GeriBahar ÇUHADAR Ustalardan ders niteliğinde tiratlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ustalardan ders niteliğinde tiratlar

İstanbul Şehir Tiyatroları’nın (ŞT) YouTube kanalı tiyatro tarihinin klasik tiratlarına ev sahipliği yapıyor bir süredir. Pandemi sürecinde doğan ‘Salondan Yayın’ projesi kapsamındaki ’10 Klasik Eserden 10 Tirat’ başlıklı program, tiyatro tarihine dair kısa kısa dersler niteliğinde, şık bir iş olmuş.

Ustalardan ders niteliğinde tiratlar

 

Her bir klasik eser ayrı bir yönetmene ve oyuncuya teslim edilmiş. Yönetmenlerin eserlerden seçtiği ortalama beş dakikalık tiratlar siyahlar içindeki oyuncular tarafından boş sahnede oynanıyor.

Ergun Üğlü’nün yönettiği, Ahmet Saraçoğlu’nun performansıyla sahnelenen ‘Hamlet’ yarın itibariyle izlenebilecek. Halihazırda Şehir Tiyatroları’nın YouTube kanalında yerini almış olanlarsa şöyle:

- Carlo Goldoni’den ‘İki Efendinin Uşağı’, Aslı Öngören yönetiyor, Müslüm Tamer oynuyor.

- Shakespeare’den ‘On İkinci Gece’, Serdar Biliş yönetiyor, Senan Kara oynuyor.

- ‘Macbeth’, Erarslan Sağlam yönetiyor, Sevil Akı oynuyor.

- Henrik Ibsen’den ‘Bir Bebek Evi’, Ali Gökmen Altuğ yönetiyor, Yeşim Koçak oynuyor.

- Aiskhylos’tan ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’, Emre Koyuncuoğlu yönetiyor, Levent Üzümcü oynuyor.

Klasik bir şekilde yorumlanan tiratlarda yetkin oyunculuklar var, abartı yok. Oyundan bir parça seyirciye sakince göz kırpıyor adeta. Projenin en hoş yanıysa her tirat öncesi ŞT Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen’in tiradı ele alan yönetmenle oyuna dair yaptığı kısa ama doyurucu sohbet. Performansa geçmeden önce oyunun tiyatro tarihindeki yerine, yazarın bakışına ve yönetmenin yorumuna dair bilgi sahibi oluyor seyirci.

Her pazar yeni bir tiradın yayımlandığı programda önümüzdeki hafta itibariyle sırayla yer alacak oyunlar:

- Aristofanes’in ‘Lysistrata’sı, Yiğit Sertdemir’in yönetiminde, Sevinç Erbulak’ın performansıyla

- Shakespeare’in ‘Kral Lear’ı, Lerzan Pamir’in yönetiminde, Elçin Atamgüç’ün performansıyla

- Bertolt Brecht’in ‘Galileo’su, Orhan Alkaya’nın yönetiminde, Selçuk Soğukçay’ın performansıyla

- Sofokles’in ‘Antigone’si, Engin Alkan yönetiminde, Aslı Menaz’ın performansıyla...

KADIKÖY THEATRON DA KAPANDI

Kadıköy’ün bağımsız tiyatro mekânlarından Theatron kapanma haberini başlıktaki gibi verdi geçen hafta. ‘Da’, çünkü pandemiyle birlikte bir seneyi aşkın süredir desteksiz bir şekilde ortada bırakılan bağımsız özel tiyatro mekânları bir bir kilit vuruyor sahnelerine. Küçük Salon, Öykü Sahne, Toy İstanbul ve Galata Perform’dan sonra; 2015’ten beri faaliyet gösteren ve bağımsız tiyatroların seyirciyle sık buluştuğu mekânlardan ve Theatron’un kendi üretimlerinin ‘evi’ olan Kadıköy Theatron ‘da’ artık yok. Özel tiyatro mekânları faaliyet gösteremedikleri 2020 Mart’ından beri tüm sabit giderlerini, vergilerini ödeyerek boş bir şekilde ‘bekleme’ modundalar. Son iki senedir Yeldeğirmeni’ndeki 100 seyirci kapasiteli yerinde faaliyet gösteren Theatron’da, yedi sene boyunca sayısız topluluk oyun fikri geliştirdi, prova aldı, seyirci karşısına çıktı. Pandemi belki bir gün tamamen çıkacak hayatımızdan ama biz o yeni hayata eksik devam edeceğiz. Zaten şehrin belli noktalarındaki dar alanlara hapsolmak zorunda kalan tiyatro üretimi, pandemi ve olmayan devlet desteği yüzünden onarılması çok güç yaralar almaya devam ediyor. Biz de bir süre daha oyun değil ama bu yalnızlaştırma, yok sayma performanslarını izlemeye mahkûmuz… Alkış yerine de sosyal medyadan duyurulan kapanma haberlerine üzgün surat emojileri koymaya…

X

Yok aslında birbirimizden farkımız!

Gaye Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz anlatıcı-oyuncu mizahıyla birleşiyor ‘Muamma’da. Üç kadın, dört hikâye, Sirkeci-Halkalı hattındaki trendeyiz... Hem oyuncuları izlemek hem de tiyatro salonlarıyla hasret gidermek için görmeye değer derim.

MUAMMA
KUMBARACI50

Yazan: Gaye Boralıoğlu

Uyarlayan&Yöneten: İsmail Sağır

Oyuncular: Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim, Sinem Öcalır

Ne zaman & Nerede: Bugün 18.00’de Kumbaracı50’de. (Yazın açık hava sahnelerinde olacak.)

Bilet fiyatları: Öğrenci 45 lira, tam 70 lira.

Süre:

Yazının Devamını Oku

Balat’ta bir ‘Yel’ esiyor, peşine düşün!

Gaye Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz anlatıcı oyuncu mizahıyla birleşiyor ‘Muamma’da. Üç kadın, dört hikâye, Sirkeci-Halkalı hattındaki trendeyiz…

Kumbaracı50’nin salonunda alkış sesleri mekânın ortasındaki kolonlara çarpar, dolanır ve size geri gelir. Bir buçuk senedir dünyadaki tüm tiyatro mekânları gibi burada da o ‘yankılanma’ eksikti. Kumbaracı50 geçen hafta, prömiyerini pandemiden önce yapıp iki kere sahneleyebildikleri ‘Muamma’yı, salon kapasitesinin çok altında bir seyirciyle buluşturdu. 75 dakikanın sonunda alkışlarımız kolonların arasında dolanırken bu sesi ne çok özlediğimi fark ettim. Gözümüzün önünde ayaklanıveren, kalbimizi hareketlendiren hikâyelere tanık olmayı, sesin, bedenin çeşit çeşit marifetiyle tanışmayı… Tarifi imkânsız bir duyguyla özlemişim.

‘Muamma’, ekibin Gaye Boralıoğlu’nun ‘Hepsi Hikâye’ ve ‘Mübarek Kadınlar’ adlı kitaplarından ikişer öyküyü oyunlaştırıp handiyse ‘tek vücut’ bir kadın anlatısına dönüştürdükleri bir iş. Gaye Boralıoğlu okurları bilir, yazar kadınların içlerinde kalmış kırgınlıklara ses verir öyküleriyle. İsmail Sağır’ın uyarlayıp yönettiği oyundaki kadınlar için de geçerli bu. Dört kadın, ‘Mi Hatice’yi anlatmak üzere karşımıza geçmiş gibi görünse de ilkin, her birinin kendi anlatacakları da var. Sirkeci-Halkalı hattında gidip gelen bir trendeyiz.

Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim ve Sinem Öcalır’ın ‘anlatıcı oyuncusu’ olduğu üç kadın karakter; Boralıoğlu’nun ‘Japon İcadı’, ‘Muamma’ ve ‘Mutlu Son’ adlı hikâyeleriyle yolculuk ediyor. İstasyonları bir bir geçerken kıpırtısız, temassız, iletişimsiz bir oturuşla, kocası Sacit’le yolculuk yapan Hatice ise üç oyuncunun ortaklaşa anlattıkları ‘Mi Hatice’ öyküsünden çıkıp geliyor.
Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz bedenlerinin her uzvuna yayılan anlatıcı oyuncu mizahıyla birleşmiş ‘Muamma’da. Tuhaf bir ifade olduysa bu; Mükerrem Bey’le uzun evliliğini anlatırken Gülhan Kadim’in gözlerine, ‘kaşınan sırtına bir türlü deva bulamayan’ genç kadını oynarken Ayşegül Uraz’ın yüz kaslarına, ‘mutlu son’u bulamayıp da kimseleri mutlu edemeyen senarist&beyaz yakalı kadın’ Sinem Öcalır’ın ellerine dikkat kesilin. Daha anlaşılır olacak. Başak Özdoğan’ın tasarımı ‘tren koltukları’ sahnenin eşlikçi oyuncu arkadaşları gibi, oyuncular anlattıkça sandalyeler de ayaklanıyor, yatıyor, kalkıyor ellerinde.

