GeriBahar ÇUHADAR Sahnede trans hikâyesi nasıl anlatılır?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir yaz gecesi anlatısında buluşmak üzere...

Haftanın seçkisinde dört tane tek kişilik oyun var. Her birinde ustalıklı birer performans bekliyor seyirciyi...

BİR KADIN ÖZGÜRLEŞİR, DÜNYA DEĞİŞİR...

Shirley Valentine (Komediatürk)

Kendini çocuklarına, ondan beklenen eviçi sorumluluklara adamış, mutfağının duvarlarına sıkışmış bir kadın... Ama artık özgürleşme, kendisini iyi hissettiren şeylerin peşine düşme zamanı. Kendisini bir Bodrum tatilinde bulmasının hikâyesi bu. Aslında yeryüzündeki milyonlarca kadına “Şimdi biraz da kendinizi düşünme, kendinizi bulma vakti” diyecek. Sumru Yavrucuk’un etkileyici oyunculuğu eşliğinde elbette. 4 Ağustos Çarşamba 21.00’de, Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosu’nda. 

GİDİŞATA ÇELME TAKAN OYUN

Ormanlardan Hemen Önceki Gece (Moda Sahnesi)

Topluluğun son oyunu, Fransa’nın ‘aykırı’ kalemi Bernard-Marie Koltès’in tek nefeste haykırdığı monoloğunun yorumu. Bu dünyaya, bu düzene, bu gidişata ‘yabancı’ bir adamın gezegenin sakinlerine “Bir durup dinleyin” dercesine anlattıklarına, isyanına katılmamak bir hayli zor. Koltès’in metni, Kemal Aydoğan’ın yönetiminde, genç oyuncu Barış Yurtsever’in yumuşak ve özenli yorumuyla etkileyici bir anlam kazanıyor. Yarın akşam 21.00’de, DOTOrmanda’da.ERKAL, AHMED ARİF’E SES VERİYOR

Şahdamarım (Dostlar Tiyatrosu)

Genco Erkal sahne hayatı boyunca bu topraklardan çıkan onlarca büyük sese nefesini ekledi. Nâzım Hikmet’in, Can Yücel’in, Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in dizelerini, hikâyelerini sahnede yeniden yaşattı. Büyük usta son çalışmasında Ahmed Arif’i ölümünün 30’uncu senesinde seyirci karşısına çıkarıyor. ‘Şahdamarım’, ozanın şiir, söyleşi ve mektuplarından Genco Erkal’ın uyarlaması ve yönetiminde oluşturuldu. 

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un ‘sırrının’ peşinde

Sırrı aramak, ararken beklemek, beklerken konuşmak üzerine, geveze, sürprizli, muzip ve eğlenceli bir oyun... Geçen sezonun en iddialı işlerinden ‘Kalabalık Duası’ uzun bir aradan sonra tekrar kalabalıklarla buluşuyor.

İstanbul’un ve bu şehrin insanlarının hikâyeleri üzerine bir oyun ‘Kalabalık Duası’. İstanbul’a yazılmış bir mektup gibi, şehrin zamanları ve mekânları arasında bir yürüyüş daveti gibi... Nizam ve keşmekeş arasında yolunu arayan bir adamın zihnine sokulup bu ‘tuhaf’ adamın kafalarımızı biraz karıştırmasına müsaade ediyoruz. Sırrı aramak, arayıp da bulamamak, ararken beklemek, beklerken konuşmak... Geveze, muzip, bilge, deli, komik, zeki bu adamın ağzından dökülenleri dinliyoruz.

Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’nın son işi ‘Kalabalık Duası’ oyununda Volkan Çıkıntıoğlu’nun ‘efsunlu’ sözcükleri, Güray Dinçol’un sahneye ince ince kurduğu dünya, Utku Kara imzalı etkileyici ışık tasarımı, Tolga İskit’in baş döndürücü tek kişilik performansıyla buluşuyor. Oyun mistik olana, geçmişe, sokağa, güncele selam dururken bir yandan da seyirci sandalyelerinden kahkahalar yükseltiyor.

Gelenekselle çağdaşı, ‘clown’ (hem performansçıyı hem de seyircisini komik ve şiirsel bir yolculuğa davet eden çağdaş bir sahne disiplini) ile hikâye anlatıcılığını harmanlayan oyun, sahnelere son yılların en iddialı tek kişilik oyuncu performansını da armağan ediyor. Tolga İskit bedeni, sesi ve bakışlarıyla akıldan pek çıkmayacak, tekrar tekrar seyredilesi bir performans sergiliyor. Her detayıyla çarpıcı bir oyun.

‘Kalabalık Duası’, 2020’nin başında prömiyer yaptıktan çok kısa bir süre sonra pandemi yüzünden kesintiye uğramıştı. Bütün bir gezegen olarak kendimizi ‘bekleme’ moduna almak zorunda kaldığımız, ne zaman nasıl geleceği belirsiz bir kurtuluşu beklediğimiz zor zamanlarda ‘Kalabalık Duası’ da dumanı üstünde haliyle bekliyordu. Yarıda kalan sezonun bana göre en iddialı oyunu... Yeni sezonda sayısız kere sahnelenmesi temennimiz ama açık hava fırsatı varken kaçırmayın derim.

BUNLAR DA VAR

CYRANO DE BERGERAC

Yazının Devamını Oku

Şener Şen’in ‘mutfağında’ tarihi bir yolculuk

‘Zengin Mutfağı’ sadece tarihin en önemli işçi hareketini sahneye taşıdığı için değil, enfes bir epik tiyatro örneği olduğu için de kıymetli. Şener Şen “Size başımdan geçenleri anlatıp danışacağım” dediği ilk anda kucaklıyor seyirciyi ve oyun boyunca da yanında tutuyor.

Şener Şen’in ‘Zengin Mutfağı’ ile seneler sonra tiyatro sahnelerine dönüşü, üç sene önce tiyatro dünyasının en heyecan verici gelişmelerindendi. Açılış yaptığı sezon seyirciyle sık sık buluştu oyun. Tam demini almışken araya pandemi girdi.

DasDas prodüksiyonu ‘Zengin Mutfağı’ kısıtlamaların kalkması sonrası, en azından açık hava sahnelerde hareketlenen tiyatro gösterimleri arasına katıldı. Bu akşam İstanbul’da, ağustostaysa küçük bir Ege turnesinde olacak oyun. ‘Zengin Mutfağı’, tiyatro ve sinemanın dev ustasını seyirciyle 40 sene sonra kanlı canlı buluşturmasının yanı sıra, epik tiyatronun bizim buralardaki ilk güçlü örneklerini yaratan Vasıf Öngören’in kült eserini gündeme getirmesiyle de kıymetli.

Türkiye işçi hareketinin tarihe geçmiş günlerine bir köşkün mutfağından bakan ‘Zengin Mutfağı’, her anıyla, lafını korkak alıştırmayan bir metin. Vasıf Öngören, Türkiye işçi hareketinin mihenk taşlarından 15-16 Haziran işçi yürüyüşünün, fabrikatör Kerim Bey’in köşküne nasıl sirayet ettiğini bu mekân/mutfak üzerinden anlatır. 1970’lerin yerli sermayesini temsil eden bu mekânda, köşkün çalışanlarının gözünden ve birbirleriyle kurdukları ilişki üzerinden ‘dışarıda’ olan biteni izleriz aslında. Mutfağın sakinleri; Lütfü Usta, hizmetçi genç kız, şoför Seyfi ve onun örgütlü bir işçi olan ağabeyi Ahmet ile kızın nişanlısı Selim’dir.

Lütfü Usta rolünde Şener Şen, seyirciyi daha “Size başımdan geçenleri anlatıp danışacağım” dediği ilk andan kucaklıyor ve oyun boyu da alıp götürüyor yanında. Barış Dinçel’in gerçekçi mutfak dekorunun içinde, mutfağın sakinlerini doğallıkla hayata geçiren Kutay Sandıkçı, Onay Kaya, Gizem Ergün ve Uğur Arda Başkan’ın kurduğu bu küçük ‘memleket köşesi’ seyirciye, sahnedeki eylemlere dair bir yargıya varması için ‘epik bir davet’.

