GeriBahar ÇUHADAR Erkeklerden de komedyen olur!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Erkeklerden de komedyen olur!

Seda Yüz, stand up gösterisinde elimizden tutup hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçiriyor adeta... Ve soruyor: “İtibarlı hiçbir meslek ‘kadından olmuyor’. Peki neden? Neden her şeyi erkekler yarattı? Biz o sırada çamaşır yıkıyor olabilir miydik acaba?”

Erkeklerden de komedyen olur

Seda Yüz’ün adına ilk kez sosyal medyada rastladım. Hemen her yaş ve sınıftan erkeğin dilinde hazır bekleyen; bağlaç ve bilimum noktalama işareti olarak kullanılan, kadının cinsel organından bahseden küfre bir alternatif getiriyordu. Geçen hafta, gösterisinin tanıtım videosuna (ikiz çocuklarıyla ilgilenirken bir yandan şaka yazmaya çalışan halini gösteriyordu) rastlayınca koşarak gittim izlemeye.

Duymalara doyamadığımız “Kadından komedyen olmaz”la girdiği gösteri 35 yaşındaki bir kadının genç kızlığından annesiyle ilişkisine, erkeklerle diyalogundan gündelik hallere, annelik deneyiminden eşiyle iletişime tanıdık duraklardan geçiyor.

Seda Yüz tam da iyi bir stand up’tan bekleneceği üzere bir bütünün içinden yolluyor şakalarını. “Geçen gün başımdan şöyle bir şey geçti” kopukluğunu bir an dahi yaşatmıyor, tek bir hikâye anlatıyor esasında. Hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçirir gibi... Gündelik olanın, yerel olanın, topluma, aileye dair olanın içindeki kanıksanmış tuhaflıkları aktarıyor. Şakaları ‘bulunmuş’ gibi değil; çok zekice bir yerden, “Yahu size de tuhaf gelmiyor mu bunlar?” diyor aslında. Bize 2020 senesinde, bu gezegende kadınların neler yaşadığını nokta atışıyla gösteriyor. Ha bir de tatlı tatlı vurguluyor: “Erkeklerden de komedyen olur!”  

Erkeklerden de komedyen olurAdeta “Neden hepimiz feminist olmalıyız”ın abartısız ve komik bir dersini veren Seda Yüz’le bir araya geldik.

Seni stand up gösterilerinle tanıyana kadar neler yapıyordun?

Marmara Üniversitesi’nde kamu yönetimi, Studio Oyuncuları’nda oyunculuk okudum. Orada Ümit’le tanıştık, 2012’de Gri Sahne’yi kurduk. Şişli’deki mekânımız yıkılınca yeni yer arayışına girdik. Hep “Stand up yapsana” dediğim bir tiyatrocu arkadaşım vardı, ona bir şeyler yazıyordum. Bir gün “Niye ona söylüyorum ki” dedim kendime. Çıkıp bir şey anlatmak bana çok uygun, zaten oyuncuyum. Karar verdim ama iki ay sonra hamile kaldım. Sonra Tophane’deki mekânımızı bulduk, çocuklar 1 yaşına geldiğinde provalara başladım. “Bu gerçekten benim işimmiş” gibi hissetim. Arada ‘Açık Mikrofon’lara katılıyordum, stand up ekibi Tuz Biber’e dahil olmam da karantina öncesine denk geliyor. O küfür şakasının olduğu videom da orada çekildi, sosyal medyada yayıldı.

İlk başladığında içerik akışı nasıldı?

Yeni doğum yapmıştım, orayla ilgili aşırı birikme vardı içimde, doğumla, lohusalıkla, çocukla ilgili çok fazla şaka vardı. Şimdi daha karışık. Küfür şakasını yapmaya başladığımda orası daha kısa bir bölümdü, sonradan genişledi. Kadınlıkla ilgili şeyler çok fazlaydı, onunla ilgili aşırı dolmuşluktan dolayı. İlk başta komedisi daha düşüktü, daha propaganda gibiydi, hâlâ öyle kısımlar var. Şimdi sahnede daha rahatım, komik olmasıyla ilgili kaygılarım var. Küfür vs. o zaman o kadar yoktu. Şimdi o konuda da daha rahat hissediyorum.

Gösteri boyunca tek bir hikâye anlatıyorsun gibi, belki tiyatrocu bakışının da etkisiyle…

Bir zemin var şakaların hepsinde. Orada bir dert var, onun üzerine kuruyorum. Kadın olma durumuyla ilgili meseleyi çok dert etmemle ilgili... Küfür şakam da öyle. “Kadın küfrediyor” gibi bir yere çekiliyor ama orada başka bir şey anlatıyorum.

Kadınların kendi aralarındaki muhabbette erkek dünyasına bir kadın bakışı vardır, çok güleriz ama gösterinde bu şakaları bir kadın olarak yapıyorsun ve erkekler neredeyse kadınlardan daha fazla gülüyor.

“Sadece kadınların ilgisini çeker” diye düşünüyordum ama erkeklerin çok daha ilgisini çekiyor ve çok gülüyorlar. O videoya aldığım kötü eleştirilerin yanında bana “Doğru ya, biz bunu kullanıyoruz ama…” diye gelen çok fazla erkek var. Bir erkek mizah ürettiğinde tabii ki erkek bakış açısından bakacak. Bu taraftan nasıl görüldüğüyle ilgili hiçbir fikri olmadığı için erkeklere de çok iyi geliyor. Onları gömdüğüm yerlerde onlar da eğleniyorlar

Politik duruşun net; “Burada bir dert var ve bu tuhaf” diyor gibisin... Bu kafaya hayatının ne noktasında geldin?

Tek çocuğum, annem-babam tarafından kadın olduğum için bir dayatma görerek büyümedim ama uzaktan gözlemleyebildim. Bayramlarda bütün aile toplanıyor, adamlar sürekli oturuyor ve kadınlar sürekli çalışıyor! Ve o kadar rahat oturuyorlar ki, kimsede bir soru işareti yok. Bunlar beni çıldırtıyor. Laf atma muhabbeti de öyle. Bunu yaşıyoruz ve geçiyoruz, bu konuyla ilgili yapabileceğimiz nasıl hiçbir şey olmayabilir? Aşırı normal bir şeymiş gibi … Dışarıdan bakıp bütün saçmalığı görüyordum, stand up yapınca hepsi bir anda çıktı.

‘FEMİNİST DEĞİLİM DİYE BİR SEÇENEK OLABİLİR Mİ?’