Hikâyeleri “Yok aslında birbirimizden farkımız” dercesine ortaklaştırarak iç içe geçiren uyarlama kurgusu, seyirciyi gündelik -bazen sıkıcı derecede gündelik- olanın mizahi hüznüyle buluşturan dramaturji, oyuncuların ‘hareketlendirdiği’ trenin ritmine paralel akan rejisiyle bütünleşmiş bir oyun ‘Muamma’. ‘Mi Hatice’, kitabın aklımdan hiç silinmeyen öyküsüydü, oyunun da en güçlü parçası olmuş. Kocası Mükerrem Bey’i anlatan ‘isimsiz kadın’ın sayfalardan çıkıp sahnede can bulması ise oyunun beni seyirci olarak en çok tatmin eden kısmı oldu. ‘Mutlu Son’ ve ‘Japon İcadı’, metaforları etkili, oyuncuların performansı yüksek olsa da akışı bir parça zayıflatan öyküler olarak duruyor oyunda.

Hayatın tam göbeğinden, edebi bir dille yazılmış kadın hikâyelerini iyi oyunculardan izlemek için ayrı, yankılanan alkış sesiyle hasret gidermek için ayrı izlenmeye değer… Pandemi kısıtı sebebiyle boş kalan sandalyelere destek bileti almak ise bir diğer seçenek…

YILDIZ: 4

Yazının Devamını Oku

Kız kardeşlerin, kâinatın, kahkahanın, kuşların k'sı...

Podcast tiyatrosu serisi ‘K’nın Sesi’nin yeni sezonu ‘yemek’ temasıyla başladı. Yas yemeği, sofra, yeme bozuklukları gibi konular etrafında örülen oyunlardan kadınların ve kuirlerin (LGBTİ+) sesi yükseliyor.

Geçen sene bu zamanlar yayına başlayan 'K’nın Sesi' podcast kanalı ‘karantina/salgın’ temalı, monolog formundaki ilk oyun serisinden sonra ikinci sezonuyla ‘sesini çoğaltmış’ olarak güncellendi. İkinci sezonda yayına giren üç yeni kısa oyunun her birinde birden fazla oyuncuyla buluşuyoruz. ‘K’ harfi bize; kadınların, kuirlerin, kız kardeşlerin, kimilerinin, kâinatın, kahkahanın, keşfin, kuşun; kâğıttan, kalemden, klavyeden, kemandan taşan sesini iletiyor. 

15’ER DAKİKALIK ÜÇ OYUN

Serinin ikinci sezonu bu iddianın hakkını veriyor. Duygu Dalyanoğlu’nun yazıp yönettiği 15’er dakikalık üç oyun hazırlamış ekip.

Üç boyutlu ses tasarımına sahip oyunların ilkinde kulağımızdaki ses Ayşenil Şamlıoğlu ile Aysel Yıldırım’a ait. ‘Annemin Tarif Defteri’ adlı oyunda, Türkiye’den ABD’ye gönderilen bir tarif defterinin sayfaları eşliğinde bir anne-kız buluşmasına tanık oluyoruz. Tarif defterinden belki de bilinçsizce irmik helvası tarifini seçen genç kadın uzaklarda yitirdiği annesine veda ediyor farkında olmadan. Yas sürecine; annesiyle tatlı-hüzünlü anları değil, pişmanlıkları da eşlik ediyor.

Oyunların ikincisi; Beyoğlu gece hayatının meşhur simalarından, 'drag queen' ve DJ Jilet Sebahat’i konuk etmiş. ‘Jilet’, kendisi olarak rol aldığı oyuna adını da vermiş: ‘Kırık Bir Jilet Parçası’. Jilet Sebahat’in tabiriyle ‘intikam alır gibi eğlenen bir kitlenin’ doluştuğu bir gece kulübünün tuvaletinde garson İlknur ile Jilet’in yaşadığı kısa karşılaşmayı dinliyoruz. Eril sesin ve gücün hâkim olduğu bir ortamda bir kuir ile bir kadın arasında hızla kurulabilen güçlü dayanışmanın öyküsü bu. ‘Bedenlerimizle’ ve ‘yemeyle’ ilişkimize de göz kırpan bir hikâye. Ece Zeynep Taşkın, Jilet Sebahat ve Musa Aksel’in ses performanslarıyla...

Serinin üçüncü oyunu ‘Cahide’ bol ödüllü bir erkek yönetmenle bir süredir piyasadan uzak kalan bir kadın oyuncuyu seçmelerde bir araya getiriyor. Bitmeyen taciz gündemine selam yollayan, kadın ve erkek oyuncular arasındaki sayısız eşitsizlikten olan ‘yaş ayrımcılığı’ meselesine dokunuyor. Cüneyt Yalaz, Duygu Dalyanoğlu ve Nihal Albayrak’ın rol aldığı oyunda Cahide rolünde Hasibe Eren’in yetkin oyunculuğuyla bu kez ses tiyatrosu formunda karşılaşmaksa ayrı bir keyif.

‘K’nın Sesi’ oyunların ardından konuyla ilgili çalışan isimlerle, aktivistlerle yapılan doyurucu sohbetleri de içeren bir proje. Spotify’dan ve kninsesi.com/oyunlar adresinden dinleyebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Bilin ki kadınlar vardır!

Kadıköy Boa Sahne’nin ‘Boa Kısalar’ serisinin ikinci paketinden çıkan ‘Yoğurt Çorbası’ ile ‘Filiz’, her biri kendi içinde ayrı ayrı yaratıcı incelikler içeren oyunlar olmuş. Ekrandan dişil bir yaratıcılık gönderiyorlar.

Kadıköy Boa Sahne, ‘pandemi sezonu’na özel hazırladığı ‘kısalar’ serisinde el arttırıyor. İki kadın yazarın kaleminden, iki kadın yönetmenin gözünden, iki kadın oyuncunun bedeninden dökülen, her biri kendi içinde ayrı ayrı yaratıcı incelikler içeren, izlerken insana iyi gelen türde oyunlar çıktı ‘Boa Kısalar 2’ No’lu paketten... ‘Yoğurt Çorbası’ ve ‘Filiz’ bugün, yarın ve pazartesi günü internetten seyirciyle buluşmaya devam edecek. Hemcinslerime kıyak geçiyormuşum gibi anlaşılması pahasına söyleyeyim; dişil bir yaratıcılık oldu ekrandan bana geçen.

Özge Korkmaz’ın yazdığı ‘Yoğurt Çorbası’ annesiyle yaşayan, bir kuaför dükkânı çalışanı Elif’in pandemi günlerinden bir sabahı. Çok nahif, sanki sokaklarda dolaşan binlerce insandan birine dokunarak kısa bir oyun yazmış Korkmaz. Bu sayede de bir o kadar gerçek, komik ve hüzünlü. Yönetmen Burçak Çöllü, küçük bir ‘oyun’ oynamış seyircisine; Elif o sabahı, Boa Sahne’nin çeşitli alanlarında yaşarken ‘kamera arkası’ da oyuna dahil oluyor. Bu haliyle, tiyatroların hani şu adını henüz tam koyamadığı ‘ara tür’e başka türlü bir katkı sunulmuş. Kısa bir ‘sahne filmi’ çekmiş Çöllü. Hem bu sayede ekip olarak da hikâye anlatma halinin eğlencesini bizimle paylaşmışlar.

Boa Kısalar2 (Yoğurt Çorbası, Filiz) 22, 23, 24 Mayıs’ta www.kadikoyboasahne.com’da. Biletler 30 liradan başlıyor.

Elif rolündeki Ceren Taşçı’yı sahnede ilk görüşüm. Daha ilk dakikalardan uzun uzun izleme merakı hissettirdi; insana doygunluk hissi veren, tok bir oyunculuk. Taşçı’dan, Elif’e değen bir sürü kadını kısa kısa izlerken kendisini çoklu karakterli tek kişilik bir işte görmenin ne hoş olabileceğini düşünüyordum.

