Dizi, sinema lokasyonları ve turizm

Dizi ve film endüstrisinin turizme etkileri üzerine akademik yayınlar okumadım, lakin film lokasyonlarının bölgeleri, şehirleri nasıl popüler yaptığını ve ziyaretçi sayısını nasıl etkilediğini yaptığım röportajlarda birebir dinledim.

“İskoçya’ya gelen turist sayısı, ‘Outlander’dan sonra katlanarak arttı. İlk sezonu çektiğimiz Doune Castle’a ziyaretçi sayısı yüzde 800 artmış. Yüzde 800! Artık birçok tarihi yer ziyarete açılıyor.
Hepsinin sebebi ‘Outlander’.İskoç hükümeti başlarda bu durumu kavrayamadı ama şimdi olup bitenin farkındalar. Bu farkındalıkla İskoçya’nın turizm potansiyelini anladılar” demişti ocak ayında “Outlander”ın başarılı başrol oyuncusu Sam Heughan...
Sadece “Outlander” mı?
“Mamma Mia” filminin Yunanistan’ın Skopelos Adası’na getirisi... “Yüzüklerin Efendisi”nin çekimlerine tanık olabilmek için Yeni Zelanda’ya akın eden fanlar ve filmle birlikte ‘Hobbiton’un ülkenin en popüler ziyaretçi lokasyonu haline gelmesi...
Peki ya “Game of Thrones”un çekildiği yerlerin turist merkezi haline gelmesi...
Dizinin kurgu şehri Kings Landing’in yer aldığı Dubrovnik’e (Hırvatistan) gelen turist sayısının katlanarak artması...
Dünyaca ünlü şarkıcı Cardi B, Hürrem ve Kösem’i izledikten sonra Twitter’da 14 milyon takipçisine neredeyse
her gün Türkiye’ye gelmek istediğini söylüyor.
Yani dizi ve filmlerin turizme ve şehirlerin markalaşmasına etkileri göz ardı edilemeyecek boyutta artık.

Dizi, sinema lokasyonları ve turizm

Aksaray

Kapadokya denilince çoğumuzun aklına Nevşehir gelir.
Aksaray da eşsiz bir tarihe, kültürel zenginliğe ve muazzam lokasyonlara sahip, fakat Nevşehir’e göre maalesef markalaşmada geri kalmış.
Oysa yeraltı şehirleri, manastırlar ve kiliseler ile Kapadokya’nın tüm güzelliklerine sahip bir şehir.
Hatta İstanbul’daki Aksaray semti bile ismini bu şehirden almış.
Geçen cuma Aksaray’daydım. Aksaray Belediye Başkanı Enver Dinçer, yardımcısı Tayfun Çelik ve İl Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Doğan, şehrin turizm merkezi haline gelmesi için kolları sıvamış.
Tabiat ananın tarihle bir araya gelip yarattığı eşsiz manzaralar eşliğinde, dinlerin ve medeniyetlerin oluşmasına ev sahipliği yapan şehrin önemli yerlerini Tayfun Bey ve Mustafa Bey’in rehberliğinde gezdik.

Dizi, sinema lokasyonları ve turizm

Aksaray’ın sinematik yapısı

Filmlerin, dizilerin, kültürel organizasyonların şehirlerin imajına, markalaşmalarına ve turistlerin karar alma sürecine etkisi yadsınamaz...
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’un kanunlaştırdığı hibe yasası ile yabancı prodüksiyonların ülkemizdeki lokasyonları yapımlarında kullanmaları daha kolay.
Aksaray’ın sahip olduğu değerler hem görsel hem kültürel bir şölen.
Şehir, önümüzdeki yıllarda doğru tanıtım çalışmaları ile dünyanın popüler prodüksiyon lokasyonlarından biri olmaya aday...

Dizi, sinema lokasyonları ve turizm

Aksaray’ın görülmesi gereken hazineleri

◊ Ihlara Vadisi, dünyanın en uzun ikinci kanyonu, 18 km uzunluğunda. Ihlara Vadisi, 100’den fazla mağara kiliseye de ev sahipliği yapıyor. Zamanında putperestlerden kaçan Hıristiyanlar, Kapadokya bölgesinde saklanarak hayatta kalmış. Vadide tarih ve doğa ile iç içe uzun bir yürüyüşün sonunda buz gibi nehir üzerinde çay yudumlamak şahaneydi...
◊ Aziz Grogerius, Ortodoks mezhebini Kilise Cami’de kurmuş ve mezhep buradan dünyaya yayılmış.
◊ Dünyada ilk Ortodoksluk ayinin yapıldığı katedral, Selime Katedrali.
Peri Bacaları’nın en üstünde bulunan katedral, inanılmaz bir güzelliğe ve manzaraya sahip.
◊ Selçuklu dönemi eseri olan Ulu Cami, 800 yılı aşkın süredir ayakta duruyor.
◊ Aksaray valilik binası, Cumhuriyet döneminin ilk eserlerinden.
◊ Azmi Milli Müzesi, Türkiye’nin ilk un fabrikalarından. “Milletin azmi” anlamına gelen fabrikanın bir başka özelliği de kendi enerjisini üretebilmesi.
◊ Eğri Minareli Cami, “Türkiye’nin Pisa Kulesi” olarak geçiyor. 800 yılı aşkın süredir ayakta. Şu anda belediye ve valilik tarafından restore ediliyor.
◊ Yüksek Kilise (Analipsis Church), 1600 yıllık Güzelyurt girişinde adı gibi yüksekte bulunuyor. Kilise, Hasandağı eteklerinin tüm kısmını, Ihlara Vadisi’ni görüyor. Güzelyurt’tan mübadele zamanında ayrılan Rumlar, hâlâ belirli yıllarda gelip festival düzenliyor. Burada geleneksel oyunlarını, halaylarını sergiliyorlar.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bizi uyandırmak için felaket mi gerekliydi?