Sahnede de söylüyorsun, kendini feminist olarak tanımlıyorsun.

“Feminist değilim” diye bir seçenek olabilir mi? Böyle bir lüksümüz yok… Kötü anlaşılıyor gibi düşünülüyor ya da bunu söylemen seni bir kalıba sokacak gibi bir korku var. Ama bundan korkma lüksümüz yok. Her şeyden önce “Evet, feministim” demek zorundayım. Bir yere sıkıştırmaya çalışıyorlar beni de, “Feminist, erkeklere bilmem ne yapıyor” gibi ama mesele o değil. Komedi yapıyorum ve kadın olduğum için tabii ki bu taraftan bakarak anlatıyorum.

“Sahnede feminizmin savunuculuğunu yapıyorum” gibi bir noktada da durmuyorum. Yeri geldiğinde onu da anlatıp komedi malzemesi haline getirebilirim, o benim işim. Ama bunu da hep söylüyorum; feministim, bu dünyanın en normal şeyi çünkü, öyle olması gerekiyor!

Ev içindeki erkeklik hallerini, babalık durumunu ti’ye aldığın kısımlardan eşin Ümit de nasibini alıyor…

Ümit’i çok gömüyorum (gülüyor), Ümit aslında öyle birisi değil ama ben onun üzerinden anlatmak zorundayım, sahne öyle bir şey. Yaşadığımız şeyleri biraz abartarak anlatmak… Ama Ümit normalde aşırı destek, zaten bu yoğunluk içinde öyle olmak zorunda. Çocukları genelde ona kilitliyorum… Baştan beri hep çok destekledi. Ama sahnede bunu söylemiyorum tabii (gülüyor).

Erkeklerden de komedyen olur

Çocuklu hayatla birlikte insan kendini bir nevi, bitmeyen trajikomik bir durumun içine düşmüş buluyor. İkizlerin üç yaşında, onlarlayken yaşadığın gündelik absürd haller sahnede işine yarıyor mu?

Yarıyor ama ben onun travmasını çok yeni atlatmaya başladım. İki çocuk bir anda dünyaya geldi, “ben nasıl bir şeyin içine düştüm” kafasını o kadar uzun süre yaşadım ki… Onun şakasına gelebilmen için onu biraz aşman gerekiyor. Ama çok saçma şeyler oluyor, hayatım çok şizofrenik zaten. Düşünsene; sahneye gidiyorum akşam, çok iyi takılıyorum, komedi yapıyorum, çok havalı bir şeymişim gibi… Sonra bir anda geliyorum ve evde çocuklar çığlık atıyor, ben  bağırıyorum falan… “Şu an ne yapıyorum acaba” diyorum bazen. Bazen de sahnedeyken çok saçma geliyor. Atıyorum, o gün çok az seyirci gelmiş, kötü bir gün diyelim; diyorum ki içimden “Ne yapıyorum şu anda ben, iki çocuğum evde bekliyor. Şu an burada ne işim var, evimde olmam gerekmiyor mu” falan. Şu rozeti taktığımda “A bugün gösterim var” gibi bir yere bağladık çocuklarla. Ve eve adım attığım anda “Anne!” sesi geliyor, o anda nasıl uyanmış olabilirsin?

Kadınlar olarak pek çok alanda verdiğimiz mücadeleler, görünürlük çabamız, konuşulmayanların konuşulması birkaç senedir her zamankinden daha çok gündemde. Sen feminist bir mizahçı olarak bu hareketliliğin içinde bir yerin olduğunu hissediyor musun?

Çok hissediyorum. Nedense bir misyon olarak hissediyorum bunu, sanki en büyük amacım oymuş gibi... Çok ciddi bir durum çünkü. Ve mizah burada çok etkili ve bence çok fazla da kullanılmayan bir şey. Gidip ciddi ciddi “Bakın bu küfür böyle” diye anlatsan o kadar sallamıyor olabiliyorlar ama böyle anlattığında bir sinir oluyorlar ve sinir olmak iyi bir şey oluyor bence, çünkü düşünmeye başlıyorlar. Geçenlerde Antalya Film Festivali’ndeki kadınların konuşmaları dinledim; annem arayıp haber vermişti törenin ertesi günü “Antalya Film Festivali’nde konuşan kadınları izledin mi?” diye. Aşırı yükseliyorum öyle şeyler olunca, “Evet ya, yapacağız biz bunu, başaracağız” moduna giriyorum. Gerçekten öyle bir yere doğru gidiyor bence. Bütün bunları değiştirebilecek bir güce sahibiz gibi hissediyorum.

“Kadından komedyen olmaz” klişesiyle karşılaşınca ne hissediyorsun? En son kavuk meselesinde de konuşuldu.
 

Her şey için “Kadından olmaz” diyorlar. İtibarlı hiçbir meslek “kadından olmuyor”. Kadından filozof olmuyor vs… Kavukla ilgili Rasim Öztekin “Kadınlara meslek olarak uygun değil, erkekler doğası gereği  daha komik. Mesela bir kadının sarhoşluğu iticidir…” demişti. Bu nasıl bir cümle?

Stand up’çılık mesleğini erkekler yaratmış olmasaydı kadınlar bu alanda olamazdı gibi konuşuyorlar…

Evet de peki neden? Neden her şeyi erkekler yarattı? Biz o sırada çamaşır yıkıyor olabilir miydik acaba? Bunu varoluşsal bir yere bağlamak kadar salakça bir düşünce yapısı olamaz. Biz kadın olarak “yapamaz” olarak doğduk gibi bir düşünce olabilir mi? Bu çok yaygın, en aklı başında dediğin adamdan bile duyabiliyorsun.

Gabriel Garcia Marquez ‘Yüz Yıllık Yalnızlık’ romanını yazarken nasıl bir süreç geçirdiğinden bahsediyor, “Üç yıl boyunca ben bu romanı yazdım” diyor; iki çocukları var ve bütün ev işini karısı Mercedes’e devrediyor. Mercedes bütün evi geçindiriyor, çekip çeviriyor… Bundan bahsediyorum. Kadın yazar olamaz mı yoksa kadın orada çocuğa portakal suyu sıkmak zorunda mıydı? Bunu anlatmak bana karşındakini salak yerine koymak gibi geldiği için de dalga geçmeye başlıyorum bu sefer.