‘Filiz’ serinin şu ana dek gördüklerim arasında en iyi işi olmuş. Yazarı ve oyuncusu Zeynep Kaçar’ı izlemeyi ne kadar özlediğimi daha ilk saniyeden, ilk mimiğinden geçiriyordum içimden. ‘Filiz’ ‘yaratıcılıkta sınır tanımayan’ bir yazarın roman karakteri. Ya da değil, karakteri değil, koca 325 sayfa boyunca hepi topu üç cümle kuran bir... Bir ‘şey’ işte...

OYUNCAKLI REJİ

Etrafına yüzbinlerce harf dizilerek yaratılmış bunalımlı devrimci Yusuf’un, âşık olup evlendiği kız. “Evde koca yolu bekleyen, hüzünlü, işsiz (eczacılık mezunu oysa), çocuksuz, ağzı var dili yok bir süs bitkisi.” Çok fena tanıdık değil mi? Zeynep Kaçar oyunlarından aşina olduğum ince sarkastik diliyle kurmacaların görünmeyen, edilgen kılınan, yazılmaya değer bulunmayan kadın karakterlerine nefis bir selam çakmış. Senem Cevher’in oyuncaklı rejisi ve Kaçar’ın izlemeyi hep çok sevdiğim hafif grotesk oyunculuğuyla birleşince ortaya sözünü çok eğlenceli bir dille anlatan, akılda kalıcı bir oyun çıkmış. Bilin ki Elif’le annesi bir şekilde hayatta kalır, Filizler de vardır!

Yazının Devamını Oku

Beyoğlu’nun ihtişamlı tiyatrolarına davetlisiniz

Talimhane’den başlayıp, İstiklal Caddesi’ni aşıp Meşrutiyet Caddesi’ne doğru 100 yıllık sanal bir yürüyüşe var mısınız? Yol üstünde sizi Beyoğlu’nun ihtişamlı tiyatro günlerine götürecek, devasa bir tarih bekliyor. Mesela Çiçek Pasajı önceki hayatında İstanbul’un ikinci büyük tiyatrosu, özel locasına atıyla padişah geliyor.

Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan KarDes Beyoğlu Çevrimiçi Tiyatro Turu, Tanzimat Fermanı’nın ilanının ardından Beyoğlu’nun kültür, sanat ve eğlence alanındaki dönüşümünün en etkili ayaklarından tiyatroya odaklanıyor. Bilhassa Ermeni tiyatro emektarlarının çabalarıyla doğan Osmanlı tiyatrosunun hikâyesini, Talimhane-Meşrutiyet hattındaki mekânlar üzerinden anlatıyor.

Bilinen bir kafeyken 1870’lerde 2 bin kişilik bir tiyatroya dönüşen Talimhane’deki Croissant ile başlıyor tur. Ünlü Benliyan Topluluğu’nun evi olan bu devasa mekân yabancı ekipleri ve ramazanda da yerli grupları ağırlıyor.

Semtin efsanevi binalarından, 19’uncu yüzyılda inşa edilen Cercle d’Orient’in arkasındaki (Evet, bildiniz, olduğu gibi kalması için uzun süre mücadele ettiğimiz Emek Sineması’nın bulunduğu alan) ‘Skating Palas’, en ilgi çekici noktalardan. Burası gençlere canlı caz eşliğinde paten kaydıkları pist olarak hizmet eden bir mekân. Önce sinemaya, sonra da 1.300 kişilik ‘Yeni Tiyatro’ya dönüşüyor.

KADIN TİYATROCULAR DÖNEMİ

Turun, bildiğimiz ve üzerine titrememiz gerektiği üzere, bugün hâlâ tiyatro olarak yaşayan tek mekânı var: 19’uncu yüzyılda inşa edilen ve Ferhan Şensoy’un çabalarıyla 1989’da kapılarını yeniden açan Ses Tiyatrosu. Halep Pasajı’ndaki bina, başlarda at cambazhanesi olarak kullanılıyor. Bir dönem sirk gösterileri ve tiyatro temsilleri eşzamanlı sürüyor, Varyete Tiyatrosu adıyla çalıştığı dönemde meşhur Elize Binemeciyan Topluluğu’na ev sahipliği yapıyor. Burası hem Muhsin Ertuğrul’un tiyatroya adım attığı hem de 1923’te Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir’in Müslüman kadın oyuncular dönemini resmen açtıkları mekân...

12 mekânın hepsini bugün bambaşka kimlikleriyle tanıyoruz. Müstehcen oyunlar sahnelenen, ilerleyen dönemlerde ‘bohem batakhane’ olarak anılmaya başlayacak ‘Condordia Tiyatrosu’, bugünkü St. Antuan Kilisesi örneğin. Çiçek Pasajı önceki hayatında İstanbul’un ikinci büyük tiyatrosu ‘Naum’ olarak, özel locasına atıyla gelen Padişah Abdülmecit’in de aralarında olduğu seyircileri ağırlıyor. Sonra Avrupa Pasajı (Cafe des Fleurs Tiyatrosu), Elhamra Pasajı (Fransız Tiyatrosu), Hacopulo Pasajı (Opera Tiyatrosu), Tokatlıyan İş Merkezi (Şark Tiyatrosu)... Ve elbette bugünkü TRT stüdyolarının bulunduğu Tepebaşı’ndaki alan (tiyatro tarihimizin önemli yapısı, 1970’lere dek ayakta kalan, 50 sene Şehir Tiyatroları’nca işletilen Tepebaşı Dram Tiyatrosu)...

Tur bizi Beyoğlu’nun görkemli tiyatro çağına, dikkatlice dinlersek bugün bile duvarlarından binlerce temsilin fısıltılarını duyabileceğimiz hafıza köşelerine götürüyor.

Yazının Devamını Oku

Yıldızlar da sahneden korkar!

İngiliz National Theatre’ın yıldız isimleri buluşturduğu sohbet serisi kasvetli günlerde içimizi ışıldatacak. Türkiye’den ustaların anekdotlarıysa bizi tiyatro tarihimizde eğlenceli ve bilgilendirici yolculuklara çıkarıyor.

Dışarısı baharın renkleriyle dolar, biz gündemin kasvetiyle ev içlerine mahkûmken bir parça ilham tozu üfleyecek konuşmalardan bahsedeceğim. İlan edildiğinden beri heyecanla beklediğim National Theatre’ın (NT) söyleşi serisi ‘Life in Stages’ ile başlayalım... İngiliz tiyatrosunun en güçlü seslerinden NT’nin, tiyatronun yıldız isimlerini eşleştirip sohbete oturttuğu seri YouTube’dan ücretsiz olarak (İngilizce altyazılı) yayımlanmaya başladı.

KENDİSİYLE DALGA GEÇİYOR

İlk bölümde İngiliz tiyatrosunun önemli ismi, ‘Sarayın Gözdesi’ ile aldığı Oscar dahil onlarca ödülün sahibi Olivia Colman ile NT’nin yönetmenlerinden Rufus Norris sohbet ediyor. Olivia Colman; dört yaşındaki ilk sahne performansı, 16’sında tiyatroyla ‘ciddi’ düşünmeye başlayışı, mezun olduktan sonra 100 ayrı seçmede ret yiyişi gibi kariyerinden detayları ve sahneyle, kamerayla, şöhretle sürmekte olan ilişkisini anlatıyor. Colman, sahnede bulunmaktan delice korktuğunu, her oyundan önce “Nefret ediyorum bu işten!” dediğini, sahnede gülerken altına kaçırmaktan çekindiğini, bunun bir keresinde gerçekten başına geldiğini...Şöhretle gelen beklentinin, sahne korkusunu derinleştirdiğini, film setinde prova almaktan hiç hoşlanmayıp tiyatrodaysa 18 hafta prova alıp sadece bir hafta seyirci karşısına çıkmayı bile memnuniyetle kabul edeceğini...

Bunları kendisiyle sonsuz bir dalga geçme esnekliği içinde, müthiş bir rahatlıkla anlatıyor. NT’nin tiyatro için bağış toplamayı da amaçlayan serisi (Jessie Buckley&Josh O’Connor, Adrian Lester&Meera Syal da yayında), insana tiyatroyu neden sevdiğini kişisel hikâyeler üzerinden hatırlatan, seyretmesi son derece keyifli bir iş olmuş.


