GeriBahar ÇUHADAR Memleket gibidir apartman
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Memleket gibidir apartman

Murat Mahmutyazıcıoğlu’ndan ‘imza’ niteliğinde yepyeni bir oyun: ‘Istırap Korosu’. Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu’nun nefes nefese ritmik performansları eşliğinde, bu memleketi yankılayan bir apartmanın katlarında, 10’dan fazla karakterin hayatları arasında bir dans…

Boş sahnede sadece iki metal kutu var ve bu bile oyunu beklerken beni heyecanlandırmaya yetiyor. ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’den beri anlatı tiyatrosu türünde özgün dilini yaratan; hikâye, oyuncu performansı, sahne tasarımı ve rejide çizdiği hattı derinleştirerek ilerleyen bir ismin son işindeyim. Kimin yazıp yönettiğini bilmeden okusam/izlesem de yazarını şıp diye tahmin edeceğim bir oyun bu. Murat Mahmutyazıcıoğlu imzalı, son BAM İstanbul yapımı ‘Istırap Korosu’ndayım.

İKİ OYUNCULU AMA ÇOKSESLİ

Prof. Dr. Ayşegül Yüksel ‘Uzun Yolda Bir Mola’ adlı kitabında tiyatromuzun eski dönemlerinde pek üstüne gidilmeyen konuların bir süredir ele alındığını ancak biçim ve içerik açısından güçlü bir ‘alternatif’ sunulamadığını söyler. 2000’lerden beridir süregelen bir arayışın içinde olan bir tiyatro atmosferi, bahsedilen. Üretimlerini başından beri takip ettiğim bir grup tiyatro insanı bu atmosfer içinde üretiyor, aramaya devam ediyor. Murat Mahmutyazıcıoğlu işte bu atmosfere imzasını belirgin şekilde atan isimlerden biri.

Yazarın farklı oyunlarında karşımıza çıkan; İstanbul ve şehirli insan (ama şehrin farklı kuytularından profiller) odaklı hikâyeleri, birbiriyle masa altından çaktırmadan el ele tutuşan gizli sevgililer gibi. Boş sahneye yerleştirdiği bir-iki kutu ya da birkaç sandalye, bizi yükseltecek, kalbimizi sıkıştıracak, içimize ya da dışımıza doğru ağlatacak; geçmişte, bugünde, gerçeklerde ya da hayallerde dolaştıracak bir dünyanın temellerini atıyor her seferinde. Gücünü metinden ve oyuncu performansından alan her bir oyunu, seyircisini ritmik bir hareket ve ses akışına dahil ediyor. Günlük koşturmacada es geçtiğimiz bildik hikâyelerle, öylesine insanlarla sarmalıyor.

‘Istırap Korosu’ da söz konusu oyunlardan biri. Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği, Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu’nun nefes nefese performanslar sunduğu, iki oyunculu ama çoksesli bir oyun. İstanbul, Maltepe’de bir aile apartmanındayız. Türkmen ile Karaoğlu, kutularla temaslarını hiç kesmeden -ama elbette sürekli hareket halinde olarak- bu apartmanı kanlı canlı bir organizma olarak ayağa kaldırıyor.

Necibe, Ali, Kemal, Canan, Mehmet, Songül, Kaan, Fatih, Zeynep, Kerem, Mücella, köpek, hoca ve hatta apartman dışından Emre, Buse ve Gökhan’ı tek tek ve iç içe geçirerek canlandırıyorlar. Her bir daireden İstanbul’a karışan haykırışlar, inlemeler, sinir krizleri, çarpan kapılar, titreyen yürekler, çekilen dumanlar, tepişen çocuklar, kimi zaman gizli gizli çekilen, kimi kez bangır bangır ilan edilen ‘ıstıraplar’... Elbette BAM İstanbul oyunlarının değişmez sesi olan ‘bam’lar eşliğinde…

Her birinin farklı işlerinden aldığım referansla, özellikle ‘anlatıcı oyuncu’ olarak limitlerinin yüksek olduğunu bildiğim iki oyuncu, bu soluksuz akan ses/hareket/ritim koreografisinde sınırlarını belirgin şekilde zorlamış. Bir apartmanın farklı katlarında, dip dibe ama fersah fersah uzak yaşamlar ve hayaller süren karakterler arasında hızla akan metni takip ederken oyuncuların ses ve bedenleri, mimikleri de aynı hızla değişiyor. Elleriyle, parmaklarıyla, ayaklarıyla çıkardıkları vuruş sesleriyle oyuna müzikal bir ölçü katıyorlar (Gizem Bilgen’i hareket tasarımından dolayı tebrik etmeli). Yazarın oyunlarının değişmez bölümlerinden ‘rüya sahnesi’yle bu oyuna ayrı bir seda katan ‘hoca’ kısmı enerjiyi iyice yükselten anlar.

Mahmutyazıcıoğlu’nun iki unutulmaz işi ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ ile ‘Kader Can’a aşina olanların bazı karakterlerle başka türlü bir yakınlık kuracağına şüphe yok. Bunu, yukarıda bahsetmeye çalıştığım güçlü ‘imza ve dil’ duygusuyla, çok olumlu bir yerden okuyorum. Kader Can’ın arayışının bir benzerini Kerem’de görmek, Canan’ı -ve hımbıl kocası Mehmet’i izlerken- Başak’la kocasını anımsamak, Zeynep’te bir tutam Melis, Mücella’nın ‘deli yaşlı kadın’ hallerinde Ayfer’i görür gibi olmak bana tekrar hissi değil, yazarın bu şehrin insanlarının kalbine giden yolu derinleştirdiği duygusu veriyor.

Oyun demlendikçe seyircinin ‘koro’nun farklı karakterlerini ayrıştırması, hikâyeye dahil olması da kolaylaşacaktır (İkinci gösterimine gittiğim oyunu, ‘Metni evvelden bilmeseydim kafam azıcık karışır mıydı’ sorusuyla izledim). İki oyuncunun zamanla hem farklı karakterler olarak ama hem de tek bir bedenmişçesine apartmanın kendisine dönüşeceklerine -iki oyuncuya da duyduğum güvenle- şüphem yok.

Bizzat bu memleketi yansıtan bu ‘nezih’ apartmanla tanışmayı geciktirmeyin. Sonra siz de dilerseniz hepimize hep söylendiği gibi... “Örtün kapıyı, kapayın pencerenizi, oturun aşağı!”

X

İki insanın bir ömür beraber yaşamasının bir yolu var mı?

Versus Tiyatro&Zorlu PSM yapımı ‘Evlilikten Sahneler’, ilk bakışta kusursuz denebilecek bir evliliğin dehlizlerinde dolaştırıyor seyirciyi. Bergman’ın aynı adlı mini TV dizisinden uyarlanan oyun, yer yer ağır aksa da evlilik üzerine başarılı bir tartışma zemini açıyor…

Evliliğin insan doğasına uygun olup olmadığı dipsiz bir tartışma ve belli ki dünya döndükçe bunu deşmeye devam edeceğiz. Heteroseksüel evlilikleri ele alan sayısız eser üretildi, üretiliyor. İsveçli oyun yazarı ve sinemacı Ingmar Bergman’ın 1973 tarihli mini dizisi ‘Scenes from a Marriage’ da Marienne ile Johan üzerinden bu kurumu mercek altına alan kült işlerden. Yönetmen Kayhan Berkin de -Ece Dizdar’ın çevirisiyle-, Bergman’ın yapıtını beş episoddan oluşan bir oyuna (dizi altı bölümden oluşuyordu) dönüştürerek başlıktaki zamansız sorunun peşine düşüyor.

Versus Tiyatro ve Zorlu PSM yapımı olan oyun, ilk bakışta kusursuz denebilecek bir evliliğin dehlizlerinde dolaştırıyor seyirciyi. Güzel, başarılı, düzenli avukat Marienne ile anlayışlı, sakin, hoş bir adam olan akademisyen Johan’ın 10 yılı devirmiş, iki çocuklu evliliklerinin ‘gerçek yüzünü’, çiftle eş zamanlı olarak fark ediyoruz. İlk sahnede bu mükemmel çifti, sürekli şiddetli çatışma halinde olan bir başka çiftle birlikte izliyoruz. Bu tezatlık fotoğrafının ardından açılan her yeni bölümde, Marienne ile Johan’ın sıkıcı derecedeki kusursuz ilişkisini ve her birinin karakterini daha iyi tanımaya başlıyoruz.

Ece Dizdar, Öner Erkan, Pınar Göktaş ve Kayhan Berkin karakterlerine birebir oturan oyunculuklar sunuyor. Dizdar ile Erkan, Marienne ile Johan dışında birileri olduklarını düşündürmeyecek kadar doğal oynuyor. Dizdar’ın müvekkili olarak karşılaştığımız ve evliliğe dair fikirleriyle oyunun mizah dozunu bir anda yükselten Naz Buhşem de keza öyle.

Ekip, oyunu bir tür evlilik laboratuvarı olarak ele almış. İçine yalanlar, mış gibi yapmalar, ihanet, bencillik, aşırı fedakârlık, kontrol manyaklığı, pişmanlık, şiddet, kıskançlık gibi çok çeşitli duygu ve eylem durumunu sığdıran sahnedeki evlilik, evlilik deneyimini yaşamış herkese tanıdık gelecektir. Lakin Marienne’in, Johan’ın karşısındaki pasifliğinden, Johan ne derse desin ondan bir türlü kopamamasından oyun boyu rahatsız olduğumu, nihayet finale doğru kadının kendini fark edip özgürleştiğini gördüğümde rahat bir nefes alabildiğimi söylemeliyim. Oyunun evlilik tartışması dışında beni en çok etkileyen ifadesiyse, Johan’ın ‘duygu farkındalığı’ üzerine yaptığı müthiş konuşma oldu. Çocukluğumuzdan beri zihnimiz bir sürü bilgiyle doldurulurken ruhumuza dair ne yazık ki tek bir kelime öğrenmiyoruz gerçekten de.