Oscar’lı yıldız Julianne Moore’un Amerikan feminist hareketinin lideri, kadın hakları savunucusu Gloria Steinem’e hayat verdiği “The Glorias” filmi, dijital platformda yayınlanmaya başladı. Başarılı oyuncuyla görüntülü olarak yeni filmini konuştuk. Yeni normal hayata ve yeniden çalışmaya adapte olmaya çalıştığını söyleyen Moore, “İşe dönmek şahane” diyor.

Filme nasıl dahil oldunuz ve neden bu filmi yapmak istediniz?

- Yönetmenimiz Julie Taymor aradı ve Gloria Steinem’in “My Life on The Road” kitabının adaptasyonunu yapacağını söyledi. Gloria Steinem benim ve dünyadaki birçok kadının kahramanı. Filmi yapmamın birinci sebebi bu. Diğer sebebi ise oyuncu kadromuz. Alicia Vikander, Bette Midler, Janelle Monae... Harika oyuncular ve harika insanlarla çalıştım. Film Gloria’nın geçmişini anlatıyor ama aynı zamanda kadın hareketinin tarihi hakkında.

Siz sosyal konularda aktif bir oyuncusunuz zaten. Filmi yapmak sizi nasıl etkiledi peki?

- Bu filmi yapmanın en iyi yanı, Gloria Steinem hakkında daha çok şey öğrenmek oldu. Kitaplarını, konuşmalarını her şeyi araştırdım. Ne kadar düşünceli olduğunu, insanlar arasında fikir birliğini nasıl kurduğunu, şaşırtıcı derecede iyi bir dinleyici olduğunu film sayesinde öğrendim. Çok komik ve harika bir mizah anlayışı var. Aynı zamanda olaylara geniş bakış açısıyla yaklaşıyor. İlerlediğimizi ve ilerlemeye devam edeceğimizi önemle vurguluyor. Tutarlı baskı uygulamak, her zaman ileriye bakmak, her şey karanlık ve korkunç görünse bile mutlaka bir çıkış yolu olduğunu bilmek bu filmin bana kazandırdıkları arasında.

İki çocuğunuz var, onları yetiştirirken “cinsiyetçilik” kavramını nasıl açıklıyorsunuz? Eşinizin bu konulardaki düşünceleri ne yönde?

- Bu sabah Ruth Bader Ginsburg (Eylül ayında ölen ABD’li yüksek mahkeme yargıcı ve kadın hakları savunucusu) hakkında bir yazı okuyordum. Kocası Marty (Martin Ginsburg) olmadan yaşadığı hayata ve kariyere sahip olamayacağını söylüyordu. Kadın hakları için savaşan bir kadın bunları söylemiş...

Kızımı sadece kızların gittiği bir okula gönderdim. Liseden yeni mezun oldu. Okuluna konuşma yapmak için gitmiştim. Erkek egemen mesleklerde çalışan kadınların hayattan beklentilerinin ne olması gerektiği konusunda konuştum. Konuşmamda, “Aile ve kariyere birlikte sahip olma beklentiniz varsa, bunu ancak sizinle aynı şeylere inanan partnerle başarabilirsiniz” dedim. Böyle bir hayat arkadaşları yoksa, büyük olasılıkla ikisine (aile ve kariyer) birden sahip olamayacaklarını söyledim. Çünkü ortak paydaya sahip olmak bir ihtiyaç. Çocuklar için de aynı durum söz konusu. Aynı konulara inanan ebeveynler olmalı...

Bu şekilde olması gerektiğini düşünen kadın nesli yetiştirmek yetmez, böyle düşünen erkek nesli de yetiştirmeliyiz. Bizim evimizde bu konuda inanılmaz adımlar attığımızı düşünüyorum. Kesinlikle eşimle eşit olduğumuz bir evliliğimiz var. İkimiz de çocuklarımıza ebeveynlik yapıyoruz. İkimizin de kariyeri var, ikimiz de para kazanıp evimize ve topluma katkıda bulunuyoruz.

Yazının Devamını Oku

Neden birbirimizden nefret ediyoruz?

Hukuk fakültesini bitirdi, avukat olarak çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra oyunculuğa geçiş yaptı. İskoç oyuncu Gerard Butler ile görüntülü olarak görüştük; sinemayı, felaketlerin hayatımıza etkilerini ve 13 Ekim’de dijital olarak vizyona girecek filmi “Greenland”i konuştuk. Ünlü yıldıza Morgan Brown’la 7 yıllık ilişkisinin bitişini de sordum, yaşadığı zorlu süreci samimiyetle anlattı.

◊ Öncelikle neredesiniz?
- Los Angeles-Hollywood Hills’teyim.
◊ Pandemi, Kaliforniya yangınları, protestolar, seçim kargaşası... Siz nasıl görüyorsunuz dünyamızı? İyimser bir yapınız mı var, yoksa gelecek için karamsar mısınız?
- İyimserim... Genel olarak hayatta kötü senaryolara eğilimim var. Daha kişisel konularda yani. Kendi olumsuz inançlarım yüzünden. Hayatın daha büyük ve genel resmine gelirsem; iyimserim. Gerçi hangi senaryodan bahsettiğimize bağlı. Pandemi konusunda iyimserim. Yangınlar konusunda iyimser değilim. Çevresel konularda çok endişeliyim. Şu anda çok şey oluyor. Hepsi geçecek. Her şeyin bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Irk eşitsizliği mesela. Black Lives Matter protestoları... Gelecekte çok daha olumlu şeylere yol açacağını umuyorum.


HEPİMİZ AYNI GEMİDEYİZ

Yazının Devamını Oku

‘Emily ol’ dediklerinde şaka yapıyorlar sandım

Genç yaşta makale yazarak dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Teen Vogue ve Seventeen dergilerine yazılar yazarak başladığı kariyerine oyunculukla devam etti. Babası dünyaca ünlü şarkıcı Phil Collins ile inişli çıkışlı ilişkisi yüzünden psikolojik sorunlar yaşadı. 2017 yılında kaleme aldığı “Filtresiz: Utanmak Yok, Pişmanlık Yok, Sadece Ben” kitabında babasına açık mektup yazarak onu affettiğini söyledi... Lily Collins ile görüntülü olarak konuştum, genç yıldıza hem babasıyla ilişkisini hem de başrolünde olduğu yeni dizisi “Emily in Paris”i sordum. 2 Ekim’de dijital platformda başlayacak romantik komediyi ayrıca yaratıcısı Darren Star ile de konuştuk.