Oscar’lı oyuncu Olivia Colman (üstte, sağda) ile yönetmen Rufus Norris’in sohbetine YouTube’dan ulaşabilirsiniz.

USTALARINI ANLATIYORLAR

Karşısına merakla kurulduğum bir diğer seri bizden, Türkiye Tiyatro Vakfı’nın (TTV) çevrimiçi konuşmaları: ‘Ustalar Ustalarını Anlatıyor’. Hasan Şahintürk moderatörlüğündeki seride Bülent Emin Yarar ve Tilbe Saran bölümleri yayımlandı. Saran’ın Yıldız Kenter’le, lise yıllarındayken, Kenter Tiyatrosu’nda tesadüfen tanışıp tiyatro yapmaya karar verişi, Bülent Emin Yarar’ın opera eğitimi alırken 24 yaşında kendisini tiyatro sınavında bulması…

Yazının Devamını Oku

Boa Sahne’nin ‘hayatta kalması’ için...

‘Sezon: Hayatta Kalmak’, Boa Sahne’nin zorlu sezona verdiği isim. 100’e yakın yazar, yönetmen, oyuncu ve tasarımcı güçlerini birleştirdi, ortaya yepyeni oyunlardan oluşan ve seyirciyle çevrimiçi buluşan ‘Boa Kısalar’ çıktı...

Kadıköy’ün bağımsız tiyatro mekânlarından Boa Sahne pandemiden önceki bir sene boyunca sayısız oyuna ev sahipliği yaptı, onlarca ‘yersiz’ topluluğun ‘evi’, prova mekânı, yeni üretimler için yola çıkma alanı oldu. İlk senelerinin sonunda gelen salgın, Boa Sahne’ye de sertçe çarptı. ‘Desteksiz’ geçen sezonda şimdi ayakta kalmak için, Boa Sahne’ye temas eden 100’e yakın tiyatro insanı güçlerini birleştirdi, burayı ayakta tutmaya çabalıyor. Pandemi çekilip gittiğinde bir araya gelebileceğimiz, bizi oyunlarla, fikirlerle buluşturabilecek mekânları yerinde bulmak için elimizdekileri hayatta tutmak zorundayız çünkü...

10-20 DAKİKALIK...

Boa Sahne, ‘Sezon: Hayatta Kalmak’ adını verdiği sezonda nefes alabilmenin yolunu ‘Boa Kısalar’la açtı. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun tasarımıyla biçimlenen proje kapsamında yazarlar, oyuncular, yönetmenler, tasarımcılar, asistanlar, müzisyenler bir dizi kısa oyun üretti. Oyunlar kayda alındı ve seyirciyle internet üzerinden buluşuyor.

Şimdilik yedi oyunun kaydı tamamlandı. ‘#HEŞTEG’, ‘Her Şeyin Her Şeyle Bir İlgisi Varmış Gibi Geliyor’, ‘Lan!’, ‘Sarmal’, ‘Neme Lazım’, ‘Yoğurt Çorbası’ ve ‘Filiz’, bugün ve yarın ekranda olacak.

‘#HEŞTEG’ adlı oyunda Nergis Öztürk ve Cemal Toktaş’ı izliyoruz.

10 ile 20 dakika arasındaki kısa oyunların bir kısmı pandemiye selam yollayan işler. Ebru Nihan Celkan imzalı ‘#HEŞTEG’ misal, sokağa çıkma yasaklarıyla gelen markete hücum günlerinde bir ‘aile babası’yla genç bir kadını karşı karşıya getiriyor. Nergis Öztürk’le Cemal Toktaş’ın dinamik performansları bizi o günlerin tuhaf atmosferine ışınlamakla kalmıyor, yalnız bir kadın olmaya dair sözünü de söylüyor.

Yazının Devamını Oku

Kadınlar için ‘evetlerin vakti’ bitti

Ayşe Lebriz Berkem, ‘Hikâyelerimiz’ oyunuyla zorluklardan zorluk beğenmiş. Canlı Zoom performansıyla dört ayrı kadına dönüşüyor, üç hikâye ve bir baladı tek başına sırtlanıyor.

Seyirciyi görmeden, hissetmeden, bilgisayar kamerasının küçücük gözüne doğru, tek başınıza bir hikâyeyi ayaklandırmak hiç kolay iş değil. Yeni tür bir performans sınavı oldu desek, yeridir. Ayşe Lebriz Berkem senelerin verdiği deneyimin de iddiasıyla olacak, zorluklardan zorluk beğenmiş: Canlı bir Zoom performansı olan ‘Hikâyelerimiz’de dört ayrı kadına dönüşüyor. Üç hikâye ve bir baladı sırayla, tek başına sırtlanıyor. Üstelik seyirciyi hazmı pek de kolay olmayan ama gerçekliğinden zerre sual olunmaz kadın yaşamlarına götürüyor. Yaşamak için, nefes alabilmek için hep direniş içinde olması gereken  kadınları anlatıyor.

Kendisi de dahil, dört kadının yazdıklarını ekrana taşıyor. Verdiği kısacık nefes aralarında, saç ve kostümünü değiştirmiş olarak sıradaki kadına dönüşüyor. Ayfer Tunç’un ‘Fehime’si, kendi kaleminden çıkan Gülfer, Duygu Asena’nın öyküsü ‘Nur ya da Yalan’ın Nur’u oluyor. Finalde Süreyya Karacabey’in yazdığı ‘Kadın Savaşı Baladı’nda öfkeyi derin bir soluğa dönüştürüyor.

Ne Fehime’nin, ne Gülfer’in ne de aşkla sarılıp sarmalanmış Nur’un yaşadıkları bize konforlu bir seyir sunacak türde anlatılar. Hikâyelerin sertliği, Lebriz’in gözleri ve sesi kadar ellerini de oyuna dahil ettiği ve bir saati aşkın süre boyunca hiç düşmeyen performansıyla birleşince etki daha da belirgin oluyor.

ETKİLEYİCİ VE YORUCU

Çocukken evlendirilip ömrü boyunca şiddet gören bir kadın, pedofili mağduru iki çocuk, ‘kadın derneklerinin bile en çok aranan konuşmacısı’ sosyalist bir adamın şiddetine maruz kalan bir diğer kadın... Yolları belki de hiç kesişmeyecek farklı yaş, kültür ve sınıflardan bu üç kadının anlattıklarını, güçlü bir oyuncunun aktarımıyla arka arkaya dinlemek etkileyici ve yorucu bir deneyim.

Finaldeki balad imdada yetişmese, “İçinden kırılgan hikâyelerin geçtiği masallarımızın bittiğini; salonlarımızın, yatak odalarımızın, kadınları anneliğe hapsettiğiniz bütün kafeslerin uçup gittiğini, eşitlik kuramadığımız bütün yolların bittiğini, ‘evetlerin’ vaktinin bittiğini” anımsatmasa bu anlatılar eksik kalırmış. Hikâyeler gerçeğe ne kadar yakın ve sertse baladın şu sözü de o kadar sert ama güçlendirici: “Korkmadıkları için ölüyor kadınlar. Ölü kadınların lanetiyle yıkılacak düzeniniz. Hiddetimiz bundan.”

Yazının Devamını Oku

Zoom oyunlarında umut var!

Yeni Perform ve Şimdi Yapım’ın ortak prodüksiyonu ‘Beyaz Kanatlar’ Zoom üzerinden canlı sahneleniyor. Oyunda bir yapay zekâ uzmanıyla bir hikâye anlatıcısının aşkını izliyoruz. Dijital tiyatroya ruh katılabileceğine dair umut veren; biçim ve içeriği, dünü ve geleceği başarıyla harmanlayan bir iş...

Kişisel olanla toplumsal olanı, derimizin tam altında hissettiğimizle ekranda yanıp söneni, geçmişle bugünü ve geleceği, çıkışsızlık hissiyle umudu, kızgınlıkla affetme ihtiyacını aynı anda, büyük iddialar olmadan anlatabilen bir oyun: ‘Beyaz Kanatlar’. Açıkçası canlı ya da kayıttan Zoom oyunu izlemeye koyulmadan önce hafiften geriliyorum. Dolu dolu bir anlatıyı, etkili bir performansı bilgisayar ekranından da olsa izlemek iyi gelen bir duygu, evet. Ama ‘dijital oyun’ diye adlandırdığımız bu türde de bir sahne/ekran rejisi arıyor gözlerimiz.