Dekorun verdiği sterillik duygusu, çiftin iç bayıcı ilişkisiyle örtüşüyor. Sahne değişimlerinde beyazlar içindeki asistanların dekorları yerleştirmesini seyrediyoruz. Niyetlenen “Bakın, bir tür inceleme yapıyoruz burada, her şey karşınızda gerçekleşiyor” gibi bir şey olsa da, akışı epey ağırlaştırmış bu tercih. Öte yandan Marienne ile Johan’ın çarpıcı diyaloglarla geçen sahnelerinin bir kısmı da bir noktadan sonra kendini tekrar eden bir sahne üstü hareket düzenine hapsoluyor. Çift yatak odasına geçip pijamalarını, sabah da kıyafetlerini giyip giyip çıkardıkça… Gerçekçi sahneleme tercihine rağmen göz yorucu tekrarlar... Neyse ki oyunun ritmi son episoda doğru belirgin bir yükselişe geçiyor.

Oyunun vaktinin yarısından çoğunu Marianne’in dönüşümü için sabırsızlanarak, yer yer sinirlenerek geçirdiysem de evlilik üzerine ince ince düşünülerek hazırlanmış bir oyun ‘Evlilikten Sahneler’. Başlıktaki sorunun yanıtını da çaktırmadan veriyor…


Yazının Devamını Oku

Nora kız kardeşleriyle yürüyor

Sırtına mücadelenin tarihini almış, detaylarında kadın bakış açısını gözeten işler görmek insana iyi geliyor. Nilüfer Kent Tiyatrosu’nun ‘Nora’sı öyküyü üç farklı zamana yayarak kadınlar değişse de dünyanın yeterince hızlı değişmediğini ve feminizmin zamansız bir kız kardeşlik yürüyüşü olduğunu anımsatıyor.

Norveçli Henrik Ibsen’in 142 yıl önce yazdığı kült oyun ‘Nora: Bir Bebek Evi’nin üç çocuk annesi karakteri Nora, kendisine senelerce ‘oyuncak bebek’ muamelesi yapan kocasını finalde çarpıcı bir konuşma eşliğinde terk eder. ‘Kendini bulmak üzere’ çıktığı geri dönüşü olmayan bu yolculuk için üç çocuğunu da geride bırakarak devrimci bir eyleme imza atar. Türkiye’de ve dünyada sayısı artan ‘Nora’ yorumları zincirine bir halkayı da Nilüfer Kent Tiyatrosu ekledi. Feminist İskoç yazar Stef Smith’in kaleme aldığı ‘Nora’, yönetmen Ebru Nihan Celkan’ın yorumuyla sahneleniyor.

1918’DEN GÜNÜMÜZE

Ibsen metni kendi akışında sürerken Smith’in metninde Nora’yı hem 1918’de, hem 1968’de hem de günümüzde takip ediyoruz. Smith bu tarihleri kadınların (Britanya’da) oy hakkı kazandığı yıl, doğum kontrol haklarının hayata geçmeye başladığı yıl ve #MeToo hareketi gibi güncel mücadeleleri gözeterek seçmiş.

Celkan’ın meydan sahneye yerleştirdiği oyun alanının merkezinde Nora’nın evi var. Hikâye bu ‘çerçeve’ evin içinde ve etrafında akıyor. Yönetmen, Nora’nın üç ayrı dönemini, söz konusu yılların kıyafetleriyle (mor aksesuarlar atlanmamış) üç ayrı oyuncuya teslim etmiş. Zeynep Ç. Küreş, Pınar H. Ağaoğlu ve Melisa İ. Yamanarda’nın karşısındaki erkek karakterlerse her dönemde aynı oyunculara teslim. Klasik metnin durağan denebilecek öykü akışına tezat olarak Tan Temel’in koreografideki imzasıyla döngüsel hareket halindeki rejiye, başarılı oyunculuklar yerleşmiş.

Nora’nın kocası ve toplumsal düzen tarafından edilgen, silik kılınması gerçeğinin, dünya değişse, kadınların elde ettiği haklar artsa da aynı kaldığını net şekilde ortaya koymuş oyun.

KAFA KARIŞIKLIĞI YARATABİLİR

Kafama takılan tek kılçık, klasik metni bilmeyen bir seyircinin 1968 ve 2018’deki sahneleri izlerken, Nora’nın içinde bulunduğu çıkmaza dair kafa karışıklığı yaşayabileceği... Zira orijinal metinde Nora’nın yaşadığı sıkıntıya sebep olan hukuki durum (19’uncu yüzyılda kadınların imza haklarının kısıtlı olması) öykünün taşındığı diğer seneler için geçerli değil. Öte yandan oyun, hareketli rejisine rağmen bir parça kısalmaya ihtiyaç duyuyor.

Oyun, Nora’nın öyküsünü farklı zamanlara yayarak, kadınlar değişse de dünyanın yeterince hızlı değişmediğini ve feminizmin de zamansız bir kız kardeşlik yürüyüşü olduğunu net bir anlatımla sunuyor. Sırtına mücadelenin tarihini almış, detaylarında kadın bakış açısını gözeten işler görmek insana çok iyi geliyor.

Yazının Devamını Oku

Şahika Tekand’ın performatif manifestosu: Aşınma

Şahika Tekand’ın 34’üncü senesini dolduran topluluğu Studio Oyuncuları’nın son oyunu ‘Aşınma’, insanın varoluş mücadelesine selam yollayan, baskıcı dünya düzenineyse ‘nanik yapan’ bir iş.

İnsan, aldığı ilk nefesten itibaren başlıyor ‘aşınma’ya. İlk nefesle beraber, sonuncuya kadar alacağı tüm nefeslerden geriye saymaya başlıyor. Evet, insanın en büyük trajedisi bu. Dahası, biteceğini bile bile devam ettiğimiz hayatta, bir çerçevenin içinde tutulmaya mahkûm ediliyoruz. Doğumdan ölüme dek içinde kalmamızın beklendiği o çerçevenin içinde bırakalım özgür kalmayı tam olarak kim olduğunu bulabilmek bile imkânsız.

Şahika Tekand’ın 34’üncü senesini dolduran topluluğu Studio Oyuncuları’nın son oyunu ‘Aşınma’; insanın varoluş mücadelesine selam yollayan, baskıcı dünya düzenineyse biraz sinir bozucu bir biçimde de olsa ‘nanik yapan’ bir iş. ‘Sinir bozucu’ çünkü seyirci, komutlarla hareket etmeye mahkûm edilmiş kişinin yaşadığı baskıyı iliklerine kadar hissediyor. ‘Nanik’ yapıyor çünkü oyun her anıyla, insanı zapt eden o görünmez ele, -farkında olarak ya da olmayarak beslediğimiz- tüm baskıcı sistemlere, “Sensin gördüm, ebe!” diyor.

SADE AMA GÜÇLÜ

‘Aşınma’ Şahika Tekand’ın kaleminden çıkan, Yiğit Özşener’in kendisiyle beraber seyirciyi de başka türlü bir nefes ritmine dahil ettiği, ışık masası oyuncularının (Nilgün Kurtar, Verda Habif, Altay İcimsoy ve Gözde Kesgin) titiz performansıyla bütünlenen bir tür performatif manifesto... Sade ama güçlü bir ifadeye sahip, rejiyle birlikte ritmik bir dalgalanma halinde olan bir metin. Ses, ışık ve müzikle çizilen bir akış halindeki reji. Ve oyuncunun, sınırları zorlayan performansı. Ortaya çıkan benzersiz bir sahne aksiyonu. 

Esat Tekand’ın tasarladığı sahnede, çubuklarla çerçevelenmiş bir tür kabinin içinde tek bir oyuncu var karşımızda. Yiğit Özşener bize bir şeylerden bahsetmek üzere orada. Arkadaki bir dizi LED ışık panosuysa oyuncu ağzını neredeyse her açtığında yeni bir komutla müdahale edecek: Ya sözünü kesecek, ya elini, kolunu, ayağını belli bir şekilde hareket ettirmesi yönünde talimatlar verecek. Lakin seyircinin karşısında konumlanan ışık panoları, oyuncunun görüş alanının dışında... Oyuncu uymak zorunda olduğu komutları, ışık panolarından değil, eşzamanlı olarak gelen ses sinyallerinden alacak. Tıpkı çocukluktan itibaren aldığımız ve bire bir görmediğimiz halde uymamız gerektiğini bildiğimiz komutlar gibi...

Aile de dahil olmak üzere tüm başat ‘otorite’ kaynaklarına söyleyecek sözü var metnin, son derece politik... Tekand ekolü diyebileceğimiz ‘performatif sahneleme ve oyunculuk yöntemini’ her ilkesiyle uygulayan bir oyun.

Özşener, oyundaki halini “Seksek oynamak gibi” diye tarif ediyor. Hem yazar&yönetmeninin hem de oyuncusunun vurguladığı üzere, seyirciyi aktif bir zihinsel süreçle içine dahil eden bir oyun bu. Özşener’in zorlu sekseğini gözümü kırpmadan takip ettim. ‘Kuralları’ çözdükten sonra oyun metniyle komutlar arasındaki ilişkiye yoğunlaştım. Bir süre sonraysa komutları da bırakıp sadece metne odaklanmaya çalıştım.

TEK BAŞINA SIRTLIYOR

Yazının Devamını Oku

Olmadık diyarlara yolculuk

Klasiklere taze yorumlar, Avrupa’dan çağdaş oyunlar, tiyatronun olanaklarıyla yaratılan ‘başka türlü’ bir stand up gösterisi... Yeni yılda tiyatro insanlarının peşine takılın, sizi olmadık diyarlara sürükleyecekler.