Şener Şen ile Doğu Akal’ın yönetiminden çıkan oyunun en cezbedici yanıysa Şen’in ‘Badi Ekrem’den ‘Eşkıya’ya bir dizi özgün karakterini, Lütfü Usta’nın farklı tepki ve hallerine yerleştirerek sergilemesi. Ki kaçırılacak performans değil.

BUNLAR DA VAR

‘PİRAYE’ - ANKARA SANAT TİYATROSU:

Yazının Devamını Oku

Tanışacağınıza çok memnun olacağınız bir oyuncu: Pınar Güntürkün

Kadıköy Emek Tiyatrosu sizi hem yeni bir yazarla hem de daha önce izlemediyseniz ilk andan çarpılacağınız bir oyuncuyla buluşturuyor. ‘Herkes Kocama Benziyor’ es geçilmemesi gereken bir kadın oyunu...

Seyirciler oyun alanına girerken o önündeki küçük sehpada soğumaya durmuş ‘büyük’ çayı, ayağına öylesine geçirilmiş plastik terlikleri, türkü mırıldanan dudakları, kâh yavaş yavaş sandalyelerine yerleşen seyircide kâh uzaklarda dolaşan gözleriyle ‘mekânında’ volta atıyor. Pınar Güntürkün -bugüne kadar hiç izlememiş olduğum için daha ilk andan hayıflandığım- çoktan pavyon tuvaletçisi Ayten olmuş. Fenerbahçe Parkı içindeki, denizin hemen dibinde, yılların salaş kafesi Baraka’dayız, sağımızda gerçekten de mekânın tuvaleti!

‘Herkes Kocama Benziyor’ Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun geçen sene Teras Oyunları’nda sahnelenen kısa versiyonun, uzatılmış, yeni hali. Alis Çalışkan’ın yazdığı oyun bizi kocası çekip gidince iki çocuğuyla bir başına kalan, zamanla yolu bir pavyonla, haliyle buradaki hayatlarla kesişen, bir gece kendini bir ‘öz savunma’ anının ‘kahramanı’ olarak bulan Ayten’in, kendi ağzından dinleyeceğimiz hikâyesiyle buluşturuyor. Pavyonda geçen anlar, pavyon işçisi kadınların yaşamları, kırıklıkları, hayatla didişmeleri ve Ayten’in kocasıyla buluşma, tanışma, evlilik, şiddet hikâyeleri güneşin altında çokça kez anlatılmış olanlardan elbette. ‘Herkes Kocama Benziyor’un çarpıcılığı, bu hikâyeleri (metnin yapısı gereği bir parça bölük pörçük ve dağınık anlatılan) üstüne, ayağına öylesine geçirdiği terlikleri gibi doğal ve tek bir hareketle geçiren oyuncusunda.

Pınar Güntürkün’ün ilk andan neredeyse her bir seyirciyle, bazen tek bir nidayla kurduğu müthiş bağ mı, anlık doğaçlamaları mı, ‘eline kalan öfkeyi’ anlatırken sessiz bir isyanın fotoğrafına dönüşen elleri mi, misafiri ‘Kara Fatma’yla muhabbeti esnasındaki şefkati mi, sarhoşluk halleri mi çarptı beni seyirci olarak, bilmiyorum. Kesin bildiğimse şu: Yazar Alis Çalışkan, yönetmen Hakan Emre Ünal ve oyuncu Pınar Güntürkün uyumlu bir çalışmaya imza atmış ve ne hayattan ne kurmacadan yabancısı olduğumuz türde bir hikâyeyi farklı kılmayı başarmışlar. Metinle ilgili kafamda pürüzler olsa da ‘Herkes Kocama Benziyor’ kendini kolay unutturmayacak bir tek kişilik oyun olarak hafızamda yer etti bile.

HERKES KOCAMA BENZİYORKADIKÖY EMEK TİYATROSU

Yazan: Alis Çalışkan
Yöneten: Hakan Emre Ünal

Yazının Devamını Oku

Dünyanın bütün ötekileri... Birleşin!

Bir ötekinin, bir yabancının öfkeli sözü; ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’... Nefes alabileceğin bir parçacık yer bulmanın nasıl da imkânsız olduğunu anımsatan Moda Sahnesi oyununu, ormanın ortasında izleyebilirsiniz...

Ormanlardan Hemen Önceki Gece’. Öfkenin sözü. Nefesi -başkalarınca- sık kesilen bir yabancının, ötekinin, yok sayılanın tek nefeste çıkan haykırışı. Fransa’nın ‘aykırı’ genci Bernard-Marie Koltès’in ‘kült’ sözcüğünü her satırıyla hak eden monoloğu. Moda Sahnesi’nin bu metne getirdiği yorumun güzelliği; oyunun, cümlelerinde dolaşan öfkeye tezat bir yumuşaklıkta sahneleniyor olması...

Koltès’in ilk kez 1977’de sahnelenen metni; onun çocuk yaşında fark ettiği ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, kendisinden olmayana duyulan nefrete, toplumsal lince; büyüdükçe içine girmediği kıyıcı düzeneğe başkaldırısının kompakt bir özeti. Zamansız, bilakis zaman ilerledikçe geriye giden halimizle birlikte sözü büyüyen bir metin.

Kendisine ‘dünya üzerinde bir yer’ arayan bir ‘yabancı’nın sokağın köşesini dönerken karşısına çıkan bir başkasına söyledikleridir ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’. Sahip olduklarını “Bende kas var, kan var, kemik var, başka bir şey yok” diye özetleyen bir yersiz yurtsuzun, uluslarararası ölçekte bir sendika kurma çağrısıdır. Çünkü nereye gidersen git “Bırakmazlar seni kendi haline. İş hep başka kapıdadır. Unut çimlere uzanıp kestirmeyi, burası da benim evimdir demeyi. Nikaragua’ya kadar kıçına yersin tekmeyi. Çünkü Nikaragua’da kıçına tekmeyi yemek daha kolaydır. Peki iş nerede? Hep başka yerde! (...) Bir dinlesek, bir anlasak az çok hepimizin yabancı olduğunu!”

“Uçsuz bucaksız gökyüzünün altında uzanıp, işte burası da benim evim” demenin, nefes alabileceğin bir parçacık yer bulmanın nasıl imkânsız olduğunu, yutkundura yutkundura anımsatan bir metin ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’. Barış Yurtsever bu sert metni, Kemal Aydoğan’ın yönetiminde, öyle yumuşak bir oyunculukla aktarmış ki... Karşımızda akışkan bir beden ve olanı biteni anlamaya çalışan gözlerin yerleştiği, sakin bir oyuncu ifadesi var. El arabasıyla girdiği sahnede kendini yere serdiği üç parça kartonun üzerinde anlatıyor. Gece boyu sırılsıklam olmuş, ‘dallamalar’ onu sokaklarca kovalamış, yüzü gözü kan içinde kalmış... Evet, enerjisi dalgalı ve yüksek ama bir yandan da tuhaf bir bilge sakinliğinde anlatıyor; belki de bu sayede Koltès’in öfkesi sağlam geçiyor izleyene.

Oyunu açan Esmeray şarkısındaki “Rengim kara olsun varsın/Yeter ki kalbim kara olmasın” sözleriyle tüyler zaten baştan diken diken oluyor. Oyunu bir kere sahnede genel provada, bir kere de ekrandan izledim. Gökyüzünün altında, DOTOrmanda sahnesinde, ormanın ortasında izleme şansı yakalayacak olanları kıskanıyorum.