Yıl 2040, dünya aynı...

Oyunlar en baştan Zoom ya da farklı medya olanaklarını düşünerek yapılandırıldıkça ‘dijital tiyatro’ dediğimiz tür daha fazla ruh kazanabilecek belli ki. ‘Beyaz Kanatlar’ bu zorluğun üstesinden, üstte sıraladıklarımın yanı sıra içerik ve biçimi de doğal bir akışla harmanlayarak gelmiş. Burak Alıcı’nın halihazırda dijital tiyatro olarak tasarlayarak yazdığı oyunu Özgün Çoban yönetiyor. Oyun seyirciyle canlı Zoom performansı olarak buluşuyor. 2040’ta olduğumuzu sonradan anlayacağız ki bu da otomatikman bir ‘distopya’ fikrine savursa da bizi, ayaklarımızı yere basmamız da aynı hızla oluyor. 2020-2021’de yaşadığımız koşullardan pek farklı değil karşımızdaki dünya ne de olsa.

Evinden -salgından ötürü değil, kişisel gerekçeleriyle- çıkamayan 20’lerindeki Bulut ve onun bir ‘çöpçatan’ uygulaması üzerinden tanıştığı sevgilisi Rüya ile birlikteyiz.

Rüya (Berfu Aydoğan) zamanın ruhuyla dalga geçercesine ‘masal anlatıcısı’ bir kadın olarak çıkıyor Bulut’un karşısına... Bulut’un vaktiyle çekip gitmiş babası (Bulut onu sadece ekrandan görüyor), yine görüntülü aramalarla iletişim kurduğu annesi ve belki de en yakını olan, bizzat tasarladığı yapay zekâlı robot Smart diğer karakterler...

Evinden çıkmayan, tüm ihtiyaçlarını Smart’a verdiği sesli komutlarla karşılayan (bu ihtiyaçlara dilediği zaman ekranda ‘var edebildiği’ babasıyla ‘yapay’ konuşmaları dahil) bir yapay zekâ uzmanı… Ve evi kitaplarla, kalbi masallarla ve hayatla dolu bir hikâye anlatıcısı… Bu iki genç bize bir gelecek simülasyonundan sesleniyor gibi: Küçük penceresinden -o da bakarsa- sisler içindeki binalardan başka bir şey göremeyen Bulut ve arada denizi olan bir şehirde yaşadığını unutan Rüya... Oyun boyu birkaç görüşmeye yayılan ilişkilerine paralel olarak Bulut’un babasıyla ve geçmişiyle (ki bu 2020’lere tekabül ediyor) hesabına tanıklık ediyoruz.

Naif ama güçlü bir duygu

Yazının Devamını Oku

Gözünle görmediysen kulağınla dinle!

Bu beş oyun geride bıraktığımız birkaç sezonun damga vurmuş işlerinden. Sahneler kapalı, önümüz belirsiz ama kaçırdıklarınızı, bir tür arşiv işlevi de gören Podacto yapımı ses tiyatrosu oyunlarında yakalayabilirsiniz.

1. ANKARA’DA, KIŞLADA, ŞİMDİ DE SES TİYATROSUNDA!Kader Can

2019 sezonunun en iddialı işlerinden biriydi. Tek kişilik bir anlatı ve performans olarak da son senelerin en akılda kalıcılarından... Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyun, İstanbul’un bir çeper mahallesinde sıradan bir hayat süren, rap tutkunu Kader Can’la tanıştırdı bizi. Onunla askere gittik, onun gözünden kışlayı izledik, onun öfkesiyle Ayla’ya kurulduk, Ankara barlarında takıldık, çocukluk rüyaları gördük, sonra İstanbul’a, anne evine döndük. Deniz Karaoğlu’nun Kader Can olup sahneyi tek başına ele geçirdiği oyunu kaçırdıysanız Podacto yapımı olarak dinleyebilirsiniz. (tiyatrolar.tv)

2) DÖRT KADIN ARASINDA BİR TÜR DENGE OYUNU Poz

Deniz Madanoğlu’nun kıvrak kaleminden; yalan kahramanlıklardan akbaba gazeteciliğe, Batı’nın ikiyüzlülüğünden kadın-erkek ilişkilerine uzanan, hayat boyu kestiğimiz ‘poz’lara dokunan bir öykü... Ortada bir ‘kahraman gazeteci’ adam, onun şimdilerde siyasetçi olan eşi, kardeşi gibi olan asistanı, öğrencisi ve hakkında belgesel hazırlayan bir muhabir var. Dört iyi kadın oyuncunun (Selen Uçer, Gonca Vuslateri, Esra Ruşan ve Gülce Oral) sesinden, merakı canlı tutan, dört kadın arasında bir tür denge oyununa dönüşen bir iş… (Spotify ve Storytel)

3. KADRODA MERAL ÇETİNKAYA DA VAR

Yazının Devamını Oku

‘Orada ve bir arada’ olmayı çok özledik!

Tiyatrolar bir yıldır kapalı. ‘Geçen bir senede en çok neyi özledim’ diye düşündüm önce... Sonra da tiyatroyu var eden insanlara; oyuncu, yazar, yönetmen, teknisyen, tasarımcı, seyirci ve eleştirmenlere “Siz en çok neyi özlediniz?” diye sordum.

Hafta başı: Programda gözüme kestirdiğim oyunun sorumlusu telefonda “Hiç yer yok” diyor. Geç aradığım için kendime kızıp oyunun ‘dolmasına’ sevinerek bir diğerine yer bulup ‘oyun arkadaşlarıma’ duyuruyorum: “Geliyor musunuz?”

Oyun akşamı: Karnımızı doyururken masada gündem sadece tiyatro. Yeni oyunlar, provası devam edenler, bayıldığımız yeni metinler, ödül adaylıkları…

Son 15 dakika: Fuayedeyiz, oyunlarda karşılaştığımız tanışlarla ayaküstü sohbetler, son dakika çayları.

Son 5 dakika: Sahne arkası ekip telaşla koşturuyor. Gözlerim bir yandan dekorda, bir yandan da seyretmesi en az oyunun kendisi kadar zevkli olan o koşuşturmada.

Oyun: Diğer seyircilerle tepkilerim bazen kesişiyor, bazen en alakasız yerde patlayan tek kahkaha bana ait. Arada sahnedeki oyuncuyla göz göze geliyoruz, tanışıyorsak “Ooo geldin mi?” (Bazen de “Vaay yine mi geldin?”) bakışları gözlerinde. Ufacık bir gizli gülümseme konuyor dudağıma.

Prömiyer akşamıysa sahneden havaya yükselen elektrik beni bile geriyor, ‘pişmiş’ bir oyunsa oyuncuların seyirciyle flört eder hale gelmiş rahatlıklarıyla ben de gevşiyorum.  

Oyun sonu:

Yazının Devamını Oku

‘Ses’le gelen keşifler

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu ‘Tiyatrodan’ başlığı altında başlattığı podcast serisine her hafta yeni bir oyun ekliyor. Yeni bir yazar, yerli bir oyun keşfetmek için bulunmaz fırsat.

Sayıları artan, çeşitlenen podcast tiyatroları pandemi sürecinin tiyatroya verdiği ağır hasarın yanında iyileştirici etki yapan tek tük gelişmelerden biri. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun geçen aylarda başlattığı ‘Tiyatrodan’ podcast oyunları serisiyse bir taşla iki kuş vuruyor. Zira topluluğun oyuncularının ses performansıyla kulağımıza gelen oyunlar Kent Tiyatrosu ve Mitos Boyut Yayınları ortaklığında 2017’den beri düzenlenen ‘Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda dereceye giren metinler. Bu ‘taze’ metinler kitap olarak da yayımlanıyor. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun beş senedir dahil olduğu, Mitos’un bu geleneksel yarışması yerli tiyatro yazımına (tıpkı 2006’dan beri süren ‘Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’ gibi) hayli kıymetli bir katkı. Ama bu oyunların sahnelendiğini neredeyse hiç göremiyoruz (2018’in birincisi ‘Delik’, ‘Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık’ adıyla İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesine çıkmak üzere). ‘Nilüfer’in pandemi döneminde bu oyunları podcast tiyatrosu olarak projelendirmesi ve nitelikli bir ses tasarımıyla kayda girmesi bu yönüyle heyecan verici.

