İyi aile yoktur!

‘Fanatik’, komedi formu içinde bizi ‘Aile ne için vardır’, ‘Bir çocuğu kim yetiştirir’ gibi sorularla baş başa bırakmaya niyetli. Oyunculuk ve reji tercihleri düzenlenirse niyetine tam olarak erişeceğine şüphe yok...

FANATİK (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ YILDIZ)
Yazan: Michael Önder
Yöneten: Çağrı Şensoy
Oyuncular: Neslihan Arslan, Nurhan Özenen, Salih Bademci
Ne zaman, nerede: 27 Ocak Pazartesi, 20.30’da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde,
8 Şubat Cumartesi 20.30’da Kenter Tiyatrosu’nda.
Bilet fiyatı: 79 ve 59 lira
Süre: 90 dakika

İyi aile yoktur

Başlığı, Nihan Kaya’nın kitabının adından ödünç aldım. ‘İyi Aile Yoktur’da Kaya, çocukluğun anne-baba-aile-toplum cenderesinde geçen ne tür bir ‘cehennem’ ya da daha hafif bir ifadeyle ‘istismar süreci’ olduğunu, sinir bozucu bir açıklıkla anlatır. Kaya’nın yaklaşımını, kitap boyunca psikolog Alice Miller’dan sık yaptığı alıntılardan biriyle özetleyebiliriz: “... Çocuğun ruhu sizin malınız değildir, anne-babasısınız diye onunla dilediğiniz gibi oynama hakkınız yoktur.”

Michael Önder’in kaleme aldığı ‘Fanatik’i izledikten sonra elime aldım kitabı tekrar. Çağrı Şensoy’un yönettiği, Siyah, Beyaz ve Renkli yapımı olan komedi türündeki oyun, orta sınıf bir çekirdek ailenin, 5 yaşındaki çocuklarıyla kurdukları ilişki üzerinden bir nevi, “İyi aile yoktur” demeye çalışıyordu. ‘Çalışıyordu’ zira metnin niyet ettiği şeyin, seyircinin içinde boğulduğu kahkahaların arasında kaybolup gittiği hissiyle çıktım oyundan. Umarım yanılıyorumdur. Umarım, oyundan çıkan her bir seyirci ailenin tüm iyi/koruyucu niyetine rağmen esasında tutarsız, çocuğu ‘özgür ve akılcı’ yetiştirme iddiasındayken bile kendi ahlak normlarına göre şekillendirmeye çalışan bir kurum olduğu gerçeğini bir yerlerde saklı tutmuştur.

Seyircinin damarını yakalıyor

Ölümüne fanatik Fenerbahçeli Tanju’nun, bir o kadar fanatik bir Galatasaraylı olan babasının cenaze günündeyiz. Tanju ve Eda, 5 yaşındaki oğulları Atlas’a ölüm haberinin nasıl verileceği ve çocuğun cenazeye katılıp katılmayacağı üzerine uzun bir tartışmaya girişir. Tanju’nun, babasının ölmeden önce oğluna Galatasaray ‘virüsünü’ bulaştırdığını öğrenmesi ve babaanne Bilge Hanım’ın da hikâyeye dahil olmasıyla oğul-gelin-kaynana arasında vodville flört eden bir oyun kurulur. Mesele Atlas’ın hangi takımı tutacağından başlayarak annesi gibi vegan ve ateist mi, babaannesi gibi gelenekçi ve dine inanan bir insan mı olacağına uzar. Oğluna düşkün, gelinine mesafeli kayınvalide, ‘idealist’ gelin ve akışa göre hareket eden ‘gevşek’ ama takımını her şeyin üstünde gören bir babadan oluşan bu üçlü konuştukça sırlar, aile içi çelişkiler, çıkar çatışmaları önümüze serilecektir. 

‘Fanatik’ sahne üstü akışı tutturma -belli bölümlerde çok fazla tekrara düşse ve rejideki vodvil havası sıksa da- ve seyircinin damarını yakalama açısından formülü kapmış bir iş. Reji ve dekor tercihinin de etkisiyle olsa gerek, belli sahneler yer yer TV dizisi hissiyatı yaratıyor. Yine de sahnedeki yetkin havaya, oyuncuların rahat performanslarına diyecek yok. Bütüne bakıldığında da evet, yapılmak istenen net bir aile kurumu eleştirisi. Bilhassa babaanneye iliştirilmiş tüm o gelenekçi söylemler (“Et yemezse kafası çalışmaz”dan, “Sünnet olmazsa erkek olmaz”a kadar...) hepimizin dönüp kendimizi hatırlamamıza vesile. Ta ki oyun finale doğru babaanneyi haklı çıkaran bir yere kayana kadar...

Metin, gelenekçi söylemi eleştirme derdinde

Evet, anne-babanın da her ne kadar yeni nesil ebeveynlik öğretileriyle hareket etmeye çalışan karakterler olsalar da ancak ‘tehlike’ kapıya dayanana kadar özgürlükçü olduklarını gösterme çabasında oyun. Ama neticede babaanne gelip oyun boyu dalga geçtiği gelinine; “Kızım sen oğlunun mutlu olmasını mı yoksa senin istediğin gibi bir insan mı olmasını istiyorsun” diye şefkatli şefkatli sorar, genç anne “Ben yapamadım bu işi!” diye yıkılırsa... Geleneği temsil eden babaanneye saygıyla bakıp, kendince yolunu bulmaya çalışan anneye acıyıp haline gülersek... Oyunun sordurmayı niyet ettiğini düşündüğüm, “Bir çocuğu kim yetiştirir”, “Aile ne için vardır” sorularından uzaklaşmış oluruz.

Metin belli ki tüm bu gelenekçi söylemi eleştirme derdindeyken sahneleme ve oyunculuk tercihleriyle tam tersi çıkıyor ortaya. Kendimizi; her canlının doğal bir döngünün parçası olduğuna inanan, oğlunun da hayatını özgür tercihleriyle çizmesi gerektiğini düşünen bir anneyle dalga geçer, parmak sallayan babaanneyi onaylar halde buluyoruz.

Oyunculuk ve reji yaklaşımı gözden geçirilir, oyunun komedi dili vodvilden uzaklaştırılıp daha soğukkanlı bir tonla çizilir, oyunun bütününe seyirciyi meseleden uzaklaştırmayacak şekilde ince bir ayar çekilirse ‘Fanatik’in akılda kalıcı ve cesur bir modern aile eleştirisi/komedisi olacağına şüphe yok.

BU HAFTA SAHNELERDE

◊ Ran Yurdaer Okur’un Nâzım Hikmet’in şiir ve mektuplarından uyarladığı tek kişilik performansı...
Bu akşam 19.00’da Entropi Sahne’de.

◊ Zebercet Yusuf Atılgan’ın kült romanı ‘Anayurt Oteli’, Firuze Engin’in uyarlaması ve Kerem Ayan’ın rejisiyle Halil Babür’ün yorumuna teslim.
8 Ocak Salı 20.30’da Uniq Hall’de.

◊ Yolluk Hikâye anlatıcısı, performans sanatçısı İlyas Odman, Yezidlerin kutsal metni Avesta’yı dolaşarak onu insanlarla paylaşan Mecusi’lerden ilham alıyor. 28 Ocak Salı 20.30’da Kadıköy Theatron’da.

◊ Trom Hakan Emre Ünal, hayalindeki ‘Masanın Altında’yı anlatırken oyunla ve hayatla kurduğu takıntılı ilişkiyi açık eden oyuncu rolünde. 30 Ocak Perşembe 20.30’da Kadıköy Emek Tiyatrosu’nda.

◊ X Koreograf ve dansçı Korhan Başaran’dan, insanın çağlar boyunca değişmeyen ‘yalnızlığı’ üzerine disiplinlerarası bir çalışma. Entropi Sahne&Company RAU yapımı. 31 Ocak Cuma 20.00’de Entropi Sahne’de.

Muhakkak görün

HAKİKAT, ELBET BİR GÜN

Berkay Ateş’in kaleminden, her şeyin ‘tuhaf olduğu’ distopik bir anlatı. ‘Şirazesinden çıkmış’, çok tanıdık bir memlekette olan bitenin, hafif saykodelik bir atmosferde çizilmiş resmi... Serkan Salihoğlu’nun yönettiği ‘Hakikat, Elbet Bir Gün’ü cesur politik tavrını, parlak reji fikirlerini, iyi koreografiyi ve oyunculuk performanslarını kaçırmamak için görmelisiniz...
30 Ocak Perşembe 20.30’da Baba Sahne’de...

İyi aile yoktur
 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kulak verilecek oyunlar

Yeni nesil radyo tiyatrosu Podacto’da, yetkin bir oyuncu kadrosunun ses verdiği oyunların sayısı 50’ye ulaştı. Storytell’den dinleyebileceğiniz farklı uzunluktaki oyunlar, metin çeşitliliği ve etkili ses tasarımıyla hem kulağa hem ruha iyi geliyor.