Erkeklerden de komedyen olur4 Kasım Çarşamba Kadıköy Aylak Bar (toplu gösteri)
14 ve 27 Kasım, Kadıköy Aylak Bar (tek kişilik)

* Gösteri duyurularını @instagram/seda.yuz’den takip edebilirsiniz. Biletler tuzbiberstandup.com’da

HAFTANIN OYUNLARI

ÜÇ ŞAHANE KADIN OYUNCU

YUTMAK / CRAFT

Erkeklerden de komedyen olur

Oyunun içine üçü de birbirinden doğal bir ikna edicilikle yerleşmiş üç çok iyi kadın oyuncu, kısıtlı hareket alanına rağmen enerjisi yüksek bir reji ve insanın içini titreten bir oyun metni. Stef Smith’in yazdığı, İbrahim Çiçek’in yönettiği, Başak Daşman, Merve Dizdar ve Ece Dizdar’ın rol aldığı ‘Yutmak’, üç ‘tuhaf’ kadının öyküsü. Craft’ın, topluluk tarihinin en iyi oyunlarından biri, henüz görmediyseniz yakalayın. 6 Kasım Cuma, 20.30’da Zorlu PSM’de.

KÜLT BİR PERFORMANS

BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ / TATBİKAT SAHNESİ

Erkeklerden de komedyen olur

Erdal Beşikçioğlu’nun 2009’da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda başlayan ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ yolculuğu, kendi topluluğu Tatbikat Sahnesi’yle sürüyor. Zamanla ‘kült’ mertebesine erişen oyunda Beşikçioğlu bedeni ve sesiyle izleyenleri çarpan bir performans sergiliyor. Gogol’un bu klasik eserinde, küçük bir memur olan Aksenti İvanoviç Popriçin’in yavaş yavaş delirmeye giden öyküsünü bir vinç kafesinden anlatıyor Beşikçioğlu. Kaçırılmayacak tek kişilik performanslardan. 5 Kasım Perşembe, 20.30’da Fişekhane’de.

X

‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’

‘Bekleyiş’ avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ’ın bekâr anne olma kararı almasından başlayarak oğlu Aren’in doğumuna uzanan süreci anlatan bir belgesel. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ve bolca seyirci övgüsüyle dönen ‘Bekleyiş’; aile kurumuna, baba figürüne, toplumun kadından beklentilerine şık bir sol kroşe geçiriyor.

Akdağ’ın görsel günlük olarak başladığı proje sonradan belgesele dönüştü.

Oğlu Aren’le olan yolculuğunu hamilelikten itibaren kayda geçirmiş avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ. Bu kararı da Aren’i tek başına büyütmek zorunda kalacağını anladığı anda almış. Kişisel bir görsel günlük fikriyle yola çıksa da benzer durumdaki kadınların çokluğunu fark edince çekimlerini bir belgesele dönüştürmüş. 

‘Bekleyiş’te ‘bekâr/yalnız anne’ olmak ve bizden ‘beklentiler’ meselesini, hamilelik ve doğum süreci eşliğinde anlatırken pek çok noktaya temas ediyorsun. Etrafı bu sürece ve bu temas noktalarına dahil etmen nasıl gerçekleşti?

Çekimi ne amaçla yaptığımı etik olarak paylaştım tabii çekim yapacağım kişilerle. Ancak bunu çok yakın olmayan kimselerle çekim yaptığım durumda bazen çekimin sonunda açıkladım. İşin duygusunu bozmamak adına çekimin sonuna kadar bu bilgiyi ufaktan manipüle ettiğim ve “Oğlum için hatıra olsun diye çekiyoruz” dediğim oldu. Ancak çekimin sonunda, belgeseli anlatıp  açık izin aldım. Böylece günlük akışı bozmadan kameraya diyalogları aksettirebildik.

Evlilik kurumu ya da bir ilişkinin dışında çocuk sahibi olma sürecini dinginlikle yaşamışsın. Duygusal olarak nasıl bir süreçti?

Dinginlik kısmı doğru sanırım, kararımın doğruluğunu net şekilde bildiğim andan itibaren bu şekilde bir dönüşüm yaşadım. Ancak ilk aylarda stresten cilt hastalığı dahi geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Hamile olduğunu duyan her anne önce panikler; bunu daha yoğun bir endişeyle yaşadığım ve nasıl üstesinden gelirim diye korktuğum oldu. Hamileliğin devamında benimle küçük ama dev bir ekip vardı. Çekimlere gelen arkadaşlarım, her anımda yanımda olan Banu Sıvacı, bana destek veren kadınlar... Çekimler terapi gibi geldi ve daha da güçlendim. Aren’in bebekliği döneminde de iyi gidiyoruz. Destek olan ailem var her şeyden önce. Elbette oğlumun bana yönelteceği sorular olacak. Bu dönemde de pedagoglardan destek alarak hareket etmeye gayret ediyorum.

‘EKSİKLİK İÇİN VARLIK GEREK’

Yazının Devamını Oku

Nefesimizi derinleştirecek, zihnimizi açacak bir festival

Tiyatro takipçileri için şehrin en güzel vakti kapıda: 22 Ekim-20 Kasım arasında 25’inci kez şehrin farklı köşelerini yerli-yabancı, klasik-çağdaş oyunlarla saracak İstanbul Tiyatro Festivali. ‘Bu zamanda tiyatro nefes aldırır’ mottosuyla hazırlanan, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 oyunun sahneleneceği festivalden 6 önerimi paylaşıyorum... Oyunlarda buluşmak üzere!

BİR ŞEHRİN VE BİR KADININ İÇİNDEN GEÇENLER...TOZ/ID İLETİŞİM PRODÜKSİYONU

Zerrin Tekindor’un kaleminden çok etkilendiği, çağdaş tiyatro gündemimizin gerçekten de etkili, naif ama bir o kadar da çarpıcı kalemlerinden Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyunu, yine son yılların üretken genç yönetmenlerinden Hira Tekindor sahnede ayağa kaldırıyor. Bu tek kişilik kadın anlatısında Tekindor, can vereceği Handan aracılığıyla 60’lardan bugüne uzanan, İstanbullu bir kadının öyküsünü anlatacak. Hem şehrin hem de bir kadının değişimine, hem şehrin hem de kadının içinden geçen sesler eşliğinde tanık olacağız. Mahmutyazıcıoğlu’ndan yeni bir metinle karşılaşacak olmak yeterince heyecan verici, bunu bir de Zerrin Tekindor gibi kalbimiz ağzımızda izlediğimiz bir oyuncunun sırtlanması merakı ikiye katlıyor. Festivalde kaçırsanız bile, sezonda muhakkak peşine düşün! 