Darren Star ile “Emily in Paris” için ilk buluşmanızı hatırlıyor musunuz?

- Darren’ı ilk kez 7-8 yıl önce, ev sahipliği yaptığı bir etkinlikte görmüştüm. Annemle gitmiştik. Ona yaklaşamayacak kadar gergindim ama istem dışı parmağımla onu işaret ederek “Aman Allah’ım Darren Star, Darren Star!” dedim. Annem “Git konuş” diye ısrar etti ama cesaret edemedim. Yıllar sonra “Emily in Paris” için bir araya geldik. İlk buluşma tanışma amaçlıydı.

Yine de ilk buluşmanızda dizi hakkında bir şeyler biliyordunuz, değil mi?

- Evet. Pilot bölümü okumuştum. Okuduğum kadarıyla Emily ile benzer birçok yönümüz olduğunu biliyordum. Buluştuğumuzda Emily hakkında sohbet ettik. İş hayatımızdaki benzerliklerimiz, hayata karşı “git ve istediğini başar” bakış açımız... Pozitif, coşkulu, etrafına ışık saçan bir kişilik olması gibi özelliklerini konuştuk.

İlk buluşmadan sonra ne oldu?

- 3-4 hafta sonra okumalara çağırdılar. Okumalara çağrılan ilk oyuncu bendim. O gün okumaları yaptım ve doğruca havaalanına gittim. Başka bir filmin çekimleri için Alabama’ya uçtum. Alabama’da 30’uncu doğum günümü kutlarken telefon geldi ve Emily olmamı istediler. Bir tür şaka olduğunu düşündüm doğum günüme denk gelince...

Yazının Devamını Oku

Kadife eldivendeki demir yumruk

Monreaux’ler, Amerika’nın başarılı Hıristiyan televizyon ağının sahibidir. Ultra zengin ailenin reisi Eugene (Gerald McRaney) uçak kazasında ölür. Karısı ve iş ortağı Margaret (Kim Cattrall), Eugene’in gizli yaşadığı ikinci hayatından gayrimeşru üç çocuğu olduğunu öğrenir. O çocuklar, vasiyette de yer alır. Kim Cattrall ile görüntülü olarak görüştük, “Filthy Rich” dizisini konuştuk.

◊ “Filthy Rich”in başrolündesiniz, aynı zamanda dizinin yapımcılığını da üstleniyorsunuz değil mi?

- Evet. Aslında yapımcılık benim rüyamdı. Daha önce iki projenin daha yapımcılığını yapmıştım ama yaratıcımız Tate Taylor (“The Help” ve “The Girl on the Train”in yönetmeni) gibi harika filmler yapan birinden yeni şeyler öğrenmek istedim. Filmlerde oynamaya devam edeceğim ama aynı zamanda yapımcılık da yapmak istiyorum. Oynama şansımın olmadığı filmlerde yapımcı olarak sesimi duyurmak arzusundayım. Kendi yaşımdaki (64) kadınlar için filmler yapmayı hedefliyorum. Anlatacak çok hikayemiz var ama bizim hikayelerimizi anlatacak yeterince kadın yapımcı yok. O yüzden işin diğer tarafından da sesimi duyurmak ve deneyim sahibi olmak istiyorum


.◊ Diziyi çektiğiniz şehir, hikayeyi ne kadar etkiledi?

- New Orleans, bu işe “evet” dememin nedenlerinden biriydi. Orada bir hafta sonundan daha fazla zaman geçirememiştim. Beni büyüleyen bir şehir. Tate’in diziyi New Orleans’ta çekmesi akıllıcaydı, çünkü güneyin sıcağını ve müziğini iyi bilen bir adam. Başka bir yerde olsaydı dizi aynı olmazdı. Şehrin atmosferi hikayeye çok şey ekledi. O yüzden mükemmel bir şehir seçimi oldu.

KARAKTERİMİN GİZEMLİOLMASINI İSTEDİM

Yazının Devamını Oku

Canavar hemşire

Yapımcılığını Ryan Murphy ve Michael Douglas’ın yaptığı “Ratched”, 18 Eylül’de dijital platformda yayınlanmaya başlayacak. Jack Nicholson’un başrolünü oynadığı “One Flew Over The Cuckoo’s Nest” (Guguk Kuşu) ile Ken Kesey’in aynı isimli romanından uyarlanan “Ratched”da karanlık bir canavara dönüşen psikiyatri hemşiresi Mildred’ın hikayesi anlatılıyor. Sharon Stone, Judy Davis gibi ikonik yıldızları da kadrosunda bulunduran dizinin başrol oyuncuları Sarah Paulson ve Cynthia Nixon ile görüntülü olarak görüştük, sonbaharın merakla beklenen yapımını konuştuk...

Dizi, psikiyatri hemşiresi canavar kadın Mildred Ratched’ın hikayesini anlatıyor. Mildred’ı 5 Oscar ödüllü “One Flew Over The Cuckoo’s Nest” filminden tanıyoruz. Sizin Mildred’ınızı biraz anlatır mısınız?

Sarah Paulson: O filmi çekimlere başlamadan önce bir kere daha izledim. Hemşire Ratched filmin kötüsü, buna kimse itiraz edemez. Ama ben karakteri oynayan aktris olarak, Mildred Ratched’in aklının değil kalbinin neler düşündüğüne odaklanmanın bir yolunu bulmalıydım.

Dizide davranışlarının nedenini açıklıyoruz demeyelim de bazen insanların çaresiz koşullar içinde olduklarında kendilerini bir şeyler yaparken bulduklarını anlatıyoruz.

Bence Mildred hastalarını insan olarak görmüyor. O korkunç şeyleri bu şekilde yapabiliyor. Ayrıca bence Mildred, yalnızlığın bir kişiye neler yaptığı hakkında bir karakter çalışması.