Son bir not: Oyun, yaşadığımız hayatlara, altında debelendiğimiz siyasal elit kararlarına, içinde boğulduğumuz katı toplumsal davranışlara söylediği söz bakımından Moda Sahnesi’nin bir önceki oyunu ‘Babamı Kim Öldürdü?’yü tamamlayan bir seçim olmuş.

BU HAFTA SAHNELERDE

Yazının Devamını Oku

Yok aslında birbirimizden farkımız!

Gaye Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz anlatıcı-oyuncu mizahıyla birleşiyor ‘Muamma’da. Üç kadın, dört hikâye, Sirkeci-Halkalı hattındaki trendeyiz... Hem oyuncuları izlemek hem de tiyatro salonlarıyla hasret gidermek için görmeye değer derim.

MUAMMA
KUMBARACI50

Yazan: Gaye Boralıoğlu

Uyarlayan&Yöneten: İsmail Sağır

Oyuncular: Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim, Sinem Öcalır

Ne zaman & Nerede: Bugün 18.00’de Kumbaracı50’de. (Yazın açık hava sahnelerinde olacak.)

Bilet fiyatları: Öğrenci 45 lira, tam 70 lira.

Süre:

Yazının Devamını Oku

Balat’ta bir ‘Yel’ esiyor, peşine düşün!

Gaye Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz anlatıcı oyuncu mizahıyla birleşiyor ‘Muamma’da. Üç kadın, dört hikâye, Sirkeci-Halkalı hattındaki trendeyiz…

Kumbaracı50’nin salonunda alkış sesleri mekânın ortasındaki kolonlara çarpar, dolanır ve size geri gelir. Bir buçuk senedir dünyadaki tüm tiyatro mekânları gibi burada da o ‘yankılanma’ eksikti. Kumbaracı50 geçen hafta, prömiyerini pandemiden önce yapıp iki kere sahneleyebildikleri ‘Muamma’yı, salon kapasitesinin çok altında bir seyirciyle buluşturdu. 75 dakikanın sonunda alkışlarımız kolonların arasında dolanırken bu sesi ne çok özlediğimi fark ettim. Gözümüzün önünde ayaklanıveren, kalbimizi hareketlendiren hikâyelere tanık olmayı, sesin, bedenin çeşit çeşit marifetiyle tanışmayı… Tarifi imkânsız bir duyguyla özlemişim.

‘Muamma’, ekibin Gaye Boralıoğlu’nun ‘Hepsi Hikâye’ ve ‘Mübarek Kadınlar’ adlı kitaplarından ikişer öyküyü oyunlaştırıp handiyse ‘tek vücut’ bir kadın anlatısına dönüştürdükleri bir iş. Gaye Boralıoğlu okurları bilir, yazar kadınların içlerinde kalmış kırgınlıklara ses verir öyküleriyle. İsmail Sağır’ın uyarlayıp yönettiği oyundaki kadınlar için de geçerli bu. Dört kadın, ‘Mi Hatice’yi anlatmak üzere karşımıza geçmiş gibi görünse de ilkin, her birinin kendi anlatacakları da var. Sirkeci-Halkalı hattında gidip gelen bir trendeyiz.

Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim ve Sinem Öcalır’ın ‘anlatıcı oyuncusu’ olduğu üç kadın karakter; Boralıoğlu’nun ‘Japon İcadı’, ‘Muamma’ ve ‘Mutlu Son’ adlı hikâyeleriyle yolculuk ediyor. İstasyonları bir bir geçerken kıpırtısız, temassız, iletişimsiz bir oturuşla, kocası Sacit’le yolculuk yapan Hatice ise üç oyuncunun ortaklaşa anlattıkları ‘Mi Hatice’ öyküsünden çıkıp geliyor.
Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz bedenlerinin her uzvuna yayılan anlatıcı oyuncu mizahıyla birleşmiş ‘Muamma’da. Tuhaf bir ifade olduysa bu; Mükerrem Bey’le uzun evliliğini anlatırken Gülhan Kadim’in gözlerine, ‘kaşınan sırtına bir türlü deva bulamayan’ genç kadını oynarken Ayşegül Uraz’ın yüz kaslarına, ‘mutlu son’u bulamayıp da kimseleri mutlu edemeyen senarist&beyaz yakalı kadın’ Sinem Öcalır’ın ellerine dikkat kesilin. Daha anlaşılır olacak. Başak Özdoğan’ın tasarımı ‘tren koltukları’ sahnenin eşlikçi oyuncu arkadaşları gibi, oyuncular anlattıkça sandalyeler de ayaklanıyor, yatıyor, kalkıyor ellerinde.

Hikâyeleri “Yok aslında birbirimizden farkımız” dercesine ortaklaştırarak iç içe geçiren uyarlama kurgusu, seyirciyi gündelik -bazen sıkıcı derecede gündelik- olanın mizahi hüznüyle buluşturan dramaturji, oyuncuların ‘hareketlendirdiği’ trenin ritmine paralel akan rejisiyle bütünleşmiş bir oyun ‘Muamma’. ‘Mi Hatice’, kitabın aklımdan hiç silinmeyen öyküsüydü, oyunun da en güçlü parçası olmuş. Kocası Mükerrem Bey’i anlatan ‘isimsiz kadın’ın sayfalardan çıkıp sahnede can bulması ise oyunun beni seyirci olarak en çok tatmin eden kısmı oldu. ‘Mutlu Son’ ve ‘Japon İcadı’, metaforları etkili, oyuncuların performansı yüksek olsa da akışı bir parça zayıflatan öyküler olarak duruyor oyunda.

Hayatın tam göbeğinden, edebi bir dille yazılmış kadın hikâyelerini iyi oyunculardan izlemek için ayrı, yankılanan alkış sesiyle hasret gidermek için ayrı izlenmeye değer… Pandemi kısıtı sebebiyle boş kalan sandalyelere destek bileti almak ise bir diğer seçenek…

YILDIZ: 4

Yazının Devamını Oku

Oyun dinlemek için 20 dakikanız var mı?

74 oyuna erişerek bir nevi ‘dijital oyun kütüphanesi’ne dönüşen ses tiyatrosu projesi Podacto’nun arşivinden dört kısa oyun seçtim. En uzunu 20 dakika olan oyunların her biri işinin ehline teslim.

ARTIK HİÇBİR ŞEY BİZİ BİRBİRİMİZE YAKLAŞTIRAMAZ

* Yazan: Derem Çıray

* Oyuncu: Pınar Öğün

* Nerede: Storytel

* Süre: 15 dakika

SELEN’İN KAFASININ İÇİNDE…

Moda’da yaşayan, İstinye’de bir plazada çalışan genç bir kadın Selen. Kafasında birikmiş, dışarı çıkmayan konuşmalarla dolu bir günü daha başlıyor… Derem Çıray’ın yazdığı, bugün, burada yaşayan bir kadının hayatından bir kesit aktaran oyunun ikinci oyuncusu da tüm sesleriyle şehir. Kimsenin, kimsenin sesini gerçekten duyamadığı şehirde bir kadının iç seslerine kulak verme fırsatı… Belki bu sayede kendinizi de duyarsınız.

Yazının Devamını Oku

Kız kardeşlerin, kâinatın, kahkahanın, kuşların k'sı...

Podcast tiyatrosu serisi ‘K’nın Sesi’nin yeni sezonu ‘yemek’ temasıyla başladı. Yas yemeği, sofra, yeme bozuklukları gibi konular etrafında örülen oyunlardan kadınların ve kuirlerin (LGBTİ+) sesi yükseliyor.

Geçen sene bu zamanlar yayına başlayan 'K’nın Sesi' podcast kanalı ‘karantina/salgın’ temalı, monolog formundaki ilk oyun serisinden sonra ikinci sezonuyla ‘sesini çoğaltmış’ olarak güncellendi. İkinci sezonda yayına giren üç yeni kısa oyunun her birinde birden fazla oyuncuyla buluşuyoruz. ‘K’ harfi bize; kadınların, kuirlerin, kız kardeşlerin, kimilerinin, kâinatın, kahkahanın, keşfin, kuşun; kâğıttan, kalemden, klavyeden, kemandan taşan sesini iletiyor. 

