GeriBahar ÇUHADAR Hamlet’in ölüleriyle mezarlarında, baş başa
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hamlet’in ölüleriyle mezarlarında, baş başa

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu özel tasarım bir konteyneri ‘Hamlet’ oyununun mezarlığına çevirmiş. Tek tek girdiğiniz odacıklarda karşınızda oyunun ölüleri beliriyor, gözünüzün içine bakarak size kalplerini açıyorlar. Benzersiz bir deneyim.

Hamlet’in ölüleriyle mezarlarında, baş başa

Canlı sahne deneyimini bitkisel hayata sokan virüse karşı Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’ndan virüsün kendisi kadar ‘zeki’ bir hamle geldi: Tek seyircili oyun. Bizi tiyatro tarihinin en meşhur ‘ölüleriyle’, mezarlıklarında baş başa getiren bir oyun: ‘Hamlet’in Bütün Ölüleri’.

Oyunun yazarı ve yönetmeni E. Feza Soysal mekânı dönüştürerek koyulmuş işe. İki konteyner, benzersiz bir ‘tiyatro sahnesi’ne dönüşmüş halde Nilüfer Belediyesi’nin önündeki meydana kurulmuş, ilk seyircilerini bekliyordu geçen perşembe. Konteynerin arka kısmı kulis. Ön tarafsa 15’er dakika arayla tek tek alınacağımız, dokuz odacıktan oluşan bir oyun alanı…

Sıram geldiğinde kulaklıklarımı alıp ilk kapıdan giriyorum. Işığı açıp, kulaklığımı takıyorum. Tam önümdeki camın ardında iki ‘mezarcı’; ötede beride kemik, kurukafa parçaları, yorgunluktan bitap halde sohbet ediyor. Evet, bunlar ‘Hamlet’te Ophelia’yı toprağa verirken karşımıza çıkan ‘birinci’ ve ‘ikinci’ mezarcı. Bu kez Shakespeare’in değil, Soysal’ın yazdığı replikler dökülüyor ağızlarından. ‘Hamlet’in bütün ölüleri’ni gömmüş olarak karşımızdalar. Olan biteni değerlendiriyorlar: Ülkenin bekasını, devletin yüce amaçlarını…

Gözlerimin tam içine...

Işık söndüğünde sağdaki odaya geçme vakti geliyor. Artık toprağın altındayım. Karşımda, suretini Selçuk Yöntem’in verdiği bir hayalet görüntüsü... Toprağın üzerinde Hayalet’in yüzü hareket halinde. Bu video tasarımı en çarpıcı detaylardan. Karşımdaki surat uğradığı ihanetten ve intikam istediğinden bahsediyor etkileyici bir sesle… Pürdikkat onu dinlerken bir yandan toprakla örülü odacığımı inceliyorum. Sonraki odada, yere sabitlenmiş tabureme oturduğumda, neredeyse sıfır mesafeyle önümde duran camın arkasında, tüm heybetiyle Polonius çıkıyor karşıma. Ali Düşenkalkar müthiş bir Polonius, heybeti sadece makyajından, kostümünden, sesinden değil, galiba en çok gözlerimin tam içine bakan kocaman bakışlarından geliyor. Seyirciye gözlerini kaçırma fırsatı vermeyen ve karakterle bire bir temas kurma (camı saymazsak) şansı tanıyan bir tasarımın içinde olduğumu tam olarak anlıyorum. Birbirimizi görüyoruz, çok yakınız ve Polonius ‘yanlışlıkla öldürülen bir devlet adamı’ olarak başına gelenleri anlatıyor.

Mezarları sırasıyla, yan odacığa geçerek ziyaret ediyorum. Ophelia delirmediğinden, babası âşık olduğu adam tarafından öldürüldüğü için acı çektiğinden bahsediyor yine gözümün içine bakarak. Leartes onursuzlukla damgalandığı için pişman ama çok geç... Claudius elindeki kanın farkında olduğunu anlatıyor tüm mağrurluğuyla. Gertrude çok az kelimeyle, bakışları ve daracık alandaki devinimleriyle, hissi tenime cama rağmen geçen bir vicdan azabına bürünmüş halde karşımda. Hamlet “Ben intikam olmuştum” diyor, Ophelia’nın ölümüne sebep olmaktan duyduğu acıyı anlatıyor yaralı bir gülümsemeyle… Son odada yeniden Hayalet’leyim. Sanat galerisindeki bir tabloda sureti, video performans formunda: “Araftayım ve sonsuz bir cezaya mahkûm edildim.” Dilinde, intikam arzusunun pişmanlığı…

Dört başı mamur bir Hamlet

Soysal’ın kelimeleri, ölümsüz trajediyi ölülerin kalbinden aktarıyor. Her biri son derece ikna edici oyunculuklarıyla, karşılarına tek tek çıkan izleyiciye kalbini açıyor. Ophelia’nın ‘kokuşmuş düzen’e ve onu piyon gibi öne süren babasına olan öfkesinden dolayı büründüğü ‘delilik formu’ yorumunu yapan feminist eleştiriden farklı olarak acı çeken bir genç kadın olarak resmedilmiş. Bu, oyunda aklıma takılan tek soru işareti.

Özlem Karabay’ın incelikli kostüm, Cem Yılmazer’in benzersiz ışık ve mekân tasarımı, yazar-yönetmenin yenilikçi bakışı ve oyuncuların zorlu performanslar gerektiren yorumlarıyla dört başı mamur bir ‘Hamlet’ izlemiş olarak çıkıyorum son kapıdan. Her seferinde tek tek, toplamda 10 seyirciye oynayacaklar ki müthiş bir emek demek bu. Oyunu farklı şehirlere taşıma planı gündemde. Dijital olarak canlı da seyredilebiliyor. Denk gelince kaçırılmayacak bir deneyim.

Hamlet’in ölüleriyle mezarlarında, baş başa

HAMLET’İN BÜTÜN ÖLÜLERİ
NİLÜFER BELEDİYESİ KENT TİYATROSU

Yazan-yöneten: E. Feza Soysal
Oyuncular: Batuhan Pamukçu, İbrahim Ersoylu, Ali Düşenkalkar, Ayşe Gülerman, Adem Mülazim, Mesut Özsoy, Ebru Kara Dekhli, Mert Tiryaki, Selçuk Yöntem.
Nerede, ne zaman: Nilüfer Belediyesi önünde, her cuma 17.00-19.30 arasında. 15 dakikada bir yeniden başlıyor. Ayda bir, saat 21.00’de bilet.nilufer.bel.tr/canliyayin adresinde dijital olarak izlenebilir.
Süre: 45 dk.
Bilet fiyatı: Tam 20, öğrenci 15 lira. 

X

Zoom oyunlarında umut var!

Yeni Perform ve Şimdi Yapım’ın ortak prodüksiyonu ‘Beyaz Kanatlar’ Zoom üzerinden canlı sahneleniyor. Oyunda bir yapay zekâ uzmanıyla bir hikâye anlatıcısının aşkını izliyoruz. Dijital tiyatroya ruh katılabileceğine dair umut veren; biçim ve içeriği, dünü ve geleceği başarıyla harmanlayan bir iş...

Kişisel olanla toplumsal olanı, derimizin tam altında hissettiğimizle ekranda yanıp söneni, geçmişle bugünü ve geleceği, çıkışsızlık hissiyle umudu, kızgınlıkla affetme ihtiyacını aynı anda, büyük iddialar olmadan anlatabilen bir oyun: ‘Beyaz Kanatlar’. Açıkçası canlı ya da kayıttan Zoom oyunu izlemeye koyulmadan önce hafiften geriliyorum. Dolu dolu bir anlatıyı, etkili bir performansı bilgisayar ekranından da olsa izlemek iyi gelen bir duygu, evet. Ama ‘dijital oyun’ diye adlandırdığımız bu türde de bir sahne/ekran rejisi arıyor gözlerimiz.

Yıl 2040, dünya aynı...

Oyunlar en baştan Zoom ya da farklı medya olanaklarını düşünerek yapılandırıldıkça ‘dijital tiyatro’ dediğimiz tür daha fazla ruh kazanabilecek belli ki. ‘Beyaz Kanatlar’ bu zorluğun üstesinden, üstte sıraladıklarımın yanı sıra içerik ve biçimi de doğal bir akışla harmanlayarak gelmiş. Burak Alıcı’nın halihazırda dijital tiyatro olarak tasarlayarak yazdığı oyunu Özgün Çoban yönetiyor. Oyun seyirciyle canlı Zoom performansı olarak buluşuyor. 2040’ta olduğumuzu sonradan anlayacağız ki bu da otomatikman bir ‘distopya’ fikrine savursa da bizi, ayaklarımızı yere basmamız da aynı hızla oluyor. 2020-2021’de yaşadığımız koşullardan pek farklı değil karşımızdaki dünya ne de olsa.

