görüntülü görüşmeye New York’tan bağlandı.

◊ Sizi sahnede izlemeyi çok sevdiğim için sahneyle ilgili planlarınızı sorarak başlamak istiyorum...
- Sahnede performans sergilemeyi ve tek kişilik şovlarımı yazmayı seviyorum. Politik görüşlerimi, felsefelerimi, Amerika’da ve dünyada Latin bir adam olmanın nasıl bir şey olduğunu en iyi sahnede anlatıyorum. Sahne olacak tabii ki...


◊ Pandemiyle birlikte değişen bir dünyada yaşıyoruz. Neler düşünüyorsunuz bu süreç hakkında?
- Yaşadığımız dönem büyüme sancıları gibi. Amerika pandemiyle birlikte nihayet hesap vermek ve kendini düzeltmeye başlamak zorunda kaldı. “Black Lives Matter”ı (ABD’de yaşayan Afro Amerikan kökenli halka yönelik ırkçılığa karşı başlatılan sivil toplum hareketi) gerçek anlamda ilk kez duyduk. Hollywood’da Latin ve siyahilerin olmadığına dikkat çekildi. Şahsen ben, bunun için sürekli savaşan bir insanım. Latinler Amerika’da nüfusun yüzde 20’sini, Hollywood’un olduğu Los Angeles’taysa nüfusun yarısını oluşturuyor. New York’ta beyaz nüfusa eşitiz, Teksas’ta en büyük nüfusuz, pek çok eyalette varız ama kamera önündekilerin yüzde 4’ünden daha azı Latin. Hollywood ve dijital platformlarda anlatılan hikayelerin yüzde 1’inden azı bizim hikayelerimiz. Stüdyo ve dijital platform yöneticilerine şöyle diyorum, eğer 10 oyuncunuz varsa, ikisi Latin olmalı. 10 yönetici varsa, ikisinin Latin olmasını istiyorum. 10 hikaye varsa, bunlardan ikisinin Latin hikayesi olmasını istiyorum. Ancak bu şekilde eşitlik elde edebiliriz.
◊ Filmlerin bilinmeyeni, konuşulmayanı gün ışığına çıkarma gücü hakkında neler söylemek istersiniz?

Yazının Devamını Oku

Catherine Zeta-Jones Michael ile birbirimize çok ama çok aşığız

Barbaros Tapan, bu hafta Oscarlı yıldız Catherine Zeta-Jones’la konuştu. New York’taki evinden Tapan ile görüntülü konuşan Zeta-Jones, yeni çıkardığı hazır giyim markasından Michael Douglas’la evliliğine pek çok şey anlattı. Oyuncu, iki yetişkin çocuğu üniversite için evden ayrıldığından uzun yıllardan beri ilk kez eşiyle yeniden baş başa olduğunu söyledi ve hâlâ birbirlerine âşık olduklarının altını çizdi.

Röportajımıza nereden bağlanıyorsunuz?

-New York’taki evimdeyim. Köpeğimi mutfağa koydum. Kocam söyleşi için kenara çekildi…

Çok güzel görünüyorsunuz. Rutininiz hakkında bilgi vermek ister misiniz?

-Sigara içmeyi bıraktım. İçki içmem… Güzel bakım kremlerini ve yağları severim. 51 yaşındayım ve her zaman kendime baktım. Yaşlandıkça daha fazla zaman harcıyorum kendim için, cildimi hiç yapmadığım kadar nazikçe temizliyorum. Kayınpederim sevgili Kirk (Douglas), beni her gördüğünde “seni seviyorum” demeden asla asla asla selamlamazdı… İyi görünmesem de “hem için hem dışın güzel, seni çok seviyorum” derdi. Kirk’ün bana ve çocuklarıma söylediği bir şey vardı: “Spor yapmayı, hareket etmeyi bırakmayın ve sakın düşmeyin…” Kirk kelimenin tam anlamıyla 99’uncu doğum gününe kadar spor yapıyordu. Sonra spor hocası öldü. Bir gün hocasının evine gitti, eve geri döndü ve “hocam öldü” dedi. Ben de “kaybın için çok üzgünüm Kirk, kaç yaşındaydı spor hocan” diye sordum. Çünkü genç görünümlü, güçlü bir adamdı. “Ohh 96 yaşındaydı” dedi (gülüyor)… “Spor hocan 96 yaşında mıydı!!!” Tepkim buydu (gülüyor).