15’ER DAKİKALIK ÜÇ OYUN

Serinin ikinci sezonu bu iddianın hakkını veriyor. Duygu Dalyanoğlu’nun yazıp yönettiği 15’er dakikalık üç oyun hazırlamış ekip.

Üç boyutlu ses tasarımına sahip oyunların ilkinde kulağımızdaki ses Ayşenil Şamlıoğlu ile Aysel Yıldırım’a ait. ‘Annemin Tarif Defteri’ adlı oyunda, Türkiye’den ABD’ye gönderilen bir tarif defterinin sayfaları eşliğinde bir anne-kız buluşmasına tanık oluyoruz. Tarif defterinden belki de bilinçsizce irmik helvası tarifini seçen genç kadın uzaklarda yitirdiği annesine veda ediyor farkında olmadan. Yas sürecine; annesiyle tatlı-hüzünlü anları değil, pişmanlıkları da eşlik ediyor.

Oyunların ikincisi; Beyoğlu gece hayatının meşhur simalarından, 'drag queen' ve DJ Jilet Sebahat’i konuk etmiş. ‘Jilet’, kendisi olarak rol aldığı oyuna adını da vermiş: ‘Kırık Bir Jilet Parçası’. Jilet Sebahat’in tabiriyle ‘intikam alır gibi eğlenen bir kitlenin’ doluştuğu bir gece kulübünün tuvaletinde garson İlknur ile Jilet’in yaşadığı kısa karşılaşmayı dinliyoruz. Eril sesin ve gücün hâkim olduğu bir ortamda bir kuir ile bir kadın arasında hızla kurulabilen güçlü dayanışmanın öyküsü bu. ‘Bedenlerimizle’ ve ‘yemeyle’ ilişkimize de göz kırpan bir hikâye. Ece Zeynep Taşkın, Jilet Sebahat ve Musa Aksel’in ses performanslarıyla...

Serinin üçüncü oyunu ‘Cahide’ bol ödüllü bir erkek yönetmenle bir süredir piyasadan uzak kalan bir kadın oyuncuyu seçmelerde bir araya getiriyor. Bitmeyen taciz gündemine selam yollayan, kadın ve erkek oyuncular arasındaki sayısız eşitsizlikten olan ‘yaş ayrımcılığı’ meselesine dokunuyor. Cüneyt Yalaz, Duygu Dalyanoğlu ve Nihal Albayrak’ın rol aldığı oyunda Cahide rolünde Hasibe Eren’in yetkin oyunculuğuyla bu kez ses tiyatrosu formunda karşılaşmaksa ayrı bir keyif.

‘K’nın Sesi’ oyunların ardından konuyla ilgili çalışan isimlerle, aktivistlerle yapılan doyurucu sohbetleri de içeren bir proje. Spotify’dan ve kninsesi.com/oyunlar adresinden dinleyebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Bilin ki kadınlar vardır!

Kadıköy Boa Sahne’nin ‘Boa Kısalar’ serisinin ikinci paketinden çıkan ‘Yoğurt Çorbası’ ile ‘Filiz’, her biri kendi içinde ayrı ayrı yaratıcı incelikler içeren oyunlar olmuş. Ekrandan dişil bir yaratıcılık gönderiyorlar.

Kadıköy Boa Sahne, ‘pandemi sezonu’na özel hazırladığı ‘kısalar’ serisinde el arttırıyor. İki kadın yazarın kaleminden, iki kadın yönetmenin gözünden, iki kadın oyuncunun bedeninden dökülen, her biri kendi içinde ayrı ayrı yaratıcı incelikler içeren, izlerken insana iyi gelen türde oyunlar çıktı ‘Boa Kısalar 2’ No’lu paketten... ‘Yoğurt Çorbası’ ve ‘Filiz’ bugün, yarın ve pazartesi günü internetten seyirciyle buluşmaya devam edecek. Hemcinslerime kıyak geçiyormuşum gibi anlaşılması pahasına söyleyeyim; dişil bir yaratıcılık oldu ekrandan bana geçen.

Özge Korkmaz’ın yazdığı ‘Yoğurt Çorbası’ annesiyle yaşayan, bir kuaför dükkânı çalışanı Elif’in pandemi günlerinden bir sabahı. Çok nahif, sanki sokaklarda dolaşan binlerce insandan birine dokunarak kısa bir oyun yazmış Korkmaz. Bu sayede de bir o kadar gerçek, komik ve hüzünlü. Yönetmen Burçak Çöllü, küçük bir ‘oyun’ oynamış seyircisine; Elif o sabahı, Boa Sahne’nin çeşitli alanlarında yaşarken ‘kamera arkası’ da oyuna dahil oluyor. Bu haliyle, tiyatroların hani şu adını henüz tam koyamadığı ‘ara tür’e başka türlü bir katkı sunulmuş. Kısa bir ‘sahne filmi’ çekmiş Çöllü. Hem bu sayede ekip olarak da hikâye anlatma halinin eğlencesini bizimle paylaşmışlar.

Boa Kısalar2 (Yoğurt Çorbası, Filiz) 22, 23, 24 Mayıs’ta www.kadikoyboasahne.com’da. Biletler 30 liradan başlıyor.

Elif rolündeki Ceren Taşçı’yı sahnede ilk görüşüm. Daha ilk dakikalardan uzun uzun izleme merakı hissettirdi; insana doygunluk hissi veren, tok bir oyunculuk. Taşçı’dan, Elif’e değen bir sürü kadını kısa kısa izlerken kendisini çoklu karakterli tek kişilik bir işte görmenin ne hoş olabileceğini düşünüyordum.

‘Filiz’ serinin şu ana dek gördüklerim arasında en iyi işi olmuş. Yazarı ve oyuncusu Zeynep Kaçar’ı izlemeyi ne kadar özlediğimi daha ilk saniyeden, ilk mimiğinden geçiriyordum içimden. ‘Filiz’ ‘yaratıcılıkta sınır tanımayan’ bir yazarın roman karakteri. Ya da değil, karakteri değil, koca 325 sayfa boyunca hepi topu üç cümle kuran bir... Bir ‘şey’ işte...

OYUNCAKLI REJİ

Etrafına yüzbinlerce harf dizilerek yaratılmış bunalımlı devrimci Yusuf’un, âşık olup evlendiği kız. “Evde koca yolu bekleyen, hüzünlü, işsiz (eczacılık mezunu oysa), çocuksuz, ağzı var dili yok bir süs bitkisi.” Çok fena tanıdık değil mi? Zeynep Kaçar oyunlarından aşina olduğum ince sarkastik diliyle kurmacaların görünmeyen, edilgen kılınan, yazılmaya değer bulunmayan kadın karakterlerine nefis bir selam çakmış. Senem Cevher’in oyuncaklı rejisi ve Kaçar’ın izlemeyi hep çok sevdiğim hafif grotesk oyunculuğuyla birleşince ortaya sözünü çok eğlenceli bir dille anlatan, akılda kalıcı bir oyun çıkmış. Bilin ki Elif’le annesi bir şekilde hayatta kalır, Filizler de vardır!

Yazının Devamını Oku

Beyoğlu’nun ihtişamlı tiyatrolarına davetlisiniz

Talimhane’den başlayıp, İstiklal Caddesi’ni aşıp Meşrutiyet Caddesi’ne doğru 100 yıllık sanal bir yürüyüşe var mısınız? Yol üstünde sizi Beyoğlu’nun ihtişamlı tiyatro günlerine götürecek, devasa bir tarih bekliyor. Mesela Çiçek Pasajı önceki hayatında İstanbul’un ikinci büyük tiyatrosu, özel locasına atıyla padişah geliyor.

Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan KarDes Beyoğlu Çevrimiçi Tiyatro Turu, Tanzimat Fermanı’nın ilanının ardından Beyoğlu’nun kültür, sanat ve eğlence alanındaki dönüşümünün en etkili ayaklarından tiyatroya odaklanıyor. Bilhassa Ermeni tiyatro emektarlarının çabalarıyla doğan Osmanlı tiyatrosunun hikâyesini, Talimhane-Meşrutiyet hattındaki mekânlar üzerinden anlatıyor.

Bilinen bir kafeyken 1870’lerde 2 bin kişilik bir tiyatroya dönüşen Talimhane’deki Croissant ile başlıyor tur. Ünlü Benliyan Topluluğu’nun evi olan bu devasa mekân yabancı ekipleri ve ramazanda da yerli grupları ağırlıyor.

Semtin efsanevi binalarından, 19’uncu yüzyılda inşa edilen Cercle d’Orient’in arkasındaki (Evet, bildiniz, olduğu gibi kalması için uzun süre mücadele ettiğimiz Emek Sineması’nın bulunduğu alan) ‘Skating Palas’, en ilgi çekici noktalardan. Burası gençlere canlı caz eşliğinde paten kaydıkları pist olarak hizmet eden bir mekân. Önce sinemaya, sonra da 1.300 kişilik ‘Yeni Tiyatro’ya dönüşüyor.

KADIN TİYATROCULAR DÖNEMİ

Turun, bildiğimiz ve üzerine titrememiz gerektiği üzere, bugün hâlâ tiyatro olarak yaşayan tek mekânı var: 19’uncu yüzyılda inşa edilen ve Ferhan Şensoy’un çabalarıyla 1989’da kapılarını yeniden açan Ses Tiyatrosu. Halep Pasajı’ndaki bina, başlarda at cambazhanesi olarak kullanılıyor. Bir dönem sirk gösterileri ve tiyatro temsilleri eşzamanlı sürüyor, Varyete Tiyatrosu adıyla çalıştığı dönemde meşhur Elize Binemeciyan Topluluğu’na ev sahipliği yapıyor. Burası hem Muhsin Ertuğrul’un tiyatroya adım attığı hem de 1923’te Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir’in Müslüman kadın oyuncular dönemini resmen açtıkları mekân...

12 mekânın hepsini bugün bambaşka kimlikleriyle tanıyoruz. Müstehcen oyunlar sahnelenen, ilerleyen dönemlerde ‘bohem batakhane’ olarak anılmaya başlayacak ‘Condordia Tiyatrosu’, bugünkü St. Antuan Kilisesi örneğin. Çiçek Pasajı önceki hayatında İstanbul’un ikinci büyük tiyatrosu ‘Naum’ olarak, özel locasına atıyla gelen Padişah Abdülmecit’in de aralarında olduğu seyircileri ağırlıyor. Sonra Avrupa Pasajı (Cafe des Fleurs Tiyatrosu), Elhamra Pasajı (Fransız Tiyatrosu), Hacopulo Pasajı (Opera Tiyatrosu), Tokatlıyan İş Merkezi (Şark Tiyatrosu)... Ve elbette bugünkü TRT stüdyolarının bulunduğu Tepebaşı’ndaki alan (tiyatro tarihimizin önemli yapısı, 1970’lere dek ayakta kalan, 50 sene Şehir Tiyatroları’nca işletilen Tepebaşı Dram Tiyatrosu)...

Tur bizi Beyoğlu’nun görkemli tiyatro çağına, dikkatlice dinlersek bugün bile duvarlarından binlerce temsilin fısıltılarını duyabileceğimiz hafıza köşelerine götürüyor.

Yazının Devamını Oku

Ustalardan ders niteliğinde tiratlar

İstanbul Şehir Tiyatroları’nın (ŞT) YouTube kanalı tiyatro tarihinin klasik tiratlarına ev sahipliği yapıyor bir süredir. Pandemi sürecinde doğan ‘Salondan Yayın’ projesi kapsamındaki ’10 Klasik Eserden 10 Tirat’ başlıklı program, tiyatro tarihine dair kısa kısa dersler niteliğinde, şık bir iş olmuş.

 

Her bir klasik eser ayrı bir yönetmene ve oyuncuya teslim edilmiş. Yönetmenlerin eserlerden seçtiği ortalama beş dakikalık tiratlar siyahlar içindeki oyuncular tarafından boş sahnede oynanıyor.

Ergun Üğlü’nün yönettiği, Ahmet Saraçoğlu’nun performansıyla sahnelenen ‘Hamlet’ yarın itibariyle izlenebilecek. Halihazırda Şehir Tiyatroları’nın YouTube kanalında yerini almış olanlarsa şöyle:

- Carlo Goldoni’den ‘İki Efendinin Uşağı’, Aslı Öngören yönetiyor, Müslüm Tamer oynuyor.

- Shakespeare’den ‘On İkinci Gece’, Serdar Biliş yönetiyor, Senan Kara oynuyor.

- ‘Macbeth’, Erarslan Sağlam yönetiyor, Sevil Akı oynuyor.

- Henrik Ibsen’den ‘Bir Bebek Evi’, Ali Gökmen Altuğ yönetiyor, Yeşim Koçak oynuyor.

Yazının Devamını Oku

Yıldızlar da sahneden korkar!

İngiliz National Theatre’ın yıldız isimleri buluşturduğu sohbet serisi kasvetli günlerde içimizi ışıldatacak. Türkiye’den ustaların anekdotlarıysa bizi tiyatro tarihimizde eğlenceli ve bilgilendirici yolculuklara çıkarıyor.

Dışarısı baharın renkleriyle dolar, biz gündemin kasvetiyle ev içlerine mahkûmken bir parça ilham tozu üfleyecek konuşmalardan bahsedeceğim. İlan edildiğinden beri heyecanla beklediğim National Theatre’ın (NT) söyleşi serisi ‘Life in Stages’ ile başlayalım... İngiliz tiyatrosunun en güçlü seslerinden NT’nin, tiyatronun yıldız isimlerini eşleştirip sohbete oturttuğu seri YouTube’dan ücretsiz olarak (İngilizce altyazılı) yayımlanmaya başladı.

KENDİSİYLE DALGA GEÇİYOR

İlk bölümde İngiliz tiyatrosunun önemli ismi, ‘Sarayın Gözdesi’ ile aldığı Oscar dahil onlarca ödülün sahibi Olivia Colman ile NT’nin yönetmenlerinden Rufus Norris sohbet ediyor. Olivia Colman; dört yaşındaki ilk sahne performansı, 16’sında tiyatroyla ‘ciddi’ düşünmeye başlayışı, mezun olduktan sonra 100 ayrı seçmede ret yiyişi gibi kariyerinden detayları ve sahneyle, kamerayla, şöhretle sürmekte olan ilişkisini anlatıyor. Colman, sahnede bulunmaktan delice korktuğunu, her oyundan önce “Nefret ediyorum bu işten!” dediğini, sahnede gülerken altına kaçırmaktan çekindiğini, bunun bir keresinde gerçekten başına geldiğini...Şöhretle gelen beklentinin, sahne korkusunu derinleştirdiğini, film setinde prova almaktan hiç hoşlanmayıp tiyatrodaysa 18 hafta prova alıp sadece bir hafta seyirci karşısına çıkmayı bile memnuniyetle kabul edeceğini...

Bunları kendisiyle sonsuz bir dalga geçme esnekliği içinde, müthiş bir rahatlıkla anlatıyor. NT’nin tiyatro için bağış toplamayı da amaçlayan serisi (Jessie Buckley&Josh O’Connor, Adrian Lester&Meera Syal da yayında), insana tiyatroyu neden sevdiğini kişisel hikâyeler üzerinden hatırlatan, seyretmesi son derece keyifli bir iş olmuş.


Oscar’lı oyuncu Olivia Colman (üstte, sağda) ile yönetmen Rufus Norris’in sohbetine YouTube’dan ulaşabilirsiniz.