Evinden -salgından ötürü değil, kişisel gerekçeleriyle- çıkamayan 20’lerindeki Bulut ve onun bir ‘çöpçatan’ uygulaması üzerinden tanıştığı sevgilisi Rüya ile birlikteyiz.

Rüya (Berfu Aydoğan) zamanın ruhuyla dalga geçercesine ‘masal anlatıcısı’ bir kadın olarak çıkıyor Bulut’un karşısına... Bulut’un vaktiyle çekip gitmiş babası (Bulut onu sadece ekrandan görüyor), yine görüntülü aramalarla iletişim kurduğu annesi ve belki de en yakını olan, bizzat tasarladığı yapay zekâlı robot Smart diğer karakterler...

Evinden çıkmayan, tüm ihtiyaçlarını Smart’a verdiği sesli komutlarla karşılayan (bu ihtiyaçlara dilediği zaman ekranda ‘var edebildiği’ babasıyla ‘yapay’ konuşmaları dahil) bir yapay zekâ uzmanı… Ve evi kitaplarla, kalbi masallarla ve hayatla dolu bir hikâye anlatıcısı… Bu iki genç bize bir gelecek simülasyonundan sesleniyor gibi: Küçük penceresinden -o da bakarsa- sisler içindeki binalardan başka bir şey göremeyen Bulut ve arada denizi olan bir şehirde yaşadığını unutan Rüya... Oyun boyu birkaç görüşmeye yayılan ilişkilerine paralel olarak Bulut’un babasıyla ve geçmişiyle (ki bu 2020’lere tekabül ediyor) hesabına tanıklık ediyoruz.

Naif ama güçlü bir duygu

Yazının Devamını Oku

Gözünle görmediysen kulağınla dinle!

Bu beş oyun geride bıraktığımız birkaç sezonun damga vurmuş işlerinden. Sahneler kapalı, önümüz belirsiz ama kaçırdıklarınızı, bir tür arşiv işlevi de gören Podacto yapımı ses tiyatrosu oyunlarında yakalayabilirsiniz.

1. ANKARA’DA, KIŞLADA, ŞİMDİ DE SES TİYATROSUNDA!Kader Can

2019 sezonunun en iddialı işlerinden biriydi. Tek kişilik bir anlatı ve performans olarak da son senelerin en akılda kalıcılarından... Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyun, İstanbul’un bir çeper mahallesinde sıradan bir hayat süren, rap tutkunu Kader Can’la tanıştırdı bizi. Onunla askere gittik, onun gözünden kışlayı izledik, onun öfkesiyle Ayla’ya kurulduk, Ankara barlarında takıldık, çocukluk rüyaları gördük, sonra İstanbul’a, anne evine döndük. Deniz Karaoğlu’nun Kader Can olup sahneyi tek başına ele geçirdiği oyunu kaçırdıysanız Podacto yapımı olarak dinleyebilirsiniz. (tiyatrolar.tv)

2) DÖRT KADIN ARASINDA BİR TÜR DENGE OYUNU Poz

Deniz Madanoğlu’nun kıvrak kaleminden; yalan kahramanlıklardan akbaba gazeteciliğe, Batı’nın ikiyüzlülüğünden kadın-erkek ilişkilerine uzanan, hayat boyu kestiğimiz ‘poz’lara dokunan bir öykü... Ortada bir ‘kahraman gazeteci’ adam, onun şimdilerde siyasetçi olan eşi, kardeşi gibi olan asistanı, öğrencisi ve hakkında belgesel hazırlayan bir muhabir var. Dört iyi kadın oyuncunun (Selen Uçer, Gonca Vuslateri, Esra Ruşan ve Gülce Oral) sesinden, merakı canlı tutan, dört kadın arasında bir tür denge oyununa dönüşen bir iş… (Spotify ve Storytel)

3. KADRODA MERAL ÇETİNKAYA DA VAR

Yazının Devamını Oku

‘Orada ve bir arada’ olmayı çok özledik!

Tiyatrolar bir yıldır kapalı. ‘Geçen bir senede en çok neyi özledim’ diye düşündüm önce... Sonra da tiyatroyu var eden insanlara; oyuncu, yazar, yönetmen, teknisyen, tasarımcı, seyirci ve eleştirmenlere “Siz en çok neyi özlediniz?” diye sordum.

Hafta başı: Programda gözüme kestirdiğim oyunun sorumlusu telefonda “Hiç yer yok” diyor. Geç aradığım için kendime kızıp oyunun ‘dolmasına’ sevinerek bir diğerine yer bulup ‘oyun arkadaşlarıma’ duyuruyorum: “Geliyor musunuz?”

Oyun akşamı: Karnımızı doyururken masada gündem sadece tiyatro. Yeni oyunlar, provası devam edenler, bayıldığımız yeni metinler, ödül adaylıkları…

Son 15 dakika: Fuayedeyiz, oyunlarda karşılaştığımız tanışlarla ayaküstü sohbetler, son dakika çayları.

Son 5 dakika: Sahne arkası ekip telaşla koşturuyor. Gözlerim bir yandan dekorda, bir yandan da seyretmesi en az oyunun kendisi kadar zevkli olan o koşuşturmada.

Oyun: Diğer seyircilerle tepkilerim bazen kesişiyor, bazen en alakasız yerde patlayan tek kahkaha bana ait. Arada sahnedeki oyuncuyla göz göze geliyoruz, tanışıyorsak “Ooo geldin mi?” (Bazen de “Vaay yine mi geldin?”) bakışları gözlerinde. Ufacık bir gizli gülümseme konuyor dudağıma.

Prömiyer akşamıysa sahneden havaya yükselen elektrik beni bile geriyor, ‘pişmiş’ bir oyunsa oyuncuların seyirciyle flört eder hale gelmiş rahatlıklarıyla ben de gevşiyorum.  

Oyun sonu:

Yazının Devamını Oku

‘Ses’le gelen keşifler

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu ‘Tiyatrodan’ başlığı altında başlattığı podcast serisine her hafta yeni bir oyun ekliyor. Yeni bir yazar, yerli bir oyun keşfetmek için bulunmaz fırsat.

Sayıları artan, çeşitlenen podcast tiyatroları pandemi sürecinin tiyatroya verdiği ağır hasarın yanında iyileştirici etki yapan tek tük gelişmelerden biri. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun geçen aylarda başlattığı ‘Tiyatrodan’ podcast oyunları serisiyse bir taşla iki kuş vuruyor. Zira topluluğun oyuncularının ses performansıyla kulağımıza gelen oyunlar Kent Tiyatrosu ve Mitos Boyut Yayınları ortaklığında 2017’den beri düzenlenen ‘Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda dereceye giren metinler. Bu ‘taze’ metinler kitap olarak da yayımlanıyor. Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun beş senedir dahil olduğu, Mitos’un bu geleneksel yarışması yerli tiyatro yazımına (tıpkı 2006’dan beri süren ‘Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’ gibi) hayli kıymetli bir katkı. Ama bu oyunların sahnelendiğini neredeyse hiç göremiyoruz (2018’in birincisi ‘Delik’, ‘Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık’ adıyla İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesine çıkmak üzere). ‘Nilüfer’in pandemi döneminde bu oyunları podcast tiyatrosu olarak projelendirmesi ve nitelikli bir ses tasarımıyla kayda girmesi bu yönüyle heyecan verici.

TENCERENİN ETRAFINDA

Bu hafta bahsetmek istediğim oyun, 2017’deki yarışmanın ikincisi, Fatma Onat’ın dupduru metni ‘İsli Yaprak Sarması’... Refika, Yaprak ve Yaprak’ın ‘Abla’sını, ‘sığındıkları’ çatının altında, koca bir sarma tenceresinin etrafında birleştirmiş hayat. Melisa İclal Yamanarda, Ayşe Gülerman ve Hande Pınar Ağaoğlu’nun seslendirdiği oyunu Adem Mülazim yönetiyor. Üç kadın ve ‘abla’nın -seslerini duymasak da varlıklarını bildiğimiz- iki çocuğu, restoranlara yaprak sarması pişirerek ayakta durmaya çalışıyor. Ama onları asıl ayakta tutan geçmişleri, derinlerdeki yaraları, korkuları, merakları ve hatta önyargıları farklı olsa da belli belirsiz birbirlerine dayanıyor olmaları... Refika’nın geldiği yer, geçmişi ve geleceği ‘belirsiz’, huzursuz. Adlı adınca, kendi dilinde söylemiyor kimseye yaşadıklarını, gördüklerini. Savaşın isi hâlâ canlı. ‘Abla’nın eski kocasının, kız kardeşi Yaprak’ta ve bugün yaşadıkları evde bıraktığı bombanın isinin izleri de geçmemiş henüz. Yine de kaybolan genç kadınların canhıraş arandığı gündüz kuşağı TV programları karşısında sarılıp pişirilen yaprak sarmasının kokusu örtüyor üstünü is kokusunun; yaşananlar kadınların sesli söylemeyip de içinden geçirdiklerinde, bir de Yaprak’ın usul usul kâğıda döktüklerinde kalıyor.