22 Ekim Cuma, 20.00 ve 23 Ekim Cumartesi, 15.00’te Alan Kadıköy’de.

MEMLEKET GİBİDİR APARTMAN! ISTIRAP KOROSU/BAM İSTANBUL

Oyunculuk kabiliyetlerine ve sahne üstü çalışkanlıklarına farklı yapımlardan kefil olduğumuz iki kuşaktaş oyuncu Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu, bir süredir beklediğimiz yeni BAM İstanbul işinde -okuma şansı bulduğum metinden anladığım kadarıyla- soluk soluğa bir performans sunacak. Hemen hemen her işinde seyircisini, bu şehrin ve insanlarının kalbine giden yollara çıkaran Murat Mahmutyazıcıoğlu -bu kez yönetmenliğini de üstlendiği- programdaki bu ikinci oyununda, İstanbul’da bir apartmanın ‘sakinleriyle’ buluşturacak bizi. Oyunu ilk okuduğumda aklımdan geçen “Memleket gibidir apartman!” cümlemi buraya not edeyim, ne tür bir oyun izleyeceğinizi tahmin edin...

2 Kasım Salı ve 3 Kasım Çarşamba, 20.00’de Alan Kadıköy’de.

Yazının Devamını Oku

Deliler hep hayal kursun!

DasDas, Devekuşu Kabare’nin efsanevi oyunlarından ‘Deliler’i 1987’den bugüne ışınlıyor. Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırlanan ve orijinaline sadık kalarak yeniden yorumlanan kabare; seyirciyi salondan eve mutlu yollayacak bir iş olmuş.

Bugün orta yaş üstü olan kuşağın bir kısmının canlı izleme şansına sahip olduğu, bir kısmının VHS video kasetlerden döndüre döndüre izlediği, şimdilerde internet mecralarından ulaşabildiğimiz ‘Devekuşu Kabare’ efsanelerinden sadece biri ‘Deliler’. Türkiye’nin 70-80 dönemine ‘kabare’ türündeki unutulmaz işleriyle damga vuran Devekuşu Kabare’den bugün bir kısmını hâlâ canlı izleme şansı bulabildiğimiz, Türkiye tiyatro-sinema tarihinin kült mertebesindeki oyuncuları geçti. ‘Deliler’e o müthiş ekipten; Metin Akpınar,
Zeki Alasya, Nevra Serezli, Selim Naşit, Nezih Tuncay başta olmak üzere pek çok yetkin oyuncu inancını, neşesini, eleştirel bakışını koymuştu. Turgut Özakman’ın taşlama türündeki, skeçlerden oluşan oyunu ‘Deli Bayramı’ndan yaratılan ‘Deliler’, tiyatro tarihimizde ve hafızalarımızda silinmez şekilde yerini almıştı.

SKEÇLER, DANSLAR...

DasDas, bu efsaneye bir ‘yeniden’ yorum getirerek kalpleri daha ilk sahneden yakalamayı başaran, insanı mekândan duygu yüklü halde uğurlayan bir işe imza attı. ‘Deli Bayramı’ adıyla, şarkı sözleri dahil olmak üzere orijinaline sadık kalarak sahneledikleri kabareyi, Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırladılar. Geçen hafta seyirciyle ilk karşılaşmasını yaşadı ‘Deli Bayramı’. Bu tür işler büyük risk barındırır: Hem Türkiye’de uzun zamandır ‘kabare’ türünde izlediğimiz, kalabalık kadrolu işlerin sayısı bir elin parmaklarını zor geçer hem de tarihe mal olmuş bir işi, üstelik metni pek değiştirmeden, güncellemeden, 1987’den 2021’e ışınlatmak ve seyirciyi salondan memnun yollamak cesaret isteyen bir girişimdir.

Akpınar ile Mert Fırat’ın yönetimindeki ‘Deli Bayramı’ndan; ‘Deliler’, ‘Yasaklar’, ‘Geceler’ çağını VHS’den bile olsa yakalamış kuşaktansanız, sıkı bir nostalji duygusuyla, iyi bir oyun izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle ve hafif buruk bir sevinçle ayrılacağınızı tahmin etmek zor değil. İlki; metnin yapısı ve özü korunduğu ve hatta rejisi bile orijinaline çok yakın durduğu için. İkincisi; DasDas’ın çekirdek kadrosu diyebileceğim oyuncular, evvelden tanıyıp bu sahnede ilk kez izlediğimiz isimler ve DasDas Akademi’nin genç oyuncuları dahil her bir oyuncunun; hem oyunun kendisiyle hem de seyirciyle çok rahat iletişim kuran akıcı performanslarından dolayı. Buruk sevincin sebebini daha ilk skeçte fark edeceksiniz: Turgut Özakman’ın 80’ler Türkiye’sine, değişen toplum yapısına, insan ilişkilerine, hızlı şehirleşmenin, liberal ekonomiye jet geçişin getirdiği yozlaşmaya ve bastırılan ifade hakkına gündelik bir dille getirdiği eleştirinin geçerliliğini koruduğunu fark ettiğiniz anda...

Orijinalinde bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin ‘sakinlerinin’ sahnelediği gösteri, ‘Deli Bayramı’nda ‘deliler’in DasDas’ı ele geçirmesi fikrine yerleşiyor. Küçük bir ön oyundan sonra da ‘Deliler’in izledikçe anımsayacağınız skeçleri, skeç aralarına yerleşen şarkılar ve danslarla birbiri ardına diziliyor.

Mert Fırat ile VolkanYosunlu’nun, ‘Deliler’in en güçlü parçası olan ‘Galaksi Taksi’ skecinde ise Mert Fırat’a eşlik eden Didem Balçın’ın ustaca paslaşmaları oyunun ritmini, dengesini tutturmada başat faktörlerden olmuş. ‘Deli Bayramı’ pek çok açıdan tatmin edici bir kabare ama özellikle not etmek istediğim, rol dağılımlarına rağmen ‘yıldız oyuncuları’ öne çıkarmadan, ‘ensemble’ ruhunu her anında hissettiren bir omurga kurmayı başarmış olmaları. Bunda her bir oyuncunun ve dansçının bireysel olarak iyi olmasının da ötesinde Metin Akpınar’ın süpervizör ve yönetmen gözünün ve Gizem Erden’in koreografisinin büyük etkisi olduğu açık. 