Karantinayla birlikte tiyatrolar için süren tatsız belirsizlik, karşımıza gündelik alışkanlıklarımız arasına çoktan giren podcast’lerde oyun dinleme seçeneğini getirdi. Yaz ayları boyunca ses tiyatrosu formunda farklı örneklerle karşılaştık ama en kuvvetli kanalardan biri Podacto oldu.12 Eylül’den beri sesli kitap uygulaması Storytell üzerinden dinleyiciyle buluşan Podacto’nun ses tiyatrosu serisi geçen dört ay içinde 50 oyuna ulaştı. İçeride klasiklerden güncel metinlere, yerli ve yabancı oyunlardan Podacto için yazılmış işlere her geçen gün genişleyen bir arşiv var.

Deniz Türkali, Reha Özcan, Canan Ergüder, Esra Dermancıoğlu, Ülkü Duru, Serra Yılmaz, İpek Bilgin, Tuğrul Tülek, Salih Bademci, Gonca Vuslateri, Damla Sönmez, Halil Babür, İştar Gökseven, Selen Uçer ve daha nice isimden oluşan kuvvetli bir oyuncu kadrosu ses veriyor oyunlara.

Nisan Ceren Göçen ve Faruk Özerten’in yapımcılığında gerçekleşen bu ‘kulak tiyatrosu deneyimi’ en çok da incelikle hazırlanmış ses tasarımıyla öne çıkıyor. Kulaklıklarınızla dinlediğinizde kendinizi bir tiyatro anının içinde hissetmeye başlamanız en çok birkaç dakika sürüyor. Birkaç oyunla başladığım dinleme deneyimim benim için hızla alışkanlığa dönüştü. Dahası, ekrandan oyun izleme konusunda kendimi yorgun hissetmeye başlamışken, iyi hissettiren bir tiyatro duygusunun içinde buldum kendimi.

Aralarında evvelden sahnede izlediklerim ya da metnini bildiklerim de var ama ilk önce yazarların bu proje için ürettiği işleri merak ettim. Biraz tesadüfi bir şekilde ikisi yeni, biri kült olmak üzere üç kadın oyunuyla başlamış oldu ‘kulak tiyatrosu’ deneyimim. İşte 50 oyunluk seriden ilk buluşmalar...

BIRAK BU KURT KADIN AYAKLARINI: Derem Çıray’ın yazdığı tek kişilik oyunda Canan Ergüder’in performansıylayız. 30 yaşında, dördüncü evre endometriosis hastası bir kadın. Hastalık üzerine bir tıp kongresinde de görüyoruz onu, bir konserde de ameliyathanede de… Bir ‘kurt kadına’ dönüşme öyküsü. Sadece metniyle değil, Ergüder’in insanın derinlerine ulaşabilen ses performansıyla da çarpan, kısa bir anlatı. (10 dakika)

UNUTULMAZ:

Yazının Devamını Oku

Tiyatro serbest düşüşte!

İki çağdaş Alman yazarın ironik birer manifesto tadındaki metinleri Elif Ürse ve Alican Yücesoy’un performanslarıyla çevrimiçi olarak karşımızda. Platform Tiyatro yapımı ‘Olanaksız Tiyatro’ ve ‘Şov Devam Edemez’ tiyatronun içinde bulunduğu çıkmazı teatral bir dille anlatıyor.

Pandemi yüzünden kapılarını kapatmak zorunda kalan tiyatrolar bir senedir ıssız. Yazın aldıkları küçük nefesler dışında oyun yok, ışık yok, ses yok, prova yok, seyirci yok. Haliyle hayatını tiyatro yaparak kazanan oyuncular, yönetmenler, teknisyenler, gişeciler, dramaturglar, yazarlar ve tiyatro mekânlarını ilmek ilmek emeklerle yürüten ödeneksiz tiyatro işletmecilerine de ayakta durmak için tutunacak dal yok.

Zihin açan metin

Önümüzde belirsiz bir gelecek, kapanan sahneler, parça parça dayanışma kampanyaları, üretimlerini dijitale yönlendirmeye çalışan ekipler, vergi borcu nedeniyle bakanlık desteğine başvurma aşamasına bile gelemeyen tiyatrolar var. Tiyatronun içinde bulunduğu çıkmazı, kısa ve vurucu bir şekilde dillendiren iki metin performansından bahsetmek istiyorum: Platform Tiyatro ve Alican Yücesoy’un ortak yapımcılığında hazırlanan, YouTube’da ücretsiz izleyebileceğiniz bu iki video günümüz tiyatrosunun tanıdık ve ironik kaleminden çıkan Erce Kardaş’ın Türkçeye kazandırdığı metinleri, Mark Levitas’ın yönetiminde ve iki çok iyi oyuncu aracılığıyla bize getiriyor.

Olanaksız Tiyatro

Çağdaş Alman tiyatro yazarı Wolfram Lotz’un (Bizde Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği ‘Gülünç Karanlık’ oyunuyla tanınıyor) ‘Olanaksız Tiyatro’su adeta kısa bir ‘Tiyatro ne işe yarar’ manifestosu. Elif Ürse’nin yorumladığı metin tam da şu ana, sürreel bir kâbusun içinde debelenen bir gezegene sesleniyor: “Hakikat, sen kim oluyorsun ki hayallerimizi belirlemeye cüret edersin? Hayatlarımıza hükmedecek kadar kusursuz musun ki!” diyor, bir nevi… Özgürleşmenin yolunun ‘hayalle hakikatin çarpıştığı yer olan’ tiyatrodan geçtiğini anımsatıyor. Hakikatin sunduğu koşullardan kaçmak için nefesimizle aramıza maskeler koyduğumuz bu dönemde, Lotz’un gidişata çomak sokan metni zihin açıyor. Finalde oyuncunun ıssız bir şehir meydanına yerleştirilmiş olması da performansı pandemi gündemine akıllıca bağlıyor.

Şov Devam Edemez

İkinci videoda bir başka çağdaş Alman yazarın, Roland Schimmelpfennig’in pandemi sürecinde yazdığı ‘Şov Devam Edemez’i Alican Yücesoy’dan izliyoruz. Yine dijital bir konseptle hazırlanmış ortamda, duvarlar arasında sıkışmış bir tiyatrocu var karşımızda. ‘Serbest düşüşteki’ tiyatroda olan biteni anlatıyor. Bir ‘hayalet tiyatro’ tarif ettiği. Müthiş bir tanım yapıyor Schimmelpfennig tiyatro için: “Analog bir dinozor ve bir cennetkuşu gibi”. Evet, birkaç ay öncesine kadar en küçük, en dar olanaklı tiyatro sahnesinde bile her şeyi yapmak mümkündü, şimdiyse bu analog dinozor, bu cennetkuşu her geçen gün üstüne daha fazla kapanan duvarların arasında sıkışmakta.

Özenli prodüksiyonlarla hazırlanmış iki performans da tiyatro gündemine, tiyatronun içinden bir bakışla, teatral bir dille sesleniyor. İzlemediyseniz 20 dakikanızı ayırın derim.

Yazının Devamını Oku

2021’de sahnede…

Pandemi koşullarının hayli sert etkilediği, bir senedir sahne üretimleri durma aşamasına gelen tiyatrolar 2021’e temkinli bir hazırlık içinde. Ocak itibariyle seyirciyle buluşması planlanan, koşulların iyileşmesi halinde sayılarının artmasını umut ettiğimiz 2021 oyunlarından küçük bir seçki sunuyoruz.

EVLİLİKTEN SAHNELER / VERSUS TİYATRO

Ingmar Bergman’ın kült filmi ‘Bir Evlilikten Manzaralar’ın sahne uyarlaması olan oyunda Pınar Göktaş, Ece Dizdar, Öner Erkan ve Kayhan Berkin rol alıyor. Uyarlama ve yönetmenliğini Berkin’in üstlendiği oyunun provaları sürüyor, sahnelerin açılabildiği sağlıklı koşulların sağlanması halinde sahnede olacak.

TİYATR(O)DAN

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun ses tiyatrosu projesi. Ocakta dijital mecralarda seyirci/dinleyiciyle buluşacak. İlki, Prof. Dr. Süreyya Karacabey’in yazdığı Fakir Baykurt oyunu ‘Orada Bir Köy Vardı Uzakta’. Diğer oyunlarsa son dört senedir Nilüfer Belediyesi ve Mitos Boyut Yayınları ortaklığında düzenlenen ‘Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda ilk üçe giren eserler olacak.

DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ / KUMBARACI50

Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ adlı eserindeki ‘Demiryolu Hikâyecileri’, ‘Unutulan’, ‘Beyaz Mantolu Adam’ öykülerinden Yiğit Sertdemir tarafından uyarlanan oyun, aralık başında sahnelenmeye hazırdı esasında. Ancak sertleşen pandemi koşulları nedeniyle 2021’e ertelendi. Sertdemir’in, DOTOrmanda için mekâna özgü bir tasarım olarak hazırladığı bu tek kişilik anlatıyı açık havada, sağlıklı koşullarda izlemeyi bekliyoruz heyecanla…  

Yazının Devamını Oku

Ne kadar alkışlasak az...