Onat’ın kalemi aşırıdan, abartıdan arınmış. Karakterleri de öyle. İçleri dolu dolu, her birinin öyküsü de -TV’deki şu aranan kadın dahil- bir şekilde bağlı birbirine ama çok zarif bir nakış ipiyle; sezdirmeden, çaktırmadan işlemiş. Resmi otoritenin sesi öğretmenin, şimdilik ‘uzaklardaki tehlike’ eski kocanın, Refika’nın memleketinde süren savaşın, Yaprak’ın kalbini kıpırdatan kitapsever genç oğlanın, çocukların sessizliğinin sesini çaktırmadan oyunun her yerine yerleştirmiş yazar. Sonuç büyük sürprizlere koşmayan, her karakterine ayrı ayrı sahip çıkılmış, hikâyelerin birbirini ezmeden diğeriyle ilişki kurabildiği ve tek çatı altında buluştuğu bir kadın anlatısı olmuş.

Oyuncuların performansı ve dış seslerle dünyasına rahatça yerleştiğimiz oyunla içinde kadınların kimseden zarar görmeden, güvenle yolculuk ettiği o balonlardan birine sığınarak vedalaşıyoruz. Belki bir gün sahnede karşılaşmak üzere.

Yazının Devamını Oku

Bizi biz yapan hikâyeler

Kadıköy Emek Tiyatrosu ‘Bellek’ temalı festival kapsamında beş kuvvetli kalemden çıkan bir kısa oyunlar serisi sunuyor. Bağımsız veya bütün olarak izlenebilecek oyunlar beş kadın üzerinden kolektif ve bireysel belleklerimize dair düşündürüyor.

Bağımsız bir tiyatro mekânı olarak geçenlerde dokuzuncu yaşını kutlayan ve tüm tiyatrolar gibi bir senedir seyircisiyle ‘uzaktan’ iletişimde kalarak pandemi koşullarına direnen Kadıköy Emek Tiyatrosu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü ‘Bellek’ başlıklı dijital festivalle kutlamaya devam ediyor. Geçen hafta boyu dijital mecralarda oyun gösterimleri, söyleşiler, konserlerle süren festival seyirciye beş kadın öyküsünden oluşan bir kısa oyunlar serisi hediye etti. Bellek teması etrafında yazılmış birbirinden hem bağımsız hem de birbirinin ardına eklenen bu beş oyun, beş yazarın elinden çıkmış.

Dibe itilenler

‘Uzakların Aynası’, ‘Onlar Burada’, ‘Kafamda Çıtırlar’, ‘Eys’, ‘Eller, Ayaklar ve Kalpler’ başlıklı oyunlarda sırasıyla Alis Çalışkan, Aslı Ceren Bozatlı, Beliz Güçbilmez, Burçak Çöllü ve Deren Çıray’ın imzaları var. Özge Erdem’in yönettiği her oyun bizi birbirinden bağımsız kadın karakterlerle buluştuyor. Her bir kadın, oyunların merkezinde duran, hafızaya etki eden bir ilacı kullanmış; şimdi ekranın karşısındaki ilaç firması temsilcisiyle (Aslı Menaz) ilacın etkilerine dair bir video görüşme yapıyorlar. Karşılarındaki mentor kadın analitik sonuçlara ulaşmak niyetiyle kadınların tek tek deneyimlerini dinlemek, topladığı verileri istatistiklere girmek üzere orada. Berfu Aydoğan, Gözde Kocaoğlu, Defne Halman, Ezgi Bakışkan ve Banu Çiçek Barutçugil’in canlandırdığı kadınlarsa ilaç vesilesiyle zihinlerinde beliriveren, geçmişten ve bugünden gelen kırıntıları birleştiriyor. Ve belleklerinden süzülenleri hikâyeleştiriyor. Bugünle dün, yaşantıyla hayal, kolayca hatırlananlar ve unutulsun diye dibe itilenler birbirinin içine geçiyor.

Her bir yazar, kadın aklına ve kalbine çok zarifçe dokunmuş, sabit bir kamera önündeki oyuncu performansları da seyircinin hikâyeden uzaklaşmasına mahal vermeyecek kadar akıcı, ikna edici. ‘Dünyanın yükünü ceplerine dolduran ne çok kadın var. Neyin ne zaman patlayacağı hiç belli değil; bir ilaca, bilemedin bir cinnete bakar’ diye geçirdim içimden izlerken. Unutturulan hakikatimizi, tarihimizi, bizi biz yapan hikâyelerimizi çağırıp yerine koymanın, parçaları kuşaklar sonra bile olsa birleştirme çabasına girmenin ne kıymetli olduğunu anımsattı oyunlar bana. Finalde kadınların durumunun bir şekilde buluşmasını ya da belki ilaç firması tarafından bir nokta konulmasını bekledim yalnızca. Bir de Defne Halman’ı izlemeyi ne çok özlemişim!

Söyleşileri not edin!

Festival kapsamında bu akşam 20.30’da Zoom üzerinden Nilipek’in canlı konseri var. Akademisyenler Fakiye Özsoysal ve Elif Candan’ın ‘Tiyatro Oyunlarımıza Feminist Eleştirel Yaklaşımlar’ başlıklı buluşması da Spotify üzerinden dinlenebilir. Füsun Erbulak, Ayşenil Şamlıoğlu ve Berfin Zenderlioğlu’yla yapılan söyleşiler de Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun YouTube kanalında.

Yazının Devamını Oku

Bir tiyatro mekânı olarak WhatsApp

Nüx Tiyatro ilk üretimi ‘Korona ve Juliet’te seyirciye bir WhatsApp tiyatrosu deneyimi teklif ediyor. Üç günlük bir sohbetin sessiz parçası olan katılımcılar başka türlü bir hikâye anlatım biçimini deneyimliyor.

Oya Baydar, ‘80 Yaş/Zor Zamanlar Günlükleri’nde “500 sene sonra ne Goethe kalacak ne Shakespeare... Edebiyat bile kalmayacak...” der. Bir süre kafamda dolandı bu cümleler. Yazının yerini görüntü ve ses alırken, gelecek de puslu ve dijital görünürken; yazı, edebiyat, şiir yavaş yavaş silinecek mi gerçekten? Formun değişeceğine şüphe yok, peki hikâye? İnsan var olduğu sürece hikâyenin de var olacağına inanmamak mümkün değil. Canlı hikâye aktarım sanatı tiyatro, geleceği prova ediyor bir senedir. Yeni denemeleri, ‘dijital tiyatro’ kavramını uzun süre daha konuşacağız belli ki. ‘Şimdi ve burada’ olma hissini yakalayamasak da performansın, tasarımın ve kelimelerin peşinde, ‘hikâyenin içinde kaybolma’ duygusuna sıkıca tutunmaya çalışacağız.

Nüx Tiyatro’nun bir WhatsApp tiyatrosu deneyimi teklif eden oyunu ‘Korona ve Juliet’ kafamdaki sorulara farklı bir yanıt olarak çıktı karşıma.

Geçen haftaki ‘gösterimine’ dahil olduğum oyun, topluluğun ilk üretimi. Katılımcılar üç gün ve geceye yayılacak bir WhatsApp grup sohbetine -okuyucu/dinleyici olarak- dahil ediliyor ve kendilerini beş kişilik bir arkadaş grubunun arasında buluyor: Fırat, Burcu, Aykut, Salih ve Zeycan pandemi günlerinde irili ufaklı dertlerini, heyecanlarını ve karantina bıkkınlığını paylaşıyor. Yazışarak, sesli mesajlar, fotoğraf ve videolarla...

Her şey herhangi bir WhatsApp grubunda olabileceği gibi... Atışmalara, dertleşmelere, gruptan öfkeyle ayrılmalara tanık olacağımız bir üç gün bu. Hiç ummadığım halde karakterlere hızla ısındığım, ‘sessiz kullanıcı’ olmasam neredeyse lafa gireceğim bir deneyimin içinde buldum kendimi. Sesli ve görüntülü mesajlar dışında performanstan pek bahsedemeyeceğimiz bu kurmacada beni yakalayan şey, önümde saatlere yayılarak parça parça örülen hikâye oldu.

Merkezdeki konuşmacı, Tinder’da tanıştığı genç kadınla mesafeli ve maskeli geçen ilk görüşmesinden itibaren içten içe yanmaya başlayan Fırat. Risk grubunda olduğu için sıkı korunması gerekirken, flörtüyle bir araya gelmek için kendine sınır koymakta zorlanan genç bir adam.
Üç gün boyunca arkadaşları bu modern zamanlar Romeo’sunun kaygılarına merhem olmaya çalışıyor.