CEM ZEYNEL KILIÇ SAHNEDE

Maçın Adamı / İstanbul Devlet Tiyatrosu: Erkeklik, vatan sevgisi, göçmenlik, aile gibi meselelere baba-oğul ilişkisi üzerinden bakan oyun, Clint Dyer & Roy Williams imzalı. Yönetmen koltuğunda Kayhan Berkin, sahnede Cem Zeynel Kılıç olacak. Prömiyer 6 Ocak’ta Garibaldi Sahnesi’nde. 

BİR KARA MİZAH, BİR KLASİK

Öldün Duydun mu? / Kutlama / İstanbul Şehir Tiyatrosu: ‘Öldün Duydun mu?’ Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde 12 Ocak’ta prömiyer yapacak. Bu kara mizah Yiğit Sertdemir’in imzasını taşıyor. Harold Pinter klasiği ‘Kutlama’ 19 Ocak’ta Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde...

FARKLI BİR UYARLAMA

Biraz Eksik Yaz Gecesi, Biraz Fazla Rüyası Kumbaracı50: Shakespeare’in uçuş uçuş komedisi ‘Yaz Gecesi Rüyası’na bir Kumbaracı50 uyarlaması. İsmail Sağır’ın yönetiminde 28 Ocak’ta prömiyer yapacak. 

ÖZLEM DALTABAN YÖNETİYOR

İçimdeki Bal Porsuğu / DOT: 

Yazının Devamını Oku

Zayıf başladı, sonra açıldı

Tiyatrolar için bir tür geçiş dönemi olan 2021’de çok sayıda yeni oyun seyirciyle buluştu. Sezon zayıf başladı ama sene sonunda çarpıcı yapımlar arttı.

‘AŞINMA’, STUDIO OYUNCULARI

Aralık başı prömiyer yaptı. Adeta 2021’i uğurlama sürprizi... Şahika Tekand performatif sahneleme dilini kullanarak etrafımızı saran sistem(ler)i ve baskıyı seyircinin tüm hücrelerinde hissetmesini sağlıyor. Yiğit Özşener’in nefes kesen performansı, Tekand’ın manifesto ruhuna sahip metniyle birleşiyor.

‘ISTIRAP KOROSU’, BAM İSTANBUL

Bizim memleket bir apartman olsa iki oyuncu tarafından canlandırılan bu ‘nezih’ apartmana fena halde benzerdi. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyunun böyle bir iddiası yok belki ama Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu’nun 10’dan fazla karakteri aktardığı hikâye tamamlandığında bu hisse kapılmamak mümkün değil.

‘TOZ’, ID İLETİŞİM YAPIM

Zerrin Tekindor gibi yetkin, göz alıcı bir oyuncuyu seyirciyle baş başa bırakması bile yılın en dikkat çekici işi olmasına yeterdi. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun metni 10’a yakın karakteri tek başına sırtlanan Tekindor’un seyirciyi kalbinden yakalayan yorumuyla birleşince ortaya yılın en akılda kalıcı işlerinden çıkmış.

Yazının Devamını Oku

Yok sayılan kuşağa ses veren bir oyun

İpek 16 yaşında. Hayatının orta yerine bir meteor düşüyor. Bununla baş etmeli. ‘An-Sı-Zın’da size tuhaf ve sıradan, eğlenceli ve düz öyküsünü anlatacak.

Bir şekilde herkesin dilinde olan ama pek çok açıdan arada kaynayan bir dönem ergenlik/ilkgençlik çağı. Çocukluktan çıkmış ama yetişkinliğe henüz uzun yolu var, kendine ve dışarıya çok aşina ama bir o kadar da yabancı. Dünyadaki herkesin ona söyleyecek bir dolu lafı var ama onu gerçekten duymak isteyen var mı?O kendi sesini, duygusunu ne kadar duyabiliyor ki? İnsan ömrünün belki de en sancılı dönemi. Tiyatro BeReZe, tiyatro alanında da -çekinmeden söyleyebiliriz- yok sayılan bir kuşağa ses veren bir oyun yaptı pandemiden hemen önce: ‘An-Sı-Zın’. Sadece bir gençlik oyunu değil; bilakis, yetişkinlerin izlemesini öneririm ama seyrin hakkını en çok oyun karakteri İpek’le akran olanların vereceğine de şüphem yok.

“Oyuncunun sahnede yaşı olmaz” dedirten bir beden ve dil esnekliği sergileyen Elif Temuçin’in yazdığı ve 16 yaşındaki İpek’i canlandırdığı ‘An-Sı-Zın’ için İpek’in odasında -daha doğrusu- onun iç ve dış dünyasındayız. Hikâyenin bir parçasıysa Umut’a teslim. Umut rolündeki Kerem Elverdi hem İpek’in çıkışsızlık anlarında imdada yetişiyor hem de gitarıyla hikâyeye ses veriyor. İpek’in hayallerinden zorunlu akraba ziyaretlerine, kardeşiyle ilişkisinden hoşlandığı çocuğa ya da farklı kesimlerden arkadaşlarıyla yaşadıklarına uzanan bir dizi başlığın altında tamamlanıyor hikâye. İpek’in, hayatının orta yerine meteor düşüren bir olayla baş etme, kendisini uzay boşluğunda salınırken bulup da ayaklarını yeniden yere güvenle basışına kadar geçen süreye tanık oluyoruz.

Temuçin’in dinamik oyunculuğu, Erkan Uyanıksoy’un bir gencin yaşam alanını ilham verici detaylarla, hikâyenin başlıkları arasına kurulan yaratıcı geçişlerle betimleyen rejisi ve oyunun dramaturgu Firuze Engin’in bir gencin kalbine giden yolda, onu anlamaya çalışarak attığı adımların ürünü ‘An-Sı-Zın’. Eğlenceli, naifçe isyankâr, hüzünlü bir öykü, capcanlı bir oyun. En etkili yanıysa seyircisini gencecik karakterinin dünyasına yaklaştırmayı, dünyaya onun gözünden baktırmayı başarmasında.

Finalde bir de sürpriz var; farklı hayatlardan gençlerle karşılaşmaya hazır olun.

Yazının Devamını Oku

Bir hikâyenin seslerini izlemek

Yeni nesil ses tiyatrosu olarak hayatımıza giren Podacto bu kez Podacto Studio projesiyle oyunlardaki seslerin; bardaktan bisiklet tekerine gündelik objelerle anlık olarak üretildiği bir tasarımla karşımızda. Ses performansçılarından gözlerinizi alamayacaksınız.

Oyuncuların alanı, led ışıklı çerçevenin içi, kırmızı halının üstü. ‘Sahneyi’ saran masalarsa ‘ses performansçılarının’ oyun alanı. Göz hizamızda birbirine eşlik eden iki farklı türde performans sürüyor. Sahnede iki ayrı ses kaynağı var: Oyuncunun metni yorumlayan sesi ve hikâyenin insan eliyle, objeler yardımında tasarlanan sesleri.

Podacto 2020 Eylül’ünde, yeni nesil ses tiyatrosu olarak çıkmıştı karşımıza. 100’den fazla yerli, yabancı, yeni ve klasik oyun metnini, 30’dan fazla oyuncuyla, podcast formatında sunmuştu. Bu kez dijital platform BluTV üzerinden ‘Podacto Studio’ ile seyirciye yepyeni bir oyun izleme biçimi öneriyorlar.

YENİLİKÇİ BİR FİKİR

İlk sezonunda sekiz oyuna yer veren Podacto Studio güncel tiyatro sahnesinden takipte olduğumuz yazar ve oyuncuları buluşturmuş. En fazla 15 dakika uzunluğundaki dumanı üstünde oyunlar Ahmet Sami Özbudak, Aslı Ceren Bozatlı, Balca Yücesoy, Derem Çıray, Murat Mahmutyazıcıoğlu ve Sami Berat Marçalı’nın kaleminden çıkmış. Sahnedeki isimler de tanıdık: Alican Yücesoy, Aslı İnandık, Ceren Moray, Damla Sönmez, Emir Çubukçu, Serkan Keskin, Sezin Akbaşoğulları, Tülin Özen, Ushan Çakır ve Yağız Can Konyalı. Lakin Podacto Studio; işleriyle merak uyandıran yazar ve oyuncuları buluşturmanın ötesinde, yenilikçi bir fikrin ürünü olmasıyla dikkat çekiyor. Pandemi boyunca tiyatronun (doğrusu, hikâye anlatmanın) olanaklarının ne kadar genişleyebileceğini, biraz da mecburiyetten anımsamıştık. Bu çalışmayla da oyunun, gözümüzün önünde, basit malzemelerle üretilen ‘ses’ini görmeye çağrılıyız.

Podacto Studio serisinde Serkan Keskin (üstte), Alican Yücesoy, Aslı İnandık, Ceren Moray, Damla Sönmez, Emir Çubukçu, Sezin Akbaşoğulları, Tülin Özen, Ushan Çakır ve Yağız Can Konyalı izlenebilir.

Projenin performans yönetimi; performans ve dans sanatçısı, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’ndaki yaratıcı işlerini uzun yıllardır takipte olduğumuz Mihran Tomasyan’a ait. Oyunlar esnasında hikâyelerin efektlerini, seslerini yaratan ekipte de Tomasyan, Melih Kıraç ve Selim Cizdan’ı izliyoruz. Ellerindeki malzemeler; bisiklet tekeri, bardak, su dolu bir tank, lavabo pompası, boru, röntgen filmi, taş ya da sadece kendi elleri kolları... Bazen de tüm bir oyunun seslerini sadece birkaç farklı kalem ve kâğıtla yaratıyorlar. Bir evden rahatlıkla toplanabilecek bu gündelik objelerle, bir hikâyeyi var edecek seslerin nasıl o anda, orada, insan eliyle üretilebileceğini gösteriyorlar. Bunlar bazen oyuncunun çevresindeki dış sesler, bazen de kafasının içindeki sesler olarak çıkıyor karşımıza. Ferit Katipoğlu’nun yönetmenliğindeki çekimlerse, stüdyoyu farklı açılardan izleme fırsatı sunuyor.

