Paylaş
* Karakteriniz Alice, korkunç şeyler yapan birinin peşine düşüyor. Ancak onun yaptıklarını affetmemizi istemeden, neden böyle birine dönüştüğünü anlamaya da çalışıyor. Hem başrol oyuncusu hem de yürütücü yapımcı olarak performansınızın tonunu nasıl kurdunuz?
- Emmy Rossum: Oyuncu olarak bir role yaklaşırken, ister iyi adamı ister kötü adamı oynayın, göreviniz her şeye empatiyle yaklaşmak diye düşünüyorum. Karakter sizden farklı olduğunda, onu öğrenmek, karakterin dünyasını hayata geçirmek, izleyenlerle bağ kurmak ve onlara dokunmak için kendi hayatınızdan ve geçmişinizden parçaları kullanmak heyecan verici.
Bence hikâye anlatıcılığı, içimizdeki bir şeyle yüzleştiğimizde en güçlü hâline ulaşıyor. Dünyayı alıştığımızdan farklı bir biçimde görmek ve düşünmek için bir fırsat sunuyor. Bu karakter, daha önce oynadıklarımdan kesinlikle çok farklı: Daha içe dönük, daha ketum ve kendisiyle bağını büyük ölçüde koparmış biri.
Bunun her iki kadın karakter için de geçerli olduğunu düşünüyorum. İki karakter de son derece riskli ve tehlikeli davranışlar sergiliyor. Geçmişte maruz kaldıkları şiddet nedeniyle, bir şey hissedebilmek için uç noktalara ihtiyaç duyuyorlar.
Bu benim için çok farklı bir durum. Ben her an çok yoğun hisseden biriyim; rüzgâr esse etraftaki her şeyi hissederim. Bu nedenle karakterin dünyasına girebilmek için şunu anlamaya çalıştım: Şiddet mağduru olmasının yanı sıra kolluk kuvvetlerinde çalıştığı için, bu işi yapabilmek, erkek egemen bir alanda var olabilmek ve yıllar, hatta on yıllar boyunca bu mesleğin yoğunluğuna dayanabilmek adına daha yumuşak, daha kadınsı taraflarıyla bağını nasıl koparmış olabilir?

YAPTIKLARININ İYİ Mİ, KÖTÜ MÜ OLDUĞUNA KARAR VERMEK BANA DÜŞMEZ
* Oynadığınız seri katil hakkında konuşalım. Azmi, zekâsı... Catherine’i anlatır mısınız?
- Lola Petticrew: Gerçekten inanılmaz biri. Bence asıl mesele de bu: Sevilebilir, hatta insanın gönlünü kazanabilecek bir karakter. Dizi, bu kadınların tüm karmaşıklıklarıyla; sert, çelişkili ve gri taraflarıyla var olabilmelerine alan açıyor. Ardından izleyici kendi ahlaki sınırlarıyla hikâyeye dâhil oluyor ve biz bu sınırları giderek daha da zorluyoruz. Öyle ki insanlar, diziyi izlemeden önce asla haklı bulamayacaklarını düşündükleri bazı şeyleri savunmaya başlıyorlar.
Dizi aynı zamanda “kusursuz mağdur” düşüncesini de çok güçlü bir biçimde yıkıyor. Çünkü karşınıza yalnızca masum “komşu kızı” tipi çıkarılır ve onun yaşananları kesinlikle hak etmediği söylenirse, dolaylı olarak bazı insanların bunları hak ettiğini ima etmiş olursunuz. Bu da düpedüz korkunç bir düşünce.
* Seri katil rolü oynarken, günün sonunda eve gitmek zor oluyor mu, yoksa sette her şeyi atıyor musunuz?
- Lola Petticrew: Bu benim işim. Emmy’nin dediği gibi, kendi ahlaki yargılarınızla gelemezsiniz. Catherine’in yaptıklarının iyi mi kötü mü olduğuna karar vermek bana düşmez; bu izleyiciye kalmış bir şey. Setten sonra akşam eve gidip çoraplarınızı giyip bulaşık makinesini doldurmanız gerekiyor.

