Paylaş
◊ Sizi temsil eden ekibiniz (menajer, basın danışmanı, ajans), “Jay Kelly” filminde onların işini canlandırınca size neler söyledi?
- Laura Dern: Basın danışmanım Anett Wolf çantalarına hep Hermes eşarbı bağlar; o detayı filmde uygulamak ona bir gönderme oldu. Bu detayı özellikle eklemek istedik. Şunu da söyleyebilirim ki; bizi temsil eden insanlarla 30 yılın üzerinde çalışabilme şansımız oldu. Onlar aile gibi. Yol gösteren, mentorluk eden, inanılmaz sabırlı insanlar. Bu rolle birlikte, oradan oraya koşturmanın nasıl bir şey olduğunu bu kez karşı taraftan, yani bizi temsil eden insanlar tarafından görmüş oldum. Bu deneyim bana daha fazla empati kazandırdı.

◊ Bu hikâyede pek çok tema var, bunlardan biri de sadakat. Etrafınızdaki insanların kendinizi bulma yolculuğunuzda sizi destekleyip desteklemediği ya da sizi o yoldan alıkoyup koymadığını da ele alıyorsunuz yapımda...
- Adam Sandler: Hepimizin bir ekibi var. Biz işin ön tarafındayız. Ve diğer tarafı görünce anlıyorsun onların yaptıklarına ne kadar emek, ne kadar mesai gidiyor. Filmde benim en sevdiğim replik şu; “Sen Jay Kelly’sin ama ben de Jay Kelly’yim”. Sanki ekiplerimiz de aynısını hissediyor; “Evet sen Adam Sandler’sın ama biz de senin kadar onun içindeyiz” gibi.
Benim karakterim için George’u (Clooney) sevmek çok kolaydı. Harika biri. Yanında olmak iyi geliyor insana. Çok cömert, çok veren bir adam. Hatta konuşurken ona bakıp şunu düşündüğüm oluyordu: “Ya ben bu adamı bütün gün dinlerim.” O yüzden her şey çok doğal aktı. Benim karakterim o insanı seviyor ya, bizim ekiplerimiz de bizi gerçekten seviyor. Peşinden gittiğimiz şeye inanıyorlar; yükselişlerimizi sahipleniyorlar, düşüşleri bizimle birlikte yaşıyorlar. Biz de filmde tam bunu yakalamaya çalıştık.

HAYAL EDEBİLECEĞİM EN BÜYÜK HEDİYE BU
◊ Filmde çok hoş bir an var; insan bazen hayatını filmlerle hatırlıyor. Sizin de hayatınızı çektiğiniz filmler üzerinden anımsadığınız oluyor mu?
- Adam Sandler: Doğru bir yerden yakaladın. Gençlik filmleri var mesela. O zamanlar o kadar heyecanlısın ki, film yapıyor olmana bile inanamıyorsun. “Bana gerçekten evet mi dediler?” diyorsun. Biri “Action!” diyor, repliğini söylüyorsun. Ve hâlâ aklın almıyor: “Bu gerçekten oluyor mu?” Bir de üstüne para ödüyorlar sana! O da ayrı bir mucize zaten. Sonra zaman geçtikçe, hayatın içinde bazı şeyler oluyor tabii...
Neden anlatıyorum bunu bilmiyorum ama; mesela hüzünlü bir anım var. “50 First Dates” filminin çekimi için Hawaii’ye gidiyorduk. Çekime başlamadan 1 gün önce telefon geldi. Babamın hasta olduğunu söylediler. O film boyunca, benim için hikâye şuna dönüştü: Hawaii’den her hafta sonu Florida’ya babamı görmeye eve gitmek. Ne zaman biri o filmi açsa kafamda hemen o anıyla birleşiyor: “Ah... Babamın hastalandığı zamandı...”
- Laura Dern: Evet... Filmde de dediğimiz gibi, bir gerçek var. Sinema, çoğu zaman bizim hafızamız. Hepimiz, filmler üzerinden konan işaretlerle kendi hikâyemize tutunuyoruz. Fakat benim asıl düşündüğüm şey şu; eğer hayatta bir mesleğimiz, bir tutkumuz varsa ve bu konuda şanslıysak, onun yanında yani yaptığımız işle gelen bir ‘seçilmiş aile’miz oluyor. Çalışırken insan kendi insanını buluyor; kendi ekibini. Bu deneyimde de olağanüstü sanatçılarla çalıştım ve gerçekten çok derin dostluklar kurdum. Üstelik hayat yolculuğunda ne bulduğumuzu anlatan bir film yaparken... İnan, hayal edebileceğim en büyük hediye bu.

◊ Senaryoyu okurken, sektörü kendi kişisel bakış açınızdan hayal ettiniz mi?
- Adam Sandler: Evet, evet. Sayfa sayfa ilerledikçe, bildiklerimle bağlantılı olarak hayalimde canlandırıyordum. Yazılanları okurken ne kadar gerçekçi olduğunu görmek çok güzeldi.
YÖNETMEN MUTLU OLANA KADAR BEN MUTLU OLAMAM
◊ Yönetmen Noah Baumbach’la ikinci kez çalıştınız. Önceki filminiz “The Meyerowitz Stories”e kıyasla bu projede çalışma tarzında değişiklikler var mıydı?
- Adam Sandler: Bu kez çok farklıydı. Ama Noah’la çalışırken sevdiğim şey şu; ne kadar ‘spesifik’ düşündüğü. Bir sahnenin nasıl bir duygu vermesini istediğini o kadar net biliyor ki... Çekerken de keşif var tabii. Setin içinde, o günün enerjisinde açılıyor bazı şeyler. Ama bir yandan da öyle replikler yazıyor ki, her kelimesini hatırlamak istiyorsun, doğru söylemek istiyorsun. Çünkü gerçekten çok güzel yazılmış.
İkinci kez çalışınca şunu anlıyorsun: Daha ilk günden işe ‘ciddi’ giriyorsun. Oturup her kelimeyi ezberlemeye çalışıyorsun, çünkü batırmak istemiyorsun. Yazdıkları çok iyi çünkü.
Sanırım hiçbirimiz Noah’ı hayal kırıklığına uğratmak istemiyoruz. Onun fikirlerini, düşünce tarzını ve tüm süreci seviyoruz. Ve oyuncu olarak, o mutlu olana kadar ben mutlu olamam.

OYUNUN FAVORİSİ HER ZAMAN BENİM
◊ George Clooney çekimler sırasında boş vakitlerinizde basketbol oynadığınızı söylemişti. Aranızda kim oyunun favorisi, kim daha rekabetçi?
- Adam Sandler: George maçtan önce hafif zorbalamayı, kızdırmayı seviyor. Ama oyunun favorisi her zaman benim, bu değişmez!
Paylaş