Sahneye çıkmak yok...

Yazının Devamını Oku

Babası adına intikam hikâyesi yazan oğul

Moda Sahnesi ‘Babamı Kim Öldürdü’yle en iyi işlerinden birine imza atıyor. Bir baba-oğul anlatısı üzerinden incelikli bir sistem eleştirisi olan oyunda Onur Ünsal akılda kalacak performansıyla karşımızda...

Onur Ünsal’ı ilk kez ‘Azrail’in Gözyaşları’nda izlemiştim. Oyun Atölyesi’nde. 2003’te sahnelenen oyundan “O çocuk neydi öyle ya!” mırıldanmasıyla çıktığım aklımda. Geçen 18 senede Ünsal’ı Oyun Atölyesi’nde, Krek’te ve Moda Sahnesi’nde rol aldığı oyunların hemen hepsinde izledim. Her seferinde sahneye, o ilk oyunundakini aratmayan bir enerji yaydığını düşündüm. Kimi oyunlarda oyunun ortalama enerjisini fazla yükselttiğini hissettiğim de oldu. Ama hep, çok iyi bir oyun çıkaracağını bidim, yanılmadım. Son oyunu ‘Babamı Kim Öldürdü’deyse bugüne dek gördüğüm en en güçlü oyunculuğuyla sahnedeydi.

İster -umarım yakında- canlı görün, ister ekrandan izleyin, çok leziz ve bir o kadar da sert ve gerçekçi bu metnin, enfes bir oyunculukla buluşmasına tanık olacaksınız. Metin, 1992 doğumlu Edouard Louis’den. Ayberk Erkay çevirisiyle, tek solukta okunacak bir roman: ‘Babamı Kim Öldürdü’. Moda Sahnesi’nin Kemal Aydoğan’ın rejisiyle ayağa kaldırdığı metin; tek kişilik bir sistem hesaplaşması, incelikli bir ‘baba-oğul’ yüzleşmesi (ya da oğulun babasına dökülmesi diyelim).

Fransa’nın kuzeyindeki, evlerin içinin birbirinin aynı, erkek çocukların ‘babalarının tarihini’ yaşamaya mahkûm olduğu yoksul bir sanayi kentinde geçen çocukluğundan fragmanlar aktarıyor karakterimiz. Oğul, henüz 50’lerindeyken iki adımda nefessiz kalacak kadar çökmüş babasıyla konuşuyor. Sahnenin sağında babanın mahkûm olduğu hasta yatağı, solunda entelektüel bir hayatın dekoru gibi bir çalışma masası. Fondaki kat kat perde parçalarına, karakterin -bir manifesto gibi- babasına seslendiği metin ve aktardığı anı kesitlerine işaret eden çizimler yansıyacak.

Komik, asap bozucu...

İlk bakışta kaba saba, ailesiyle ilişkisinde de hayatla temasında da derinleşememiş, varsa bir şiarı o da ‘karı gibi, eşcinsel gibi davranmamak’ noktasında tıkalı kalmış, evet, ‘tıkalı bir hayat’ yaşamış bir adam, ‘baba’. Louis’nin rafine metni düz bir baba-oğul hesaplaşması değil ama. İstesek de öfkelenmeyi başaramadığımız bir baba çiziyor. Zarif bir ustalıkla; erkekleri de kadınları da transları da yoksulları da öğüten sistemin bir baba-oğula neler yaptığını anlatıyor. Oğul, babası adına bir tür intikam hikâyesi yazıyor. Bunu da anılarına ve babasıyla tuhaf iletişimine soldan bakan bir okuma yaparak başarıyor.

Aydoğan-Ünsal birlikteliği çağdaş, çarpıcı, katmanları yaprak yaprak açılan bir oyun yaratmış. Bu kez ne Ünsal’ın oyunculuğunda sahnenin duygusunu aşan bir enerji var ne de Aydoğan rejilerinde karşılaştığımız, erkeklik eleştirisi yaparken ‘eril’ duran espriler... Aşırılıklara kaçmayan, iç ritmini kurmuş; Moda Sahnesi’nin en iyi işlerinden. Komik, asap bozucu, üzen, öfkelendiren ve oğulun babayı kendi safına çekmeyi başaracağına inandıran bir oyun.

Yazının Devamını Oku

Kadın dayanışması özgürleştirir!

Firuze Engin’in yazdığı, Selen Uçer’in oynadığı DasDas yapımı ‘Güle Güle Diva!’, ‘kadınlar şenliği’ tadında bir oyun. Kadınların, bir hemcinsinin özgürlüğü söz konusu olduğunda nasıl da kanatlarını açıp kenetlenerek ötekini uçurduklarını anımsattı.

Yazının bir noktasında söylemek için acele ettiğim şeyi ilk cümleye bağlayayım: Firuze Engin kadınların dünyasının tam ciğerinden yazıyor, her birimizi; sadece kadınları değil, erkekleri de çocukları da yaşlıları da bu memleketi de sanki kendimizden bile iyi bilerek anlatıyor. Her hikâyesinde başka bir sıcaklık akıtıyor göğsümüze doğru. Yerli, içten, gerçek, gündelik olanın içindeki incecik mizahı, incecik sızıyı kelimelerine, kurgusuna o kadar şık, öyle doğal yerleştiriyor ki kaleminden çıkan oyunlar zaten “Beni Firuze Engin yazdı“ diye sesleniyor.

‘Güle Güle Diva!’, Engin’in yazdığı ve kuşağının, güvenle gözlerinizi teslim edebileceğinizi, yanılmayacağınızı bildiğiniz oyuncularından olan Selen Uçer’le birlikte ayağa kaldırdığı bir oyun.

Teklemeyen oyunculuk

Sahneye çıkışı 2019, nihayet izleyebilmem oyunun dijital versiyonuna kısmet oldu. Tek kişilik, birbirine ilmek ilmek geçmiş, ‘kadınlar şenliği’ tadında bir metin. Güldüren, ağlatan replikler ve detaylarla dolu. Ve Uçer’in, oyunun kadın karakterleri arasında teklemeden, sesten sese, tipten tipe dans eden oyunculuğuyla...

Sefaeli Devlet Hastanesi’ndeyiz. Bu kendi halindeki kasabanın bir grup kadınının yolu türlü sebeplerden hastaneye düşmüş o gün. Aralarında biri var ki, içerideki tüm kadınların gönlünde, dilinde olan bir isim: Şennur Selen. Ülkenin en meşhur şarkıcılarından, üstelik Sefaeli doğumlu. Hayatına hayran olup imrendikleri bir kadın... Gelgelelim müziğe 20 sene ara vermiş. Ama işte şimdi sahnelere büyük bir turneyle dönüyor, turnenin ilk ayağı da memleketinde olacak...

Sahnede bizi karşılayan Günseli’nin yolunun hastaneye nasıl düştüğünü öğreneceğiz elbette ama mühim olan o değil.

İç içe ama tek bir hikâye

Yazının Devamını Oku

Kayıt ve oyun!

Başlıktaki söz bugünlerde sadece setlerden değil, tiyatro salonlarından da yükseliyor. Pandemi sürecinde çaresiz kalan tiyatrolar kendi çözümlerini üretti ve oyunlarını dijital ortama aktarıyor. Hatta bir kısmı ‘sahneden naklen’ yayın yapıyor. Boa Sahne, Moda Sahnesi ve DasDas’ın ‘sanal tiyatro’ yayınlarında yanlarındaydık...

Kadıköy’ün bağımsız tiyatro mekânlarından Boa Sahne’deyim. Görkem Kasal karantinada yavaş yavaş deliren bir genç olarak sahnede. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı ‘Lan!’ sekiz dakikalık bir oyun. İki kamera kayda girmek üzere bekliyor. Pandemi sebebiyle can çekişen tiyatronun ‘hayatta kalabilmek’ adına bulduğu ara formüllerden biri gerçekleşiyor. Aylar sonra sahnede oyun izlemek rüya gibi ama rüyada değil, çekimdeyim. Kadıköy Boa Sahne’nin ‘Hayatta Kalmak’ adını verdiği sezonda 10 kısa oyun dijitale aktarılıyor. 10 yazar, altı yönetmen ve 16 oyuncuyu bir araya getiren proje sadece Boa Sahne’nin kapanma tehlikesine karşı atılan bir hamle değil, aynı zamanda “Durun, her şey bitmedi” duygusu veren bir çaba.