Hayatınızda tek bir kişinin bile rehberliği olmadığında, çok yalnız kaldığınızda, tartışmalı bir şekilde hayatınızdaki en önemli kişiden ayrıldığınızda... Neyse burada daha fazlasını anlatmayayım, diziyi izlediklerinde Mildred’ın hikayesini anlayacaklar. Ayrıca Mildred kendini kesinlikle canavar olarak görmüyor. Korkunç şeyler yapıyor ama bunları hayatta kalabilmek için yaptığını söyleyeceğini düşünüyorum.

Sarah Paulson, hemşire Mildred Ratched rolünde.

BAZI DETAYLARI LOUISE FLETCHER’IN PERFORMANSINDAN ALDIM

Yazının Devamını Oku

Paris Hilton: Artık kim olduğumu biliyorum

Paris Hilton belgeseli “This is Paris”, 14 Eylül’de ünlü yıldızın YouTube kanalında yayınlanacak. Belgesel için Emmy ödüllü yönetmen Alexandra Dean ve ekibi, 1 yıl boyunca Paris Hilton’u gittiği her yerde takip etti, en özel anlarını kayda aldı. Paris, yapım için hayatına dair çok özel sırları da anlattı. Belgeselin dünya prömiyeri 2020 Tribeca Film Festivali’nde yapılacaktı, ancak etkinlik Covid-19 salgını nedeniyle iptal oldu. Paris Hilton’la görüntülü olarak görüştük, şimdiden ses getiren “This is Paris”i konuştuk.

Biyografik belgeseller genelde daha geç yaşlarda yapılır. Siz ise henüz 30’lu yaşlardasınız. Neden şimdi çekildi bu belgesel?

- Bir değil, birkaç hayat yaşadığımı hissediyorum. Tüm hayatımı tek bir filme sığdıramadık bile. Hepsini sığdırmak için 10 film yapmalıydık. Yıllardır yapım şirketleri ekibimi arayıp fikirlerini paylaşıyor. Cevabım her seferinde “hayır” oluyordu. IPC bu fikirle gelince cevabım yine “hayır” oldu. Sonra yüz yüze görüşmek istediler. Gittim. Vizyonlarını, hakkımda düşündüklerini dinledim. Eve geldim, söylediklerini düşündüm. Yaptıkları projelerin tamamını izledim. İzlediklerimden etkilendim ve “Evet, yapalım” dedim.

Belgeselin temelinde iş kadını yönüm, ailem ve şaşaalı hayatım olacaktı. Yıllardır sakladığım sırlarımı ve yaşadığım travmaları kamera önünde konuşmayı planlamamıştık. İçimden çıkarıp attığım için mutluyum.

Belgesel magazin basınının gündeminde yer almaya başladı bile. Utah’ta Provo Canyon School’da (Duygusal sorunları olan gençleri tedavi eden yatılı okul) taciz ve işkenceye maruz kaldığınızı, sabah uyandığınız andan yatana kadar size bağırıldığını, fiziksel şiddetle itaat etmenizi sağlamaya çalıştıklarını söylediniz. Yaşadıklarınız hayatınızı nasıl etkiledi?

- Tamamen üstesinden geleceğim bir şey olduğunu sanmıyorum. Ama bu konu hakkında belgeselde ilk defa konuşmak, terapi gibi bir deneyimdi. Hayatımın en zor dönemiydi. Her gün cehennemi yaşamak gibiydi. Gençlik yıllarımdan beri yaşadıklarım yüzünden geceleri kabuslar görüyorum. Hayatımı birçok yönden etkiledi ama bir yandan da güçlendirdi.

Bütün bunları yaşadıktan sonra her şeyin üstesinden gelebilirim. Filmi yaparken duyguları serbest bırakmak ve bu konudaki sessizliği kırmak fark yarattı.

Yazının Devamını Oku

En önemli şey aşk

1973 yılında, henüz bir lise öğrencisiyken kendisinden 30 yaş büyük aktör John Derek’le ilişki yaşamaya başladı. Yaşı küçük olduğundan, Derek bu ilişki sebebiyle yargılanabilirdi. Bu yüzden çift Kaliforniya’dan kaçıp Avrupa’ya gitti. Bo 19, John 49 yaşındayken evlendiler ve 1998’de ünlü aktör hayatını kaybedene kadar evli kaldılar. 80’ler kuşağının “kusursuz kadın”, “dünyanın en güzel kadını”, “seks sembolü” unvanlarını yakıştırdığı Bo Derek, şimdilerde hayatını konu alan “In My Own Words” belgeseliyle gündemde. Türkiye’yi defalarca ziyaret eden ünlü sanatçıyla görüntülü olarak konuştum.

Merhaba, nereden bağlanıyorsunuz?

- Kuzey Santa Barbara, Santa Ynez’den... Çiftliğimdeyim.

Ne kadar doğalsınız. Belgeselinizde de hayran kalmıştım doğallığınıza...

- 63 yaşındayım. Böyle görünmem gerekiyor.

Siz hiçbir zaman estetiğe başvurmadınız...

- Tanrı’nın verdiği kemik yapısıyla kutsanmış bir kadınım. Görüntüm, hayatımı bu kadar büyülü yapmanın bir parçasıydı. Kapıları açtığı bir gerçek... Ama şimdi her zaman çalışmıyorum. Uzun dönemler geçtiğinde kendime ait bir fotoğrafı görünce şoke oluyorum. Sonra kendime gelip “Kabul etmelisin” diyorum. Dediğim gibi 63 yaşındayım, böyle görünmeliyim...

Yazının Devamını Oku

Merakla beklediğimiz sorunun cevabı

Amerika’da 5 aydır kapalı olan sinema salonları kapılarını yavaş yavaş açmaya başladı. Dünyanın en büyük sinema zinciri AMC, Regal ve Alamo geçtiğimiz perşembe kapılarını açtı.