Podacto Studio sadece yeni bir tür dijital oyun izleme deneyimi olduğu ve sesin yaratım sürecini performatif bir dille sergilediği için değil; tiyatroyu var eden unsurlara (sese, ışığa, aksesuarlara, dekora) daha dikkatli bir gözle bakmayı anımsattığı için de kıymetli. İzlerken muhtemelen siz de benim gibi hikâyeden çok seslere, oyuncudan çok ses performansçısına dikkat kesileceksiniz, ki olan biteni aynı anda farklı açılardan izleme şansı veren bir kurgu yapılmış zaten. Belki sonrasında bu kez de oyunları daha dikkatle dinlemek/izlemek için başa döneceksiniz. Bu yeni hibrit türün güzelliği tam da burada.

Yazının Devamını Oku

Bir Türkiye çorbası

Ceren Ercan ‘Beni Sakın Yumruklardan’da şimdilerin Türkiye’sine bakıyor, birbirimizi anlamak için çaba sarf etmeme halimizi hatırlatıyor. Yiğit Sertdemir ile Ecem Uzun’un performanslarıysa çok dinamik...

Türkiye’de en şaşırmamız gereken hadiselere bile uzun süredir “A, öyle mi olmuş, olabilir...” reflekssizliğiyle bakıyoruz. Ceren Ercan’ın yeni oyunu, Yelda Baskın yönetimindeki ‘Beni Sakın Yumruklardan’, aşırı tepkilerimiz ve tepkisizliklerimiz üzerine... Ercan, yerli tiyatro sahnemizde, özgün politik dilini çok sağlam bir yerden kuruyor. 2010’lara denk gelen ‘Seni Seviyorum Türkiye’ ile ‘Berlin Zamanı’nda etkileyici birer Türkiye okuması yapmıştı. ‘Beni Sakın Yumruklardan’da şimdilerin Türkiye’sine bakıyor.

Bir açık mikrofon gecesinde şanslarını deneyen iki amatör mizahçıyı, orta yaşlı Egemen ile genç kadın Hilal’i izliyoruz önce. Egemen’in ailesinin öyküsünden alıp kurguladığı ‘halk’ tanımları ve eski eşinin cinsiyet kimliğine dair şakalarından sonra Hilal’in yine ailesi üzerinden anlattığı, güncel milliyetçi kodlarımıza dair şakalarını dinliyoruz. İki yalnız insan kendilerini sıradan görünen bir çorbacıda buluyorlar. ‘Yerli ve milli’ bir mekân: ‘Osmanlı Çorbacısı’... Duvarlarından bereket duasından Atatürk portresine, Demet Akalın’lı fotoğraftan Osmanlı parasına uzanan ‘beş benzemez’in taştığı bir lokanta... Küçük bir ‘Türkiye çorbası’nda hapsoluyoruz adeta. ‘Usta’nın ölmesiyle içerideki tuhaflık iyice absürt bir hal alıyor. Taziye gibi başlayan toplaşma, toplumun birbirinden hesap sormaya hazır parçalarının yığılmasıyla ürkütücü bir atmosfere dönüşüyor. Üstüne Egemen ile Hilal’in şakalarından dolayı sosyal medya lincine uğraması ekleniyor. 

‘Beni Sakın Yumruklardan’, bugün ve burada olan büyük bir şeyin anımsatması: Birbirimizi dinlememe, anlamak için çaba sarf etmeme halimizi hatırlatıyor. “Birbirimizden değil aslında temsil ettiğimiz şeylerden korkuyoruz” diyor. Yelda Baskın iki mikrofonla açtığı sahneyi, olayların akışı gibi karmaşıklaşan bir tasarımla dönüştürüp hareketli kılıyor.

MİZAH VE ÖFKE...

Metnin müthiş bir mizahı var, kolayca sezilen bir öfkesi de... Yiğit Sertdemir ile Ecem Uzun performanslarıyla çok dinamik, oyunu sürekli yukarıda tutuyorlar. Yine de akışta ara ara meseleler ve sahne geçişleri arasında kopukluklar, hatta durma anları hissediliyor. (Bunun zamanla yok olacağını tahmin ediyorum.) Lince sebep olan -özellikle Egemen’de- öykülerin, gerçek dünyadaki sosyal medya linçlerine kıyasla zayıf kaldığını ve bazı ifadelerin -‘coming out, cinsel beyan’ gibi- genel seyirciye yabancı gelebileceğine dair şüphelerimi de not etmeliyim.

Kentsel dönüşüm şehvetinden toplumun kutsallarına pek çok meseleyi içine alıyor oyun. İki mizahçının mahsur kaldığı o lokantada, o gece aslında bir ‘Türkiye çorbası’ pişiyor. Tadı maalesef hepimize tanıdık...

Yazının Devamını Oku

Kalbinizi bir saatliğine Zerrin Tekindor’a bırakın

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı, Hira Tekindor’un yönettiği ‘Toz’, içinden bir şehrin, bir ailenin, bir ülkenin yakın tarihinin akıp geçtiği tek kişilik bir kadın öyküsü. Zerrin Tekindor gibi yetkin bir oyuncuyu sahnede tek başına izleme şansı veren oyunda yalnız bir kadından koca bir hayat çıkıp seriliyor önümüze. Handan’ın iç yolculuğu kalbinizi alıp havalandıracak türden... Bu oyunu es geçmeyin, ruhunuza iyi gelecek.

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kaleminden, Hira Tekindor’un gözünden ve Zerrin Tekindor’un sesinden, bedeninden çıkan ‘Toz’, dört başı mamur bir kadın hikâyesi... İçinden Türkiye’nin yakın tarihinden, dönüşen İstanbul’dan, bir aileden anlar geçiyor.

Zerrin Tekindor; stilettoları, şık ceket-pantolon takımıyla sahneye çıkıp sandalyesine yerleştiğinde üst sınıftan bir kadınla tanışacağımızı anlıyoruz. Ama kılığına tezat bir tedirginlik giymiş üstüne; tepesindeki bulutla, uzaktan duyduğu bir ezgiyle baş başa kalmış, yalnız bir kadın o. Birden küçük bir kıza dönüşüyor. 1960’ların İstanbul’una ışınlanıyoruz. Çocuk Handan ve güzel annesi Feri’yle tanışıyoruz. Ardından sert, pimpirikli koca, disiplinli baba, avukat Vedat Özkan’la... Bu yalnız kadının içinden koca bir hayat çıkıp seriliyor önümüze. Yazarın oyunlarına aşina olanların şaşırmayacağı şekilde, bir ömür kuruluyor.

Konforlu dairesinden bir hışımla çıkan Handan’ın durma ve hatırlama anındayız. Metronun içinde karşılaştığımız Handan, kendi hayatına yolculuk yapıyor aslında. Yanında yol arkadaşı, ona hiç benzemeyen Leyla...

Kafasının içinde annesi, babaannesi, babası, onu büyüten halası, kocası Sinan, kızı Eda... Sonra Göztepe’nin henüz çiçek koktuğu çocukluğu, özgürlüğün tadına ilk baktığı Beyoğlu, aşk günlerine denk gelen darbe, annesinin içinde hapsolduğu evlilik ve bambaşka koşullarla da olsa annesinin kadınlık deneyimini tekrar eden kendi kadınlık zamanı... Evlerin içinden tüm hayata sirayet eden bir şiddet, bir yalnızlık öyküsü ‘Toz’. Koşullar değişse bile kadınların hayatına çökmekten vazgeçmeyen eril şiddetin öyküsü. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun müthiş naif bir dille ördüğü, çok güçlü bir tiyatro metni...

AYAĞIMIZI YERDEN KESEN AN

Zerrin Tekindor’un Handan’ın çocukluk-gençlik-şimdiki zamanlarını, annesinin gençlik ve yaşlılık dönemini, babasını, halasını, kocasını bir başına sırtlandığı oyundaki rol arkadaşları; hikâye geçişlerine etkili bir tasarımla rehberlik eden ışık ve ses efektleri. Hira Tekindor’un oyuncuyu yerinden kaldırmadan kurduğu reji son derece isabetli. Yine de göz, farklı karakterler arasında daha belirgin beden değişimleri arıyor.

Zerrin Tekindor gibi yetkin bir oyuncuyu sahnede tek başına izleme fırsatı verdiği için, büyük merakla beklediğim bir oyundu ‘Toz’. Belki de bu beklentim, Tekindor’un bazı karakterlerin sesini, tonunu, ‘oyun’unu tam oturtamadığı hissinde tuttu beni. Leyla, hala, baba ve Handan’ın bugünü, oyuncunun sesinde ve bedeninde çok net şekilde yerini bulmuş. Anne, Handan’ın çocukluk ve gençlik halleriyle babaannenin hatlarındaysa bir kararsızlık seziliyor.

Yazının Devamını Oku

Işıl ışıl bir Romeo&Juliet

DasDas’ın çağdaş bir sahnelemeyle hazırladığı ‘Romeo&Juliet’in; hareketi, ışığı, müziği öykünün bir parça üstüne çıkıyor. Yine de oyunun seyirciye iyi vakit geçirteceğinden hiç şüphem yok.

Tiyatro tarihinin ‘meşhur’ çifti Romeo ile Juliet, DasDas sahnesinde ışıl ışıl, gösterişli ama çağdaş bir tasarımla seyirci karşısında. Seyircinin göz hizasında led ışıkla yazılmış bir soru bekliyor: ‘What is love’ (Aşk nedir). Oyundan bu soruya yanıt bulmuş olarak çıkar mısınız, tartışılır ama hareketi, eğlencesi, ışığı, müziği öyküye fazlasıyla hâkim olmuş bir ‘Romeo&Juliet’ izleyeceğinize şüphe yok. 