Pandemi bizi bu sene bir dizi ‘dijital tiyatro oyunu’ denemesiyle tanıştırdı. Kimisi çoktan başlamış olan fikirlerin ürünüydü, kimisiyse tam olarak karantinada doğdu... Dijital ortam için tasarlanıp seyirciyle ‘temassız’ buluşan yeni nesil oyunlardan ve 2020’de canlı canlı izleme şansı bulduklarımızdan aklıma kazınanlar şöyle...

Bir araya gelemeyen aileTERK EDİLMİŞ KIYILAR / NEGATİF FOTOĞRAFLAR

Galata Perform ekibi, İstanbul Tiyatro Festivali’ne hazırladıkları işleriyle, kafamızda tiyatronun başka nasıl olabileceğine dair yeni sorular belirmesine vesile oldu. Hem de bunu; hikâyesi Türkiye siyasi tarihine değen bir aileyi, ‘bir araya gelememe’ konsepti üzerinden anlatarak yaptı. Özenli bir prodüksiyonun sonucu olarak ekrandan izlediğimiz oyunu, bomontiada’daki enstalasyonu ziyaret ederek bütünledik. Benim için 2020’nin en nitelikli dijital tiyatro projelerindendi.

Ses tasarımı son derece tatmin edici
PODACTO (ÇEŞİTLİ OYUNLAR)

Podacto, ‘yeni nesil ses tiyatrosu’ olarak radyo tiyatrosu geleneğini canlandırıyor. Klasiklerden yeni metinlere yerli oyunlardan yabancılara -şimdilik yayında olan 15 oyun var- 100 oyunu yetkin oyunculardan dinliyoruz. Ses tasarımı son derece tatmin edici. Bir oyun deneyin, muhtemelen zincirleme devam edeceksiniz!

Instagram’dan yayımlandı

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sonu evinizde bir geziye çıkın!

‘Olağan-içi Bir Gezi’ kulaklık aracılığıyla ileteceği komutlarla sizi, evinizi bir müze gibi gezmeye davet ediyor. Evinizin detaylarını, hafızasını, kırılganlığını ve gücünü fark edeceğiniz bir deneyim...

Funda Eryiğit dinleyenleri sesiyle yönlendiriyor.

Evlerimiz neredeyse bir senedir aynı zamanda ofisimiz, okulumuz, kursumuz, spor salonumuz, dans stüdyomuz, barımız, kafemiz, kuaförümüz, kütüphanemiz... Dışarıda akmasına alışık olduğumuz hayatı içine sıkıştırmaya, içinde genişlemeye, ferahlamaya çalıştığımız alanlar; evlerimiz. Şimdi de evlerimizde ‘müze gezen bir turist’ gibi dolanmaya ne dersiniz? Size hem evimizin içine hem kendi içimize biraz daha derin bakmaya davet eden bir oyundan bahsedeceğim: Kazan Dairesi’nin İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan işi ‘Olağan-içi Bir Gezi’.

14 Aralık’a kadar deneyimleyebileceğiniz bu oyunda tek yapmanız gereken şey kulaklığınızı takıp oyuncu Funda Eryiğit’in komutlarına kulak vermek. Eryiğit’in ‘evinizdeki gezi rehberiniz’ gibi sizi yönlendirmesine alıştıysanız şimdi kendinizi evinize başka bir gözle bakmak üzere serbest bırakın...

Heykel niyetine buzdolabı

Barış Arman’ın yazdığı oyun ‘Evini ne kadar iyi tanıyorsun?’, ‘Evinde güvende misin?’ gibi duyguların üzerine kurulmuş. Eryiğit’in seslendirdiği metin, bahsedilen anlara uygun ses tasarımıyla da çevrelenmiş. Dolayısıyla yer yer eviniz sizinle konuşuyormuş gibi hissedebilirsiniz. Evinizin en büyük penceresine bir tablo gözüyle, buzdolabınıza heykel niyetiyle bakmak gibi günlük perspektifimizi tersine çevirmeye çalışan bir çabası da var oyunun. Ayrıca evinizdeki yüzeylerin detaylarını, dokusunu, kokusunu ve hatta sesini size duyurmaya da niyetli... Evinizin, binanızın, sokağınızın, komşularınızın rutin sesleri arasında yaşam alanınıza sıradanın ötesinde bakışlar atarken bir yandan da -belki halihazırda içinizde var olan- bir dizi kaygıyla yüz yüze geleceksiniz. Hırsızlık, yangın, su baskını, asit yağmuru, deprem ve belki de camlarınızı parçalayacak bir tanker kazası... Evimiz bizi dış tehlikelerden koruyacak kadar güvenli mi? Peki ya iç tehlikelere ne demeli?

‘İçeride’ baş başa kalmak

Ben ‘Olağan-içi Bir Gezi’yi deneyimlerken evimi dinlemeye çalıştım en çok. Evimin geçmişini, benden öncesini geçirdim aklımdan. Rehberin yönlendirmesiyle evimin merkezini algılamaya uğraştım mesela. Oyunun duygu dünyasına girip evimin canlı bir organizma olduğunu, bir hafızaya, bir kırılganlığa ama bir o kadar da beni koruyacak bir güce sahip olduğunu hissettim. Bu deneyim bizi, şu sıra ‘kapanmak’ gibi olumsuz çağrışım yapan bir ifadeyle andığımız ‘ev’lerimizle baş başa kalıp birbirimize ‘açılmaya’ çağırıyor. Mecburi olarak evde geçirilecek hafta sonunda evinizin içinde ‘olağan’ bir ‘iç gezi’ denemeye değer. 

Yazının Devamını Oku

Kral Lear ve kızları menemen tavasında!

Kadro Pa’nın çevrimiçi oyunu ‘Lear Mutfakta’ Shakespeare’in bolca hırs, ihanet ve intikam içeren trajedisinden üç peynirli menemen tarifi çıkarıyor. Lear’ın üç kızı; kaşar, tulum ve mozeralla peynirleri olarak tezgâhta yerini alıyor ve oyun başlıyor...


İlki 1989’da düzenlenen, ülkenin en köklü tiyatro etkinliği İstanbul Tiyatro Festivali bu sene pandemi nedeniyle belki de tarihinin en zor programını gerçekleştirdi. Avrupa’daki festivallerin hemen hepsi iptal edilir ya da tamamen çevrimiçi platformlara çekilirken İstanbul Tiyatro Festivali aylar öncesinden farklı senaryolar çalışarak pandemi koşullarında en sağlıklı şekilde işleyebilecek programı oluşturdu. Sonuçta ortaya hibrit bir program çıktı. 21’i yerli, toplam 25 oyunu takip ettiğimiz festival bizi şehrin farklı noktalarındaki tiyatro sahnelerine, Beyoğlu boyunca uzun bir gezintiye, görkemli bir kiliseye, bir avluya alıp götürdüğü gibi yer yer de bizi evlerimizin içinde, kulağımızda kulaklıklarla tura çıkardı. Kimi zaman ekran başında otururken kendimizi oyunun parçası olarak bulduğumuz veya oyun bitiminde uygulamanın ‘barında’ yaratıcı ekiple sohbet edebildiğimiz yeni nesil oyunlara götürdü bizi festival. Kısıtlı sayıda seyircinin maskeli ve mesafeli olarak yerini aldığı fiziki gösterimlerin yanı sıra farklı sürprizleriyle 10 çevrimiçi gösterim izleme şansı yakaladık.

Sık sık güncellenen kısıtlamalarla oyun saatlerini anlık olarak değiştirmek zorunda kalan, adeta organizasyon akrobasisi yapan ekibe kocaman birer geçmiş olsun ve teşekkür dileği yollamak isterim. Biraz buruk ama kesinlikle benzersiz ve unutulmayacak bir festivaldi. Hele ki yılın çarpıcı yapımları ‘Gomidas’, ‘Tut! Bırak’ ve ‘Unutmak’ı tüm zorlu koşullara inat canlı izleme şansı bulduğum için... Fiziki gösterimler 1 Aralık’ta sonlandı ama çevrimiçi gösterimleri

14 Aralık’a dek sürüyor. Evlerde geçireceğimiz süre uzamışken en kısa zamanda sağlıkla ve neşeyle sahnelerde buluşma umudunu diri tutarak bu süreyi ekiplerin çevrimiçi gösterimler için ürettiklerini değerlendirmek en güzeli.

