Paylaş
Sizi 2019’dan bu yana bir filmde izlememiştik. “The Lost Bus”a kadar uzanan bir ara verdiniz. Peki sizi böyle bir ara vermeye iten neydi?
- Aslında sürekli bir şeyler yazıyordum ama kendime “yazar” diyebilir miydim, pek emin değildim. Bu süre içinde, yazdıklarımı ve düşüncelerimi bir araya getirerek kitaplaştırmayı deneme cesaretini buldum. “Bunlar başkalarıyla paylaşılmaya değer mi?” diye kendime sordum. Bu da benim için yeni bir yaratım alanı oldu.
Son 6 yılda yaşanan bazı krizler karşısında kendimi farklı şekillerde sınadım. “Böyle bir durumda ben nasıl davranırdım? Ne yapabilirim?” diye düşündüm. Uvalde’deki okul saldırısından sonra memleketime giderek, “Belki bir yardımım dokunur” dedim.
Bu dönemde liderliğin farklı biçimleri üzerine düşündüm, araştırdım ve kendimi yeni alanlara açık tuttum. Son derece yaratıcı bir 6 yıldı. Daha fazla yazdım; sanırım gerçekten bir yazar oldum. Aynı zamanda babalığın tadını çıkardım. Babalık, film çektiğim dönemlerde de hayatımın her zaman en önemli parçalarından biriydi. Şimdi yeniden film çekiyorum ama bu öncelik değişmiş değil.
Üretmeye devam ediyordum. Sadece başka biçimlerde yaratıyordum, farklı sanat alanlarında kendimi ifade etmeye çalışıyordum. 6 yıl önce filmdeki Kevin karakterini oynasaydım, bugün oynadığım Kevin ile aynı olmazdı. Çünkü farkında olsak da olmasak da hayatın içinde yaşadığımız her şey bizi değiştiriyor. Ben ilhamımı her zaman gerçek hayat deneyimlerimden aldım. Bazen hayatınızın belirli bir bölümünü gerçekten yaşayabilmek için durmanız gerekir. “Bir süre hayatımı farklı bir şekilde yaşayacağım” dersiniz. Bu da oyunculuğa, mesleğinize ve karakterlere bambaşka bir açıdan bakmanızı sağlar.

“The Lost Bus”ta Kevin’ı canlandırmak üzere sete döndüğümde hatırladığım en önemli şeylerden biri, oyunculuğu ne kadar çok sevdiğimdi. Bunu unutmuş değildim ama yeniden çok güçlü bir şekilde hissettim: “Aman Tanrım, bu işi yapmak gerçekten büyük bir mutluluk.”
Oyunculuk çok zor, yorucu ve insanı sınayan bir iş. Ama bir karakteri adım adım inşa etmek, diğer oyuncularla ve ekiple birlikte bir şey yaratmak, o sürecin içinde olmak inanılmaz tatmin edici.
Sonunda projeyi tamamlayıp filme baktığınızda, “Biz gerçekten iyi bir film yaptık” diyebilmek insana çok iyi hissettiriyor. Ben de “The Lost Bus” için bunu düşünüyorum. Oyunculuğu ne kadar sevdiğimi unuttuğumu söyleyemem. Ama bu film bana, onu ne kadar çok sevdiğimi yeniden hatırlattı.
Toplumun dışında kalmış ya da kimsenin kahraman olmasını beklemediği insanların kahramanca bir şey yaptığı hikâyeleri seviyorum.
ÇOK YIKICI VE SARSICI BİR HİKÂYE
*Peki neden bu film?
- Paul’ün sinema anlayışını seviyorum. Büyük ölçekli aksiyon sahnelerini yönetme biçiminin yanı sıra son derece kişisel ve yakın insan ilişkilerine dayanan dramları ele alışını da çok beğeniyorum. Filmlerinde bu ikisi arasında çok iyi bir denge kuruyor. Senaryoyu okuduğumda, hikâye gerçek olmasa bile izlenmeye ve çekilmeye değer olduğunu düşündüm. Ardından yaşanmış olaylara dayandığını öğrenince projeye duyduğum saygı daha da arttı ve bu hikâyenin bir parçası olmayı gerçekten istedim.
Bir oyuncu olarak gerçek bir olaya dayanan bir hikâye anlatmak, karakterin içine daha sağlam yerleşmeme yardımcı oluyor. Filmde umut veren, olumlu bir taraf var. Elbette çok yıkıcı ve sarsıcı bir hikâye. Yaşanan korkudan, acıdan ve kayıplardan kesinlikle kaçmıyor. Ancak hikâyenin merkezinde, o sabah uyandıklarında kahramanca bir şey yapacaklarını hiç düşünmeyen iki insan var: Bir otobüs şoförü ve bir öğretmen.