Hafta sonu 44 eyalette salonların yüzde 26’sı açıktı. Peki, sonuç? Bence hayal kırıklığı değil hatta iyimser bile düşünebiliriz.
Russell Crowe’un aksiyon gerilim filmi “Unhinged”, Amerika genelinde bin 823 salonda vizyona girdi ve hafta sonu 4 milyon dolarlık gişe hasılatı yaptı... Normalde kötü açılış sınıfına sokacağımız bu rakam, pandemiyi düşününce hiç de fena değil. Filmin maliyeti 33 milyon dolar. Gösterime girdiği ülkelerde zaten 8 milyon dolarlık gişe hasılatı yapmıştı.
Filmi yapan bağımsız stüdyo Solstice’nin CEO’su Mark Gill, Amerika’da en az 30 milyon dolar hasılat beklediklerini açıkladı. Böyle bir ortamda filmin masrafını çıkartması umut verici.
Eylül ayında Amerika’daki sinema salonlarının yüzde 70’inin açık olması bekleniyor. “James Bond”, “Hızlı ve Öfkeli” gibi gişe filmleri 2020 takviminden tamamen çıkarılsa da Christopher Nolan’ın merakla beklenen yapımı “Tenet” 3 Eylül’de, Disney’in “The New Mutants”ı 28 Ağustos’ta vizyonda olacak.
Disney, dev bütçeli filmi “Mulan” içinse farklı bir yol izleyerek Disney Plus olan ülkelerde dijital olarak vizyona sokmaya karar verdi. Disney Plus olmayan sinema salonlarının açık olduğu ülkelerde ise film, 4 Eylül’de vizyonda olacak.

Sinemaya gitmeyi özlemişiz

Bu hafta Amerika’da pandeminin sinema salonlarına etkisini gördüğümüz ilk hafta oldu. Önümüzdeki birkaç hafta daha belirleyici olacaktır diye düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Gözler yeniden bilime çevrildi

İki Nobel ödülü aldı, iki kimyasal element keşfetti, radyoaktivite kavramını icat etti, radyoloji bilimini kurdu... Kendini bilime adayan Marie Curie’nin hikayesini anlatan “Radioactive” (Radyoaktif), seyirciyle buluştu. Filmin başrol oyuncusu Rosamund Pike ile görüntülü olarak konuştum. Pike, pandemi sebebiyle bilimin hayatımızın merkezine yerleştiği günlerde “bir şeyleri keşfetmenin dünya için büyük fayda sağlama potansiyeli” olduğunu vurguladı ve “Artık bilime karşı ekstra bir özen ve anlayış var” dedi.

Neredesiniz, Londra’da mı?

- Prag’dayım. Karantina başladığında burada çalışıyordum. Sonrasında kaldım.

Aileniz?

- Ailem de burada. Çocuklarım burada. Çek Cumhuriyeti pandeminin başından beri çok sıkı ve rahatlatıcı bir politika izledi. Kendimizi burada güvende hissettik.

Alıştınız mı Çek Cumhuriyeti’nde yaşamaya?

- Çek Cumhuriyeti harika parklar, sürprizler ve gizemlerle dolu bir ülke. Çekler açık hava macerasından hoşlanan bir millet. Buradayken özlediğim tek şey ailem. Annemle babamı görmek istiyorum. Seyahat yasakları kalktı. Artık gelebilirler. Sadece işe başlamadan güvenli bir şekilde gelmelerini istiyorum.

“The Wheel of Time”ın çekimleri için Prag’daydınız değil mi? Başladınız mı çekimlere yeniden?

- Hayır... Çekimi yapılan filmler var. Henüz büyük ölçekte başlayan bir prodüksiyon yok. Bizim dizimizin çekimleri başladığında tüm gözler üzerimizde olacak. Çünkü karantinadan sonra tekrar çalışmaya başlayacak en büyük yapım bizimki olacak.

Yazının Devamını Oku

Al Pacino’nun aşk ve ihtiras dolu oyunu

Kral Herod’un üvey kızı Salome, Herod’un doğum günü kutlamaları için dans eder.


Kral, güzel prenses Salome’nin dansından etkilenir, ona ne dilerse dilesin vermeyi teklif eder...
Oscar Wilde’ın aşk, ihtiras ve trajedi dolu oyunu “Salome”yi 10 yıl önce Los Angeles’ta izledim.
Al Pacino’nun Kral Herod’u canlandırdığı oyunu, hikayenin kısmen geçtiği topraklarda oynaması izlediğim andan beri hayalim oldu...
Al Pacino ile oyunu Kapadokya’da oynaması için iki defa görüştüm.
Hatta verdiği tepki kayıt altında olsun diye kendisiyle televizyon röportajı yaparken “Oyunu (Salome’yi) Kapadokya’da oynamak ister misin” diye sordum.
Ben sorduktan sonraki ilk sözleri “Aman Allah’ım müthiş bir davet” oldu.

Yazının Devamını Oku

Andy GarcIa: Keşke akıl sağlığı hakkında daha çok film yapılsa

21 Ağustos’ta gösterime girmesi beklenen “Words on Bathroom Walls” filminin başrol oyuncuları Andy Garcia ve Charlie Plummer ile görüntülü olarak konuştum. Filmin genç yıldızı Charlie Plummer şizofreni ile mücadele eden lise öğrencisine, usta oyuncu Andy Garcia ise genç delikanlıya yardım etmeye çalışan rahibe hayat veriyor.

Genç Adam’ın hastalığı sebebiyle yaşadığı dramın duygusal hikayesi, pandemiye rağmen vizyona girecek filmlerden...

Andy Garcia: Keşke akıl sağlığı hakkında daha çok film yapılsa. Bu film sadece akıl sağlığı hakkında değil, okul çağındaki bir gencin akıl sağlığı hakkında. Kimlik oluşumunda yaş, oldukça hassas bir konu. O yüzden filmi desteklemek istedim.Eğer hikaye beni teşvik ediyorsa, katkıda bulunmak istiyorum. Genç bireylerin akıl sağlıkları hakkında belirli bir farkındalık kazandırmak önemli.

Filmde rahibi oynuyorsunuz. Karakterinize nasıl adapte oldunuz?