Boa Sahne’den Aytekin Atabey sahne için hazırlanan ‘Boa Kısalar’ı dijitale taşıdıklarını anlatıyor. Oyunlar şubat ortasında biletli olarak ekranda olacak. Atabey “Ekonomik anlamda sahneyi kurtaran bir durum yok şu anda. Ama üretiyoruz ve bu da duygu olarak hayatta tuttu bizi… Sürecin ne getireceğini bilmiyoruz; istediğimiz, oyunların seyirciyle buluşması ve sahnenin emekçilerinin ihtiyacını karşılayabilmek” diyor.

Projenin tasarımcısı ve yönetmenlerinden Murat Mahmutyazıcıoğlu türü, bir ‘arayüz’ olarak tarif ediyor: “Tiyatro duygusundan uzaklaşmış gibi hissediyorum. Çeken arkadaşların yaratıcı alanına izin verip oyunları başka bir arayüz olarak seyirciyle buluşturma fikrindeyim. Kesiyoruz, kurguluyoruz, şimdiki zaman kayıyor. Seyirciyle bağ kurma adına sahnede çekiliyor, sandalyeleri de görüyoruz. Şu an tiyatronun alanı yok, komşu alandan faydalanıp seyirciye ulaşması gerekiyor.”  

Yönetmenlerden Kayhan Berkin de yapılanı ‘tiyatro ve sinemanın malzemelerini kullanıp yeni bir tür olma imkânı’ olarak tanımlıyor: “Bütün dünya gibi deniyoruz. Şu anda tiyatro yönetmeni olarak hiçbir anlamım yok. Provada olmak, nefes almak iyi hissettiriyor. Ve bu sahne kapanmasın diye uğraşıyoruz.”

Yönetmen Berfin Zenderlioğlu ise “Aylardan sonra sahnede çalışabilmek projenin ilk çekici yanı. Boa Sahne’yle dayanışma fırsatı çok kıymetli. Dijitalde anları yakalamamız ve sinemanın öğelerinden yararlanmamız gerekiyor. Belki de yeni bir sanat alanı açılacak…” diye tarif ediyor hislerini.

‘Dijital de olsa tiyatro yapmak güzel’

Yazının Devamını Oku

‘Var olmayan sezonun önizlemesi’

Zorlu PSM yapımı ‘Dijital Sahne’ tiyatroseverlere kült eserlerden kesitler sunuyor. Yetenekli oyuncuların yer aldığı projede şu ana dek ‘Hamlet’, ‘Martı’, ‘Nora’ ve ‘Antigone’ izleyiciyle buluştu. Seriyi yöneten İbrahim Çiçek’le konuştum.

Tiyatroyu seyirciyle dijital yollarla buluşturma girişimlerine bir yenisi Zorlu PSM ve Based İstanbul işbirliğiyle eklendi: Dijital Sahne. Genç ve çalışkan yönetmen İbrahim Çiçek’e teslim edilen 10 oyundan şu ana dek dördü (‘Hamlet’, ‘Martı’, ‘Nora’, ‘Antigone’) seyirciyle buluştu. Seri farklı bir yol seçerek klasiklerden seçilen/kurgulanan kesitler sunuyor. Performanslarsa kuşağının dikkat çeken oyuncularına teslim. ‘Hamlet’te Cem Yiğit Üzümoğlu ile Damla Sönmez’i, ‘Martı’da Selahattin Paşalı ile Öykü Karayel’i, ‘Nora: Bir Bebek Evi’nde Bora Akkaş ile Nilperi Şahinkaya’yı, ‘Antigone’de Songül Öden ile Güven Murat Akpınar’ı izledik.

Nora

Bende oyun değil ama seçilen oyunların göz alıcı bir atmosferde hazırlanmış sunumları hissi yaratan seriyi, seyircinin pandemi döneminde tiyatroyla bağını inceltmemek üzere atılan şık bir hamle olarak izledim. Bu dönemde tiyatro adına yapılan her katkıyı müthiş takdir ederek, bağımsız tiyatro sahnelerinde çok iyi performanslarını bildiğimiz ve uzun bir işsizlik/belirsizlik süreci yaşamakta olan oyuncuları da bu ve benzer projelerde görebilme temennimi dillendirip sözü yönetmen İbrahim Çiçek’e bırakıyorum.

İbrahim Çiçek

Oyunların neden tamamı değil de kısa kesitleri hazırlandı?

Proje tam anlamıyla var olamayan tiyatro sezonunun önizlemesi olarak ortaya çıktı. “Bir gün sahnelere dönersek, böyle oyunlar oynayabilir, bu oyuncuları sahnede görebilirsiniz” demek için. Birçok oyundan kültleşmiş sahneleri yorumlamak istedik. 

Kostümden sahne tasarımına ve tabii oyunculuk biçimlerine kadar güncel bir yorum getirmişsin klasiklere. Bu nasıl bir fikri sürecin sonucu?

Oyunları zamansız kılmak üzerine bir reji yorumu yapmaya çalıştım. Mültidisipliner bir çalışma yapıldı. Her oyunun farklı bir noktasında zaman algısını kırmaya yönelikti plan. Kiminin kostümü, kiminin aksesuarı, kimininse metninde oynamalar yaparak bu fikrimi görünür kılmayı istedim.

Yazının Devamını Oku

Sahnede bir ‘actroid’ var!

‘Tekinsiz Vadi’, sahnedeki aktrislerin, aktörlerin yerini ‘actroid’lerin alma ihtimalini gündeme getiriyor. Alman topluluk Rimini Protokoll’un bir ilk niteliğindeki oyununda, bir insansı robotu izliyoruz.


Boş sahnede orta yaşlarda bir erkek oyuncu oturuyor. Oyuncu ama insan değil; insansı bir robot, android. Ya da -oyun hakkında karşılaştığım bir yazıda yer alan isabetli tanımlamayla- bir ‘actroid’.  İnsanla yapay zekâ ürünü insansı robotlar arasındaki belli belirsiz sınırları çözümlemeye çalışmak üzere karşımızda oturuyor. Önünde bir dizüstü bilgisayar, oturduğu koltuğuna mecburen bağımlı, dijital perdeye yer yer yansıtacağı görüntüler ve ‘zihninden’ geçenler eşliğinde bize bir sunum yapacak...

‘Tekinsiz Vadi’ (Uncanny Valley), Alman topluluk Rimini Protokoll’un; metin, konsept ve yönetiminde topluluğun kurucularından Stefan Kaegi’nin imzasının olduğu bir iş. Kundura Sahne’nin çevrimiçi programıyla Türkçe altyazılı olarak gösterimde olan oyun, ismini Japon robotist Masahiro Mori’den almış. Mori’nin 70’lerde kullandığı bu tabir, insanların insansı makinelerle karşılaştıklarında yaşadıkları tekinsiz ve varoluşsal belirsizlik alanını kastediyor.

Peki Kaegi ne yapmış? Alman edebiyatçı Thomas Melle’nin fiziki özelliklerini klonlayıp, kişilik özelliklerini ve davranış biçimlerini de programlayarak Melle’nin oyundaki tabiriyle onun ‘demode bir kuklasını’ yaratmış. Evet, sahnedeki Thomas Melle’ye tıpatıp benzeyen bir android. Seyirciyle buluşup çocukluğundan itibaren kendisinden, edebiyat yolculuğundan ve psikolojik sıkıntılarından bahsediyor. Melle ortadan kaybolsa bile tüm o sıkıcı ‘yazar işlerinde’ (söyleşiler, imzalar, çekimler vs..) hazır bulunabilecek biri. Baksanıza, sahnede kendini çoktan ispatladı!

Boğazını temizleme sesi bile aynı

‘Tekinsiz Vadi’ seyirciyi bu ‘tiyatro makinesi’ aracılığıyla insanın kendisi ve kopyasının var oluşları, ikisinin arasındaki tuhaf, hakikaten tekinsiz ilişki üzerine düşünmeye çağıran bir iş. Oyun esnasında kullanılan görüntülerle ‘gerçek’ Melle de oyuna dahil oluyor. ‘Gerçekçi’ olması adına boğazını temizleme sesini bile atlamadığı robotu, bize insan olmanın temel ölçütünün duygular ve hayattaki rastlantısallıklar olduğunu anımsatırken bir yandan da soruyor: “Neden sizin gibi davranıyorum? Bende kendinizi görün diye mi? Ben sizinle empati kurabiliyorum, peki siz?”

Sinemaya ve edebiyata defalarca kez konu olan ‘insansı robot’ meselesi, 2018 yapımı bu işle tiyatroda bizzat özne olarak kendisini gösteriyor. Benim için en tuhaf ansa izlediğim kayıtta seyircilerin sahnedeki robotu “Bravo!” sesleri eşliğinde coşkuyla alkışlaması oluyor.

Dijital tiyatro tartışması bile henüz tazeyken aktrislerin, aktörlerin yerini ‘actroid’lerin alma ihtimalini gündeme getiren bir oyun ‘Tekinsiz Vadi’.