Deniz Can Aktaş (solda) ve Naz Çağla Irmak tiyatro tarihinin en meşhur çiftini canlandırıyor.

Sahnenin gerisini kaplayan basamaklar iki düşman ailenin karşılaşma/çatışma/yüzleşme anlarına mekân olurken, Juliet’in odası olarak tasarlanan, basamaklar arasına açılmış boşluk da pek çok kritik sahne için işlevsel bir alan imkânı sağlamış. Bilhassa ilk yarıda seyirciyi, -özellikle de Benvolio-Mercutio-Romeo üçlüsünün sahnelerinde- dans ve dövüş koreografisine doyuruyor oyun.

NEFRET, REKABET, ŞİDDET...

Romeo’nun TV ekranlarından tanıdığımız Deniz Can Aktaş’a teslim edilmiş olması, kabul edelim ki zoru seçmek... Lakin Aktaş’ın bu ilk sahne deneyimine hayli sıkı hazırlandığını fark etmemek de mümkün değil. Juliet rolündeki Naz Çağla Irmak ise -bilhassa bu şekilde tercih edilmiş olsa gerek- sahne deneyimi olan bir oyuncu olmasına rağmen daha sakin, enerjisini ekonomik kullanan bir Juliet... Juliet’in anne-babası Hülya Gülşen ile Erdem Akakçe’nin tok, sahnelerine hâkim, kendilerinden emin performansları bir yana; belirgin biçimde öne çıkan iki oyuncu daha var: Romeo’nun en yakın arkadaşlarından Mercutio rolündeki Barış Gönenen ve Juliet’in dadısı görevini üstlenen Başak Kıvılcım Ertanoğlu. ‘Juliet’in Dadısı’ diye bir oyun konsa sahneye, Ertanoğlu’nun muzip yorumuna biraz daha doymak için ön sıraya yerleşirim!

Dramaturjik açıdan bakıldığında, ‘aşk’ın aslında ne olduğuna dair bir yanıt verdiğinden emin olmasam da tüm bu nefret, rekabet, ayak oyunları ve şiddet ikliminde kaybolan bir aşkı kastettikleri de, üzerine düşündükçe anlaşılır oluyor.

Oyuncuların çağdaş ve şık, tarz sahibi her bir kostümü, hikâyeyi günümüz dünyasına yakınlaştırıyor yakınlaştırmasına, oyuna da ayrı bir ışıltı katıyor şüphesiz. Lakin her iki yandaki yüksek askılara dizilmiş tasarım kıyafetlerin, bütün o tişörtlerin falan, oyunu elegan bir mağaza vitrininin içinde izliyormuş hissi vermenin ötesinde tam olarak ne işe yaradığını anlamış değilim.

Sahne üstü enerjisi için çok çalışılmış bir iş ‘Romeo&Juliet’; tüm itirazlarıma rağmen. Keyifli vakit geçireceğinize şüphe yok.

Yazının Devamını Oku

‘Yeryüzü cehennemi’nde kesişen hayatlar

“Gabriel’in Düşü” Avrupa’nın en büyük mülteci kampı olan Moria’yı tiyatro sahnesine taşıyor. Tiyatro DEA’nın yeni oyunu, mülteci meselesinin, en tuzu kurularımızın bile temas etmekten kaçamayacağı, yakıcı bir gerçek olduğunu hatırlatıyor.

Fransa’nın kuzeyi: “Dunkirk’teki mülteci kampında binlerce insan çöp yığınları arasındaki derme çatma çadırlarda yaşam mücadelesi veriyor. Her gün yüzlerce yeni kişinin geldiği kamp ‘Yeni Cangıl’ diye anılıyor.”

Belarus sınırı: “Günlerdir dondurucu soğukta ormanda kurdukları çadırda bekleyen 2.100 kadar göçmen Bruzgi sınır kontrol noktasına geldi. Çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan kalabalık, Avrupa’ya geçebilmek umuduyla bekleyişe geçti.”

Midilli: “Moria Mülteci Kampı’nda yaşam şartlarından memnun olmayan göçmenler, isyan ediyor. Mültecilerin Guantanamo’ya benzettiği kampın kapasitesi 2.300. Fakat şu anda 5.500’den fazla mülteci Avrupa’nın başka kentlerine gitme umudu içinde kampta yaşam mücadelesi veriyor. Mülteciler Moria’ya ‘yeryüzü cehennemi’ diyor.”

İlk iki paragrafı, yazıyı yazdığım günkü Hürriyet gazetesinden, sondakini geçen hafta İstanbul Tiyatro Festivali’nde izlediğim Tiyatro DEA yapımı “Gabriel’in Düşü” oyunundan aldım. Dünya vahşileşerek dönmeye devam ettikçe, ‘yeryüzü cehennemleri’nin artacağını görmek için siyaset bilimci ya da kâhin olmaya gerek yok. İç savaşların, işgallerin, ekonomik çöküşlerin tetiklediği göçlere, iklim göçleri de eklenecek üstelik.

DUYGUSAL AÇIDAN YORUCU

Sema Elcim’in yazdığı “Gabriel’in Düşü”, mülteci meselesinin nasıl da en ‘tuzu kurularımızın’ bile temas etmekten kaçamayacağı sert bir gerçek olarak dünyamızın orta yerinde durduğunu söylüyor. Zorunlu göçmenlik deneyimini yaşayan, çok önceden yaşamış ya da bir gün yaşama ihtimali dahi olmayan insanların hikâyelerinin birbirine değeceğine odaklanıyor.

Ahmet Sami Özbudak’ın, metnin trajik anlatısına zıt bir tercihle işlevsel bir sahne tasarımı ve rejiyle ayaklandırdığı oyun için Midilli Adası’ndayız. Avrupa’nın en büyük mülteci kampı Moria’nın da bulunduğu yerde... 3 bin kişilik kapasitesine rağmen 13 bin kişinin kaldığı kamp, 2020 Eylül’ündeki yangınla kullanılamaz hale gelmişti. Sema Elcim; Suriyeli mülteci, Türkiyeli turist ve 6-7 Eylül’den sonra Midilli’ye göç etmek zorunda kalmış Rum birer çifti kesiştiriyor. Yangının birkaç gün öncesinde...

Sürprizli metni açık edip seyir zevkinizi bozmak istemem. Bu yüzden üç ayrı milletten, sınıftan ve sosyal profilden kadınlar olan Yana, Angeliki ve Berna’nın ya da eşleri Mirvan, Angelos ve Berk’in hikâyelerinin detayına girmemek daha iyi olacak. Bu üç kadının/üç annenin farklı dertleri var. Onları tek kesiştirense farklı nedenlerle de olsa Midilli’de bulunmaları değil: Üçü de son çare olarak, tarihi manastırdaki merhum Aziz Gabriel’e yakarıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Kendine ait odan’ kutlu olsun Nora!

Nora, kocası ve üç çocuğuyla geride bıraktığı evine 15 sene sonra bambaşka bir kadın olarak dönüyor... ‘Nora 2’, Ibsen’in 1879’da yazdığı kült eserin devamı niteliğinde ama yepyeni, feminist bir oyun. Üstelik sahnede özlediğimiz Tülin Özen, Tansu Biçer ve Nihal G. Koldaş var!

Nora Helmer, Torvald Helmer’ın karısı ve üç çocuğunun annesi. 1800’lerde Norveç’te bir kasabada yaşadı. Önce babasının tatlı kızı oldu. Sonra kocasının ‘kırılgan tarlakuşu, sincabı’... Kocasının ‘öğrettikleriyle’ yaşayıp gidiyordu. Kocasının verdiği parayla aldığı kıyafetleri, kocasından öğrendiği, benimsediği fikirleri vardı. Bir gece evden çıktı gitti. Anahtarları bıraktı. Kocasını ve çocukları da...

Henrik Ibsen ‘Bir Bebek Evi/Nora’yı yazdığında feminist hareketin ilk dalgası yeni kabarıyordu. Kocasının izni olmadan yapabileceği yasal işlemlerin sayısı bile yok denecek kadar az olan kadınlardan biriydi Nora... Gerçekte kim olduğunu bulmak üzere kapıdan çıktığı andaysa tiyatro tarihinin en meşhur kadınlarından biri haline gelmişti... Eyleme geçen kadındı artık; Medea gibi, Antigone gibi...

15 yıl sonra Nora terk ettiği evin kapısını çalıyor. ‘Nora 2’, Ibsen’in feminist bakışlı eserinin Lucas Hnath tarafından yazılmış ‘devam oyunu’. Saim Güveloğlu’nun yönettiği ‘Nora 2’de Tülin Özen, Tansu Biçer, Nihal G. Koldaş ve Zeynep Çötelioğlu sahnede. Özen’in sırtladığı Nora, kendine güveni tam bir kadın olarak giriyor kapıdan...

SEYİRCİYLE DE TARTIŞIYOR

Karakterlerin 15 sene sonraki hesaplaşma anları, Bahçe Galata’nın elverdiği geniş açıların içine, ‘tartışma alanı’ duygusuyla yerleştirilmiş. Karakterler fikirlerini ara ara seyirciyle göz teması kurarak da tartışıyor. Nora’nın hiç temas kurmadığı çocuklarına dair hislerini, elbette Torvald’a dair hislerini de, dadı Anne-Marie’nin, Torvald’ın ve kızının Nora hakkındaki duygularını, Nora’nın neden döndüğünü... Hepsini öğreneceğiz.