- Hayatım boyunca Katolik olarak yetiştirildim. Kendi inancım, araştırmalarımın büyük bir parçasıydı. Ama en önemlisi karakterin hikayeye nasıl hizmet etmesi gerektiği... Senaryoyu okuduğumda desteklenmesi gereken bir hikaye olduğunu düşündüm. Akıl sağlığı gerçeği... Nasıl tedavi edilir... Hassas bir konu. Benim karakterime dönersem, modern bir rahip yaratmak istedim. Gerçek Katolik bir rahiple ilişkilendiremeyeceğimiz bir rahatlık ve ilginçlik kattım karaktere.

TERAPİ YAPAN BİR RAHİP

Psikiyatrist gibi de bir rahip. Genç adamın sorunlarına karşı izlediği yol çok güzeldi. Yaratırken herhangi bir kişiyi baz aldınız mı?

- Doğal çekiciliği olan rahiplerle tanıştım ama karakteri tanıdığım herhangi birine dayandırmadım. Senaryoda yazılı sayfalardan aldım, kendi hayal gücümü ve yorumumu kullandım. Kendini sadece dürüst bir şekilde dinine adayan ve yardım eden bir rahip değil, aynı zamanda terapi yapan bir yönü de var.

Yazının Devamını Oku

Çok şanslı, çok mutlu, çok heyecanlı

İki büyük film serisinin (“Yüzüklerin Efendisi” ve “Karayip Korsanları”) yakışıklı aktörü Orlando Bloom, dijital olarak vizyona giren son filmi “Retaliation” ile seyirci karşısında. İkinci kez baba olmaya hazırlanan ünlü oyuncuyla görüntülü olarak konuştum. Taciz suçundan mahkum olan yapımcı Harvey Weinstein’in partisinde pop yıldızı Katy Perry ile aşklarının nasıl başladığını ve babalık heyecanını Kelebek okurları için anlattı.

“Retaliation” etkileyici bir hikaye... Filmin karanlık dünyasına girmeden önce heyecan durumunuzu sormak istiyorum. Bebeğinizin doğmasına çok az kaldı...

- Çok heyecanlıyım. Eşi görülmemiş bir zaman diliminden geçiyoruz. Herkes için düşünme zamanı. Neyin gerçekten önemli olduğunu düşünme zamanı... Yeniden baba olmak hem benim hem de Katy (Perry) için muhteşem bir his...

İş açısından nasıl etkiledi bu “eşi görülmemiş zaman dilimi” sizi?

- İki film yapmıştım. “The Outpost” önce dijital olarak, normalleşme döneminde de sinemada gösterime girdi. “Retaliation” ise 26 Temmuz’da dijital olarak seyirciyle buluştu. İzleyenlerin tepkileri beni çok mutlu etti.

SOSYAL MEDYA BİZİ MEŞGULTUTMAK İÇİN KURULMUŞ GİBİ

“Retaliation”da çocukken cinsel tacize uğramış bir adamı canlandırıyorsunuz. Karanlık bir hikaye... Akıl sağlığı, konunun ayrılmaz bir parçası.

- Akıl sağlığı zamanımızın en zorlayıcı konularından biri. Özellikle sosyal medya ve farklı platformlar bizi doğal olmayan yollardan meşgul tutmak için kurulmuş gibi. Benim kendimi meşgul tutma yolum, her gün ter dökmeye yönelik. Vücudumu mümkün olabilecek her şekilde aktif tutmak ve hareket etmek... Cihazlarla harcadığım süreyi sınırlandırmak ve ruhumu besleyecek uğraşlarla meşgul olmak... Kendi merkezimi bulmak için bana yardımcı olduğunu düşündüğüm birkaç yol var. Budizm bu yollardan biri. Doğayla iç içe olmak ise her zaman en iyi seçenek.

Yazının Devamını Oku

Suşi imparatoru NOBU

Şef Nobu, 1949’da Tokyo’nun 30 dakika uzağındaki Saitama’da doğdu. 1973’de 24 yaşındayken Peru’ya taşındı ve bir ortakla ilk restoranını açtı. Umduğunu bulamayınca Alaska’ya taşındı ve kendi restoranını açtı.

Açılıştan iki hafta sonra gece yarısı restoranında yangın çıktı.

Restoranın neredeyse tamamı yandı, kendi ölümden döndü... Şef Nobu vazgeçmedi. Bu sefer istikameti Los Angeles’a çevirdi.

1977’de Los Angeles’a taşındı. İlk 10 yıl suşi restoranlarında çalıştıktan sonra 1987’de Batı Los Angeles’ta Matsuhisa’yı açtı.

Yarattığı lezzetleri Hollywood yıldızlarının keşfetmesi hızlı oldu.

Kısa zamanda Hollywood elitlerinin bile rezervasyon yapmakta zorlandığı Matsuhisa’ya 1988’de restoranın müdavimlerinden yönetmen Roland Joffe, aktör Robert De Niro’yu getirdi.

De Niro özellikle “Black Cod Miso” ve Japon sakesi “Hokusetsu”ya bayıldı. Yemek sonunda şefi birlikte bir şeyler içmek için masaya davet etti.

Karşılıklı ilk konuşma o gün o masada oldu.

New York’ta yaşayan De Niro ne zaman Los Angeles’a gelse Matsuhisa’ya gitmeye devam etti.

Yazının Devamını Oku

Ölenler, yas tutanlar acı çekenler... Her şeye tanık oldum

Sean Penn’in hayat kurtarmanın etik bir zorunluluk olduğunu düşünerek başladığı aktivizm hareketi, bugün toplumların felaketler karşısında toparlanabilmeleri için çalışan dev bir organizasyon haline geldi. Amerika’da 1 milyonun üzerinde Covid-19 testi yapılmasını sağlayan CORE (The Community Organized Relief Effort) organizasyonu, dünyanın çeşitli yerlerinde de krizlerden ve felaketlerden etkilenen savunmasız insanlar için hizmet veriyor. Hollywood’un en etkili ve başarılı aktörlerinden Sean Penn ile görüntülü olarak konuştum. İki Oscar’lı oyuncu, hayatını adadığı yardım faaliyetlerini anlattı.