Yazının Devamını Oku

Salonların en yenileri...

Tiyatro sahnesi ekimi taptaze oyunlarla açıyor. Bu ay seyirci karşısına çıkacak işlerle tanışmanız için üç oyunluk bir seçki yaptım.

DANS İLE KÖKLERE DÖNÜŞREVERT-Kundura Sahne

Tarihi 1800’lere uzanan, önemli bir endüstriyel tarih mirası olan Beykoz Kundura’nın içindeki disiplinlerarası performans sahnesi Kundura Sahne’yle şehrin gösterim mekânlarına bir yenisi ekleniyor. Bu heyecan verici mekânın açılışınıysa çağdaş dans sahnesinin yetkin isimlerinden, dans sanatçısı, koreograf ve akademisyen Tuğçe Ulugün Tuna’nın yeni projesi ‘REVERT’ yapacak. Tuna’nın gördüğü bir rüyadan çıkan proje, eklentilerden arınmak ve başlangıç yapısına, ilkel ve kök olana dönmek anlamları taşıyan ‘revert’ kelimesinden hareketle şekil almış. Tuna’ya çağdaş dans sanatçıları Aybike İpekçi, Diren Ezgi Yıldızkan, Ekin Ançel, Ezgi Yaren Karademir, Furkan Yılmaz, Gizem Seçkin, Hilal Sibel Pekel, Umut Özdaloğlu ve Yoseob Kim eşlik edecek. Bugün ve yarın 16.00 ve 20.00’de Beykoz’daki Kundura Sahne’de. 

UNUTTURULMUŞ BİR KADINA MERHABA!Yaftalı Tabut-İstanbul Şehir Tiyatroları

Türkiye sosyalist hareketi içinde aktif bir rol oynayan, çevirdiği ve kaleme aldığı eserlerle bu sürece imzasını bırakan bir kadın Fatma Nudiye Yalçı... Ama 10 yıl hapis yatmasına, bütün ömrüne yayılan öncü ve mücadeleci kimliğine rağmen görünmez kılınmış. Üstelik ‘Beyoğlu 1931’ adlı oyunuyla Türkiye’nin ilk kadın oyun yazarı olarak kabul edilir. Fakat sahneleneceği Darülbedayi Dergisi’nde bildirilip repertuara alınan bu oyun sahneye konulmaz. Aynı Darülbedayi şimdi, belki geçmişteki bu ayıbı telafi edecek, dahası bu ışıklı ismi geniş kitlelere tanıştıracak şık bir hareket yapıyor. Bilgesu Erenus’un, Yalçı’nın ardından kaleme aldığı ‘Yaftalı Tabut’, Yelda Baskın’ın rejisiyle sahneye çıkıyor. Yalçı’nın mücadelesini sahnede Bensu Orhunöz, Selin Türkmen, Ceren Hacımuratoğlu, Lale Kabul, Nazan Yatgın Palabıyık, Şenay Bağ ve Yeşim Mazıcıoğlu’dan izleyeceğiz. 6-7-8 Ekim’de saat 20.30’da Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde. 

‘YERALTI’NA DAVETYeraltından Notlar-İstanbul Temaşa Tiyatrosu

Varoluşçu edebiyatın öncülü kabul edilen Dostoyevski imzalı bu güçlü eser yeni bir adaptasyonla sahnede... Oğuz Arıcı’nın uyarladığı oyunu, Fırat Doğruloğlu tek kişilik performansıyla ayağa kaldıracak. ‘Yeraltından Notlar’ın arzularıyla arazları, varlığıyla hiçliği arasında sıkışmış sıradan adamı “Siz de benden o kadar farklı değilsiniz” demek üzere karşımızda olacak.

Yazının Devamını Oku

Şehirde başka türlü karşılaşmalar...

Londra’dan Abu Dabi’ye 50 şehre uyarlanan ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’, katılımcılarına iki saatlik bir yürüyüş boyunca şehirle başka türlü bir temas kurma olanağı sunuyor. Kulaklıktan gelen yapay sesin yönlendirmesiyle Koşuyolu’ndan Bahariye’ye alışık olmadığınız türde bir zihinsel, fiziksel ve duygusal egzersize davetlisiniz. Oyuna giderken spor ayakkabılarınızı giymeyi unutmayın.

İyi bildiğiniz bir şehrin sokaklarında daha önce muhtemelen yapmadığınız türde bir yürüyüşe var mısınız? Bu yürüyüş, belirlenmiş bir rotada, belli duraklarda, sizin için önceden kurgulanmış bir deneyim içeriyor ama vereceğiniz tepkiler, anlık tanıklıklar ve ‘oyun’a ne kadar dahil olacağınız size kalmış. Şehirle nasıl bir duygusal/fiziksel iletişime geçeceğiniz de... Dolayısıyla her bir katılımcıyı bekleyen şey, biricik bir deneyim.

Alman belgesel tiyatro topluluğu Rimini Protokoll’ün Londra’dan Abu Dabi’ye toplamda 50 şehre uyarladığı ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’ katılımcıları bu tür bir deneyime davet ediyor. Koşuyolu’nda bir mahalle parkındaki buluşmayla başlayan proje, dağıtılan kulaklıklardaki ‘yapay’ ses eşliğinde şehirde iki saat boyunca yürümeli, durmalı, metroyla yol almalı, koşmalı, rampa çıkmalı, dans etmeli, dinlemeli, yakınlara ve uzaklara bakmalı bir tür grup performansı yaşatıyor.

Sizi şehrin sabit ve/veya hareketli dokusuyla, günlük rutininizde yapmadığınız şekillerde temas ettirerek bedeninizdeki ve zihninizdeki şehir ezberini bozmaya niyetlenen bir iş.

Şehirle, belki çok iyi bildiğiniz sokaklarla, binalarla, diğer şehir sakinleriyle başka türlü karşılaşmalar vaat eden bir çağrı.

Stefan Kaegi’nin tasarlayıp yönettiği ‘Remote X’in, daha önce de duyurduğum ve bir süredir katılmayı planladığım Kundura Sahne işbirliğiyle hazırlanan İstanbul uyarlamasında Jörg Karrenbauer’in imzası var. Kulağımdaki sesin yönlendirmesiyle şehirde süren planlı ama doğası gereği sürprizlere açık tur boyunca iki şeye odaklandım: Kulağımdaki ses (oyun için yazılmış metin) bana ne anlatmaya çalışıyor? Şu anda şehrin ‘uzuvları’yla (özellikle metro yolculuğuyla birlikte, yaşadığım mahalleye doğru ilerlediğimizi fark edince) ne tür bir farklı iletişim yaşıyorum?