Özellikle benim canlandırdığım Kevin, hayatı boyunca zor olan her şeyden kaçmış bir adam. Artık bunun hesabıyla yüzleşme noktasına gelmiş. Geriye dönüp baktığında, hayatı boyunca ortaya koyduğu hiçbir şey olmadığını düşünüyor.
Sonra annesini ve oğlunu kurtarmak, onları tahliye etmek için yola çıkmaya karar veriyor. Bu, onun uzun zamandır aldığı en büyük karar. Tam o sırada 23 çocuğu gidip alması için telefon geliyor.
*Peki bir insan nasıl bir karar vermeli? O çağrıya “hayır” diyerek annesini ve oğlunu kurtarmaya gitseydi, yanlış bir şey mi yapmış olurdu? Bence bunun doğru ya da yanlış olduğuna karar vermek bize düşmez. Ama bir insanın, “Hayır, çocukları ben alacağım” demesini sağlayan şey nedir?
Toplumun dışında kalmış ya da kimsenin kahraman olmasını beklemediği insanların kahramanca bir şey yaptığı hikâyeleri seviyorum. Keza baba-oğul ilişkisi de bu projeyi seçmemde çok önemliydi.
DOĞA BİZİ AŞABİLİR
*Bu filmden sonra, doğal afetlere ya da filme konu olan yangına karşı yeni bir his, bir korku geliştirdiniz mi?
- İnsanlık ne kadar plan yaparsa yapsın, ne kadar önlem alır ve ne kadar ayrıntılı protokoller geliştirirse geliştirsin, doğa bizi her zaman aşabilir. Bu savaşı kazanan taraf biz olmayabiliriz.
Bu film, bazı yerlerde doğrudan, bazı yerlerde ise daha örtülü biçimde, insanlığın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Doğayla bir arada var olabilmek için nasıl bir denge kurduğumuz üzerine daha fazla zaman harcamamız gerekiyor. Doğayla ilişkimizi sağlıklı bir dengeye taşıyabilecek seçimler yapma şansımız var.
ANNEM VE OĞLUMLA BİRLİKTE OYNAYACAĞIMI HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİM
*Filmde hem oğlunuzla hem de annenizle birlikte çalışma fırsatı buldunuz. Bu nasıl gerçekleşti?
- Aslında oğlumun, babasının yaptığı işi denemekle ilgilendiğini bilmiyordum. Her filmimde yaptığım gibi, bu projenin hikâyesini de aileme anlattım. Bizim evde filmleri hep birlikte konuşuruz.
Hikâyede Kevin’ın bir oğlu olduğunu söylediğimde Levi “Ben deneyebilir miyim?” dedi. Sonraki 1 hafta boyunca peşimi bırakmadı. Sonunda “Tamam, deneyebilirsin. Ama önce oturup oyunculuğun ne olduğunu ve ne olmadığını konuşacağız” dedim. Ona, “Oyunculuk tavır göstermek değildir. Modellik yapmak da değildir. Oyunculuk, insanı ve insan olma hâlini yansıtmaktır. Bu bir rodeo gibidir; içine ruhunu koyacaksın ve bedeninde zerre kadar sahtelik olmayacak” dedim.

Telefonumu çıkardım ve iki çekim yaptık. Kaydı oyuncu seçim direktörüne gönderdim. Kendisinden bir ricada bulundum: “Soyadını kayıttan çıkarabilir misin? Rolü alırsa, bunun nedeninin soyadı olduğunu düşünmesini istemiyorum” Kayıt Paul Greengrass’a gönderildi. Paul izleyince “Aradığımız çocuk bu” dedi. Oyuncu seçimi direktörü “Bu arada kendisi Matthew’un oğlu” deyince Paul çok sevindi.
Annemin filme katılması ise bambaşka gelişti. Paul, annemi canlandıran oyuncuyla ilgili “Sanırım bu karakteri ya doğru yazamadım, ya doğru yönetemedim ya da doğru oyuncuyu seçemedim” dedi. Annemi sordu. “Annem 92 yaşında. Daha önce kamera karşısına geçti. Şu anda tekerlekli sandalyede” dedim, Paul ise “Bu işimize yarayabilir” dedi.
Oğlum Levi ve annemle birlikte sete gitmeye, aynı sahnelerde oynamaya başladım. Hayatım boyunca böyle bir şeyin gerçekleşeceğini hiç düşünmemiştim.
Paylaş