CORE hakkında konuşulacak çok şey var ama önce Covid-19 ile mücadelenizi soracağım. Nasıl başladı çalışmalarınız?

- Bir felaket yardım organizasyonu olarak sahip olduğumuz altyapıyı sunmalıydık. İşe başlamak için önce Kaliforniya Valisi Gavin Newsom’a gittik. Vali, Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti’ye yönlendirdi. O zaman Los Angeles’ta birkaç büyük test alanı kurulmuştu ama genel olarak daha her şey gelişim aşamasındaydı.

Mevcut test sahalarında Los Angeles İtfaiye Teşkilatı’nın itfaiyecileri duruyordu. Biz önce işe alım ve eğitimlere başladık. Test sahalarındaki itfaiyecileri rahatlatacak bir grup oluşturduk. Testleri biz yapmaya başlayıp sahalarda yapılacak diğer görevleri öğrendik. İtfaiye Teşkilatı’nın irtibat ve lojistik görevlerine bizimle devam edip diğer departmanların normal görevlerine geri dönmelerini sağladık. Los Angeles’ta sonrasında Kaliforniya’da başlayan girişimimiz 8 eyalete daha yayıldı.

Toplum için bu kadar tutkulu ve enerji dolu çalışırken aktörlük için aynı tutku ve enerji kalıyor mu? Eskisi kadar film yapmıyorsunuz. Hollywood’dan bıktınız mı yoksa?

- Bıkmadım. Filmlere âşığım. Pandora’nın kutusunun kapanıp kapanmayacağını henüz bilmiyorum. Sinema deneyimi için talep olacak mı, sinemalar seri filmler dışında filmlerle devam edebilecek mi bilmiyoruz. İzleyici olarak her tür filmden zevk alıyorum, fakat sinemada gösterilen filmlerde denge görmek istiyorum. Sinema salonlarının Cirque du Soleil filmleri tarafından devralınmasına üzülüyorum. Aslında söylediğim adil bir tanımlama olmadı, çünkü sirkler olağanüstü sanat eserleridir. Özellikle Cirque du Soleil. İyi yapılmış seri filmlere (süper kahraman filmleri) yılda bir kere katlanabiliyorum... Benim âşık olduğum “kız”, yabancı insanlarla karanlık salona girip sonsuza kadar kalacak deneyimleri yaşamaktı. Gençlik yıllarımda defalarca yaşadım o hissi.

Bizim jenerasyondaki sinemaseverlerle tanıştığında, bir filmin adını söylersen bilirler. Filmi, oyuncuların kimler olduğunu, replikleri ve en etkili sahneleri bilirler. Bugün bu durum çok nadir oluyor. Çok fazla içerik var çünkü. İzleme yollarımız da çok çeşitli. Gerçi bu söylediklerim mevcut içeriklerin ya da teknolojinin iyi olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece benim âşık olduğum kız bu değil. Ve âşık olduğum kıza ihanet etmeyeceğim. Ben hâlâ sinemaya gitmek, sinemada farklı türleri ,çeşitleri ve teknikleri görmek istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Kanye West başkanlık kampanyasını ağlayarak başlattı

Dünyaca ünlü rap’çi Kanye West başkanlık adaylığını açıkladıktan sonraki pazar günü Charleston’da (South Carolina) seçim kampanyasının ilk mitingini yaptı. Kurşun geçirmez yelek ve kilise müzikleri eşliğinde çıktığı sahnede kürtaj, kadınlar ve kölelik hakkında konuştu.

Kanye neler söyledi?

Konuşmasına Amerika tarihinin en önemli figürlerinden Harriet Tubman’a karşı sözler ile başladı. Harriet Tubman kimdir?
Kölelik karşıtı aktivist, özgürlük savaşçısı “Binlerce köleyi özgürleştirdim, binlercesini de özgürleştirebilirdim eğer köle olduklarını fark etselerdi” sözünün sahibi.
Kanye seçim konuşmasında “Harriet Tubman köleleri hiçbir zaman özgürleştirmedi sadece beyaz insanlar için çalışmasını sağladı. NBA’de takımların sahibi beyaz, müzik sektöründe patronlar beyaz. Gerçek gücü biz görmüyoruz. Adidas’ın yönetim kurulunda değilim, GAP’in yönetim kurulunda değilim... Bu durum hemen değişmeli yoksa işbirliklerime son veririm” dedi.
Kürtaj hakkında konuşurken göz yaşlarına boğuldu, “Neredeyse kızımı öldürüyordum” dedi. Kim Kardashian’ın hamileliğine bir ara son vermeyi düşündüklerini söyledi.
“43 yıl önce annem benim hayatımı kurtardı. Babam doğmamı istememiş. Eğer annem babamı dinleseydi bugün Kanye West olmayabilirdi çünkü babam çok meşguldü” dedi.
“Karım beni bu konuşmalarımdan dolayı boşayabilir. Benim, North’ü istemediğim zamanlar olduğu halde Kim, kızım North’ü doğurdu” dedi.

Yazının Devamını Oku

İkinci sezon için gün sayıyorduk

19. yüzyılda New York’ta azılı bir seri katili yakalamak için bir araya gelen üçlünün hikayesini konu alan “The Alienist”in ikinci sezon bölümleri, bugün izleyiciyle buluşuyor. Daniel Brühl, Luke Evans ve Dakota Fanning dizinin ikinci sezonunda da bir arada. Brühl seri katillerin davranışlarını inceleyen psikoloğu, Evans gazeteciyi, Fanning ise dedektifi canlandırıyor... Üç başarılı oyuncuyla görüntülü olarak görüştüm, yeni sezonu konuştum.

◊ Neredesiniz şu anda?

Luke Evans: Londra’dayım... 3 ay Florida’da kaldım. Uçuşlar açılınca Londra’ya geçtim.

◊ Nasıl geçti karantina Florida’da?