Ortaya ‘yas yemeği’ çıkıyor

Festivalde prömiyer yapan Kadro Pa oyunu ‘Lear Mutfakta’ 55 dakikalık bir obje tiyatrosu. Ekip daha önce ‘Macbeth Mutfakta’ ile eğlenceli bir işe imza atmış, Shakespeare’in ölümsüz trajedisinden bir menemen tarifi çıkarmıştı. Bu kez ‘Kral Lear’ metni var tezgâhta. Kelimenin gerçek anlamıyla mutfak tezgâhındayız, metni uyarlayan ve oynayan Simge Günsan hem oyunun anlatıcısı hem de bize üç peynirli menemen tarifi verecek aşçı olarak karşımızda. Üç peynir (kaşar, tulum, mozzarella ya da Kral Lear’ın kızları Goneril, Regan ve Cordelia), menemen harcı olarak kavanozun içinde, tezgâhta beliren yaşlı ve pek bahtsız -eh azıcık da akılsız- babaları Kral Lear’ın etrafına dizilir ve hikâyemiz başlar… Yanlış anlaşılmalar, kıskançlık, hırs, ihanet ve intikamla süren, bolca ölümle finale erişen bu klasiği yumurta, tereyağı, sos, rende gibi gıda ve mutfak malzemeleri eşliğinde izliyoruz. O kadar kan dökülünce, haliyle ortaya çıkan da bir ‘yas yemeği’ oluveriyor.

Heyecan düzeyi ‘Macbeth Mutfakta’ kadar yüksek olmasa da ‘Lear’ menemeni de lezzet standardını koruyor. Yine de ‘tereyağı’ Gloucester’ın gözlerinin oyulması, ‘yumurta’ Edgar’ın kılık değiştirmesi gibi, objelerin dinamik olarak oyuna katıldığı fikirler daha çok olsaymış keşke…

Yazının Devamını Oku

Bir tiyatroyu tiyatro yapan nedir?

Performansı ekrandan izleyin, anlatıdaki belli belirsiz göstergeleri de çözmeyi atlamayın. Sonra bomontiada’daki enstalasyonu ziyaret edin. Hibrid formdaki bir tiyatro işi olan ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ ile bir ailenin arasına sokulun. Türkiye’nin yakın siyasi tarihini de anımsayarak…


Tiyatroyu var eden unsurlar (oyuncu, seyirci, seyir yeri, ses, görüntü, hareket) aynı anda bir araya gelmeksizin ortaya çıkan işe tiyatro diyebilir miyiz? Bir tiyatro oyunu ne eksik kalırsa olmaz? Ya da eksik parçaları sonradan tamamlamak mümkün mü? Pandemiyle birlikte tiyatronun tanımına, yapılış biçimine dair yeni yollar arayan süreç -başladı demeyelim, halihazırda mevzuyu çalışan çok sayıda teori ve pratik iş vardı- iyice görünür oldu.

Türkiye’de bu konuya haylidir kafa yoran topluluklardan biri Galata Perform. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan oyunları ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ bugüne dek peşine düştükleri sorulara verilmiş somut bir yanıt, çok yönlü bir iş olarak önümüzde duruyor.

Oyunu önce ekrandan, kaydedilmiş bir performans olarak seyrediyoruz. 40 dakikalık bu iş metni ses, performans ve videoyla buluşturuyor. Sıradaki adım bomontiada’daki enstalasyonu görmek. Burada anlatıyı tamamlayan objeler, ses ve video enstalasyonu çıkıyor karşımıza. Böylelikle ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ bildiğimiz anlamda bir ‘oyun’ olma çabasından çıkıp bir tür araştırma/uygulama platformuna dönüşüyor. Tiyatronun asal unsurlarını farklı zaman düzlemlerinde ama en nihayetinde buluşturan bir platforma… Nihayetinde elimizde; beş oyuncunun yer aldığı bir performans kaydı ve bir canlı seyir yeriyle (enstalasyon mekânı) bütüne ulaşan bir anlatı var.

Bir araya gelemeyen bir aile hikâyesi bu. Bir yemek masasında ve birkaç kare fotoğrafta bir araya geldiklerini gördüğümüz ama aslında, anlatıcının, ailenin kızının seslendirdiği metni dinledikçe hem fiziken hem ruhen ayrı düştüklerini gördüğümüz bir aile. İlk 10 dakikayı ailenin ‘derdini’ çözmekle geçirmeniz olası, en azından öyleyse, kendimi yalnız hissetmeyeceğim. Lakin anlatı; genç kadının günümüze gelip hikâyeyi geçmişle, bugün aklından geçenlerle ve hayalleriyle harmanlamasıyla ‘gizemini’ açıveriyor önümüzde ve oyunun anlamı içinizde genişleyen bir yer ediniyor.

Oyunun, nasıl demeli, ‘şifrelerini’ çözmeye çalışmayı izleyicilerine bırakıp, Türkiye’nin yakın siyasi tarihine değen bir hatta ilerlediğini akıldan çıkarmamayı tavsiye edelim naçizane. Ferdi Çetin’in sezdirmeden, incelikli bir üslupla kaleme aldığı bir öykü bu. Ama oyun boyu karşınıza çıkacak bazen açık, bazen belli belirsiz göstergeleri takip ettiğinizde, zihninizin açıldığını hissederek çözeceğiniz bir öykü...

Oyun hem öyküsü hem sahneleme diliyle (Video efektleri, oyunun merkezine de yerleşen bir iletişim aracı olan fotoğraf başta olmak üzere) bir araya gelmenin imkânsızlaştığı pandemi süreciyle hissi ve kavramsal bir bağ kuruyor. Öte yandan oyun esnasında sahnede beliren reji ekibi gibi ‘sahne arkası’ detaylarıyla da bu hibrid işin teatral yanına özel bir vurgu geliyor. Her bir detayı titizlikle hazırlanmış prodüksiyonuyla da (mekân tasarımı, ses ve görüntü yönetimi, animasyonlar vs.) çıtayı yükseğe koyuyor iş. Oyunla ilişkimi zorlaştıran tek noktaysa seslendirmenin -belki de bilinçli olarak- tekdüze bir dramatik tonda akması oldu.

Görülmeye ve hem anlatısına hem de tiyatronun açtığı olanaklara dair kafa yormaya fazlasıyla değer bir iş.

Yazının Devamını Oku

Festivale hâlâ bilet alabilirsiniz!

24. İstanbul Tiyatro Festivali ‘her şeye rağmen’ başladı. Yeni kısıtlamalara göre düzenlenen festivalde hem fiziki gösterimler, hem çevrimiçi kayıttan izlenebilecek oyunlar hem de ‘yeni bir biçim’ öneren farklı performanslar yer alıyor...

BİR OYUNCUNUN AŞIRI ACIKLI ÖYKÜSÜDUBLÖRÜN HİKÂYESİ  - TİYATRO MİTOS

Kemal, empati duymaktan kendinizi alamayacağınız bir karakter. Aslında bir oyuncu. Ama ‘oyun alanı’ diğer oyuncuların ‘gölgesiyle’ sınırlı olmuş. Hep oyuncu olmak istemiş ama tüm hayatını dublör olarak geçirmek zorunda kalmış, bir yandan da hayatta tek başına ayakta durmaya çabalayan bir adam. Yine de başına gelenlerle de hayalleriyle de dalga geçebilen biri. Hayatının sıkıştığı ranzasının önünde karşımıza çıkacak ve içinden bolca hayal kırıklığı, sakarlık, başarısızlık geçen öyküsünü anlatacak seyirciye. Kemal Uçar’ın kaleme aldığı, Şenol Önder’le birlikte yönettiği ve oynadığı, temposu ve ironisi yüksek bir oyun.

24 Kasım ve 25 Kasım, 20.00, Moda Sahnesi’nde. Öğrenci 45, tam 85 lira.

BU İKİ OYUNA KULAK VERİN!
VARLIK & EFTEN PÜFTEN ŞEYLER - PODACTO

Yeni nesil ses tiyatrosu Podacto yapımı iki oyun, festival kapsamında seyirciye ‘sesleniyor’. Aksel Bonfil’in kaleme aldığı ve yönettiği ‘Varlık’ ile kendimizi 1940’ların İstanbul’unda, hayatları Varlık Vergisi’nin ezici yüküyle tepetaklak olan üç kişilik bir ailenin evinde bulacağız. Cengiz Bozkurt, Esra Dermancıoğlu, Salih Bademci, Ahsen Eroğlu’ndan dinleyeceğiz.

Eften Püften Şeyler

Yazının Devamını Oku

Ormanda, geçmişle geleceğin öpüştüğü bir gece

En uzun gecede, kar fırtınasında ‘kaybolan’ balad araştırmacısı Prudencia’nın gerçekle fantastik düzlem arasındaki öyküsüne bırakıyorum kendimi. Ateş başında masal dinliyor gibiyim. Dizlerimde battaniyem, elimde sıcak kahvem, tepemde uçsuz bucaksız gökyüzü... Ormandayım.