Yazının Devamını Oku

Kulak verilecek oyunlar

Yeni nesil radyo tiyatrosu Podacto’da, yetkin bir oyuncu kadrosunun ses verdiği oyunların sayısı 50’ye ulaştı. Storytell’den dinleyebileceğiniz farklı uzunluktaki oyunlar, metin çeşitliliği ve etkili ses tasarımıyla hem kulağa hem ruha iyi geliyor.

Karantinayla birlikte tiyatrolar için süren tatsız belirsizlik, karşımıza gündelik alışkanlıklarımız arasına çoktan giren podcast’lerde oyun dinleme seçeneğini getirdi. Yaz ayları boyunca ses tiyatrosu formunda farklı örneklerle karşılaştık ama en kuvvetli kanalardan biri Podacto oldu.12 Eylül’den beri sesli kitap uygulaması Storytell üzerinden dinleyiciyle buluşan Podacto’nun ses tiyatrosu serisi geçen dört ay içinde 50 oyuna ulaştı. İçeride klasiklerden güncel metinlere, yerli ve yabancı oyunlardan Podacto için yazılmış işlere her geçen gün genişleyen bir arşiv var.

Deniz Türkali, Reha Özcan, Canan Ergüder, Esra Dermancıoğlu, Ülkü Duru, Serra Yılmaz, İpek Bilgin, Tuğrul Tülek, Salih Bademci, Gonca Vuslateri, Damla Sönmez, Halil Babür, İştar Gökseven, Selen Uçer ve daha nice isimden oluşan kuvvetli bir oyuncu kadrosu ses veriyor oyunlara.

Nisan Ceren Göçen ve Faruk Özerten’in yapımcılığında gerçekleşen bu ‘kulak tiyatrosu deneyimi’ en çok da incelikle hazırlanmış ses tasarımıyla öne çıkıyor. Kulaklıklarınızla dinlediğinizde kendinizi bir tiyatro anının içinde hissetmeye başlamanız en çok birkaç dakika sürüyor. Birkaç oyunla başladığım dinleme deneyimim benim için hızla alışkanlığa dönüştü. Dahası, ekrandan oyun izleme konusunda kendimi yorgun hissetmeye başlamışken, iyi hissettiren bir tiyatro duygusunun içinde buldum kendimi.

Aralarında evvelden sahnede izlediklerim ya da metnini bildiklerim de var ama ilk önce yazarların bu proje için ürettiği işleri merak ettim. Biraz tesadüfi bir şekilde ikisi yeni, biri kült olmak üzere üç kadın oyunuyla başlamış oldu ‘kulak tiyatrosu’ deneyimim. İşte 50 oyunluk seriden ilk buluşmalar...

BIRAK BU KURT KADIN AYAKLARINI: Derem Çıray’ın yazdığı tek kişilik oyunda Canan Ergüder’in performansıylayız. 30 yaşında, dördüncü evre endometriosis hastası bir kadın. Hastalık üzerine bir tıp kongresinde de görüyoruz onu, bir konserde de ameliyathanede de… Bir ‘kurt kadına’ dönüşme öyküsü. Sadece metniyle değil, Ergüder’in insanın derinlerine ulaşabilen ses performansıyla da çarpan, kısa bir anlatı. (10 dakika)

UNUTULMAZ:

Yazının Devamını Oku

Tiyatro serbest düşüşte!

İki çağdaş Alman yazarın ironik birer manifesto tadındaki metinleri Elif Ürse ve Alican Yücesoy’un performanslarıyla çevrimiçi olarak karşımızda. Platform Tiyatro yapımı ‘Olanaksız Tiyatro’ ve ‘Şov Devam Edemez’ tiyatronun içinde bulunduğu çıkmazı teatral bir dille anlatıyor.

Pandemi yüzünden kapılarını kapatmak zorunda kalan tiyatrolar bir senedir ıssız. Yazın aldıkları küçük nefesler dışında oyun yok, ışık yok, ses yok, prova yok, seyirci yok. Haliyle hayatını tiyatro yaparak kazanan oyuncular, yönetmenler, teknisyenler, gişeciler, dramaturglar, yazarlar ve tiyatro mekânlarını ilmek ilmek emeklerle yürüten ödeneksiz tiyatro işletmecilerine de ayakta durmak için tutunacak dal yok.

Zihin açan metin

Önümüzde belirsiz bir gelecek, kapanan sahneler, parça parça dayanışma kampanyaları, üretimlerini dijitale yönlendirmeye çalışan ekipler, vergi borcu nedeniyle bakanlık desteğine başvurma aşamasına bile gelemeyen tiyatrolar var. Tiyatronun içinde bulunduğu çıkmazı, kısa ve vurucu bir şekilde dillendiren iki metin performansından bahsetmek istiyorum: Platform Tiyatro ve Alican Yücesoy’un ortak yapımcılığında hazırlanan, YouTube’da ücretsiz izleyebileceğiniz bu iki video günümüz tiyatrosunun tanıdık ve ironik kaleminden çıkan Erce Kardaş’ın Türkçeye kazandırdığı metinleri, Mark Levitas’ın yönetiminde ve iki çok iyi oyuncu aracılığıyla bize getiriyor.

Olanaksız Tiyatro

Çağdaş Alman tiyatro yazarı Wolfram Lotz’un (Bizde Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği ‘Gülünç Karanlık’ oyunuyla tanınıyor) ‘Olanaksız Tiyatro’su adeta kısa bir ‘Tiyatro ne işe yarar’ manifestosu. Elif Ürse’nin yorumladığı metin tam da şu ana, sürreel bir kâbusun içinde debelenen bir gezegene sesleniyor: “Hakikat, sen kim oluyorsun ki hayallerimizi belirlemeye cüret edersin? Hayatlarımıza hükmedecek kadar kusursuz musun ki!” diyor, bir nevi… Özgürleşmenin yolunun ‘hayalle hakikatin çarpıştığı yer olan’ tiyatrodan geçtiğini anımsatıyor. Hakikatin sunduğu koşullardan kaçmak için nefesimizle aramıza maskeler koyduğumuz bu dönemde, Lotz’un gidişata çomak sokan metni zihin açıyor. Finalde oyuncunun ıssız bir şehir meydanına yerleştirilmiş olması da performansı pandemi gündemine akıllıca bağlıyor.

Şov Devam Edemez

İkinci videoda bir başka çağdaş Alman yazarın, Roland Schimmelpfennig’in pandemi sürecinde yazdığı ‘Şov Devam Edemez’i Alican Yücesoy’dan izliyoruz. Yine dijital bir konseptle hazırlanmış ortamda, duvarlar arasında sıkışmış bir tiyatrocu var karşımızda. ‘Serbest düşüşteki’ tiyatroda olan biteni anlatıyor. Bir ‘hayalet tiyatro’ tarif ettiği. Müthiş bir tanım yapıyor Schimmelpfennig tiyatro için: “Analog bir dinozor ve bir cennetkuşu gibi”. Evet, birkaç ay öncesine kadar en küçük, en dar olanaklı tiyatro sahnesinde bile her şeyi yapmak mümkündü, şimdiyse bu analog dinozor, bu cennetkuşu her geçen gün üstüne daha fazla kapanan duvarların arasında sıkışmakta.

Özenli prodüksiyonlarla hazırlanmış iki performans da tiyatro gündemine, tiyatronun içinden bir bakışla, teatral bir dille sesleniyor. İzlemediyseniz 20 dakikanızı ayırın derim.

Yazının Devamını Oku

2021’de sahnede…

Pandemi koşullarının hayli sert etkilediği, bir senedir sahne üretimleri durma aşamasına gelen tiyatrolar 2021’e temkinli bir hazırlık içinde. Ocak itibariyle seyirciyle buluşması planlanan, koşulların iyileşmesi halinde sayılarının artmasını umut ettiğimiz 2021 oyunlarından küçük bir seçki sunuyoruz.

EVLİLİKTEN SAHNELER / VERSUS TİYATRO

Ingmar Bergman’ın kült filmi ‘Bir Evlilikten Manzaralar’ın sahne uyarlaması olan oyunda Pınar Göktaş, Ece Dizdar, Öner Erkan ve Kayhan Berkin rol alıyor. Uyarlama ve yönetmenliğini Berkin’in üstlendiği oyunun provaları sürüyor, sahnelerin açılabildiği sağlıklı koşulların sağlanması halinde sahnede olacak.

TİYATR(O)DAN

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun ses tiyatrosu projesi. Ocakta dijital mecralarda seyirci/dinleyiciyle buluşacak. İlki, Prof. Dr. Süreyya Karacabey’in yazdığı Fakir Baykurt oyunu ‘Orada Bir Köy Vardı Uzakta’. Diğer oyunlarsa son dört senedir Nilüfer Belediyesi ve Mitos Boyut Yayınları ortaklığında düzenlenen ‘Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda ilk üçe giren eserler olacak.

DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ / KUMBARACI50

Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ adlı eserindeki ‘Demiryolu Hikâyecileri’, ‘Unutulan’, ‘Beyaz Mantolu Adam’ öykülerinden Yiğit Sertdemir tarafından uyarlanan oyun, aralık başında sahnelenmeye hazırdı esasında. Ancak sertleşen pandemi koşulları nedeniyle 2021’e ertelendi. Sertdemir’in, DOTOrmanda için mekâna özgü bir tasarım olarak hazırladığı bu tek kişilik anlatıyı açık havada, sağlıklı koşullarda izlemeyi bekliyoruz heyecanla…  

Yazının Devamını Oku

Ne kadar alkışlasak az...

Pandemi bizi bu sene bir dizi ‘dijital tiyatro oyunu’ denemesiyle tanıştırdı. Kimisi çoktan başlamış olan fikirlerin ürünüydü, kimisiyse tam olarak karantinada doğdu... Dijital ortam için tasarlanıp seyirciyle ‘temassız’ buluşan yeni nesil oyunlardan ve 2020’de canlı canlı izleme şansı bulduklarımızdan aklıma kazınanlar şöyle...

Bir araya gelemeyen aileTERK EDİLMİŞ KIYILAR / NEGATİF FOTOĞRAFLAR

Galata Perform ekibi, İstanbul Tiyatro Festivali’ne hazırladıkları işleriyle, kafamızda tiyatronun başka nasıl olabileceğine dair yeni sorular belirmesine vesile oldu. Hem de bunu; hikâyesi Türkiye siyasi tarihine değen bir aileyi, ‘bir araya gelememe’ konsepti üzerinden anlatarak yaptı. Özenli bir prodüksiyonun sonucu olarak ekrandan izlediğimiz oyunu, bomontiada’daki enstalasyonu ziyaret ederek bütünledik. Benim için 2020’nin en nitelikli dijital tiyatro projelerindendi.

Ses tasarımı son derece tatmin edici
PODACTO (ÇEŞİTLİ OYUNLAR)

Podacto, ‘yeni nesil ses tiyatrosu’ olarak radyo tiyatrosu geleneğini canlandırıyor. Klasiklerden yeni metinlere yerli oyunlardan yabancılara -şimdilik yayında olan 15 oyun var- 100 oyunu yetkin oyunculardan dinliyoruz. Ses tasarımı son derece tatmin edici. Bir oyun deneyin, muhtemelen zincirleme devam edeceksiniz!

Instagram’dan yayımlandı

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sonu evinizde bir geziye çıkın!

‘Olağan-içi Bir Gezi’ kulaklık aracılığıyla ileteceği komutlarla sizi, evinizi bir müze gibi gezmeye davet ediyor. Evinizin detaylarını, hafızasını, kırılganlığını ve gücünü fark edeceğiniz bir deneyim...

Funda Eryiğit dinleyenleri sesiyle yönlendiriyor.

Evlerimiz neredeyse bir senedir aynı zamanda ofisimiz, okulumuz, kursumuz, spor salonumuz, dans stüdyomuz, barımız, kafemiz, kuaförümüz, kütüphanemiz... Dışarıda akmasına alışık olduğumuz hayatı içine sıkıştırmaya, içinde genişlemeye, ferahlamaya çalıştığımız alanlar; evlerimiz. Şimdi de evlerimizde ‘müze gezen bir turist’ gibi dolanmaya ne dersiniz? Size hem evimizin içine hem kendi içimize biraz daha derin bakmaya davet eden bir oyundan bahsedeceğim: Kazan Dairesi’nin İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan işi ‘Olağan-içi Bir Gezi’.

14 Aralık’a kadar deneyimleyebileceğiniz bu oyunda tek yapmanız gereken şey kulaklığınızı takıp oyuncu Funda Eryiğit’in komutlarına kulak vermek. Eryiğit’in ‘evinizdeki gezi rehberiniz’ gibi sizi yönlendirmesine alıştıysanız şimdi kendinizi evinize başka bir gözle bakmak üzere serbest bırakın...

Heykel niyetine buzdolabı

Barış Arman’ın yazdığı oyun ‘Evini ne kadar iyi tanıyorsun?’, ‘Evinde güvende misin?’ gibi duyguların üzerine kurulmuş. Eryiğit’in seslendirdiği metin, bahsedilen anlara uygun ses tasarımıyla da çevrelenmiş. Dolayısıyla yer yer eviniz sizinle konuşuyormuş gibi hissedebilirsiniz. Evinizin en büyük penceresine bir tablo gözüyle, buzdolabınıza heykel niyetiyle bakmak gibi günlük perspektifimizi tersine çevirmeye çalışan bir çabası da var oyunun. Ayrıca evinizdeki yüzeylerin detaylarını, dokusunu, kokusunu ve hatta sesini size duyurmaya da niyetli... Evinizin, binanızın, sokağınızın, komşularınızın rutin sesleri arasında yaşam alanınıza sıradanın ötesinde bakışlar atarken bir yandan da -belki halihazırda içinizde var olan- bir dizi kaygıyla yüz yüze geleceksiniz. Hırsızlık, yangın, su baskını, asit yağmuru, deprem ve belki de camlarınızı parçalayacak bir tanker kazası... Evimiz bizi dış tehlikelerden koruyacak kadar güvenli mi? Peki ya iç tehlikelere ne demeli?

‘İçeride’ baş başa kalmak

Ben ‘Olağan-içi Bir Gezi’yi deneyimlerken evimi dinlemeye çalıştım en çok. Evimin geçmişini, benden öncesini geçirdim aklımdan. Rehberin yönlendirmesiyle evimin merkezini algılamaya uğraştım mesela. Oyunun duygu dünyasına girip evimin canlı bir organizma olduğunu, bir hafızaya, bir kırılganlığa ama bir o kadar da beni koruyacak bir güce sahip olduğunu hissettim. Bu deneyim bizi, şu sıra ‘kapanmak’ gibi olumsuz çağrışım yapan bir ifadeyle andığımız ‘ev’lerimizle baş başa kalıp birbirimize ‘açılmaya’ çağırıyor. Mecburi olarak evde geçirilecek hafta sonunda evinizin içinde ‘olağan’ bir ‘iç gezi’ denemeye değer. 

Yazının Devamını Oku

Kral Lear ve kızları menemen tavasında!

Kadro Pa’nın çevrimiçi oyunu ‘Lear Mutfakta’ Shakespeare’in bolca hırs, ihanet ve intikam içeren trajedisinden üç peynirli menemen tarifi çıkarıyor. Lear’ın üç kızı; kaşar, tulum ve mozeralla peynirleri olarak tezgâhta yerini alıyor ve oyun başlıyor...


İlki 1989’da düzenlenen, ülkenin en köklü tiyatro etkinliği İstanbul Tiyatro Festivali bu sene pandemi nedeniyle belki de tarihinin en zor programını gerçekleştirdi. Avrupa’daki festivallerin hemen hepsi iptal edilir ya da tamamen çevrimiçi platformlara çekilirken İstanbul Tiyatro Festivali aylar öncesinden farklı senaryolar çalışarak pandemi koşullarında en sağlıklı şekilde işleyebilecek programı oluşturdu. Sonuçta ortaya hibrit bir program çıktı. 21’i yerli, toplam 25 oyunu takip ettiğimiz festival bizi şehrin farklı noktalarındaki tiyatro sahnelerine, Beyoğlu boyunca uzun bir gezintiye, görkemli bir kiliseye, bir avluya alıp götürdüğü gibi yer yer de bizi evlerimizin içinde, kulağımızda kulaklıklarla tura çıkardı. Kimi zaman ekran başında otururken kendimizi oyunun parçası olarak bulduğumuz veya oyun bitiminde uygulamanın ‘barında’ yaratıcı ekiple sohbet edebildiğimiz yeni nesil oyunlara götürdü bizi festival. Kısıtlı sayıda seyircinin maskeli ve mesafeli olarak yerini aldığı fiziki gösterimlerin yanı sıra farklı sürprizleriyle 10 çevrimiçi gösterim izleme şansı yakaladık.

Sık sık güncellenen kısıtlamalarla oyun saatlerini anlık olarak değiştirmek zorunda kalan, adeta organizasyon akrobasisi yapan ekibe kocaman birer geçmiş olsun ve teşekkür dileği yollamak isterim. Biraz buruk ama kesinlikle benzersiz ve unutulmayacak bir festivaldi. Hele ki yılın çarpıcı yapımları ‘Gomidas’, ‘Tut! Bırak’ ve ‘Unutmak’ı tüm zorlu koşullara inat canlı izleme şansı bulduğum için... Fiziki gösterimler 1 Aralık’ta sonlandı ama çevrimiçi gösterimleri

14 Aralık’a dek sürüyor. Evlerde geçireceğimiz süre uzamışken en kısa zamanda sağlıkla ve neşeyle sahnelerde buluşma umudunu diri tutarak bu süreyi ekiplerin çevrimiçi gösterimler için ürettiklerini değerlendirmek en güzeli.