Ben de aktif yaşama ritüelini takip ediyorum. Küçük sorunlar için strese girmemeye çalışıyorum. Pozitif kalmak, başkalarına iyilik yapmak ve kibar olmak… Bu nitelikler bizi iyi hissettirir. Kulağa biraz klişe gelecek ama her şey aslında içten. Sağlıklı ve temiz olduğunuzda, kendinizi pozitif hissettiğinizde enerjiniz de yüksek oluyor. Güzellik sadece bakım kremlerinden ibaret değil, bir yaşam tarzı. Ve ayrıca benim güzel annem bana iyi genler verdi.

Kendi hazır giyim markanız Casa Zeta-Jones’u kurdunuz. Kendi tasarımınızı mı giyiyorsunuz?

-Evet, kendi tasarımımı giyiyorum. Casa Zeta-Jones benim kamera önünde ve tiyatroda olmadığımdaki yaratıcı çıkışım. Bu alanda da çok eğleniyorum, birlikte çalıştığım harika kadınlardan oluşan küçük bir ekibim var. İş ortağım, “Shark Tank”dan tanıdığımız Daymond John. Tasarım aşkımı da artık işime dahil ettim. İç mekanlarla başladım, şimdi hazır giyime geçtim. Kadınlar için erişilebilir, bir araya getirilmesi kolay, iyi bir fiyatları olan bir koleksiyon.

Yazının Devamını Oku

Aretha’yı taklit edebilecek kimseyi tanımıyorum

Broadway’de “The Color Purple”daki performansıyla Grammy, Tony ve Emmy kazandı. National Geographic’in “Genius: Aretha” dizisinde soul müziğin kraliçesi Aretha Franklin’i oynadı. İlk çocuk kitabı çıkmak üzere ve ilk solo albümünü de kısa süre önce yayınladı... Barbaros Tapan, Cynthia Erivo ile görüntülü konuştu.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Los Angeles’tayım.

◊ “Genius: Aretha” dizisine hazırlanırken, Aretha Franklin hakkında bilmediğiniz neler öğrendiniz?
- Bilmediğim şey; babası komaya girdikten sonra ona nasıl baktığıydı. Babasını hayatta tutmayı o kadar istediğini bilmiyordum. Bu benim için Aretha’nın ne kadar sevecen olduğunu, kalbinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Sonrasında da kalbinin nasıl kırık olduğunu...



Yazının Devamını Oku

Ben bile Pink Floyd’un geçici olduğunu sanmıştım

Efsane müzik grubu Pink Floyd’u konu alan “The Pink Floyd Exhibition: Their Mortal Remains” sergisi, 3 Eylül’de Los Angeles’ta kapılarını açtı. Ziyaretçilerini yüksek teknolojili görsel ve işitsel araçlarla Pink Floyd’un dünyasında sürükleyici bir yolculuğa çıkaran sergide; el yazısıyla yazılmış şarkı sözleri, grubun kullandığı müzik aletleri, yazdıkları mektuplar, uzun süredir depolarda, film stüdyolarında ve grup üyelerinin kişisel koleksiyonlarında bulunan objeler sergileniyor. Serginin detaylarını grubun efsanevi davulcusu Nick Mason ile görüntülü olarak konuştuk.

◊ “The Pink Floyd Exhibition: Their Mortal Remains”, büyüleyici bir sergi. İlk gördüğünüzde neler hissettiniz?
- Daha önce birkaç başka şehirde sergiledik ama Hollywood’un tamamen farklı bir havası var. Her şey biraz daha acayip. Kullanılacak kelime sanırım bu; “acayip”. Ve ben Hollywood’daki atmosferi çok sevdim.

◊ Sizin için sergide yer alan en değerli parça hangisi? Pink Floyd için değil, sizin için özel olanı soruyorum...
- Hokusai boyalı bateri seti. Yaklaşık 50 yıl önce yapıldı ve bence hâlâ dikkat çekici görünüyor. Boyası şahane ve fırsat buldukça o bateriyi kullanmaya meyilliyim. Muhtemelen favorim o bateri...


Yazının Devamını Oku

Oscar’ın şefi: Türkiye tatil için en iyi destinasyon

Şef Wolfgang Puck, tüm ünlü şeflerden önce “celebrity şef” kavramını yarattı. Restoranlar, kafeler, mutfak ürünleri ve televizyon şovlarından oluşan dünya çapında bir yeme-içme imparatorluğu kurdu. Oscar mutfağının da patronu olan şef Puck ile gastronominin en elit markalarından İstanbul Spago’da bir araya geldik. Mekanın deneyimli yöneticisi Deniz Zengin’in eğlence kültürünü gastronomiyle çok iyi dengelediğini belirten şef, ayrıca Türkiye’yi ve Türk insanını çok sevdiğini, buraya geldiği kadar kendi ülkesi Avusturya’ya gitmediğini söyledi.