Ibsen’in ‘Nora’sında; evi terk etme kararının karşısına ‘kocasına ve çocuklarına karşı kutsal görevlerini, dini ve toplumu’ koyan Torvald’a “Daha kutsal bir görevim var: Kendime karşı bir görevim” der Nora. Kimin haklı olduğunu keşfetmesi gerektiğini de ekler... ‘Yeni Nora’ kimin haklı olduğunu keşfetmiş, keşfini başka kadınlara da ulaştırarak yeni bir ‘kutsal görev’ edinmiş. Babasının, kocasının, annelik ve evlilik kurumlarının, dinin, toplumun seslerinden arınıp kendi sesini duyması hiç kolay olmamış. (Hangimiz için kolay ki!) Ama şimdi aşkın özgürlük, evliliğinse bir bağlılık sözleşmesi olduğunu, evliliğin kimliğini yuttuğunu yüksek sesle söyleyebilecek özgüvende. ‘Nora 2’nin evliliğe ve kadın özgürlüğüne dair söylemi yeni değil. Yer yer ‘geveze’ bir oyun olduğunu düşündüğümü, ilk sahnede Nora’nın tavrını biraz ‘öğretmen edasında’ bulduğumu söylemeliyim. Ama hikâye açıldıkça, Torvald ile o gecikmiş konuşmalarına başladıklarında, oyunun polisiye bulmaca kıvamındaki katmanı da yerleştikçe taşlar yerine oturdu. Ekibin yorumu tarafsız bakmaktan yana. Ama Nora’nın varoluş mücadelesinin benzerlerine sürekli tanık olan, evliliğe dair fikirlerine kalpten katılan bir kadın olarak, tarafsız bir izleyici olamadım.

Torvald’lar Nora’lara yüzyıllardır ‘kadın olmayı, eş olmayı, anne olmayı, düşünmeyi’ öğretmeyi kendine vazife biliyor. Bu değişmedi, sadece artık bir adı var: ‘Mansplaining’ (İngilizce ‘erkek’ ve ‘izah etme’ sözcükleriyle oluşturulan kavram). Ne yazık ki Nora olmak hâlâ haber değeri taşıyor. ‘Nora 2’yi öfkelenmek pahasına izleyin... Öfke iyidir, eyleme geçirir.

Yazının Devamını Oku

Çehov’un ‘Ayı’sına üflenmiş çok güçlü bir nefes

Çehov klasiği ‘Ayı’nın, ödüllü Rus yönetmen Vladimir Pankov imzalı yorumu işitsel ve görsel olarak çok doyurucu, çok şenlikli ve etkileyici. 25. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne, Moskova’dan çevrimiçi konuk olan bu klasiğe Pankov ve ekibi adeta taptaze bir nefes vermiş.

Yazdıklarıyla insanın huyu, suyu, ruhu arasında gezintiler yapan Çehov’un kaleminden çıkan, büyük yazarın bir Fransız oyunundan yeniden yarattığı ve vodvil türüne yakın duran kısa oyunu ‘Ayı’, basit bir çatışmayı hikâye eder: Eşinin ölümünün ardından matem tutmakta olan genç dul kadın bir gün, borcunu tahsil etmek isteyen kaba saba bir toprak sahibi erkek tarafından ziyaret edilir. Dul kadın Popov’un nazenin halleriyle, alacağının derdiyle kabalaşmakta beis görmeyen Smirnov’un çarpışmasını ve çatışmasını izlerken hemen her Çehov metninde olduğu gibi, sıradan insanların duygu dünyasında dolanmaya başlarız.

‘Ayı’ amatörlerden en şöhretli tiyatrolara kadar sayısız kez sahnelenmiş, sahnelenmeye devam eden bir klasik. İstanbul Tiyatro Festivali’nin çevrimiçi gösterimleri kapsamında ekran aracılığıyla izleme şansı bulduğumuz versiyonsa bir klasiğe her seferinde nasıl başka türlü nefes üflenebileceğinin ispatı gibi bir yapım... Moskova Oyun Yazarlığı & Yönetmenlik Merkezi ile Çehov Uluslararası Tiyatro Festivali’nin ortak işi olan oyun, bol ödüllü Rus yönetmen, aynı zamanda oyuncu ve müzisyen Vladimir Pankov’un yönetiminde hazırlanmış.

İki ana karakterin davranış ve duygu durumlarından doğan bir komediyle ilerleyen, orijinalinde üç kişilik bir oyun olan ‘Ayı’, Pankov ve ekibinin dokunuşlarıyla opera ve tiyatro katmanlarının iç içe geçtiği çok etkileyici bir sahne diliyle yorumlanmış. İşitsel ve görsel yönüyle hayli çarpıcı bir iş karşımızdaki. Açılışı sahneye ellerinde lambalarla girerek yapan müzisyen-oyuncularla oyun boyu aryalar söyleyip iki ana karakterin konuşmalarını opera diliyle oynayarak seyirciye taşıyan iki opera sanatçısının performansı; oyunun pek çok güçlü yanından sadece ikisi. Yaylı, üflemeli enstrümanlar ve piyanoyla icra edilen müzik; sahnedeki gergin, çatışmalı, kaotik ya da romantik her anın organik bir parçası olarak yerleştirilmiş oyuna.

Sahnenin ağırlık merkezinde yer alan ve oyunculara farklı amaçlarla hizmet eden masaysa tabutun yerleştirildiği katafalk görünümü verilmiş görüntüsü ve işlevsel kullanımıyla oyunun tasarımındaki başrollerden birini kapmış. Ama oyunun yüksek iç aksiyonunu oluşturan tek unsur masa değil elbette. Sahne üstündeki irili ufaklı her detay, oyunun canlılığına bir katkı sunuyor. Mesela ölmüş kocanın çerçevedeki fotoğrafına dikkat! Bu küçük detay oyunun beni en eğlendiren anlarından biri oldu. Oyuncuların grotesk tavırlı çok iyi performanslarının da büyük katkısıyla, seyirci olarak kendinizi sahnedeki seri trafiğe kapılıp gitmiş halde buluyorsunuz. Ama oyunla birlikte aktığınızı hissederken bir yandan da o duygunun dışına çıkıp, sahnedeki bu şenlikli ortamı dışarıdan izlemenin keyfini kaçırmamayım diyorsunuz...

Canlı izlemeyi çok isteyeceğim bir iş ‘Ayı’. Çevrimiçi de olsa görme şansı yakaladığım için şanslıyım.

BUNLAR DA VAR...

HAYAT DER GÜLÜMSERİM

Yazının Devamını Oku

Sesinin duyulduğu yer deniz kıyısı olur: Gomidas

Bu topraklarda dünyaya gelip dünya müzik tarihine eşsiz bir iz bırakan Ermeni müzik insanı Gomidas Vartabed’in öyküsü, Yolcu Tiyatro yapımıyla sahnede. Kumkapı’daki Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde sahnelenen oyunda 1 oyuncu ve 40 kişilik bir koro sizi bekliyor. Eşine kolay rastlanmayacak türde, uluslararası kalibrede bir yapım.

Dünyaya geldiği isimle Soğomon Kevork Soğomonyan. Dünyaya bıraktığı isimle Gomidas Vartabed. Osmanlı’nın son döneminde Kütahya’da dünyaya gelmiş bir müzik dehası. Kafasındaki sesler, topladığı ezgiler, şarkılarda gördüğü hikâyeler ve kalbinde hayallerle Eçmiyadzin-Berlin-Paris-İstanbul hattında süren bir yaşam... ‘Sesinin duyulduğu yer deniz kıyısı’ olan Ermeni müzik insanı Gomidas Vartabed’in öyküsü, eşine zor rastlanır bir yapım olarak sahnede. Yolcu Tiyatro’nun yolunun; yazar ve yönetmen Ahmet Sami Özbudak ile kesişmesinin sonucu doğan bir oyun: ‘Gomidas’.

Seyirciyle ilk buluşması 24. İstanbul Tiyatro Festivali’nde, Kumkapı’daki Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde olmuştu. Pandemi arasından sonra bu hafta, Gomidas Vartabed’in ölüm yıldönümü olan 22 Ekim’de yeniden başladı; bir sene önce izlediğim halde bugün hâlâ tüylerimi diken diken eden oyun.

Gomidas Vartabed tarihe kocaman bir iz bırakmış ama içi engellerle dolu bir hayatın başrol oyuncusu. Çocuk yaşta öksüz kalıp memleketinden, henüz dilini dahi bilmediği topraklara göçtüğü için... Burada din adamı olarak yetişirken müziğe gönlünü ‘biraz’ fazla kaptırdığı, ayin parçalarını dini olmayan mekânlarda dillendiremeyeceği gibi engellerle karşılaştığı için... İstanbul’dayken, Ermeni kimliğinden ötürü sürgün yediği ve -belki de yaşadıklarının etkisiyle- akıl sağlığını yitirdiği için...

Gomidas Vartabed; dağlardan çıkardığı Ermenice, Türkçe, Kürtçe derlemeler ve besteleriyle bugün hâlâ zamanlar arasında bağ kuruyor. Lakin ne sinir bozucu ki çoğumuzun tanımadığı da bir isim. Anadolu’yu Anadolu yapan ama geniş kitlelerin ismini bile duymadığı sayısız gayrimüslim yaratıcı nefes gibi...

Özbudak; Gomidas’ı, sanatçının ömrünün sonlarına sahne olan Paris’teki akıl hastanesinde çıkarıyor karşımıza ilkin. Cam platformun üstündeki Gomidas, hayali bir koyunun peşine düşüyor ve kendini; çocukluğundan, billur sesiyle meşhur olduğu Kütahya sokaklarından itibaren kendi hayatında dolaşırken buluyor. Eçmiyadzin’e gidişi, manastırdaki üstadı Kevork, ‘müzik kutusu’ Ermenistan’ın köylerinden topladığı şarkılar, Berlin’deki müzikoloji eğitimi, ‘kertenkelelerim’ dediği öğrencileriyle kurduğu koro, ‘Ermenistan dağlarından hikâyeler taşıdığı’ Paris, İstanbul’daki 300 kişilik korosu (Halide Edip’in nefis özetiyle: “Siz şarkı söyleyince Tanrı yeryüzüne sizi dinlemeye iner”), Ermeni aydın dostlarıyla Çankırı’ya gönderilişi...