Ortaya ‘yas yemeği’ çıkıyor

Festivalde prömiyer yapan Kadro Pa oyunu ‘Lear Mutfakta’ 55 dakikalık bir obje tiyatrosu. Ekip daha önce ‘Macbeth Mutfakta’ ile eğlenceli bir işe imza atmış, Shakespeare’in ölümsüz trajedisinden bir menemen tarifi çıkarmıştı. Bu kez ‘Kral Lear’ metni var tezgâhta. Kelimenin gerçek anlamıyla mutfak tezgâhındayız, metni uyarlayan ve oynayan Simge Günsan hem oyunun anlatıcısı hem de bize üç peynirli menemen tarifi verecek aşçı olarak karşımızda. Üç peynir (kaşar, tulum, mozzarella ya da Kral Lear’ın kızları Goneril, Regan ve Cordelia), menemen harcı olarak kavanozun içinde, tezgâhta beliren yaşlı ve pek bahtsız -eh azıcık da akılsız- babaları Kral Lear’ın etrafına dizilir ve hikâyemiz başlar… Yanlış anlaşılmalar, kıskançlık, hırs, ihanet ve intikamla süren, bolca ölümle finale erişen bu klasiği yumurta, tereyağı, sos, rende gibi gıda ve mutfak malzemeleri eşliğinde izliyoruz. O kadar kan dökülünce, haliyle ortaya çıkan da bir ‘yas yemeği’ oluveriyor.

Heyecan düzeyi ‘Macbeth Mutfakta’ kadar yüksek olmasa da ‘Lear’ menemeni de lezzet standardını koruyor. Yine de ‘tereyağı’ Gloucester’ın gözlerinin oyulması, ‘yumurta’ Edgar’ın kılık değiştirmesi gibi, objelerin dinamik olarak oyuna katıldığı fikirler daha çok olsaymış keşke…

Yazının Devamını Oku

Bir tiyatroyu tiyatro yapan nedir?

Performansı ekrandan izleyin, anlatıdaki belli belirsiz göstergeleri de çözmeyi atlamayın. Sonra bomontiada’daki enstalasyonu ziyaret edin. Hibrid formdaki bir tiyatro işi olan ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ ile bir ailenin arasına sokulun. Türkiye’nin yakın siyasi tarihini de anımsayarak…


Tiyatroyu var eden unsurlar (oyuncu, seyirci, seyir yeri, ses, görüntü, hareket) aynı anda bir araya gelmeksizin ortaya çıkan işe tiyatro diyebilir miyiz? Bir tiyatro oyunu ne eksik kalırsa olmaz? Ya da eksik parçaları sonradan tamamlamak mümkün mü? Pandemiyle birlikte tiyatronun tanımına, yapılış biçimine dair yeni yollar arayan süreç -başladı demeyelim, halihazırda mevzuyu çalışan çok sayıda teori ve pratik iş vardı- iyice görünür oldu.

Türkiye’de bu konuya haylidir kafa yoran topluluklardan biri Galata Perform. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan oyunları ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ bugüne dek peşine düştükleri sorulara verilmiş somut bir yanıt, çok yönlü bir iş olarak önümüzde duruyor.

Oyunu önce ekrandan, kaydedilmiş bir performans olarak seyrediyoruz. 40 dakikalık bu iş metni ses, performans ve videoyla buluşturuyor. Sıradaki adım bomontiada’daki enstalasyonu görmek. Burada anlatıyı tamamlayan objeler, ses ve video enstalasyonu çıkıyor karşımıza. Böylelikle ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ bildiğimiz anlamda bir ‘oyun’ olma çabasından çıkıp bir tür araştırma/uygulama platformuna dönüşüyor. Tiyatronun asal unsurlarını farklı zaman düzlemlerinde ama en nihayetinde buluşturan bir platforma… Nihayetinde elimizde; beş oyuncunun yer aldığı bir performans kaydı ve bir canlı seyir yeriyle (enstalasyon mekânı) bütüne ulaşan bir anlatı var.

Bir araya gelemeyen bir aile hikâyesi bu. Bir yemek masasında ve birkaç kare fotoğrafta bir araya geldiklerini gördüğümüz ama aslında, anlatıcının, ailenin kızının seslendirdiği metni dinledikçe hem fiziken hem ruhen ayrı düştüklerini gördüğümüz bir aile. İlk 10 dakikayı ailenin ‘derdini’ çözmekle geçirmeniz olası, en azından öyleyse, kendimi yalnız hissetmeyeceğim. Lakin anlatı; genç kadının günümüze gelip hikâyeyi geçmişle, bugün aklından geçenlerle ve hayalleriyle harmanlamasıyla ‘gizemini’ açıveriyor önümüzde ve oyunun anlamı içinizde genişleyen bir yer ediniyor.

Oyunun, nasıl demeli, ‘şifrelerini’ çözmeye çalışmayı izleyicilerine bırakıp, Türkiye’nin yakın siyasi tarihine değen bir hatta ilerlediğini akıldan çıkarmamayı tavsiye edelim naçizane. Ferdi Çetin’in sezdirmeden, incelikli bir üslupla kaleme aldığı bir öykü bu. Ama oyun boyu karşınıza çıkacak bazen açık, bazen belli belirsiz göstergeleri takip ettiğinizde, zihninizin açıldığını hissederek çözeceğiniz bir öykü...

Oyun hem öyküsü hem sahneleme diliyle (Video efektleri, oyunun merkezine de yerleşen bir iletişim aracı olan fotoğraf başta olmak üzere) bir araya gelmenin imkânsızlaştığı pandemi süreciyle hissi ve kavramsal bir bağ kuruyor. Öte yandan oyun esnasında sahnede beliren reji ekibi gibi ‘sahne arkası’ detaylarıyla da bu hibrid işin teatral yanına özel bir vurgu geliyor. Her bir detayı titizlikle hazırlanmış prodüksiyonuyla da (mekân tasarımı, ses ve görüntü yönetimi, animasyonlar vs.) çıtayı yükseğe koyuyor iş. Oyunla ilişkimi zorlaştıran tek noktaysa seslendirmenin -belki de bilinçli olarak- tekdüze bir dramatik tonda akması oldu.

Görülmeye ve hem anlatısına hem de tiyatronun açtığı olanaklara dair kafa yormaya fazlasıyla değer bir iş.

Yazının Devamını Oku

Festivale hâlâ bilet alabilirsiniz!

24. İstanbul Tiyatro Festivali ‘her şeye rağmen’ başladı. Yeni kısıtlamalara göre düzenlenen festivalde hem fiziki gösterimler, hem çevrimiçi kayıttan izlenebilecek oyunlar hem de ‘yeni bir biçim’ öneren farklı performanslar yer alıyor...

BİR OYUNCUNUN AŞIRI ACIKLI ÖYKÜSÜDUBLÖRÜN HİKÂYESİ  - TİYATRO MİTOS

Kemal, empati duymaktan kendinizi alamayacağınız bir karakter. Aslında bir oyuncu. Ama ‘oyun alanı’ diğer oyuncuların ‘gölgesiyle’ sınırlı olmuş. Hep oyuncu olmak istemiş ama tüm hayatını dublör olarak geçirmek zorunda kalmış, bir yandan da hayatta tek başına ayakta durmaya çabalayan bir adam. Yine de başına gelenlerle de hayalleriyle de dalga geçebilen biri. Hayatının sıkıştığı ranzasının önünde karşımıza çıkacak ve içinden bolca hayal kırıklığı, sakarlık, başarısızlık geçen öyküsünü anlatacak seyirciye. Kemal Uçar’ın kaleme aldığı, Şenol Önder’le birlikte yönettiği ve oynadığı, temposu ve ironisi yüksek bir oyun.

24 Kasım ve 25 Kasım, 20.00, Moda Sahnesi’nde. Öğrenci 45, tam 85 lira.

BU İKİ OYUNA KULAK VERİN!
VARLIK & EFTEN PÜFTEN ŞEYLER - PODACTO

Yeni nesil ses tiyatrosu Podacto yapımı iki oyun, festival kapsamında seyirciye ‘sesleniyor’. Aksel Bonfil’in kaleme aldığı ve yönettiği ‘Varlık’ ile kendimizi 1940’ların İstanbul’unda, hayatları Varlık Vergisi’nin ezici yüküyle tepetaklak olan üç kişilik bir ailenin evinde bulacağız. Cengiz Bozkurt, Esra Dermancıoğlu, Salih Bademci, Ahsen Eroğlu’ndan dinleyeceğiz.

Eften Püften Şeyler

Yazının Devamını Oku