◊ Şef, İstanbul sizin ikinci eviniz gibi sanırım. Sık sık ziyaret ediyorsunuz, değil mi?

- Evet, bu yıl Bodrum-Yalıkavak’ta tatil yaptım. Sonra D Maris’e gittim. Şimdi de İstanbul’dayım.

◊ Dünya yeme içme sektörünün en tepesindeki isimlerinden biri olarak, Türkiye’deki sektör hakkında neler düşünüyorsunuz? Demet Sabancı yakın dostunuz, kendisi Türkiye’nin gastronomi zenginliğini tanıtmak için çalışan biri. Demet Hanım’la işbirlikleriniz olacak mı?

Yazının Devamını Oku

Zombiler aramızda!

“The Walking Dead” dizisinin heyecanla beklenen son sezonu başladı. 24 bölümden oluşan 11’inci sezonun ilk 12 bölümü bu yıl, ikinci 12 bölümü 2022’de yayınlanacak. Dizinin başrol oyuncusu Norman Reedus ile görüntülü olarak konuştuk. Oyunculuğun yanı sıra fotoğraf sanatıyla uğraşan aktörün hatırı sayılır sayıda kitabı da var. Reedus, röportajımızda bu tutkularından da bahsetti.

◊ Covid’in yarattığı farklı dünyaya alıştınız mı?
- Daha zor... Ama bu dönemde bir prodüksiyon şirketi kurdum. Yaptığım bir sürü sanat işi var. Eğer işe dönseydim yapamayabilirdim. Pandemi sırasında bir roman yazdım. Eğer boş zamanım olmasaydı asla yapamayacağım bir sürü şey yaptım. Çabalarımı farklı şeylere yönlendirdim, çünkü TV şovu kesinlikle farklı bir dünya.

◊ Peki özel hayatınız nasıl adapte oldu salgına? Nişanlınız Diane Kruger da siz de iş için dünyayı geziyorsunuz. Dünyanın her yerinde projeler yapıyorsunuz. Salgın yüzünden hayatın durması sizi nasıl etkiledi?
- Ben Yeni Zelanda’daydım, Diane de Los Angeles’ta bir film üzerinde çalışıyordu. Onu ziyarete Los Angeles’a gittim. Bir ev kiralamıştık. Ben sadece 10 gün kalacaktım. Yeni Zelanda’dan kalkan o uçak, sabah 05.30’da Los Angeles’a iniyor. Eve gittim. Uykuluydum. Kızımın odasına gittim, onu uyandırdım. Kiraladığımız evin arka bahçesinde yürüdük. Dışarı baktık. Yemyeşil ve palmiye ağaçları olan bir bahçeydi. Kızım çimlerdeki bir kuşu işaret etti, birlikte yürüdük ve çimenlere oturduk. O an “Vay canına, bunu New York’ta yapamayız” dedim. Çünkü New York’ta pencereden bakarken “Bak, taksi. Bak, otobüs” deriz.Çimlerde otururken Diane yanımıza geldi. Bir pazar günüydü. Diane’e “Belki de Los Angeles’ta ev bakmalıyız. Güneşli havada güzel bir hayat var burada” dedim. Sonra hiç vakit kaybetmeden satılık levhası konulmuş bir eve gittik. Daha eve tam bakamadan Diane ayrılmak zorunda kaldı, çünkü senaryo okumaları vardı.
Ben kalıp baktım. Diane “Sonra konuşuruz” deyip gitti. İşteyken ona mesaj atıp “Evi aldım” dedim. İnanmadı tabii, “Neden bahsediyorsun?” dedi. “Toplantıda olduğun ve toplantıdayken hayır diyemediğin için evi aldım” dedim. Satın aldığım o ev, pandemi sırasında karantinada kaldığımız ev oldu. Günlerimiz bahçeden yaban mersini, çilek toplayarak geçti. Portakal ağacının altındaki toprakta oturup portakal yiyerek güne başladık. Oğlum Mingus doğduğunda sürekli çalışıyordum ve her fırsatta onu görmek için New York’a uçuyordum. Sürekli bir koşuşturmaca içindeydim.Kızımız doğduğunda ailemiz için bilinçli bir çaba gösterdik. Pandemi sırasında hiçbir yere gitmek zorunda kalmadık. Dürüst olmak gerekirse bu bizi birbirimize daha da bağladı. Los Angeles uçaklar uçmazken, her yer sakinken çok güzeldi. Şimdi her şey tekrar kaosa döndü.


Yazının Devamını Oku