TENCERENİN ETRAFINDA

Bu hafta bahsetmek istediğim oyun, 2017’deki yarışmanın ikincisi, Fatma Onat’ın dupduru metni ‘İsli Yaprak Sarması’... Refika, Yaprak ve Yaprak’ın ‘Abla’sını, ‘sığındıkları’ çatının altında, koca bir sarma tenceresinin etrafında birleştirmiş hayat. Melisa İclal Yamanarda, Ayşe Gülerman ve Hande Pınar Ağaoğlu’nun seslendirdiği oyunu Adem Mülazim yönetiyor. Üç kadın ve ‘abla’nın -seslerini duymasak da varlıklarını bildiğimiz- iki çocuğu, restoranlara yaprak sarması pişirerek ayakta durmaya çalışıyor. Ama onları asıl ayakta tutan geçmişleri, derinlerdeki yaraları, korkuları, merakları ve hatta önyargıları farklı olsa da belli belirsiz birbirlerine dayanıyor olmaları... Refika’nın geldiği yer, geçmişi ve geleceği ‘belirsiz’, huzursuz. Adlı adınca, kendi dilinde söylemiyor kimseye yaşadıklarını, gördüklerini. Savaşın isi hâlâ canlı. ‘Abla’nın eski kocasının, kız kardeşi Yaprak’ta ve bugün yaşadıkları evde bıraktığı bombanın isinin izleri de geçmemiş henüz. Yine de kaybolan genç kadınların canhıraş arandığı gündüz kuşağı TV programları karşısında sarılıp pişirilen yaprak sarmasının kokusu örtüyor üstünü is kokusunun; yaşananlar kadınların sesli söylemeyip de içinden geçirdiklerinde, bir de Yaprak’ın usul usul kâğıda döktüklerinde kalıyor.

Onat’ın kalemi aşırıdan, abartıdan arınmış. Karakterleri de öyle. İçleri dolu dolu, her birinin öyküsü de -TV’deki şu aranan kadın dahil- bir şekilde bağlı birbirine ama çok zarif bir nakış ipiyle; sezdirmeden, çaktırmadan işlemiş. Resmi otoritenin sesi öğretmenin, şimdilik ‘uzaklardaki tehlike’ eski kocanın, Refika’nın memleketinde süren savaşın, Yaprak’ın kalbini kıpırdatan kitapsever genç oğlanın, çocukların sessizliğinin sesini çaktırmadan oyunun her yerine yerleştirmiş yazar. Sonuç büyük sürprizlere koşmayan, her karakterine ayrı ayrı sahip çıkılmış, hikâyelerin birbirini ezmeden diğeriyle ilişki kurabildiği ve tek çatı altında buluştuğu bir kadın anlatısı olmuş.

Oyuncuların performansı ve dış seslerle dünyasına rahatça yerleştiğimiz oyunla içinde kadınların kimseden zarar görmeden, güvenle yolculuk ettiği o balonlardan birine sığınarak vedalaşıyoruz. Belki bir gün sahnede karşılaşmak üzere.

Yazının Devamını Oku

Bizi biz yapan hikâyeler

Kadıköy Emek Tiyatrosu ‘Bellek’ temalı festival kapsamında beş kuvvetli kalemden çıkan bir kısa oyunlar serisi sunuyor. Bağımsız veya bütün olarak izlenebilecek oyunlar beş kadın üzerinden kolektif ve bireysel belleklerimize dair düşündürüyor.

Bağımsız bir tiyatro mekânı olarak geçenlerde dokuzuncu yaşını kutlayan ve tüm tiyatrolar gibi bir senedir seyircisiyle ‘uzaktan’ iletişimde kalarak pandemi koşullarına direnen Kadıköy Emek Tiyatrosu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü ‘Bellek’ başlıklı dijital festivalle kutlamaya devam ediyor. Geçen hafta boyu dijital mecralarda oyun gösterimleri, söyleşiler, konserlerle süren festival seyirciye beş kadın öyküsünden oluşan bir kısa oyunlar serisi hediye etti. Bellek teması etrafında yazılmış birbirinden hem bağımsız hem de birbirinin ardına eklenen bu beş oyun, beş yazarın elinden çıkmış.

Dibe itilenler

‘Uzakların Aynası’, ‘Onlar Burada’, ‘Kafamda Çıtırlar’, ‘Eys’, ‘Eller, Ayaklar ve Kalpler’ başlıklı oyunlarda sırasıyla Alis Çalışkan, Aslı Ceren Bozatlı, Beliz Güçbilmez, Burçak Çöllü ve Deren Çıray’ın imzaları var. Özge Erdem’in yönettiği her oyun bizi birbirinden bağımsız kadın karakterlerle buluştuyor. Her bir kadın, oyunların merkezinde duran, hafızaya etki eden bir ilacı kullanmış; şimdi ekranın karşısındaki ilaç firması temsilcisiyle (Aslı Menaz) ilacın etkilerine dair bir video görüşme yapıyorlar. Karşılarındaki mentor kadın analitik sonuçlara ulaşmak niyetiyle kadınların tek tek deneyimlerini dinlemek, topladığı verileri istatistiklere girmek üzere orada. Berfu Aydoğan, Gözde Kocaoğlu, Defne Halman, Ezgi Bakışkan ve Banu Çiçek Barutçugil’in canlandırdığı kadınlarsa ilaç vesilesiyle zihinlerinde beliriveren, geçmişten ve bugünden gelen kırıntıları birleştiriyor. Ve belleklerinden süzülenleri hikâyeleştiriyor. Bugünle dün, yaşantıyla hayal, kolayca hatırlananlar ve unutulsun diye dibe itilenler birbirinin içine geçiyor.

Her bir yazar, kadın aklına ve kalbine çok zarifçe dokunmuş, sabit bir kamera önündeki oyuncu performansları da seyircinin hikâyeden uzaklaşmasına mahal vermeyecek kadar akıcı, ikna edici. ‘Dünyanın yükünü ceplerine dolduran ne çok kadın var. Neyin ne zaman patlayacağı hiç belli değil; bir ilaca, bilemedin bir cinnete bakar’ diye geçirdim içimden izlerken. Unutturulan hakikatimizi, tarihimizi, bizi biz yapan hikâyelerimizi çağırıp yerine koymanın, parçaları kuşaklar sonra bile olsa birleştirme çabasına girmenin ne kıymetli olduğunu anımsattı oyunlar bana. Finalde kadınların durumunun bir şekilde buluşmasını ya da belki ilaç firması tarafından bir nokta konulmasını bekledim yalnızca. Bir de Defne Halman’ı izlemeyi ne çok özlemişim!

Söyleşileri not edin!

Festival kapsamında bu akşam 20.30’da Zoom üzerinden Nilipek’in canlı konseri var. Akademisyenler Fakiye Özsoysal ve Elif Candan’ın ‘Tiyatro Oyunlarımıza Feminist Eleştirel Yaklaşımlar’ başlıklı buluşması da Spotify üzerinden dinlenebilir. Füsun Erbulak, Ayşenil Şamlıoğlu ve Berfin Zenderlioğlu’yla yapılan söyleşiler de Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun YouTube kanalında.

Yazının Devamını Oku

Bir tiyatro mekânı olarak WhatsApp

Nüx Tiyatro ilk üretimi ‘Korona ve Juliet’te seyirciye bir WhatsApp tiyatrosu deneyimi teklif ediyor. Üç günlük bir sohbetin sessiz parçası olan katılımcılar başka türlü bir hikâye anlatım biçimini deneyimliyor.

Oya Baydar, ‘80 Yaş/Zor Zamanlar Günlükleri’nde “500 sene sonra ne Goethe kalacak ne Shakespeare... Edebiyat bile kalmayacak...” der. Bir süre kafamda dolandı bu cümleler. Yazının yerini görüntü ve ses alırken, gelecek de puslu ve dijital görünürken; yazı, edebiyat, şiir yavaş yavaş silinecek mi gerçekten? Formun değişeceğine şüphe yok, peki hikâye? İnsan var olduğu sürece hikâyenin de var olacağına inanmamak mümkün değil. Canlı hikâye aktarım sanatı tiyatro, geleceği prova ediyor bir senedir. Yeni denemeleri, ‘dijital tiyatro’ kavramını uzun süre daha konuşacağız belli ki. ‘Şimdi ve burada’ olma hissini yakalayamasak da performansın, tasarımın ve kelimelerin peşinde, ‘hikâyenin içinde kaybolma’ duygusuna sıkıca tutunmaya çalışacağız.