USTALARINI ANLATIYORLAR

Karşısına merakla kurulduğum bir diğer seri bizden, Türkiye Tiyatro Vakfı’nın (TTV) çevrimiçi konuşmaları: ‘Ustalar Ustalarını Anlatıyor’. Hasan Şahintürk moderatörlüğündeki seride Bülent Emin Yarar ve Tilbe Saran bölümleri yayımlandı. Saran’ın Yıldız Kenter’le, lise yıllarındayken, Kenter Tiyatrosu’nda tesadüfen tanışıp tiyatro yapmaya karar verişi, Bülent Emin Yarar’ın opera eğitimi alırken 24 yaşında kendisini tiyatro sınavında bulması…

Yazının Devamını Oku

Boa Sahne’nin ‘hayatta kalması’ için...

‘Sezon: Hayatta Kalmak’, Boa Sahne’nin zorlu sezona verdiği isim. 100’e yakın yazar, yönetmen, oyuncu ve tasarımcı güçlerini birleştirdi, ortaya yepyeni oyunlardan oluşan ve seyirciyle çevrimiçi buluşan ‘Boa Kısalar’ çıktı...

Kadıköy’ün bağımsız tiyatro mekânlarından Boa Sahne pandemiden önceki bir sene boyunca sayısız oyuna ev sahipliği yaptı, onlarca ‘yersiz’ topluluğun ‘evi’, prova mekânı, yeni üretimler için yola çıkma alanı oldu. İlk senelerinin sonunda gelen salgın, Boa Sahne’ye de sertçe çarptı. ‘Desteksiz’ geçen sezonda şimdi ayakta kalmak için, Boa Sahne’ye temas eden 100’e yakın tiyatro insanı güçlerini birleştirdi, burayı ayakta tutmaya çabalıyor. Pandemi çekilip gittiğinde bir araya gelebileceğimiz, bizi oyunlarla, fikirlerle buluşturabilecek mekânları yerinde bulmak için elimizdekileri hayatta tutmak zorundayız çünkü...

10-20 DAKİKALIK...

Boa Sahne, ‘Sezon: Hayatta Kalmak’ adını verdiği sezonda nefes alabilmenin yolunu ‘Boa Kısalar’la açtı. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun tasarımıyla biçimlenen proje kapsamında yazarlar, oyuncular, yönetmenler, tasarımcılar, asistanlar, müzisyenler bir dizi kısa oyun üretti. Oyunlar kayda alındı ve seyirciyle internet üzerinden buluşuyor.

Şimdilik yedi oyunun kaydı tamamlandı. ‘#HEŞTEG’, ‘Her Şeyin Her Şeyle Bir İlgisi Varmış Gibi Geliyor’, ‘Lan!’, ‘Sarmal’, ‘Neme Lazım’, ‘Yoğurt Çorbası’ ve ‘Filiz’, bugün ve yarın ekranda olacak.

‘#HEŞTEG’ adlı oyunda Nergis Öztürk ve Cemal Toktaş’ı izliyoruz.

10 ile 20 dakika arasındaki kısa oyunların bir kısmı pandemiye selam yollayan işler. Ebru Nihan Celkan imzalı ‘#HEŞTEG’ misal, sokağa çıkma yasaklarıyla gelen markete hücum günlerinde bir ‘aile babası’yla genç bir kadını karşı karşıya getiriyor. Nergis Öztürk’le Cemal Toktaş’ın dinamik performansları bizi o günlerin tuhaf atmosferine ışınlamakla kalmıyor, yalnız bir kadın olmaya dair sözünü de söylüyor.

Yazının Devamını Oku

Kadınlar için ‘evetlerin vakti’ bitti

Ayşe Lebriz Berkem, ‘Hikâyelerimiz’ oyunuyla zorluklardan zorluk beğenmiş. Canlı Zoom performansıyla dört ayrı kadına dönüşüyor, üç hikâye ve bir baladı tek başına sırtlanıyor.

Seyirciyi görmeden, hissetmeden, bilgisayar kamerasının küçücük gözüne doğru, tek başınıza bir hikâyeyi ayaklandırmak hiç kolay iş değil. Yeni tür bir performans sınavı oldu desek, yeridir. Ayşe Lebriz Berkem senelerin verdiği deneyimin de iddiasıyla olacak, zorluklardan zorluk beğenmiş: Canlı bir Zoom performansı olan ‘Hikâyelerimiz’de dört ayrı kadına dönüşüyor. Üç hikâye ve bir baladı sırayla, tek başına sırtlanıyor. Üstelik seyirciyi hazmı pek de kolay olmayan ama gerçekliğinden zerre sual olunmaz kadın yaşamlarına götürüyor. Yaşamak için, nefes alabilmek için hep direniş içinde olması gereken  kadınları anlatıyor.

Kendisi de dahil, dört kadının yazdıklarını ekrana taşıyor. Verdiği kısacık nefes aralarında, saç ve kostümünü değiştirmiş olarak sıradaki kadına dönüşüyor. Ayfer Tunç’un ‘Fehime’si, kendi kaleminden çıkan Gülfer, Duygu Asena’nın öyküsü ‘Nur ya da Yalan’ın Nur’u oluyor. Finalde Süreyya Karacabey’in yazdığı ‘Kadın Savaşı Baladı’nda öfkeyi derin bir soluğa dönüştürüyor.

Ne Fehime’nin, ne Gülfer’in ne de aşkla sarılıp sarmalanmış Nur’un yaşadıkları bize konforlu bir seyir sunacak türde anlatılar. Hikâyelerin sertliği, Lebriz’in gözleri ve sesi kadar ellerini de oyuna dahil ettiği ve bir saati aşkın süre boyunca hiç düşmeyen performansıyla birleşince etki daha da belirgin oluyor.

ETKİLEYİCİ VE YORUCU

Çocukken evlendirilip ömrü boyunca şiddet gören bir kadın, pedofili mağduru iki çocuk, ‘kadın derneklerinin bile en çok aranan konuşmacısı’ sosyalist bir adamın şiddetine maruz kalan bir diğer kadın... Yolları belki de hiç kesişmeyecek farklı yaş, kültür ve sınıflardan bu üç kadının anlattıklarını, güçlü bir oyuncunun aktarımıyla arka arkaya dinlemek etkileyici ve yorucu bir deneyim.

Finaldeki balad imdada yetişmese, “İçinden kırılgan hikâyelerin geçtiği masallarımızın bittiğini; salonlarımızın, yatak odalarımızın, kadınları anneliğe hapsettiğiniz bütün kafeslerin uçup gittiğini, eşitlik kuramadığımız bütün yolların bittiğini, ‘evetlerin’ vaktinin bittiğini” anımsatmasa bu anlatılar eksik kalırmış. Hikâyeler gerçeğe ne kadar yakın ve sertse baladın şu sözü de o kadar sert ama güçlendirici: “Korkmadıkları için ölüyor kadınlar. Ölü kadınların lanetiyle yıkılacak düzeniniz. Hiddetimiz bundan.”

Yazının Devamını Oku

Zoom oyunlarında umut var!

Yeni Perform ve Şimdi Yapım’ın ortak prodüksiyonu ‘Beyaz Kanatlar’ Zoom üzerinden canlı sahneleniyor. Oyunda bir yapay zekâ uzmanıyla bir hikâye anlatıcısının aşkını izliyoruz. Dijital tiyatroya ruh katılabileceğine dair umut veren; biçim ve içeriği, dünü ve geleceği başarıyla harmanlayan bir iş...

Kişisel olanla toplumsal olanı, derimizin tam altında hissettiğimizle ekranda yanıp söneni, geçmişle bugünü ve geleceği, çıkışsızlık hissiyle umudu, kızgınlıkla affetme ihtiyacını aynı anda, büyük iddialar olmadan anlatabilen bir oyun: ‘Beyaz Kanatlar’. Açıkçası canlı ya da kayıttan Zoom oyunu izlemeye koyulmadan önce hafiften geriliyorum. Dolu dolu bir anlatıyı, etkili bir performansı bilgisayar ekranından da olsa izlemek iyi gelen bir duygu, evet. Ama ‘dijital oyun’ diye adlandırdığımız bu türde de bir sahne/ekran rejisi arıyor gözlerimiz.