Kulağını bugünün insanının kalbine dayayarak yazanlardan David Greig. İskoç yazarın ‘Prudencia Hart ve Bir Tuhaf Dibe Vurma Öyküsü’nü görmek üzere geçen ay Kemerburgaz Kent Ormanı’ndaki yeni oyun alanına yerleşen DOT’un orman sahnesine doğru ilerliyoruz. Burası Murat Daltaban’ın deyişiyle kendimizi ormanın rastlantısallıklarına bırakacağımız bir alan; al işte, hikâyenin tepe noktasına gelmişken birden yağmur başlıyor. Her yeri şeffaf kocaman çadırda beş oyuncu ve iki müzisyen bize ‘tuhaf’ bir öykü anlatırken... Dizlerimizde battaniyeler, elimizde kahvelerimiz, etrafımızda ısıtıcılar; Prudencia’nın yaşadığı fantastik olaylarla baş başayız.

28 yaşındaki Pru, İskoç sınır baladlarını araştıran bir akademisyen. Bir konferans için gittiği kasabada yoğun kar fırtınasına yakalanıyor. Ve pek hazzetmediği Colin Syme ile mahsur kalıyor. Takvim ‘geçmişle geleceğin gecenin ortasında öpüştüğü’ 21 Aralık gecesini göstermektedir ve gece ‘şarkı koleksiyonu yapan’ Pru’yu, ‘ruh koleksiyonu yapan’ Şeytan’la buluşturur…

Kamp sandalyelerine gömülüp oyunu izlerken ateş başında masal dinliyormuş duygusunda kaldım. Ekibin “Şimdi size bir hikâye anlatacağız” tadındaki sıcak karşılaması, ara ara oyunu kesip hal hatır soruşları, oyunu masaların üzerinde tüm enerjileriyle devinerek anlatışları, Tomris Kuzu imzalı etkileyici masklar ve canlı müzik de esasen bu duygunun taşıyıcıları. Ama beni o duyguda tutan asıl şey ormanda, açık alanda, gecenin ortasında, her şeyden uzakta olma hissiyle Pru’nun hem gerçek hem fantastik düzlemde yaşadıklarının örtüşmesi oldu.

Hepimize iyi gelecek türden bir deneyim

‘Prudencia Hart…’ zorunlu koşullar sonucu ilk mekânına (DOTKanyon’da) göre tasarlanmış haliyle ormana uyarlanmış değil de sıfırdan burada tasarlanmış bir oyun olsaydı çok daha başka bir hikâye kurulmuş olacaktı karşımızda muhakkak. Zira ormanlık alan Pru’nun ‘büyülü’ gecesinin ruhuna çok uygun. Öte yandan Mert Öner’in oyunun bir an bile sarkmasına müsaade etmeyen yüksek performansı ve ekibin hikâyeyi uçuş uçuş bir hareket koreografisiyle, canlı şarkılarla, dönüşümlü anlatıcı rolleriyle sağlam bir şekilde sırtlandığını söylemeli.

Prudencia’nın, baladları kitaplardan çıkarıp gerçek hayatına sızdırdığı 75 dakikalık ‘dibi bulma’ keşfiyle ormanda buluşmak, bugünlerde hepimize iyi gelecek türden bir deneyim… Pru’nun peşinde kendinizi şehirden, gerçeklerden koparın gitsin! Ha bir de sıkı giyinin.

Yazının Devamını Oku

‘Zehir’ kana karışmıyor…

Şehir Tiyatroları yapımı ‘Zehir’ tek çocuklarını kaybeden bir çiftin seneler sonraki buluşmasında geçen ve bizi ‘ağır bir kayıpla baş etme yolları’ üzerine düşündürmeye çalışan bir oyun. Fakat ne yazık ki hayata dair, yaşayan, kanlı canlı bir anlatı hissi yaratmakta zorlanıyor.


Ağır bir kayıpla baş etmenin kaç yolu vardır? Ya da baş edememenin? Aynı acıyı paylaşan iki insan, başlarına gelenden sonra yola aynı tarifle devam edebilir mi? Ya da etmek zorunda mı? Peki evlat kaybı gibi tarifsiz bir acıdan sonra yeni bir sayfa açmak mümkün mü? Ya da bu, şart mı?

Hollandalı yazar Lot Vekemans’ın 2010’da ülkesinde Taalunie Toneelschrijfprijs Ödülü’nü alarak ‘en iyi oyun’ seçilen eseri ‘Zehir’, tek çocuklarını, Jacob’u kaybeden bir çiftin, seneler sonra bir araya geldiği bir buçuk saati kurguluyor.

20 dakika gerilimle geçiyor

Trajik olaydan bir süre sonra adam bir yılbaşı akşamı evden çıkıp gitmiş, kadın ve adam yıllarca görüşmemiştir. Adam Hollanda’dan Fransa’ya taşınıp yeni bir hayat kurmuşken, kadın eski hayatının içinde, acısının yangını neredeyse hiç sönmeden, söndürmek için pek çaba da harcamadan yaşamaya devam etmektedir…

Oğullarının da yattığı mezarlığın toprağına bir zehir karışması hasebiyle 200 mezarın taşınması söz konusu olunca, mezarlıkta yapılacak bir görüşmede bulunmak üzere burada buluşur ikili. Ve seyirciyi, aralarında oyun boyu sürecek ‘kabullenmek/kabullenememek, hayata devam etmek/etmemek’ uçlarında salınacak gerilimli bir tartışmaya ortak ederler.

Bir mezarlık şapelinde geçen görüşmenin ilk 20 dakikası gerilimle, birbirini tekrarlayan diyaloglar ve karakterlerin kararsız hareketlerinden oluşan bir mizansenle geçiyor. İkilinin arasındaki huzursuzluğu yansıtmak açısından gerçekçi belki ama seyircinin oyuna dahil olmasını zorlaştıran bir açılış. Pandemi koşulları sebebiyle oyuncuların dönüşümlü rol aldığı, Şaban Ol yönetimindeki ‘Zehir’i Sevinç Erbulak ve Ahmet Saraçoğlu’nun performanslarıyla izledim. (Eraslan Sağlam ve Aslıhan Kandemir de oyunun ikinci kadrosu.) Ne yazık ki çok fazla yerde şu fena, ‘çeviri kokan oyun’ izliyor hissinde buldum kendimi. Özellikle de Saraçoğlu’nun bastıra bastıra vurguladığı nidalarında… İlk yarıda içine girmek için kendimi hayli zorladığım oyun; hikâyenin açılmasıyla, yaşananların -daha doğrusu kadınla erkeğin duygularının- detaylarına hâkim olmaya başlamamızla ayağa kalkar, koşmasa da yürür hale geldi.

Kıyıya vurmuş iki yetişkin

Yazının Devamını Oku

Erkeklerden de komedyen olur!

Seda Yüz, stand up gösterisinde elimizden tutup hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçiriyor adeta... Ve soruyor: “İtibarlı hiçbir meslek ‘kadından olmuyor’. Peki neden? Neden her şeyi erkekler yarattı? Biz o sırada çamaşır yıkıyor olabilir miydik acaba?”

Seda Yüz’ün adına ilk kez sosyal medyada rastladım. Hemen her yaş ve sınıftan erkeğin dilinde hazır bekleyen; bağlaç ve bilimum noktalama işareti olarak kullanılan, kadının cinsel organından bahseden küfre bir alternatif getiriyordu. Geçen hafta, gösterisinin tanıtım videosuna (ikiz çocuklarıyla ilgilenirken bir yandan şaka yazmaya çalışan halini gösteriyordu) rastlayınca koşarak gittim izlemeye.

Duymalara doyamadığımız “Kadından komedyen olmaz”la girdiği gösteri 35 yaşındaki bir kadının genç kızlığından annesiyle ilişkisine, erkeklerle diyalogundan gündelik hallere, annelik deneyiminden eşiyle iletişime tanıdık duraklardan geçiyor.

Seda Yüz tam da iyi bir stand up’tan bekleneceği üzere bir bütünün içinden yolluyor şakalarını. “Geçen gün başımdan şöyle bir şey geçti” kopukluğunu bir an dahi yaşatmıyor, tek bir hikâye anlatıyor esasında. Hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçirir gibi... Gündelik olanın, yerel olanın, topluma, aileye dair olanın içindeki kanıksanmış tuhaflıkları aktarıyor. Şakaları ‘bulunmuş’ gibi değil; çok zekice bir yerden, “Yahu size de tuhaf gelmiyor mu bunlar?” diyor aslında. Bize 2020 senesinde, bu gezegende kadınların neler yaşadığını nokta atışıyla gösteriyor. Ha bir de tatlı tatlı vurguluyor: “Erkeklerden de komedyen olur!”  

Adeta “Neden hepimiz feminist olmalıyız”ın abartısız ve komik bir dersini veren Seda Yüz’le bir araya geldik.

Seni stand up gösterilerinle tanıyana kadar neler yapıyordun?