Nüx Tiyatro’nun bir WhatsApp tiyatrosu deneyimi teklif eden oyunu ‘Korona ve Juliet’ kafamdaki sorulara farklı bir yanıt olarak çıktı karşıma.

Geçen haftaki ‘gösterimine’ dahil olduğum oyun, topluluğun ilk üretimi. Katılımcılar üç gün ve geceye yayılacak bir WhatsApp grup sohbetine -okuyucu/dinleyici olarak- dahil ediliyor ve kendilerini beş kişilik bir arkadaş grubunun arasında buluyor: Fırat, Burcu, Aykut, Salih ve Zeycan pandemi günlerinde irili ufaklı dertlerini, heyecanlarını ve karantina bıkkınlığını paylaşıyor. Yazışarak, sesli mesajlar, fotoğraf ve videolarla...

Her şey herhangi bir WhatsApp grubunda olabileceği gibi... Atışmalara, dertleşmelere, gruptan öfkeyle ayrılmalara tanık olacağımız bir üç gün bu. Hiç ummadığım halde karakterlere hızla ısındığım, ‘sessiz kullanıcı’ olmasam neredeyse lafa gireceğim bir deneyimin içinde buldum kendimi. Sesli ve görüntülü mesajlar dışında performanstan pek bahsedemeyeceğimiz bu kurmacada beni yakalayan şey, önümde saatlere yayılarak parça parça örülen hikâye oldu.

Merkezdeki konuşmacı, Tinder’da tanıştığı genç kadınla mesafeli ve maskeli geçen ilk görüşmesinden itibaren içten içe yanmaya başlayan Fırat. Risk grubunda olduğu için sıkı korunması gerekirken, flörtüyle bir araya gelmek için kendine sınır koymakta zorlanan genç bir adam.
Üç gün boyunca arkadaşları bu modern zamanlar Romeo’sunun kaygılarına merhem olmaya çalışıyor.

Sahneye çıkmak yok...

Yazının Devamını Oku

Babası adına intikam hikâyesi yazan oğul

Moda Sahnesi ‘Babamı Kim Öldürdü’yle en iyi işlerinden birine imza atıyor. Bir baba-oğul anlatısı üzerinden incelikli bir sistem eleştirisi olan oyunda Onur Ünsal akılda kalacak performansıyla karşımızda...

Onur Ünsal’ı ilk kez ‘Azrail’in Gözyaşları’nda izlemiştim. Oyun Atölyesi’nde. 2003’te sahnelenen oyundan “O çocuk neydi öyle ya!” mırıldanmasıyla çıktığım aklımda. Geçen 18 senede Ünsal’ı Oyun Atölyesi’nde, Krek’te ve Moda Sahnesi’nde rol aldığı oyunların hemen hepsinde izledim. Her seferinde sahneye, o ilk oyunundakini aratmayan bir enerji yaydığını düşündüm. Kimi oyunlarda oyunun ortalama enerjisini fazla yükselttiğini hissettiğim de oldu. Ama hep, çok iyi bir oyun çıkaracağını bidim, yanılmadım. Son oyunu ‘Babamı Kim Öldürdü’deyse bugüne dek gördüğüm en en güçlü oyunculuğuyla sahnedeydi.

İster -umarım yakında- canlı görün, ister ekrandan izleyin, çok leziz ve bir o kadar da sert ve gerçekçi bu metnin, enfes bir oyunculukla buluşmasına tanık olacaksınız. Metin, 1992 doğumlu Edouard Louis’den. Ayberk Erkay çevirisiyle, tek solukta okunacak bir roman: ‘Babamı Kim Öldürdü’. Moda Sahnesi’nin Kemal Aydoğan’ın rejisiyle ayağa kaldırdığı metin; tek kişilik bir sistem hesaplaşması, incelikli bir ‘baba-oğul’ yüzleşmesi (ya da oğulun babasına dökülmesi diyelim).

Fransa’nın kuzeyindeki, evlerin içinin birbirinin aynı, erkek çocukların ‘babalarının tarihini’ yaşamaya mahkûm olduğu yoksul bir sanayi kentinde geçen çocukluğundan fragmanlar aktarıyor karakterimiz. Oğul, henüz 50’lerindeyken iki adımda nefessiz kalacak kadar çökmüş babasıyla konuşuyor. Sahnenin sağında babanın mahkûm olduğu hasta yatağı, solunda entelektüel bir hayatın dekoru gibi bir çalışma masası. Fondaki kat kat perde parçalarına, karakterin -bir manifesto gibi- babasına seslendiği metin ve aktardığı anı kesitlerine işaret eden çizimler yansıyacak.

Komik, asap bozucu...

İlk bakışta kaba saba, ailesiyle ilişkisinde de hayatla temasında da derinleşememiş, varsa bir şiarı o da ‘karı gibi, eşcinsel gibi davranmamak’ noktasında tıkalı kalmış, evet, ‘tıkalı bir hayat’ yaşamış bir adam, ‘baba’. Louis’nin rafine metni düz bir baba-oğul hesaplaşması değil ama. İstesek de öfkelenmeyi başaramadığımız bir baba çiziyor. Zarif bir ustalıkla; erkekleri de kadınları da transları da yoksulları da öğüten sistemin bir baba-oğula neler yaptığını anlatıyor. Oğul, babası adına bir tür intikam hikâyesi yazıyor. Bunu da anılarına ve babasıyla tuhaf iletişimine soldan bakan bir okuma yaparak başarıyor.

Aydoğan-Ünsal birlikteliği çağdaş, çarpıcı, katmanları yaprak yaprak açılan bir oyun yaratmış. Bu kez ne Ünsal’ın oyunculuğunda sahnenin duygusunu aşan bir enerji var ne de Aydoğan rejilerinde karşılaştığımız, erkeklik eleştirisi yaparken ‘eril’ duran espriler... Aşırılıklara kaçmayan, iç ritmini kurmuş; Moda Sahnesi’nin en iyi işlerinden. Komik, asap bozucu, üzen, öfkelendiren ve oğulun babayı kendi safına çekmeyi başaracağına inandıran bir oyun.

Yazının Devamını Oku

Hamlet’in ölüleriyle mezarlarında, baş başa

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu özel tasarım bir konteyneri ‘Hamlet’ oyununun mezarlığına çevirmiş. Tek tek girdiğiniz odacıklarda karşınızda oyunun ölüleri beliriyor, gözünüzün içine bakarak size kalplerini açıyorlar. Benzersiz bir deneyim.

Canlı sahne deneyimini bitkisel hayata sokan virüse karşı Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’ndan virüsün kendisi kadar ‘zeki’ bir hamle geldi: Tek seyircili oyun. Bizi tiyatro tarihinin en meşhur ‘ölüleriyle’, mezarlıklarında baş başa getiren bir oyun: ‘Hamlet’in Bütün Ölüleri’.

Oyunun yazarı ve yönetmeni E. Feza Soysal mekânı dönüştürerek koyulmuş işe. İki konteyner, benzersiz bir ‘tiyatro sahnesi’ne dönüşmüş halde Nilüfer Belediyesi’nin önündeki meydana kurulmuş, ilk seyircilerini bekliyordu geçen perşembe. Konteynerin arka kısmı kulis. Ön tarafsa 15’er dakika arayla tek tek alınacağımız, dokuz odacıktan oluşan bir oyun alanı…

Sıram geldiğinde kulaklıklarımı alıp ilk kapıdan giriyorum. Işığı açıp, kulaklığımı takıyorum. Tam önümdeki camın ardında iki ‘mezarcı’; ötede beride kemik, kurukafa parçaları, yorgunluktan bitap halde sohbet ediyor. Evet, bunlar ‘Hamlet’te Ophelia’yı toprağa verirken karşımıza çıkan ‘birinci’ ve ‘ikinci’ mezarcı. Bu kez Shakespeare’in değil, Soysal’ın yazdığı replikler dökülüyor ağızlarından. ‘Hamlet’in bütün ölüleri’ni gömmüş olarak karşımızdalar. Olan biteni değerlendiriyorlar: Ülkenin bekasını, devletin yüce amaçlarını…

Gözlerimin tam içine...