Katılımcıyı mekânda dolaştıran bu tür projeler; fiziksel deneyimle anlatıyı birbirine dokumakta eksik kaldığında, oyunun etkisi ‘Ne kadar ilginç bir şey yaşadık’tan öteye gidemeyebiliyor. Yapay zekânın hayatımıza yerleşmesi ve şehirle kurduğumuz ilişkiye odaklanmaya niyetlenen ‘Remote İstanbul’ da katılımcısına kesinlikle ‘ilginç anlar’ yaşatıyor ama esas meselesinin ne olduğunu anlatmakta da zorlanıyor.

Ben bir noktadan sonra kulaklığımdan bana ulaşan yapay zekânın kafasının karışık olduğunu düşünürken buldum kendimi. O noktadan sonra da sesin anlattıklarını dinlemeye devam etsem de dikkatimi şehirle kurduğum temas konusunda bana açtığı yola verdim.

Yönlendirmelerin sağladığı farklı deneyime odaklanarak yürümeye devam ettim. Çünkü konuşan sesin beni tam olarak neye kafa yormaya davet ettiğini çözemedim. Misal; yapay zekâ ve yaşamlarımız üzerine düşünerek yürüyorsak halihazırda şehirde yapay zekâ tarafından nasıl yönlendirildiğimize yoğunlaşarak atabilirdik adımlarımızı. Duyduğumuz metin de bizi asıl olarak buradan ‘kaşıyabilirdi’.

Yazının Devamını Oku

Bir direniş sembolü olarak ‘Veba’

Albert Camus’nün adeta pandemi sürecini anlattığı büyük eseri ‘Veba’yı sahneye ‘açılış oyunu’ olarak taşıyan Şehir Tiyatroları, felakete karşı direnişi seçenlere ve salgında kaybettiklerimize bir tür saygı duruşunda bulunuyor.

“Olanları nasıl tanımlarsınız? Sıradışı. Tuhaf. Yadırgatıcı...” İki beyaz masada, önlerinde mikrofonlarıyla beş anlatıcı-oyuncu, böyle açıyor oyunu. Albert Camus’nün saçmalık-silkiniş-harekete geçme duygularını, insanın bireysel yalnızlığını, iyilik-kötülük hallerimizin nasıl evrildiğini, direniş ve dayanışma inancını anlatan büyük eseri ‘Veba’nın Şehir Tiyatroları’nca (ŞT) sahnelenen uyarlamasında...

Cezayir’in Oran şehrini 1940’larda saran veba salgınını detaylıca aktarır Camus. Gerçekte böyle bir salgın yaşanmamıştır Oran’da. Ama veba zamansızdır ve ‘bir gün kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabilir’. Tıpkı ırkçılığın ve büyük ağabeyi faşizmin de en ‘sıradan ve mutlu’ insanların arasında bile ölü farelere benzer şekilde yüzeye çıkabileceği gibi...

MAHARETLİ BİR YORUM

ŞT, Neil Bartlett imzalı uyarlamayı Mehmet Ergen’in çevirisi ve yönetiminde sahneliyor. Bu müthiş roman, insana dair pek çok okumayı -ki eser Fransa’nın Nazilerce işgalinin anolojisi olarak bilinir- birbirine geçirmiş olması bir yana, pandemiden beri yepyeni bir anlama büründü. Romanı hiç eksiltmemiş bu uyarlama da son 1.5 senemizi gözümüzün önüne getiriyor. İki masa, sandalyeler, mikrofonlar, birkaç doktor önlüğü ve Ergen’in sade anlatımına yön veren ışık ve efekt tasarımıyla kurgulanan ‘Veba’da neredeyse her detay yakın dönem hafızamızdan: Salgının baş göstermesi, yetkililerin öngörüsüzlüğü, önlemlerin geciktirilmesi, biliminsanlarının dinlenmemesi, yoksulları vuran salgının ‘haber değeri’ taşıması için ‘merkeze’ ulaşması gerekmesi, panik, karantina, karaborsa, şiddet, kapanan şehir kapıları, kaçakçılık, stokları tükenen ilaçlar, sansür, gelecek duygusunu kaybediş... Tabii bir de yılmadan çalışan biliminsanları ve gönüllüler... Yani felaketin karşısında dayanışmayı ve direnişi seçenler. Ve bilimle gelen umut, hayatın yavaşça normale dönmesi. Felaket rantçılarının çöküşü... Kutlamalar... Ve hızla unutmaya başlamak...

Seyirciyi, insana dair bir dizi sorgulamaya çağırma konusunda da başarılı ‘Veba’. Tanıklıklarını kayda geçirme çabası içindeymişçesine, oyuncular eseri ortalarına almış paslaşarak anlatmaya çalışıyor gibiler. Bu anlamda maharetli bir yorum. İlk dakikalarda seyircinin ısınmakta belki zorlanacağı ama kendini hızla ait hissedeceği bir anlatı. Dr. Rieux’nün neden kadın (karaktere cinsiyetsiz bir yorum gibi de okuyamadım) oyuncuya teslim edildiğinden emin değilim. Mikrofonların sıkça yerden alınarak kullanılması göz yorucu. Soyut sahne diline tezat, hasta çocuğun iniltilerini dramatik şekilde dinlememize gerek yoktu. ‘Salgının suç ortağı’ Cottard karakterini konumlandırmak kolay olmadı. Her cümlesiyle zaten çarpan oyunun finali bu kadar uzatılmalı mıydı? Bu notları düşüp ‘Veba’nın niyet edildiği gibi bir dayanışma, bir saygı duruşu oyunu olmayı başardığını ekleyeyim. Evet, Camus’nün faşizm okumasını oyunda yakalamak zor ama oyunun felaketle mücadele edenleri göstererek, ‘susanların arasında yer almamayı’ ve ‘insanlığın içinde hayranlık duyulacak şeyler bulunabileceğini’ düşündürdüğü de bir gerçek.

VEBAİSTANBUL ŞEHİR TİYATROLARI

Yazan:

Yazının Devamını Oku

“Göz göze geldiğimde, bildim ‘bizden’ olduğunu”

Bu dünyada görünmeyen bir emek işçisi olup zihinsel yorgunluktan beyni patlamak üzere olan bir ‘kadınlar ordusu’ var. Suzy Storck onlardan biri. Moda Sahnesi’ne gidip kendisiyle tanışabilirsiniz. Ben ‘yoldaşım’ için işlerin nasıl çığırından çıktığını gözümü kırpmadan izledim.