Marmara Üniversitesi’nde kamu yönetimi, Studio Oyuncuları’nda oyunculuk okudum. Orada Ümit’le tanıştık, 2012’de Gri Sahne’yi kurduk. Şişli’deki mekânımız yıkılınca yeni yer arayışına girdik. Hep “Stand up yapsana” dediğim bir tiyatrocu arkadaşım vardı, ona bir şeyler yazıyordum. Bir gün “Niye ona söylüyorum ki” dedim kendime. Çıkıp bir şey anlatmak bana çok uygun, zaten oyuncuyum. Karar verdim ama iki ay sonra hamile kaldım. Sonra Tophane’deki mekânımızı bulduk, çocuklar 1 yaşına geldiğinde provalara başladım. “Bu gerçekten benim işimmiş” gibi hissetim. Arada ‘Açık Mikrofon’lara katılıyordum, stand up ekibi Tuz Biber’e dahil olmam da karantina öncesine denk geliyor. O küfür şakasının olduğu videom da orada çekildi, sosyal medyada yayıldı.

Yazının Devamını Oku

Festivale karış; ister evinde, ister tiyatro salonunda!

Pandemi sebebiyle belki de tarihinin en zor dönemlerinden birini geçiren İstanbul Tiyatro Festivali bu yıl çok sayıda dijital tiyatro deneyimine yer veriyor. Bu; fiziki mekândakilerden ve çevrimiçi oyunlardan oluşan hayli kişisel bir ‘merak listesi’. Programa göz attığınızda sizin de o çok özlediğimiz tiyatro hareketliliği duygusuyla heyecanlanmanızı dilerim...

HAYATIMIZIN SON ‘SİYAH KUĞU’SU COVID-19Kuğu Gölü

Bu klasik masalın pandemi cenderesiyle ne ilgisi olabilir? Koreograflar Guy Weizman ve Roni Haver’ın kurduğu uluslararası dans topluluğu Club Guy&Roni’nin gösterisi hayatımızın son ‘siyah kuğu’su COVID-19’dan ilham alıyor. Bu, masal dünyasına kaçma arzumuzla gerçeklikle ilişkimizi kaybetme riskini bir araya getiren bir performans. Gösterim çevrimiçi takip edilecek. (İlk gösterim: 18 Kasım Çarşamba, 20.00, çevrimiçi)

‘GELECEKTE TİYATRO NASIL OLACAK’ DİYENLERE...Map to Utopia

‘Tiyatro bundan sonra nasıl olacak’ sorusuna verilmiş yanıtlardan biri bu oyun. İstanbul’dan Platform Tiyatro ile Bonn’dan Fringe Ensemble’ın ortak projesi olan oyuna dilerseniz bir uygulamayla katılacaksınız, dilerseniz fiziki mekândaki yerinizi alacaksınız. (25 ve 26 Kasım, 20.30)

EVLERİMİZE BAŞKA TÜRLÜ BAKTIRACAK BİR OYUNOlağan-içi Bir Gezi

Evlerimize fazlasıyla doyduk ama Kazan Dairesi yapımı bu projede evlerimizde alışılmadık bir gezinti yapacağız. Barış Arman’ın yazıp yönettiği oyunda tek yapmamız gereken kendimizi evimizin içinde kulaklıktan bize seslenecek rehbere teslim etmek. (14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, çevrimiçi)

ÇAĞDAŞ DANS DÜNYASINDA NELER OLUYOR?Dare to Say

Yazının Devamını Oku

DOT oyuna ormanda devam ediyor!

15 sene boyunca altı mekânı kendine ‘oyun alanı’ olarak sıfırdan kuran DOT ekibi şimdi Kemerburgaz Kent Ormanı’nda tiyatro yapacak. Oyunlar farklı hava koşullarında da sürecek. Şimdilik kamp sandalyelerinde izlenecek oyunlar dışında burada atölyeler, müzik dinletileri, kadın edebiyat buluşmaları da olacak yakında.

Bir oyun bittiğinde insan artık ‘oyundan çıkmış insan’dır, Yusuf Atılgan’ın ‘sinemadan çıkmış insan’ının bir kardeşi olarak. Artık İstanbul’un ‘oyundan çıkmış insanları’ aynı zamanda ‘ormandan çıkmış insanlar’ da olarak karışacak kendi rutinine.

Ateşin etrafında buluşan hikâye dinleyicileri gibi

Şehrin kıyısında, 5.5 milyon metrekarelik bir alanda geçen sene açılan Kemerburgaz Kent Ormanı’na giden yolda başlayacak yolculuğu. Kapıdan girdiğinde ağaçların arasında 2.5 kilometre daha içeri uzanıp bir oyun alanına rastlayacak: DOTOrmanda. Ve burada izleyeceği her ne olursa olsun, ayrıldığında renklerin ve gökyüzünün bir parçası onda kalacak. O artık ‘oyun ormanından çıkmış insan’…

15 senede altı mekân değiştiren, Kanyon AVM’deki yerinden çıkmak zorunda kalan DOT şimdi bizi ormana götürüyor. DOT, 2005’te Mısır Apartımanı’nda başlayan yolculuğundan itibaren her girdiği mekânı dönüştürüp yeni bir oyun alanı kuran bir ekip. DOTKanyonda’yı kapatmak zorunda kalıp bir yandan da İskoçya’da oyun çalışırken pandemiyle eşzamanlı olarak kafalarında yeni fikirler dönerken (Atların çektiği oyun arabası fikrini hayata geçirecekler dilerim!) orman çıkmış karşılarına…

Etrafı üç kulübe (atölye, kulis, mutfak olarak kullanılacak) ve göz alabildiğine ağaçla çevrili taş alanda oturup buraya nasıl geldiklerini konuşuyoruz. Murat Daltaban orman fikrinin kafasına bir süre önce girdiğinden bahsediyor: “Bir senedir ormanda bir oyun yapalım deyip duruyordum. Her şeyin steril, tasarım olmasından çok sıkılmıştım. İnsanın doğayla kavga eder hali beni çok bunaltmıştı. Gördüğümde ‘Burası!’ dedim. Bu daire formunda bir şamanik hal durumu var, ateşin etrafında toplanan hikâye dinleyicileri gibi… Çok güçlü bir tiyatro ruhu hissettim.”

Özlem Daltaban yeni yerlerini iki seneliğine kiraladıklarını anlatıyor: “Burası üretim mekânı da olsun, özellikle pandemiden etkilenmiş gruplar da gelsin istiyoruz. Kumbaracı50 oyunlar, atölyeler yapacak. Kasımda Yiğit Sertdemir buraya özgü tek kişilik bir oyun yapıyor. Çocuklara, yetişkinlere, profesyonellere yönelik atölyeler, müzik dinletileri, kadın, edebiyat buluşmaları olacak. İnsanların atıştırmalıklar alabileceği küçük alanımız da olacak. Ormanda oyun dinlediğimiz, bir botanikçiden ormanı dinlediğimiz, çocuklarla kuşları dinlediğimiz yürüyüşler olacak…”

Özlem ve Murat Daltaban. Fotoğraf: Levent KULU. 22 ve 23 Ekim’de 20.30’da ‘Limon Limon Limon Limon Limon’ izlenebilir.

‘Bir tesadüfler alanı...’

Yazının Devamını Oku

Şehrin tiyatrosuna çok yakışan bir oyun

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ İstanbul’a, bu şehrin kadınlarına eşsiz bir armağandı. Oyun şimdi bir Şehir Tiyatroları prodüksiyonu olarak kente yeniden karışıyor…



İki yaşındaki kızıma, doğduğu gün hastaneden gösterdiğim ilk İstanbul parçası, ağaçlarla kaplı bir park olmuştu. Kızım bu şehrin eski bir semtinde büyüyor. Bu şehrin eğri büğrü sokaklarında koşacak, gülecek, sarhoş olup ağlayacak, âşık olacak, kendini denizin kıyısına atmak isteyecek, devasa binaların arasında yıldızları bulmaya çalışacak. Benim denizin ucunda çay içtiğim Beşiktaş’taki eski çay bahçesini, kapılarında büyüdüğüm, öğrendiğim Emek Sineması’nı eski AKM’yi, Kemancı’yı hiç bilmeyecek. Belki doğduğunda ona gösterdiğim park bile durmayacak yerinde. Ama büyüdükçe, İstanbul onun o da İstanbul’un bir parçası olacak. “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” diyeceğim ona. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun bu şehre, bu şehrin kadınlarına eşsiz armağanı olan oyununun adını ödünç alarak…

İstanbul’dan daha güzel üç kadının anlattığı bu oyunu bu şehri içinde hisseden herkes izlesin istemişimdir hep. Şimdi çok daha geniş kitlelere erişebilecek şekilde, şehrin gözbebeği tiyatrosunda, İstanbul Şehir Tiyatroları sahnelerinde anlatıyor kendi öykülerini ve kendi İstanbullarını; Melis, Başak ve Ayfer. Kız, anne ve anneanne…

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği; BAM İstanbul prodüksiyonu olarak üç sezon oynayan, Melis Öz, Başak Kıvılcım Ertanoğlu ve Ayfer Dönmez’in aklımızdan kolay kolay çıkmayacak nefis performanslarıyla izlediğimiz oyunu; üç başka iyi oyuncu Yeliz Şatıroğlu, Esin Umulu ve Şebnem Köstem devraldı. Şehir Tiyatroları da bu oyunla kapılarını kuşağının dikkat çekici ve üretken kalemlerinden Mahmutyazıcıoğlu’na açmakla kalmadı bir yandan da bizatihi bu şehre, bu şehrin kadınlarına dair bir oyunla, şehrin tiyatrosuna taptaze bir soluk getirmiş oldu.