Işık söndüğünde sağdaki odaya geçme vakti geliyor. Artık toprağın altındayım. Karşımda, suretini Selçuk Yöntem’in verdiği bir hayalet görüntüsü... Toprağın üzerinde Hayalet’in yüzü hareket halinde. Bu video tasarımı en çarpıcı detaylardan. Karşımdaki surat uğradığı ihanetten ve intikam istediğinden bahsediyor etkileyici bir sesle… Pürdikkat onu dinlerken bir yandan toprakla örülü odacığımı inceliyorum. Sonraki odada, yere sabitlenmiş tabureme oturduğumda, neredeyse sıfır mesafeyle önümde duran camın arkasında, tüm heybetiyle Polonius çıkıyor karşıma. Ali Düşenkalkar müthiş bir Polonius, heybeti sadece makyajından, kostümünden, sesinden değil, galiba en çok gözlerimin tam içine bakan kocaman bakışlarından geliyor. Seyirciye gözlerini kaçırma fırsatı vermeyen ve karakterle bire bir temas kurma (camı saymazsak) şansı tanıyan bir tasarımın içinde olduğumu tam olarak anlıyorum. Birbirimizi görüyoruz, çok yakınız ve Polonius ‘yanlışlıkla öldürülen bir devlet adamı’ olarak başına gelenleri anlatıyor.

Mezarları sırasıyla, yan odacığa geçerek ziyaret ediyorum. Ophelia delirmediğinden, babası âşık olduğu adam tarafından öldürüldüğü için acı çektiğinden bahsediyor yine gözümün içine bakarak. Leartes onursuzlukla damgalandığı için pişman ama çok geç... Claudius elindeki kanın farkında olduğunu anlatıyor tüm mağrurluğuyla. Gertrude çok az kelimeyle, bakışları ve daracık alandaki devinimleriyle, hissi tenime cama rağmen geçen bir vicdan azabına bürünmüş halde karşımda. Hamlet “Ben intikam olmuştum” diyor, Ophelia’nın ölümüne sebep olmaktan duyduğu acıyı anlatıyor yaralı bir gülümsemeyle… Son odada yeniden Hayalet’leyim. Sanat galerisindeki bir tabloda sureti, video performans formunda: “Araftayım ve sonsuz bir cezaya mahkûm edildim.” Dilinde, intikam arzusunun pişmanlığı…

Dört başı mamur bir Hamlet

Yazının Devamını Oku

Kadın dayanışması özgürleştirir!

Firuze Engin’in yazdığı, Selen Uçer’in oynadığı DasDas yapımı ‘Güle Güle Diva!’, ‘kadınlar şenliği’ tadında bir oyun. Kadınların, bir hemcinsinin özgürlüğü söz konusu olduğunda nasıl da kanatlarını açıp kenetlenerek ötekini uçurduklarını anımsattı.

Yazının bir noktasında söylemek için acele ettiğim şeyi ilk cümleye bağlayayım: Firuze Engin kadınların dünyasının tam ciğerinden yazıyor, her birimizi; sadece kadınları değil, erkekleri de çocukları da yaşlıları da bu memleketi de sanki kendimizden bile iyi bilerek anlatıyor. Her hikâyesinde başka bir sıcaklık akıtıyor göğsümüze doğru. Yerli, içten, gerçek, gündelik olanın içindeki incecik mizahı, incecik sızıyı kelimelerine, kurgusuna o kadar şık, öyle doğal yerleştiriyor ki kaleminden çıkan oyunlar zaten “Beni Firuze Engin yazdı“ diye sesleniyor.

‘Güle Güle Diva!’, Engin’in yazdığı ve kuşağının, güvenle gözlerinizi teslim edebileceğinizi, yanılmayacağınızı bildiğiniz oyuncularından olan Selen Uçer’le birlikte ayağa kaldırdığı bir oyun.

Teklemeyen oyunculuk

Sahneye çıkışı 2019, nihayet izleyebilmem oyunun dijital versiyonuna kısmet oldu. Tek kişilik, birbirine ilmek ilmek geçmiş, ‘kadınlar şenliği’ tadında bir metin. Güldüren, ağlatan replikler ve detaylarla dolu. Ve Uçer’in, oyunun kadın karakterleri arasında teklemeden, sesten sese, tipten tipe dans eden oyunculuğuyla...

Sefaeli Devlet Hastanesi’ndeyiz. Bu kendi halindeki kasabanın bir grup kadınının yolu türlü sebeplerden hastaneye düşmüş o gün. Aralarında biri var ki, içerideki tüm kadınların gönlünde, dilinde olan bir isim: Şennur Selen. Ülkenin en meşhur şarkıcılarından, üstelik Sefaeli doğumlu. Hayatına hayran olup imrendikleri bir kadın... Gelgelelim müziğe 20 sene ara vermiş. Ama işte şimdi sahnelere büyük bir turneyle dönüyor, turnenin ilk ayağı da memleketinde olacak...

Sahnede bizi karşılayan Günseli’nin yolunun hastaneye nasıl düştüğünü öğreneceğiz elbette ama mühim olan o değil.

İç içe ama tek bir hikâye

Yazının Devamını Oku

Kayıt ve oyun!

Başlıktaki söz bugünlerde sadece setlerden değil, tiyatro salonlarından da yükseliyor. Pandemi sürecinde çaresiz kalan tiyatrolar kendi çözümlerini üretti ve oyunlarını dijital ortama aktarıyor. Hatta bir kısmı ‘sahneden naklen’ yayın yapıyor. Boa Sahne, Moda Sahnesi ve DasDas’ın ‘sanal tiyatro’ yayınlarında yanlarındaydık...

Kadıköy’ün bağımsız tiyatro mekânlarından Boa Sahne’deyim. Görkem Kasal karantinada yavaş yavaş deliren bir genç olarak sahnede. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı ‘Lan!’ sekiz dakikalık bir oyun. İki kamera kayda girmek üzere bekliyor. Pandemi sebebiyle can çekişen tiyatronun ‘hayatta kalabilmek’ adına bulduğu ara formüllerden biri gerçekleşiyor. Aylar sonra sahnede oyun izlemek rüya gibi ama rüyada değil, çekimdeyim. Kadıköy Boa Sahne’nin ‘Hayatta Kalmak’ adını verdiği sezonda 10 kısa oyun dijitale aktarılıyor. 10 yazar, altı yönetmen ve 16 oyuncuyu bir araya getiren proje sadece Boa Sahne’nin kapanma tehlikesine karşı atılan bir hamle değil, aynı zamanda “Durun, her şey bitmedi” duygusu veren bir çaba.

Boa Sahne’den Aytekin Atabey sahne için hazırlanan ‘Boa Kısalar’ı dijitale taşıdıklarını anlatıyor. Oyunlar şubat ortasında biletli olarak ekranda olacak. Atabey “Ekonomik anlamda sahneyi kurtaran bir durum yok şu anda. Ama üretiyoruz ve bu da duygu olarak hayatta tuttu bizi… Sürecin ne getireceğini bilmiyoruz; istediğimiz, oyunların seyirciyle buluşması ve sahnenin emekçilerinin ihtiyacını karşılayabilmek” diyor.

Projenin tasarımcısı ve yönetmenlerinden Murat Mahmutyazıcıoğlu türü, bir ‘arayüz’ olarak tarif ediyor: “Tiyatro duygusundan uzaklaşmış gibi hissediyorum. Çeken arkadaşların yaratıcı alanına izin verip oyunları başka bir arayüz olarak seyirciyle buluşturma fikrindeyim. Kesiyoruz, kurguluyoruz, şimdiki zaman kayıyor. Seyirciyle bağ kurma adına sahnede çekiliyor, sandalyeleri de görüyoruz. Şu an tiyatronun alanı yok, komşu alandan faydalanıp seyirciye ulaşması gerekiyor.”  

Yönetmenlerden Kayhan Berkin de yapılanı ‘tiyatro ve sinemanın malzemelerini kullanıp yeni bir tür olma imkânı’ olarak tanımlıyor: “Bütün dünya gibi deniyoruz. Şu anda tiyatro yönetmeni olarak hiçbir anlamım yok. Provada olmak, nefes almak iyi hissettiriyor. Ve bu sahne kapanmasın diye uğraşıyoruz.”

Yönetmen Berfin Zenderlioğlu ise “Aylardan sonra sahnede çalışabilmek projenin ilk çekici yanı. Boa Sahne’yle dayanışma fırsatı çok kıymetli. Dijitalde anları yakalamamız ve sinemanın öğelerinden yararlanmamız gerekiyor. Belki de yeni bir sanat alanı açılacak…” diye tarif ediyor hislerini.

‘Dijital de olsa tiyatro yapmak güzel’

Yazının Devamını Oku