ROL ARKADAŞI TOPRAK

Özbudak tek kişilik anlatısına Gomidas’ın hayatını dantel gibi işlemiş. Gomidas rolündeki Fehmi Karaaslan ile 40 kişilik Lusavoriç Korosu bu metni, Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nin içine yerleşmiş sade ama anlam yüklü bir dekor ve büyüleyici bir ışık tasarımıyla ayağa kaldırıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’

‘Bekleyiş’ avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ’ın bekâr anne olma kararı almasından başlayarak oğlu Aren’in doğumuna uzanan süreci anlatan bir belgesel. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ve bolca seyirci övgüsüyle dönen ‘Bekleyiş’; aile kurumuna, baba figürüne, toplumun kadından beklentilerine şık bir sol kroşe geçiriyor.

Akdağ’ın görsel günlük olarak başladığı proje sonradan belgesele dönüştü.

Oğlu Aren’le olan yolculuğunu hamilelikten itibaren kayda geçirmiş avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ. Bu kararı da Aren’i tek başına büyütmek zorunda kalacağını anladığı anda almış. Kişisel bir görsel günlük fikriyle yola çıksa da benzer durumdaki kadınların çokluğunu fark edince çekimlerini bir belgesele dönüştürmüş. 

‘Bekleyiş’te ‘bekâr/yalnız anne’ olmak ve bizden ‘beklentiler’ meselesini, hamilelik ve doğum süreci eşliğinde anlatırken pek çok noktaya temas ediyorsun. Etrafı bu sürece ve bu temas noktalarına dahil etmen nasıl gerçekleşti?

Çekimi ne amaçla yaptığımı etik olarak paylaştım tabii çekim yapacağım kişilerle. Ancak bunu çok yakın olmayan kimselerle çekim yaptığım durumda bazen çekimin sonunda açıkladım. İşin duygusunu bozmamak adına çekimin sonuna kadar bu bilgiyi ufaktan manipüle ettiğim ve “Oğlum için hatıra olsun diye çekiyoruz” dediğim oldu. Ancak çekimin sonunda, belgeseli anlatıp  açık izin aldım. Böylece günlük akışı bozmadan kameraya diyalogları aksettirebildik.

Evlilik kurumu ya da bir ilişkinin dışında çocuk sahibi olma sürecini dinginlikle yaşamışsın. Duygusal olarak nasıl bir süreçti?

Dinginlik kısmı doğru sanırım, kararımın doğruluğunu net şekilde bildiğim andan itibaren bu şekilde bir dönüşüm yaşadım. Ancak ilk aylarda stresten cilt hastalığı dahi geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Hamile olduğunu duyan her anne önce panikler; bunu daha yoğun bir endişeyle yaşadığım ve nasıl üstesinden gelirim diye korktuğum oldu. Hamileliğin devamında benimle küçük ama dev bir ekip vardı. Çekimlere gelen arkadaşlarım, her anımda yanımda olan Banu Sıvacı, bana destek veren kadınlar... Çekimler terapi gibi geldi ve daha da güçlendim. Aren’in bebekliği döneminde de iyi gidiyoruz. Destek olan ailem var her şeyden önce. Elbette oğlumun bana yönelteceği sorular olacak. Bu dönemde de pedagoglardan destek alarak hareket etmeye gayret ediyorum.

‘EKSİKLİK İÇİN VARLIK GEREK’

Yazının Devamını Oku

Nefesimizi derinleştirecek, zihnimizi açacak bir festival

Tiyatro takipçileri için şehrin en güzel vakti kapıda: 22 Ekim-20 Kasım arasında 25’inci kez şehrin farklı köşelerini yerli-yabancı, klasik-çağdaş oyunlarla saracak İstanbul Tiyatro Festivali. ‘Bu zamanda tiyatro nefes aldırır’ mottosuyla hazırlanan, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 oyunun sahneleneceği festivalden 6 önerimi paylaşıyorum... Oyunlarda buluşmak üzere!

BİR ŞEHRİN VE BİR KADININ İÇİNDEN GEÇENLER...TOZ/ID İLETİŞİM PRODÜKSİYONU

Zerrin Tekindor’un kaleminden çok etkilendiği, çağdaş tiyatro gündemimizin gerçekten de etkili, naif ama bir o kadar da çarpıcı kalemlerinden Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyunu, yine son yılların üretken genç yönetmenlerinden Hira Tekindor sahnede ayağa kaldırıyor. Bu tek kişilik kadın anlatısında Tekindor, can vereceği Handan aracılığıyla 60’lardan bugüne uzanan, İstanbullu bir kadının öyküsünü anlatacak. Hem şehrin hem de bir kadının değişimine, hem şehrin hem de kadının içinden geçen sesler eşliğinde tanık olacağız. Mahmutyazıcıoğlu’ndan yeni bir metinle karşılaşacak olmak yeterince heyecan verici, bunu bir de Zerrin Tekindor gibi kalbimiz ağzımızda izlediğimiz bir oyuncunun sırtlanması merakı ikiye katlıyor. Festivalde kaçırsanız bile, sezonda muhakkak peşine düşün! 

22 Ekim Cuma, 20.00 ve 23 Ekim Cumartesi, 15.00’te Alan Kadıköy’de.

MEMLEKET GİBİDİR APARTMAN! ISTIRAP KOROSU/BAM İSTANBUL

Oyunculuk kabiliyetlerine ve sahne üstü çalışkanlıklarına farklı yapımlardan kefil olduğumuz iki kuşaktaş oyuncu Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu, bir süredir beklediğimiz yeni BAM İstanbul işinde -okuma şansı bulduğum metinden anladığım kadarıyla- soluk soluğa bir performans sunacak. Hemen hemen her işinde seyircisini, bu şehrin ve insanlarının kalbine giden yollara çıkaran Murat Mahmutyazıcıoğlu -bu kez yönetmenliğini de üstlendiği- programdaki bu ikinci oyununda, İstanbul’da bir apartmanın ‘sakinleriyle’ buluşturacak bizi. Oyunu ilk okuduğumda aklımdan geçen “Memleket gibidir apartman!” cümlemi buraya not edeyim, ne tür bir oyun izleyeceğinizi tahmin edin...

2 Kasım Salı ve 3 Kasım Çarşamba, 20.00’de Alan Kadıköy’de.

Yazının Devamını Oku

Deliler hep hayal kursun!

DasDas, Devekuşu Kabare’nin efsanevi oyunlarından ‘Deliler’i 1987’den bugüne ışınlıyor. Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırlanan ve orijinaline sadık kalarak yeniden yorumlanan kabare; seyirciyi salondan eve mutlu yollayacak bir iş olmuş.

Bugün orta yaş üstü olan kuşağın bir kısmının canlı izleme şansına sahip olduğu, bir kısmının VHS video kasetlerden döndüre döndüre izlediği, şimdilerde internet mecralarından ulaşabildiğimiz ‘Devekuşu Kabare’ efsanelerinden sadece biri ‘Deliler’. Türkiye’nin 70-80 dönemine ‘kabare’ türündeki unutulmaz işleriyle damga vuran Devekuşu Kabare’den bugün bir kısmını hâlâ canlı izleme şansı bulabildiğimiz, Türkiye tiyatro-sinema tarihinin kült mertebesindeki oyuncuları geçti. ‘Deliler’e o müthiş ekipten; Metin Akpınar,
Zeki Alasya, Nevra Serezli, Selim Naşit, Nezih Tuncay başta olmak üzere pek çok yetkin oyuncu inancını, neşesini, eleştirel bakışını koymuştu. Turgut Özakman’ın taşlama türündeki, skeçlerden oluşan oyunu ‘Deli Bayramı’ndan yaratılan ‘Deliler’, tiyatro tarihimizde ve hafızalarımızda silinmez şekilde yerini almıştı.

SKEÇLER, DANSLAR...

DasDas, bu efsaneye bir ‘yeniden’ yorum getirerek kalpleri daha ilk sahneden yakalamayı başaran, insanı mekândan duygu yüklü halde uğurlayan bir işe imza attı. ‘Deli Bayramı’ adıyla, şarkı sözleri dahil olmak üzere orijinaline sadık kalarak sahneledikleri kabareyi, Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırladılar. Geçen hafta seyirciyle ilk karşılaşmasını yaşadı ‘Deli Bayramı’. Bu tür işler büyük risk barındırır: Hem Türkiye’de uzun zamandır ‘kabare’ türünde izlediğimiz, kalabalık kadrolu işlerin sayısı bir elin parmaklarını zor geçer hem de tarihe mal olmuş bir işi, üstelik metni pek değiştirmeden, güncellemeden, 1987’den 2021’e ışınlatmak ve seyirciyi salondan memnun yollamak cesaret isteyen bir girişimdir.

Akpınar ile Mert Fırat’ın yönetimindeki ‘Deli Bayramı’ndan; ‘Deliler’, ‘Yasaklar’, ‘Geceler’ çağını VHS’den bile olsa yakalamış kuşaktansanız, sıkı bir nostalji duygusuyla, iyi bir oyun izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle ve hafif buruk bir sevinçle ayrılacağınızı tahmin etmek zor değil. İlki; metnin yapısı ve özü korunduğu ve hatta rejisi bile orijinaline çok yakın durduğu için. İkincisi; DasDas’ın çekirdek kadrosu diyebileceğim oyuncular, evvelden tanıyıp bu sahnede ilk kez izlediğimiz isimler ve DasDas Akademi’nin genç oyuncuları dahil her bir oyuncunun; hem oyunun kendisiyle hem de seyirciyle çok rahat iletişim kuran akıcı performanslarından dolayı. Buruk sevincin sebebini daha ilk skeçte fark edeceksiniz: Turgut Özakman’ın 80’ler Türkiye’sine, değişen toplum yapısına, insan ilişkilerine, hızlı şehirleşmenin, liberal ekonomiye jet geçişin getirdiği yozlaşmaya ve bastırılan ifade hakkına gündelik bir dille getirdiği eleştirinin geçerliliğini koruduğunu fark ettiğiniz anda...