- Çalışmamanın ve sorumluluk olmadan yaşamanın tadını çıkarmaya çalıştım. Okumak ve düşünmek için zamanım oldu. Normal şartlarda setlerde meşgul olacak insanlarla evden zihinsel konuşmalar gerçekleştirdik.Her zaman birlikte çalışmak istediğim şarkı sözü yazarlarıyla birlikte söz yazdık, müzik yaptık. Zevkliydi aslında. Zorunlu aradan keyif aldım.Bu durumun olumlu yönlerini benimsemeye çalıştım. Dünyanın yaşadığı olumsuzlukları ve trajediyi unutmadım tabii.Asla unutamayacağım bir zaman dilimiydi.

◊ İçinde bulunduğumuz koşullarda Florida’dan Londra’ya uçmak nasıldı?

- Markette ve sahilde gördüğüm birkaç insan dışında neredeyse kimseyi görmemiştim. 3 ay eve kapandıktan sonra yeniden dünyaya karışıp farklı bir ortama girmek konusunda çok endişeliydim. Ama eve gitmek zorundaydım. 5 aydır evime gidememiştim.Söylenenleri yaptım, maskemi taktım. Naomi Campbell gibi donanımlı bir şekilde koruyucu kıyafetler giymedim. Onun tüm uçuşu o şekilde gerçekleştirmesinden etkilendim, o ayrı konu. İçinde pişmiş olmalı ama her neyse. Maskemi taktım, uçuş boyunca çıkarmadım.Miami Havaalanı’ndan ayrıldığımda sadece iki uluslararası uçuş vardı. Ertesi sabah Londra’ya indiğimde dört uçuş vardı. Çok garipti. Yüzlerce uçuşun olduğu havaalanları boştu. Alanlarda binlerce insanı, alt alta onlarca uçuşun yazdığı büyük panoları görmeye alışkınız. Hiçbir şey yoktu. Londra Heathrow Havaalanı’na indikten sonra arabamla en hızlı çıkışı yaptım. Çok tuhaf ve ürkütücüydü.

KARANTİNA SÜRECİNDE 4 PROJEYE İMZA ATTIM

◊ “İnsanlarla zihinsel konuşmalar yaptım” dediniz. Peki, fiziksel olarak işe dönmeye hazır mısınız?

Yazının Devamını Oku

Hayalim “Bodrum Uluslararası Film Festivali”

Var mı, bilmiyorum. Araştırmadım...


Yıllardır kurduğum bir hayaldir. Venedik, Cannes, Taormina Festivalleri gibi sanat tatille birleşsin.
Los Angeles, Londra, Berlin, Paris’ten oyuncular, yönetmenler, stüdyo patronları, modeller Bodrum’a gelsin.
En şaşaalı kırmızı halı törenlerini yapalım.
Dünyanın en güzel yemeklerini yesinler. Muhteşem otellerimizde kalsınlar.
Masmavi denizde tekneyle açılsınlar.
Tüm dünya, festivali takip etsin.

Yazının Devamını Oku

Yeni normal ve Bodrum

Sosyal temas ve yeniden sosyal hayata katılma korkusunun üstesinden gelmek mi istiyorsunuz... Tavsiyem Bodrum... “Şartlar sana uymuyorsa sen şartlara uyacaksın” sözünü Bodrum pandemiye güzel adapte etmiş. Ortak sorumluluk duygusu, azami özen ve daha çok empati bu dönemde Bodrum’da gittiğim her yerde gözüme çarptı.

Frankie kültürü
Kaya Demirer’in liderliğindeki ekip Frankie İstanbul’dan sonra Frankie Beach Club ve Malva Restaurant ile Bodrum Susona’da yerini almış. Frankie, Türk markası...
Dünyaca ünlü yabancı markalarda her detay üzerine kafa patlatılır ve sırandıktan uzak bir konsept yaratılır ya Kaya bey de Frankie Beach Club’da Ege’nin atmosferine uygun yerli dokunuşları global bakış açısıyla birleştirmiş. Türk markası olarak Bodrum’a yeni bir kültür getirmiş.
Frankie’nin doğal ve yerel ürünler kullanarak oluşturduğu menüsü, uzun öğle yemekleri yani ‘power lunch’ konseptine göre hazırlanmış.
Büyük balıklar, büyük etler, deniz mahsulleri, paylaşımlık tabaklar, sağlıklı sebzeler...
Amerika’da genellikle uzun iş toplantıları için tercih edilir “power lunch”... Cennet Bodrum’da yeni bir mekanda iş için değil de keyif için farklı lezzetleri paylaşmak, uzun uzun sohbet etmek büyük masalar, dostlar ve harika bir manzara...
Frankie Beach Club, pandemide rahatlamak için geri dönmek isteyeceğiniz mekanlar arasına girebilir...

Yazının Devamını Oku

Will’in babasını oynayacak yaşa mı gelmişim!

“James Bond” serisinin efsane aktörü Pierce Brosnan, Sony Pictures’ın merakla beklenen projesi “Cinderella”nın çekimlerine pandemi nedeniyle ara verilince soluğu Hawaii’de aldı. Şimdilerde “Eurovision Şarkı Yarışması: Fire Saga’nın Hikâyesi” filmiyle seyirciyle buluşan ünlü oyuncuyla görüntülü olarak sohbet ettik. Hem filmlerini hem de pandemi sürecini nasıl geçirdiğini konuştuk. 

Merhabalar...

- Kauai’nin kuzey kıyısından merhaba. Eşim Keely ve oğullarım Dylan ve Paris’le Hawaii’deyiz.

Hawaii ile başlayalım o zaman. Pandemi sürecini geçirecek daha güzel bir lokasyon düşünemiyorum.

- Dünyadaki cennet. Burası ve burada olmak çok güzel.

Ne zaman gittiniz Hawaii’ye?

- Martta geldik. Londra’da Camilla Cabello ile “Cinderella”nın çekimlerindeydim. 13 Mart’ta prodüksiyon durdu, Kauai’ye geldik. O zamandan beri de buradayız. Kauai’de az vaka var ama yine de endişeliyim.

Yazının Devamını Oku