Bu dünyada ‘kendisine rağmen örgütlenen bir şeyin anlaşılmaz ağırlığı’ altında yaşayan bir kadınlar ordusu var. Kentlerin dört bir tarafına yayılmış durumdalar. Birbirlerini tanımıyorlar ama göz göze geldiklerinde, bazı anlar ‘zindanlarını ateşe vermek’ istediklerini hemen anlıyorlar. Ev içlerindeki ‘görünmeyen emekleri’ni, birbirlerinin bakışlarında görüyorlar. Suzy Storck’la göz göze geldiğimde, bildim onun da ‘bizden’ olduğunu. Kendi arzusu dışında örgütlenen bir ‘şeyin’, farkına bile varmadan tutsağı olduğunu...

SIRADAN BİR EV KADINI AMA...

Üç çocuklu, bir kocalı, ‘ev hanımı’ Suzy Storck’un sabahları dahi kendi arzusuyla uyanmadığını, kolunu kaldırmasına sebep olan eylemlerin rızası dışında, otomatik bir düzenle gerçekleştiğini, o söylemese de anlardım. Ama onu dinlemek için hayatına konuk oldum. Emeği/arzusu/heyecanı, görünmeyen/görünmez kılınan, zihinsel yorgunluktan beyni durma noktasına gelen kadınlar ordusundan bir ‘yoldaşımı’ gözümü kırpmadan dinledim.

Suzy Storck kurmaca bir karakter. Moda Sahnesi’nin sezonun yeni oyununa adını veren bu kadın, Fransız oyun yazarı Magali Mougel’in zihninden dökülen bir tiyatro metninde yaşıyor. Çizdiği katı gerçekçi tabloya inat çoklukla şiirsel bir metin bu. Sıradan ev kadını Suzy Storck için işlerin nasıl çığırından çıktığını, Suzy’nin tıkır tıkır işleyen ev içi düzeninde ‘o nokta’ya nasıl geldiğini izliyoruz.

Moda Sahnesi, şiirsel diline rağmen serinkanlılığını koruyan bu çağdaş metni o serinkanlı tondan uzaklaşmayan bir tasarımla sahneliyor. Meydan sahneye kurulan ev dekoruna, oyunun prolog ve bölümlerini duyurmak, tanıtmak üzere koronun (rolü gelince oyuna da dahil olan oyuncular) yerleştiği küçük bir platform eşlik ediyor. Antik Yunan kostümleri içindeki anlatıcı (Çağlar Yalçınkaya) hikâyenin “Başka bir yerde değil, burada” geçtiğini vurguluyor. Suzy, annesi ve kocası Hans Vassily’nin hikâyesine, yaşananların ‘hepimize/tüm zamanlara ait’ olduğunu bilerek giriyoruz böylece...

Sahnenin merkezinde, üstü Suzy’nin dikiş alet edevatı ve oyuncaklarla, etrafı kumaşlarla çevrili ahşap bir masa var. Koronun karşısındaysa detaylıca çalışılmış bir mutfak tezgâhı. Suzy’nin gençlik yıllarından evli, üç çocuklu bir kadına dönüşen yolculuğunu, annesi ve Hans’la ilişkisini bu masa etrafında izliyoruz. Suzy ‘tavukçuluk’ işinde çalışırken tanıştığı Hans’tan üç çocuk sahibi oluyor. Bir ara farklı bir işe girme çabası olsa da bu girişim havada kalıyor. Bu bölüme yerleştirilen ‘İnsan Kaynakları görüşmesi’ sahnesi -kadınlara özel neoliberal baskı yöntemlerini de içeren (Evli misiniz? Çocuğunuz var mı? Peki çocuk düşünüyor musunuz?)- uzun denebilecek bir süreyi kaplıyor. Lakin sahnenin günceli yakalayan dili, komedisi ve Aybanu Aykut ile Reyhan Özdilek’in tutturdukları ritim, oyunun genel ritmini de yukarı çekiyor. Oyun ‘göstermeci’ bir biçimle, seyirciye bir tür ‘olay aktarımı’ yapılacak şeklinde kurgulanmış. Ağdalı, dramatik bir sahne dilinden -isabetli bir tercihle- uzak durulmuş. Suzy Storck’un etrafında ‘örgütlenen’ bu şeyin onu ruhen ve bedenen nasıl sarmaladığını görüyoruz. Önce kapitalist üretim düzenine, sonra ev içine, çocuklarına, kocasına hapsedilen bir kadının neye dönüştüğünü...

ONU ÇOK İYİ TANIYORUM

Antik Yunan’ın lanetlenen annesi ‘Medea’ya, Dario Fo & Franca Rame’nin ‘Uyanış’ındaki ‘İşçi Kadın’a selam yollayan sahneler yakalıyorum. Moda Sahnesi’nin bu metne getirdiği serinkanlı yorum, oyuncu performanslarının da oyun ‘piştikçe’ derinleşeceğini düşünürsek sezonun dikkate değer işlerinden. Suzy’yi sırtlanan Reyhan Özdilek’in de zamanla daha çok dikkat çekeceğini tahmin ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Ferhan Şensoy’un lunaparkı

Usta tiyatrocunun üretimi hep ‘halkın içinden/sokağın dilinden’ oldu... Bu, bir ‘tercih’ten öte Ferhan Şensoy’un yaşama, ülkede ve dünyada olan bitene bakışındaki doğallığı içeren bir tutumdu. Onu bu kadar sevilen bir tiyatro insanı yapan da buydu zaten...

Ferhan Şensoy’un tiyatro yolculuğu; 1968’de öğrencisi olduğu Galatasaray Lisesi’ni ziyarete gelen Fransız Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ve öğretmen taklitleriyle başlayıp her dönemecine çok güçlü izler bırakan bir tarih. 1970’lerden geçen salı sabahı gelen vefat haberine kadar Şensoy’un bu yolda, ana rotadan sapmadan ama her yeni işinde adımlarını derinleştirerek ilerlediğini söylemek tuhaf olmayacaktır. Pek çok akademisyenin, eleştirmenin altını sık çizdiği, onu senelerce tutkuyla takip eden seyircinin de çok iyi bildiği üzere; geleneksel olanla -kabare başta olmak üzere- Batılı tiyatro formlarını müthiş bir harmanla birleştiren bir rota...