Yazının Devamını Oku

Ekranda alternatif bir festival var!

İlki geçen sene gerçekleşen İstanbul Fringe Festival, bu yıl çevrimiçi mecralar üzerinden seyirciyle buluşuyor. İtalya’dan Tayvan’a uzanan 15 etkinliği yarın akşama kadar YouTube üzerinden takip edebilirsiniz.


1947’de Uluslararası Edinburgh Festivali’nin ‘davetsiz misafirleri’ tarafından bir ‘kenarda’ sahnelenen gösteriler, zaman içinde dünyanın en prestijli tiyatro festivallerinden Edinburgh Fringe Festivali’ne dönüşmüştü. Dünyanın farklı şehirlerinde Fringe festivalleri sürerken, bizde de geçen sene farklı disiplinlerden sekiz kişiden oluşan bir ekip “Neden böyle bir platformu biz de İstanbul’da kurmuyoruz?” diyerek yola çıkmıştı. Böylece İstanbul’un farklı sahneleri, 2019 Eylül’de 10 gün boyunca Türkiye’den ve dünyadan 22 ekibin tiyatro, dans ve performans disiplinlerindeki alternatif işlerine ev sahipliği yapmıştı.

İşlerin büyük kısmı dans performansı

Ekip bu sene pandemi koşullarına rağmen Istanbul Fringe Festival’den vazgeçmedi, etkinlikleri, bazısı canlı olarak yayımlanacak şekilde çevrimiçi mecralara taşıdı. Geçen cuma açılışı yapılan festival, yarın akşama kadar YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilecek.Fringe, isminin hakkını vererek bizleri belki de hiç duymadığımız, rastlamadığımız ekiplerin güncel işleriyle buluşturan bir platform. İtalya, Romanya, Belçika, İngiltere, Hollanda, Fransa, Rusya, Almanya, Tayvan ve Türkiye’den toplam 15 işi (büyük bir kısmı dans performansı olmak üzere) evinizden izleyebilirsiniz.

Üstelik ilk günden itibaren programın tamamı İstanbul Fringe’in YouTube kanalına yüklendiği için zamanlamanızı kendiniz ayarlayabilirsiniz.

Ayrıca yine YouTube üzerinden festival kapsamındaki atölyeleri takip edebilirsiniz. Etkinlikler ücretsiz lakin topluluklara bu zor dönemde destek olmak isterseniz ‘Fringe Destek Fonu’nu ziyaret etmeyi unutmayın. Böylece sahneye düzenli olarak bir daha ne zaman çıkabilecekleri belli olmayan küçük ve bağımsız topluluklara minik bir can suyu verebilir ve festivalin sürdürülebilirliğine katkı sunabilirsiniz.

Destek biletleri almak için: tiyatrolar.com.tr/istanbulfringeonline

Yazının Devamını Oku

Balat’ta bir ‘insan müzesi’ var!

‘Monologlar Müzesi’ projesi, pandemi koşullarına uygun önlemlerle yeniden başlıyor. ‘Balat’, ‘Kadın’ ve ‘Yalnızlık’ temalı monologlar sizi adeta birer insan müzesine davet ediyor.

İstanbul’un köklü semtlerinden Balat’ta dört sezondur süren ‘Monologlar Müzesi’ ziyaretçileriyle yeniden buluşuyor. Eski bir binanın yedi ayrı odasında, yedi hikâye, yedi oyuncu tarafından anlatılıyor. 15’er dakikalık monologlar serisinin cuma akşamı izleyebileceğiniz ilkinin konusu Balat’ın kendisi.
Maskenizi teslim aldıktan sonra (her odaya maksimum dört izleyici alınacak) görmek istediğiniz oyunun odasına geçeceksiniz. Aynı anda farklı odalarda sahnelenen yedi monolog arasında dolaşmak serbest. Ya da tamamladığınız oyundan çıkıp az sonra yeniden başlayacak oyunlardan bir diğerini izleyebilirsiniz. Her oyun arka arkaya dört kez sahneleniyor.
‘Balat’ oyunları, bu mahallenin tarihinden, dokusundan, kültüründen doğmuş hikâyeler. Odalarda Batur Belirdi, Haydar Köyel, Erol Babaoğlu, Burcu Halaçoğlu, Melis Öz, Ece Özdikici, Tuğçe Şahin bekliyor sizi. Her biri yetkin, oyun ve sahne hâkimiyeti tam olan oyuncular.

Hijyen kuralları uygulanıyor

Her bir monoloğun yazarı ve yönetmeni de yine son dönem yerli oyun üretiminde emek veren farklı isimler. Proje tasarımı A. Sami Özbudak’a ait olan ‘Monologlar Müzesi’ 26 ve 27 Eylül’de de ‘Kadın’ ve ardından ‘Yalnızlık’ başlıklı serilerle sürecek.

Balat Mürselpaşa Caddesi’ndeki mekânda hijyen kurallarının titizlikle uygulandığını söylememe gerek bile yok. Müze mantığıyla sizi monologlar arasında dolaştıracak projeye sadece ‘havanız’ değişsin diye değil, pandemi koşullarında tüm tedbirlerini özenle alan tiyatroculara destek olmak için de gidin.

25 Eylül Cuma saat 20.30’da Mürselpaşa Cad. No: 163’te. 60 lira.

TİYATROMUZ GÖZ GÖRE GÖRE ERİYOR

Yazının Devamını Oku

Sahnede ‘yanyana’ gelme zamanı!

Pandemi sürecinde sahne açamadıkları için büyük yara alan tiyatrolar, dayanışma motivasyonuyla hareket eden organizasyonlarla nefes almaya çalışıyor. Eylül sonuna kadar sürecek ‘Sahnede Yeniden Buluşuyoruz’ o soluklardan biri.

An Yapım’ın organize ettiği, Uniq İstanbul’un mekânı tiyatro topluluklarına ücretsiz olarak açtığı ‘Sahnede Yeniden Buluşuyoruz’, açılışını geçen pazartesi Levent Üzümcü Tiyatrosu&İzmir Halk Tiyatrosu ortak yapımı ‘Aziz Nesin Kabare’ ile yapmıştı.

Tiyatroların pandemi nedeniyle çok ciddi zorluklardan geçtiği, seyirciyle arasına uzun aylar ve bilgisayar ekranlarının girdiği karantina döneminin sonunda, yola ‘yanyana’ (evet, manifestolarında bu sözcüğü özellikle bitişik yazmışlar) gelmek arzusuyla çıkan bir etkinlik ‘Sahnede Yeniden Buluşuyoruz’.

Uniq İstanbul Açık Hava Sahnesi’nde, COVID-19’a uygun tedbirlerle hazırlanan 400 seyirci kapasiteli seyir alanını dolduracak izleyicileri, hem popüler hem de daha bağımsız ve politik çizgide giden oyunlardan oluşan bir seçki bekliyor.

Cüzi miktarda prodüksiyon bedeli

Topluluklardan (bu kalem için maalesef sponsor bulunamamış) cüzi miktarda prodüksiyon bedeli kesiliyor, bunun dışındaki tüm masraflar organizasyon tarafından üstleniliyor.

Manifestolarında “Tiyatronun iyileştirici ve birleştirici gücüyle her şeye rağmen perdeyi birlikte açıyoruz. Hayat tek başına zordur. Dünya zorludur. Tiyatroda ‘yanyana’ olalım, sahnede ‘yeniden’ buluşalım” diyerek umutlu olmaya, birlikte kalmaya davet ediyorlar.

Genco Erkal’ın kült eseri, DasDas’ın yenisi ‘Westend’den Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun ‘Yangınlar’ına, Moda Sahnesi’nin yeni oyunu ‘Babamı Kim Öldürdü’ye uzanan seçki 30 Eylül’e kadar sürecek.

Kişisel önerilerimi de sıralayayım:

Yazının Devamını Oku

Bu yıldız başka yıldız!

Eşine az rastlanır türde bir kukla oynatıcısı olan Nazmi Sinan Mıhçı kaprisli mi kaprisli, bilmiş mi bilmiş kuklasıyla sahneyi paylaşıyor. ‘Bir Yıldız Batıyor’ ‘çok kişilikli’ tek kişilik, pek eğlenceli bir gösteri...