Yıl 2040, dünya aynı...

Oyunlar en baştan Zoom ya da farklı medya olanaklarını düşünerek yapılandırıldıkça ‘dijital tiyatro’ dediğimiz tür daha fazla ruh kazanabilecek belli ki. ‘Beyaz Kanatlar’ bu zorluğun üstesinden, üstte sıraladıklarımın yanı sıra içerik ve biçimi de doğal bir akışla harmanlayarak gelmiş. Burak Alıcı’nın halihazırda dijital tiyatro olarak tasarlayarak yazdığı oyunu Özgün Çoban yönetiyor. Oyun seyirciyle canlı Zoom performansı olarak buluşuyor. 2040’ta olduğumuzu sonradan anlayacağız ki bu da otomatikman bir ‘distopya’ fikrine savursa da bizi, ayaklarımızı yere basmamız da aynı hızla oluyor. 2020-2021’de yaşadığımız koşullardan pek farklı değil karşımızdaki dünya ne de olsa.

Evinden -salgından ötürü değil, kişisel gerekçeleriyle- çıkamayan 20’lerindeki Bulut ve onun bir ‘çöpçatan’ uygulaması üzerinden tanıştığı sevgilisi Rüya ile birlikteyiz.

Rüya (Berfu Aydoğan) zamanın ruhuyla dalga geçercesine ‘masal anlatıcısı’ bir kadın olarak çıkıyor Bulut’un karşısına... Bulut’un vaktiyle çekip gitmiş babası (Bulut onu sadece ekrandan görüyor), yine görüntülü aramalarla iletişim kurduğu annesi ve belki de en yakını olan, bizzat tasarladığı yapay zekâlı robot Smart diğer karakterler...

Evinden çıkmayan, tüm ihtiyaçlarını Smart’a verdiği sesli komutlarla karşılayan (bu ihtiyaçlara dilediği zaman ekranda ‘var edebildiği’ babasıyla ‘yapay’ konuşmaları dahil) bir yapay zekâ uzmanı… Ve evi kitaplarla, kalbi masallarla ve hayatla dolu bir hikâye anlatıcısı… Bu iki genç bize bir gelecek simülasyonundan sesleniyor gibi: Küçük penceresinden -o da bakarsa- sisler içindeki binalardan başka bir şey göremeyen Bulut ve arada denizi olan bir şehirde yaşadığını unutan Rüya... Oyun boyu birkaç görüşmeye yayılan ilişkilerine paralel olarak Bulut’un babasıyla ve geçmişiyle (ki bu 2020’lere tekabül ediyor) hesabına tanıklık ediyoruz.

Naif ama güçlü bir duygu

Yazının Devamını Oku

Gözünle görmediysen kulağınla dinle!

Bu beş oyun geride bıraktığımız birkaç sezonun damga vurmuş işlerinden. Sahneler kapalı, önümüz belirsiz ama kaçırdıklarınızı, bir tür arşiv işlevi de gören Podacto yapımı ses tiyatrosu oyunlarında yakalayabilirsiniz.

1. ANKARA’DA, KIŞLADA, ŞİMDİ DE SES TİYATROSUNDA!Kader Can

2019 sezonunun en iddialı işlerinden biriydi. Tek kişilik bir anlatı ve performans olarak da son senelerin en akılda kalıcılarından... Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyun, İstanbul’un bir çeper mahallesinde sıradan bir hayat süren, rap tutkunu Kader Can’la tanıştırdı bizi. Onunla askere gittik, onun gözünden kışlayı izledik, onun öfkesiyle Ayla’ya kurulduk, Ankara barlarında takıldık, çocukluk rüyaları gördük, sonra İstanbul’a, anne evine döndük. Deniz Karaoğlu’nun Kader Can olup sahneyi tek başına ele geçirdiği oyunu kaçırdıysanız Podacto yapımı olarak dinleyebilirsiniz. (tiyatrolar.tv)

2) DÖRT KADIN ARASINDA BİR TÜR DENGE OYUNU Poz

Deniz Madanoğlu’nun kıvrak kaleminden; yalan kahramanlıklardan akbaba gazeteciliğe, Batı’nın ikiyüzlülüğünden kadın-erkek ilişkilerine uzanan, hayat boyu kestiğimiz ‘poz’lara dokunan bir öykü... Ortada bir ‘kahraman gazeteci’ adam, onun şimdilerde siyasetçi olan eşi, kardeşi gibi olan asistanı, öğrencisi ve hakkında belgesel hazırlayan bir muhabir var. Dört iyi kadın oyuncunun (Selen Uçer, Gonca Vuslateri, Esra Ruşan ve Gülce Oral) sesinden, merakı canlı tutan, dört kadın arasında bir tür denge oyununa dönüşen bir iş… (Spotify ve Storytel)

3. KADRODA MERAL ÇETİNKAYA DA VAR

Yazının Devamını Oku

‘Orada ve bir arada’ olmayı çok özledik!

Tiyatrolar bir yıldır kapalı. ‘Geçen bir senede en çok neyi özledim’ diye düşündüm önce... Sonra da tiyatroyu var eden insanlara; oyuncu, yazar, yönetmen, teknisyen, tasarımcı, seyirci ve eleştirmenlere “Siz en çok neyi özlediniz?” diye sordum.

Hafta başı: Programda gözüme kestirdiğim oyunun sorumlusu telefonda “Hiç yer yok” diyor. Geç aradığım için kendime kızıp oyunun ‘dolmasına’ sevinerek bir diğerine yer bulup ‘oyun arkadaşlarıma’ duyuruyorum: “Geliyor musunuz?”

Oyun akşamı: Karnımızı doyururken masada gündem sadece tiyatro. Yeni oyunlar, provası devam edenler, bayıldığımız yeni metinler, ödül adaylıkları…

Son 15 dakika: Fuayedeyiz, oyunlarda karşılaştığımız tanışlarla ayaküstü sohbetler, son dakika çayları.

Son 5 dakika: Sahne arkası ekip telaşla koşturuyor. Gözlerim bir yandan dekorda, bir yandan da seyretmesi en az oyunun kendisi kadar zevkli olan o koşuşturmada.

Oyun: Diğer seyircilerle tepkilerim bazen kesişiyor, bazen en alakasız yerde patlayan tek kahkaha bana ait. Arada sahnedeki oyuncuyla göz göze geliyoruz, tanışıyorsak “Ooo geldin mi?” (Bazen de “Vaay yine mi geldin?”) bakışları gözlerinde. Ufacık bir gizli gülümseme konuyor dudağıma.

Prömiyer akşamıysa sahneden havaya yükselen elektrik beni bile geriyor, ‘pişmiş’ bir oyunsa oyuncuların seyirciyle flört eder hale gelmiş rahatlıklarıyla ben de gevşiyorum.  

Oyun sonu:

Yazının Devamını Oku

‘Ses’le gelen keşifler

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu ‘Tiyatrodan’ başlığı altında başlattığı podcast serisine her hafta yeni bir oyun ekliyor. Yeni bir yazar, yerli bir oyun keşfetmek için bulunmaz fırsat.