İKİSİ DE DERİNDEN KUSURLU KADINLAR
* Emmy, derin travma yaşayan bir kadını canlandırıyorsunuz. Ancak ironik biçimde, bu travmanın dışavurumları onu işinde çok başarılı kılıyor. Karakterinin doğasındaki bu ikilik hakkında neler söylemek istersiniz?
- Emmy Rossum: Bazen süper güçlerimiz, aynı zamanda bizimle ilgili en zorlayıcı şeyler de olabiliyor. Benim karakterimin Lola’nın karakteri Catherine’e (seri katil) karşı neredeyse mıknatıs gibi bir içgüdü duymasının nedeni, aslında birbirlerinin aynası olmaları. Zamanla, farklı olduklarından çok daha fazla benzediklerini göreceğiz.
İkisi de derinden kusurlu kadınlar; ikisi de adalet ve intikam peşinde. Aralarındaki fark şu: Benim karakterim, kendisi için adaletin mümkün olduğuna inanmaktan vazgeçmiş ve daha geniş ölçekte adalet arıyor. Yine de kendi adalet arayışında onu hayal kırıklığına uğrattığını bildiği hukuk sisteminin çerçevesi içinde hareket etmeyi sürdürüyor.
Catherine ise benim karakterim gibi, hayatı boyunca küçümsenmiş biri. Ancak adaleti elde etme biçimi daha patlayıcı ve dışavurumcu. Sadece kendisi için değil, genel olarak kadınlar için de adalet arıyor ama nasıl?

Lola Petticrew
GERÇEK HAYATIN O KARMAŞIK HÂLİYLE İLGİLENİYORUM
* “Shameless”tan Angelyne’e, oradan da “Furious”a uzanan süreçte canlandırdığınız kadınlar giderek daha zor tanımlanan ve kolayca kategorize edilemeyen karakterlere dönüştü. İzleyicinin hemen anlayamadığı, çelişkileri ve karanlık yönleri olan rolleri seçmek kariyerinizde bilinçli bir tercih mi?
- Emmy Rossum: Ahlaki gri alanlar beni çok etkiliyor. Artık genç ve naif kadın karakterleri oynamamanın hediyesi, kusurları olan, değişken ve arkasında bir geçmiş taşıyan karakterleri canlandırma fırsatı sunması. Bu tür fırsatların üzerine gidiyorum. Hatta bazen menajerim, “Muhtemelen çoğu oyuncu bunu yapmak istemez; o yüzden sana göndereceğim” diyor. Bunlar çok değerli fırsatlar. Örneğin “The Crowded Room”da çocuğunun cinsel istismarını inkâr eden bir anneyi canlandırmıştım. Ben ilk anda bir yargı, kafa karışıklığı ya da utanç duygusu yaratan karakterlerle özellikle ilgileniyorum. Bu tür rollere yöneliyorum; çünkü bunun, kendimle, kendi empati kapasitemle ve toplumun empatisiyle ilgili keşfedilmesi gereken bir şey olduğuna işaret ettiğini düşünüyorum. Kadınlar söz konusu olduğunda, “Melek mi, şeytan mı?” diye sınıflandırmak çok kolay. Bense gerçek hayatın o karmaşık, dağınık hâliyle çok daha fazla ilgileniyorum.
BU MESELE KÜLTÜRÜN HER ZAMAN PARÇASIYDI
* “Furious” (Öfkeli), Epstein belgelerinin gündeme çıktığı; kolluk kuvvetleri, yargı, federal kurumlar ve hatta daha üst düzey yapılar dâhil olmak üzere kurumlara duyulan güvenin azaldığı bir dönemde yayımlanıyor. Bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?
- Lola Petticrew: Diziyi tek bir özel vakayla ilişkilendirerek çerçevelemenin hem diziye hem de ataerkillik ve kadın düşmanlığına sebep olan baskıcı sistemlerin ne kadar derine uzandığına haksızlık edeceğini düşünüyorum. Bu sistemler çok büyük; çok uzun zamandır da var. Bize sık sık, sanki kadınların öfkesi ancak şimdi görünür hâle gelmiş gibi sorular soruluyor. Oysa bu mesele kültürün her zaman bir parçasıydı. Hatta dizinin adına, Antik Yunan’daki Furia’lara kadar geri dönebiliriz. Dolayısıyla bunu tek bir olayı yansıtacak şekilde indirgemek, bu konuşmadaki herkese haksızlık olur.

Paylaş