Tiyatro topluluklarının uzun süre sahnelerden uzak kaldıkları pandemi süreci şimdilerde seyircinin geçen sezonlarda kaçırdığı oyunları görmek için bir tür ‘açık hava’ fırsatına dönüştü.

Son iki senenin en eğlenceli ve yaratıcı işlerinden biriydi ‘Bir Yıldız Batıyor’. Nazmi Sinan Mıhçı eşine çok sık rastlamadığımız türde bir kukla oynatıcısı olarak karşımızda bu oyunda.

Orkun Yeşim’in yönettiği, 3kulak yapımı olan oyun bilhassa üniversite hayatı 1990’ların sonuna denk gelip 2000’ler boyunca da hayat gailesi içinde debelenen kuşağa çok iyi gelecek türde bir gösteri. Karakterlerimiz; yeşil tulumu içindeki Gökhan Sayın ve ona oyun boyu eşlik edecek olan, turuncular içindeki el kuklası. Mıhçı tek kişilikmiş gibi görülen bu ‘çok kişilikli’ oyunda iki ayrı karakterle birden sahnede. Kukla deyip geçmeyin; kendisi zor bir kişiliğe sahip... Şöhret, ödüller, radyo programları falan derken bir süre sonra boğuluyor. Kendini bulma yolunda tek kişilik deneysel oyunlardan yogaya, veganlıktan inzivaya çekilmeye ve hatta aile dizimi terapilerine başvurmadığı yol kalmıyor. 90 dakikanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.10 Eylül Perşembe, 21.00’de Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda. Biletler 25 lira.

HAFTANIN BEŞ OYUNU

Josef Bieder’in Yıldızının Parladığı An (Aksesuvarcı)-İstanbul Devlet Tiyatrosu: Usta oyuncu Ali İpin’in sahneyi Özge Özdemir’le paylaştığı oyun, mesleğine tutkuyla bağlı bir aksesuarcının tek geceliğine seyirci karşısında tüm maharetini sergileyişinin eğlenceli öyküsü... Bu akşam 20.00’de, Üsküdar Tekel Sahnesi’nde.

Basit Bir Ev Kazası-Baba Sahne: Günay Karacaoğlu’nun yetkin oyunculuğuyla tek kişilik bir kadın öyküsü. Songül’ün yaşadıklarını kara mizah atmosferinde izleyip pek çok yerde kendimizi göreceğiz... 6 Eylül Pazar 21.00’de, KüçükÇiftlik Park’ta.

Dansöz-Mek’an: Sezen Keser’in akılda kalıcı bir performansla sahneye taşıdığı Dansöz Meryem’in karanlık hikâyesi ataerkiyle, şiddetle, iktidarla bir tür kişisel hesaplaşma... 6 Eylül Pazar 20.30’da, Ankara Cer Modern Açık Hava’da.

Aziz Nesin Kabare-İzmir Halk Tiyatrosu&Levent Üzümcü Tiyatrosu:

Yazının Devamını Oku

Haydi parklara, oyun seyretmeye!

Yaz mevsiminin son akşamlarında açık alanda seyircisiyle buluşan oyunlar sizi bekliyor. Bu hafta iki eğlenceli oyun dikkat çekiyor. Biri Bursa’da, Nilüfer Balat Kent Ormanı’nda; diğeri İstanbul Kadıköy’de, Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda. DOT ise Kemerburgaz Kent Ormanı’nın ortasına sahne kuruyor.

SHIRLEY’NİN ÖZGÜRLÜK YOLCULUĞUSHIRLEY VALENTINE - KOMEDIATÜRKTanıdık ama çoğu kez görmezden gelinen bir kadın öyküsü. Orta yaşlı, ‘sıradan’ bir ev kadını Shirley Valentine. Kendisini çocuklarına, ondan beklenen ev içi sorumluluklara adamış, mutfağının duvarlarına sıkışmış bir kadın… Ama şimdi özgürleşme, kendini bulma, kendisini iyi hissettiren şeylerin peşine düşme zamanı. Dertlerini, hayallerini mutfak duvarlarının dışına taşırmanın tam sırası. Shirley’nin monoton hayatı, duvar dışındaki tek arkadaşının ona bir Bodrum tatili hediye etmesiyle yeni bir evreye geçecek. Sumru Yavrucuk’un yetkin oyunculuğuyla ayağa kaldırdığı bu eğlenceli öykü, kadınlara “Kendinizi hatırlayın!” dedirten cinsten. Bu akşam 21.00’de Bursa, Nilüfer Balat Kent Ormanı’nda. 105 dakika; tam 20, indirimli 15 lira.

DOKUZ YAŞINDAN BÜYÜK HERKESEFİL - TİYATRO BEREZEFiruze Engin, Elif Temuçin ve Erkan Uyanıksoy’un küçük ve üretken topluluğu BeReZe, izleyicisini hayal kırıklığına uğratmayan ekiplerden.

‘Fil’ oyunuysa Danimarkalı tiyatro ekibi Teatergruppen Batida ile gerçekleştirdikleri, biraz fazla büyük hayalleri olan bir sihirbazla, ona biraz fazla âşık olan yardımcısının hüzünlü öyküsü. Hikâye anlatıcılığı ve fiziksel tiyatroyu harmanlayarak sahnedeler. 31 Ağustos Pazartesi, 21.00’de Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda. 45 dakika, 25 lira.

Pandemiden en sert etkilenen, krizi aşmalarına yardımcı olacak bir destek bulamayan tiyatro cephesinden tek bir güzel haber bile büyük moral veriyor. DOT’un “Tiyatroyu ormanda yapacağız” duyurusu son günlerin en çarpıcı havadisi oldu. Kemerburgaz Kent Ormanı’na, doğanın tam ortasına kuruyorlar sahnelerini. Eylülde açılacak yeni tiyatro alanını haftanın iki günü de Kumbaracı50 ile paylaşacaklarını duymak haberi taçlandırıyor. Üstelik burası tiyatronun bol ilhamlı bir buluşma noktası olacak.

Yazının Devamını Oku

Ay doğarken gece çağıracaklar bizi!

Altıdan Sonra Tiyatro’nun ‘Hayalet Kumpanya’sının marifetli oyuncu hayaletleri, endişeyle kaplı bu günlerde seyirciyi neşeyle sarsıyor. “Biraz hayal biraz gerçek çünkü ölüm yok, çünkü hayat düşlerde!” diyorlar...


Senelerce birlikte tiyatro yapmanın getirdiği içten duygularla bezeli müzikli bir gösteri. “Sanat varsa ölüm olamaz ki zaten” dedirten, içinden hayat fışkıran bir oyun: ‘Hayalet Kumpanya’. Bağımsız tiyatro sahnemizin önde gelen topluluklarından Altıdan Sonra Tiyatro’nun 20’nci yaş hediyesi.

İçinizi kıpır kıpır edecek

45 sene önce bilinmeyen (!) bir nedenle yanan (Yönetmen Yiğit Sertdemir’in dediği gibi “Çünkü bizde tiyatro yakmak bir gelenektir”) ve o gün provaya geç kalan suflöz kız dışında tüm kadronun öldüğü bir kumpanyanın genel provasındayız. O genç suflöz şimdi yaşlı bir kadındır ve her sene yangının yıldönümünde tiyatroya gelir, son provayı tekrar yaşar. İşte bu neşeli kumpanyanın Çehov’un dört eserinin (‘Bir Evlenme Teklifi’, ‘Ayı’, ‘Tütünün Zararları’, ‘Sayfiyede Yaz’) birbirine örüldüğü oyunun provası başlar.

“Ay doğarken gece çağıracaklar bizi/Sözcükler müzikler bitmeyen hikâyeler (...)” Daha bu dizelerden içinizi kıpır kıpır edecek bir ‘kumpanya oyunu’ sahneleyeceklerinin sinyalini veriyor ekip. Oyunun grotesk havası kostümden makyaja, ses ve beden kullanımından gösterinin hareket düzenine ölçülü bir şekilde dağıtılmış. Koro olarak seslendirdikleri eğlenceli şarkılar da cabası. İzlediğimiz esasen bir genel prova ve haliyle oyunun halihazırdaki yüksek ritmi ‘ekip içi’ şakalarla iyice katlanıyor. ‘Ayı’ oyunundaki ‘canlı tablolar’ oyuncuların platformun altından sahne üstüne çevik geçişleri akılda kalıcı.

Hem Çehov’un metinlerinin komedisini sergilemesi hem de tiyatronun bir arada olma hissini anımsatıp, hayata ve sanata dair umudu diriltmesiyle hayli başarılı bir iş. Oyundan çıktığımda hissettiğim tek eksiklik canlı müzik olmuştu. Endişeyle sarmalandığımız bu dönemde bizi neşeyle sarsacak bir oyun ‘Hayalet Kumpanya’.

HAYALET KUMPANYA Altıdan Sonra Tiyatro

Yazının Devamını Oku