Orijinalinde bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin ‘sakinlerinin’ sahnelediği gösteri, ‘Deli Bayramı’nda ‘deliler’in DasDas’ı ele geçirmesi fikrine yerleşiyor. Küçük bir ön oyundan sonra da ‘Deliler’in izledikçe anımsayacağınız skeçleri, skeç aralarına yerleşen şarkılar ve danslarla birbiri ardına diziliyor.

Mert Fırat ile VolkanYosunlu’nun, ‘Deliler’in en güçlü parçası olan ‘Galaksi Taksi’ skecinde ise Mert Fırat’a eşlik eden Didem Balçın’ın ustaca paslaşmaları oyunun ritmini, dengesini tutturmada başat faktörlerden olmuş. ‘Deli Bayramı’ pek çok açıdan tatmin edici bir kabare ama özellikle not etmek istediğim, rol dağılımlarına rağmen ‘yıldız oyuncuları’ öne çıkarmadan, ‘ensemble’ ruhunu her anında hissettiren bir omurga kurmayı başarmış olmaları. Bunda her bir oyuncunun ve dansçının bireysel olarak iyi olmasının da ötesinde Metin Akpınar’ın süpervizör ve yönetmen gözünün ve Gizem Erden’in koreografisinin büyük etkisi olduğu açık. 

Yazının Devamını Oku

Salonların en yenileri...

Tiyatro sahnesi ekimi taptaze oyunlarla açıyor. Bu ay seyirci karşısına çıkacak işlerle tanışmanız için üç oyunluk bir seçki yaptım.

DANS İLE KÖKLERE DÖNÜŞREVERT-Kundura Sahne

Tarihi 1800’lere uzanan, önemli bir endüstriyel tarih mirası olan Beykoz Kundura’nın içindeki disiplinlerarası performans sahnesi Kundura Sahne’yle şehrin gösterim mekânlarına bir yenisi ekleniyor. Bu heyecan verici mekânın açılışınıysa çağdaş dans sahnesinin yetkin isimlerinden, dans sanatçısı, koreograf ve akademisyen Tuğçe Ulugün Tuna’nın yeni projesi ‘REVERT’ yapacak. Tuna’nın gördüğü bir rüyadan çıkan proje, eklentilerden arınmak ve başlangıç yapısına, ilkel ve kök olana dönmek anlamları taşıyan ‘revert’ kelimesinden hareketle şekil almış. Tuna’ya çağdaş dans sanatçıları Aybike İpekçi, Diren Ezgi Yıldızkan, Ekin Ançel, Ezgi Yaren Karademir, Furkan Yılmaz, Gizem Seçkin, Hilal Sibel Pekel, Umut Özdaloğlu ve Yoseob Kim eşlik edecek. Bugün ve yarın 16.00 ve 20.00’de Beykoz’daki Kundura Sahne’de. 

UNUTTURULMUŞ BİR KADINA MERHABA!Yaftalı Tabut-İstanbul Şehir Tiyatroları

Türkiye sosyalist hareketi içinde aktif bir rol oynayan, çevirdiği ve kaleme aldığı eserlerle bu sürece imzasını bırakan bir kadın Fatma Nudiye Yalçı... Ama 10 yıl hapis yatmasına, bütün ömrüne yayılan öncü ve mücadeleci kimliğine rağmen görünmez kılınmış. Üstelik ‘Beyoğlu 1931’ adlı oyunuyla Türkiye’nin ilk kadın oyun yazarı olarak kabul edilir. Fakat sahneleneceği Darülbedayi Dergisi’nde bildirilip repertuara alınan bu oyun sahneye konulmaz. Aynı Darülbedayi şimdi, belki geçmişteki bu ayıbı telafi edecek, dahası bu ışıklı ismi geniş kitlelere tanıştıracak şık bir hareket yapıyor. Bilgesu Erenus’un, Yalçı’nın ardından kaleme aldığı ‘Yaftalı Tabut’, Yelda Baskın’ın rejisiyle sahneye çıkıyor. Yalçı’nın mücadelesini sahnede Bensu Orhunöz, Selin Türkmen, Ceren Hacımuratoğlu, Lale Kabul, Nazan Yatgın Palabıyık, Şenay Bağ ve Yeşim Mazıcıoğlu’dan izleyeceğiz. 6-7-8 Ekim’de saat 20.30’da Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde. 

‘YERALTI’NA DAVETYeraltından Notlar-İstanbul Temaşa Tiyatrosu

Varoluşçu edebiyatın öncülü kabul edilen Dostoyevski imzalı bu güçlü eser yeni bir adaptasyonla sahnede... Oğuz Arıcı’nın uyarladığı oyunu, Fırat Doğruloğlu tek kişilik performansıyla ayağa kaldıracak. ‘Yeraltından Notlar’ın arzularıyla arazları, varlığıyla hiçliği arasında sıkışmış sıradan adamı “Siz de benden o kadar farklı değilsiniz” demek üzere karşımızda olacak.

Yazının Devamını Oku

Şehirde başka türlü karşılaşmalar...

Londra’dan Abu Dabi’ye 50 şehre uyarlanan ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’, katılımcılarına iki saatlik bir yürüyüş boyunca şehirle başka türlü bir temas kurma olanağı sunuyor. Kulaklıktan gelen yapay sesin yönlendirmesiyle Koşuyolu’ndan Bahariye’ye alışık olmadığınız türde bir zihinsel, fiziksel ve duygusal egzersize davetlisiniz. Oyuna giderken spor ayakkabılarınızı giymeyi unutmayın.

İyi bildiğiniz bir şehrin sokaklarında daha önce muhtemelen yapmadığınız türde bir yürüyüşe var mısınız? Bu yürüyüş, belirlenmiş bir rotada, belli duraklarda, sizin için önceden kurgulanmış bir deneyim içeriyor ama vereceğiniz tepkiler, anlık tanıklıklar ve ‘oyun’a ne kadar dahil olacağınız size kalmış. Şehirle nasıl bir duygusal/fiziksel iletişime geçeceğiniz de... Dolayısıyla her bir katılımcıyı bekleyen şey, biricik bir deneyim.

Alman belgesel tiyatro topluluğu Rimini Protokoll’ün Londra’dan Abu Dabi’ye toplamda 50 şehre uyarladığı ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’ katılımcıları bu tür bir deneyime davet ediyor. Koşuyolu’nda bir mahalle parkındaki buluşmayla başlayan proje, dağıtılan kulaklıklardaki ‘yapay’ ses eşliğinde şehirde iki saat boyunca yürümeli, durmalı, metroyla yol almalı, koşmalı, rampa çıkmalı, dans etmeli, dinlemeli, yakınlara ve uzaklara bakmalı bir tür grup performansı yaşatıyor.

Sizi şehrin sabit ve/veya hareketli dokusuyla, günlük rutininizde yapmadığınız şekillerde temas ettirerek bedeninizdeki ve zihninizdeki şehir ezberini bozmaya niyetlenen bir iş.

Şehirle, belki çok iyi bildiğiniz sokaklarla, binalarla, diğer şehir sakinleriyle başka türlü karşılaşmalar vaat eden bir çağrı.

Stefan Kaegi’nin tasarlayıp yönettiği ‘Remote X’in, daha önce de duyurduğum ve bir süredir katılmayı planladığım Kundura Sahne işbirliğiyle hazırlanan İstanbul uyarlamasında Jörg Karrenbauer’in imzası var. Kulağımdaki sesin yönlendirmesiyle şehirde süren planlı ama doğası gereği sürprizlere açık tur boyunca iki şeye odaklandım: Kulağımdaki ses (oyun için yazılmış metin) bana ne anlatmaya çalışıyor? Şu anda şehrin ‘uzuvları’yla (özellikle metro yolculuğuyla birlikte, yaşadığım mahalleye doğru ilerlediğimizi fark edince) ne tür bir farklı iletişim yaşıyorum?

Katılımcıyı mekânda dolaştıran bu tür projeler; fiziksel deneyimle anlatıyı birbirine dokumakta eksik kaldığında, oyunun etkisi ‘Ne kadar ilginç bir şey yaşadık’tan öteye gidemeyebiliyor. Yapay zekânın hayatımıza yerleşmesi ve şehirle kurduğumuz ilişkiye odaklanmaya niyetlenen ‘Remote İstanbul’ da katılımcısına kesinlikle ‘ilginç anlar’ yaşatıyor ama esas meselesinin ne olduğunu anlatmakta da zorlanıyor.

Ben bir noktadan sonra kulaklığımdan bana ulaşan yapay zekânın kafasının karışık olduğunu düşünürken buldum kendimi. O noktadan sonra da sesin anlattıklarını dinlemeye devam etsem de dikkatimi şehirle kurduğum temas konusunda bana açtığı yola verdim.

Yönlendirmelerin sağladığı farklı deneyime odaklanarak yürümeye devam ettim. Çünkü konuşan sesin beni tam olarak neye kafa yormaya davet ettiğini çözemedim. Misal; yapay zekâ ve yaşamlarımız üzerine düşünerek yürüyorsak halihazırda şehirde yapay zekâ tarafından nasıl yönlendirildiğimize yoğunlaşarak atabilirdik adımlarımızı. Duyduğumuz metin de bizi asıl olarak buradan ‘kaşıyabilirdi’.

Yazının Devamını Oku