Sayıları artan, çeşitlenen podcast tiyatroları pandemi sürecinin tiyatroya verdiği ağır hasarın yanında iyileştirici etki yapan tek tük gelişmelerden biri. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun geçen aylarda başlattığı ‘Tiyatrodan’ podcast oyunları serisiyse bir taşla iki kuş vuruyor. Zira topluluğun oyuncularının ses performansıyla kulağımıza gelen oyunlar Kent Tiyatrosu ve Mitos Boyut Yayınları ortaklığında 2017’den beri düzenlenen ‘Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda dereceye giren metinler. Bu ‘taze’ metinler kitap olarak da yayımlanıyor. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun beş senedir dahil olduğu, Mitos’un bu geleneksel yarışması yerli tiyatro yazımına (tıpkı 2006’dan beri süren ‘Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’ gibi) hayli kıymetli bir katkı. Ama bu oyunların sahnelendiğini neredeyse hiç göremiyoruz (2018’in birincisi ‘Delik’, ‘Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık’ adıyla İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesine çıkmak üzere). ‘Nilüfer’in pandemi döneminde bu oyunları podcast tiyatrosu olarak projelendirmesi ve nitelikli bir ses tasarımıyla kayda girmesi bu yönüyle heyecan verici.

TENCERENİN ETRAFINDA

Bu hafta bahsetmek istediğim oyun, 2017’deki yarışmanın ikincisi, Fatma Onat’ın dupduru metni ‘İsli Yaprak Sarması’... Refika, Yaprak ve Yaprak’ın ‘Abla’sını, ‘sığındıkları’ çatının altında, koca bir sarma tenceresinin etrafında birleştirmiş hayat. Melisa İclal Yamanarda, Ayşe Gülerman ve Hande Pınar Ağaoğlu’nun seslendirdiği oyunu Adem Mülazim yönetiyor. Üç kadın ve ‘abla’nın -seslerini duymasak da varlıklarını bildiğimiz- iki çocuğu, restoranlara yaprak sarması pişirerek ayakta durmaya çalışıyor. Ama onları asıl ayakta tutan geçmişleri, derinlerdeki yaraları, korkuları, merakları ve hatta önyargıları farklı olsa da belli belirsiz birbirlerine dayanıyor olmaları... Refika’nın geldiği yer, geçmişi ve geleceği ‘belirsiz’, huzursuz. Adlı adınca, kendi dilinde söylemiyor kimseye yaşadıklarını, gördüklerini. Savaşın isi hâlâ canlı. ‘Abla’nın eski kocasının, kız kardeşi Yaprak’ta ve bugün yaşadıkları evde bıraktığı bombanın isinin izleri de geçmemiş henüz. Yine de kaybolan genç kadınların canhıraş arandığı gündüz kuşağı TV programları karşısında sarılıp pişirilen yaprak sarmasının kokusu örtüyor üstünü is kokusunun; yaşananlar kadınların sesli söylemeyip de içinden geçirdiklerinde, bir de Yaprak’ın usul usul kâğıda döktüklerinde kalıyor.

Onat’ın kalemi aşırıdan, abartıdan arınmış. Karakterleri de öyle. İçleri dolu dolu, her birinin öyküsü de -TV’deki şu aranan kadın dahil- bir şekilde bağlı birbirine ama çok zarif bir nakış ipiyle; sezdirmeden, çaktırmadan işlemiş. Resmi otoritenin sesi öğretmenin, şimdilik ‘uzaklardaki tehlike’ eski kocanın, Refika’nın memleketinde süren savaşın, Yaprak’ın kalbini kıpırdatan kitapsever genç oğlanın, çocukların sessizliğinin sesini çaktırmadan oyunun her yerine yerleştirmiş yazar. Sonuç büyük sürprizlere koşmayan, her karakterine ayrı ayrı sahip çıkılmış, hikâyelerin birbirini ezmeden diğeriyle ilişki kurabildiği ve tek çatı altında buluştuğu bir kadın anlatısı olmuş.

Oyuncuların performansı ve dış seslerle dünyasına rahatça yerleştiğimiz oyunla içinde kadınların kimseden zarar görmeden, güvenle yolculuk ettiği o balonlardan birine sığınarak vedalaşıyoruz. Belki bir gün sahnede karşılaşmak üzere.

Yazının Devamını Oku

Bizi biz yapan hikâyeler

Kadıköy Emek Tiyatrosu ‘Bellek’ temalı festival kapsamında beş kuvvetli kalemden çıkan bir kısa oyunlar serisi sunuyor. Bağımsız veya bütün olarak izlenebilecek oyunlar beş kadın üzerinden kolektif ve bireysel belleklerimize dair düşündürüyor.

Bağımsız bir tiyatro mekânı olarak geçenlerde dokuzuncu yaşını kutlayan ve tüm tiyatrolar gibi bir senedir seyircisiyle ‘uzaktan’ iletişimde kalarak pandemi koşullarına direnen Kadıköy Emek Tiyatrosu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü ‘Bellek’ başlıklı dijital festivalle kutlamaya devam ediyor. Geçen hafta boyu dijital mecralarda oyun gösterimleri, söyleşiler, konserlerle süren festival seyirciye beş kadın öyküsünden oluşan bir kısa oyunlar serisi hediye etti. Bellek teması etrafında yazılmış birbirinden hem bağımsız hem de birbirinin ardına eklenen bu beş oyun, beş yazarın elinden çıkmış.

Dibe itilenler

‘Uzakların Aynası’, ‘Onlar Burada’, ‘Kafamda Çıtırlar’, ‘Eys’, ‘Eller, Ayaklar ve Kalpler’ başlıklı oyunlarda sırasıyla Alis Çalışkan, Aslı Ceren Bozatlı, Beliz Güçbilmez, Burçak Çöllü ve Deren Çıray’ın imzaları var. Özge Erdem’in yönettiği her oyun bizi birbirinden bağımsız kadın karakterlerle buluştuyor. Her bir kadın, oyunların merkezinde duran, hafızaya etki eden bir ilacı kullanmış; şimdi ekranın karşısındaki ilaç firması temsilcisiyle (Aslı Menaz) ilacın etkilerine dair bir video görüşme yapıyorlar. Karşılarındaki mentor kadın analitik sonuçlara ulaşmak niyetiyle kadınların tek tek deneyimlerini dinlemek, topladığı verileri istatistiklere girmek üzere orada. Berfu Aydoğan, Gözde Kocaoğlu, Defne Halman, Ezgi Bakışkan ve Banu Çiçek Barutçugil’in canlandırdığı kadınlarsa ilaç vesilesiyle zihinlerinde beliriveren, geçmişten ve bugünden gelen kırıntıları birleştiriyor. Ve belleklerinden süzülenleri hikâyeleştiriyor. Bugünle dün, yaşantıyla hayal, kolayca hatırlananlar ve unutulsun diye dibe itilenler birbirinin içine geçiyor.

Her bir yazar, kadın aklına ve kalbine çok zarifçe dokunmuş, sabit bir kamera önündeki oyuncu performansları da seyircinin hikâyeden uzaklaşmasına mahal vermeyecek kadar akıcı, ikna edici. ‘Dünyanın yükünü ceplerine dolduran ne çok kadın var. Neyin ne zaman patlayacağı hiç belli değil; bir ilaca, bilemedin bir cinnete bakar’ diye geçirdim içimden izlerken. Unutturulan hakikatimizi, tarihimizi, bizi biz yapan hikâyelerimizi çağırıp yerine koymanın, parçaları kuşaklar sonra bile olsa birleştirme çabasına girmenin ne kıymetli olduğunu anımsattı oyunlar bana. Finalde kadınların durumunun bir şekilde buluşmasını ya da belki ilaç firması tarafından bir nokta konulmasını bekledim yalnızca. Bir de Defne Halman’ı izlemeyi ne çok özlemişim!

Söyleşileri not edin!

Festival kapsamında bu akşam 20.30’da Zoom üzerinden Nilipek’in canlı konseri var. Akademisyenler Fakiye Özsoysal ve Elif Candan’ın ‘Tiyatro Oyunlarımıza Feminist Eleştirel Yaklaşımlar’ başlıklı buluşması da Spotify üzerinden dinlenebilir. Füsun Erbulak, Ayşenil Şamlıoğlu ve Berfin Zenderlioğlu’yla yapılan söyleşiler de Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun YouTube kanalında.

Yazının Devamını Oku