Şensoy kelimenin gerçek anlamıyla bir halk tiyatrocusuydu. 17 yaşındayken Galatasaray Lisesi’nde yaptığı gösterilere ‘kabare’ denilebileceğini, yolunu çizerken hep yanı başında olan büyük usta Haldun Taner’den duymuştu ilk... Dönemin efsanevi topluluğu Devekuşu Kabare’ye girişi de -“Kendimi lunaparkta bulmuş çocuk gibi hissettim, evet, bundan yapmak istiyorum dedim”- Haldun Taner’in davetiyle olacaktı.



ÇOK ERKEN KAYBETTİK

Ferhan Şensoy’un 1980’e dek dahil olduğu topluluklarda da, sonrasında -bugün Beyoğlu’nun en eski tiyatrosu olarak varlığını sürdüren- Ortaoyuncular’da da üretimi hep ‘halkın içinden/sokağın dilinden’ oldu. Bu bir ‘tercih’ten öte Şensoy’un yaşama, ülkede ve dünyada olan bitene bakışındaki doğallığı içeren bir tutumdu. Onu bu kadar sevilen bir tiyatro insanı yapan da buydu zaten. Sahnede bahsettiği en sıradanından en meşhuruna kişilere dair taşlamaları, gazetelerden seçtiği haberlerden kendi başına gelenlere uzanan olaylar üzerine yaptığı yorumlar ve tabii seyirciye yönelik sataşmaları, Ferhan Şensoy tiyatrosunun olağan akışının içindeydi.

Yazının Devamını Oku

Batı’nın çelişkilerine sert bir bakış

DasDas’ın 2019’da prömiyer yapan ‘Westend/Batının Sonu’ adlı oyununu anbean devam eden Afganistan krizinin gölgesinde izleyecek seyirciyi daha derin ve sert duygular bekliyor...

DasDas’ın 2019’da prömiyer yapan oyunu ‘Westend/Batının Sonu’ bugünlerde yaşadıklarımıza sert eleştiri getiren bir iş. Henüz izlememiş olanlar bu haftaki gösterime giderse daha önce izleyenlerin hissettiklerinden çok daha yoğun duygularla dolacak.

Alman yazar Moritz Rinke’nin oyunu; Batı’nın, dünyanın daha kırılgan noktalarında müsebbibi olduğu derin krizlere, üst-orta sınıf Batılı karakterler üzerinden bakıyor.

Plastik cerrahı Eduard ve opera şarkıcısı Charlotte’un bu havalı semtteki ‘saray gibi’ yeni evlerine eski bir arkadaşları konuk oluyor: Sınır Tanımayan Doktorlar ile Afrika ve Afganistan’daki çatışma bölgelerinde bulunan cerrah Michael... Oyun; üç arkadaş arasındaki gündelik, ideolojik ve özel ilişkilerine dair gerilimle sürüyor. Zengin film yapımcısı komşuyla onun oyuncu Rus sevgilisi ve yapımcının kızı Lily de kilit detaylar taşıyan diğer karakterler.

Rahatsız olduğu şeyleri nasıl değiştireceğini bilmeyen/bilmek istemeyen insanların, bizim öykümüz ‘Westend’... Durmadan güzelleşmek, beğenilmek, refah içinde yaşamak arzusu da var oyunun katmanları arasında, bölgesel savaşlarda ziyan olan insanlar da, terörizm/İslamizm tartışması da... Hepsinin ortasındaysa basit bir diyaloğu bile sürdürmekte zorlanan altı modern insanın çelişkileri...

Oyun; tasarımı, oyunculukları ve sahnedeki bir dizi göstergeyle (tabutlar, havai fişekler, ‘Yaradılış’ tablosu vs.) Rinke’nin katmanlarının seyirciye ulaşmasına hizmet ediyor. Lakin halihazırda ‘geveze’ bir metin olan oyun, öyle koşturmaca içinde geçiyor ki seyirciye bu katmanlar arasında en çok nüfuz edenin Eduard ile temsil edilen narsisizm eleştirisi olma riski doğuyor.

Yetkin oyunculukları, ince bir düşünce ürünü olan metni, modern insanın çelişkilerini kara mizah tonunda anlatmasıyla ilgi çekici ve güncel bir oyun.

Yazının Devamını Oku

Bergama'nın her köşesi bir sahne…

Kentin güçlü tarihi ve kültürel kodlarını, zanaatkârların elinden çıkan yerel üretimi ve bölgenin Berlin’le olan tarihsel bağını, odağına tiyatroyu alarak iç içe geçiren Bergama Tiyatro Festivali üç senelik zorunlu aradan sonra ‘yeniden’ başlıyor... Hem Bergama’dan, hem bölgeden hem de dünyadan birçok tiyatrocu 26-29 Ağustos arasında sahnede olacak.

Üç sene önce ilki gerçekleştiğinde, şehrin her köşesine sızan Bergama Tiyatro Festivali’nin içinde gezinirken zihnimde şu cümle dolanıyordu: “Burası zaten bir tiyatro festivalini çağırıyormuş kucağına...” Ne yazık ki üzerine ince ince düşünülerek ve yereldeki üretimi, bölgenin tarihini iç içe dokuyarak kurgulanmış festival üç senelik zorunlu bir kesintiye uğradı. Neyse ki ikincisi, 26-29 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecek.

Berlin’de yaşayan Bergamalı sanatçı Eren Arıkan’ın zihninden çıkıp kolektif bir çabayla hayata geçen festival Bergama-Berlin arasındaki tarihi ilişkiden de beslenmiş, ortaya ‘bir yaz festivaline İstanbul’dan oyun taşımak’ noktasını aşan bir iş çıkmıştı.

Direktör Eren Arıkan üç yıl boyunca kendileri için kesintisiz devam eden tek şeyin ‘festivali bir şekilde gerçekleştirebilme çabası’ olduğunu anlatıyor: “Asıl mesele ‘sürdürülebilir bir festival’ yapısı kurmak. Dünyada ve ülkede yaşananlar, iklim krizi, pandemi aynı sonuca çıkıyor: ‘Sürdürülebilir’ olmak.”

YERELLE GERÇEK VE DİREKT BİR İLİŞKİ...

Festival bu yıl; yerli konuk ekiplerin yer alacağı ‘Sahnesinden’, Fransa ve Macaristan’dan ağırlanan iki oyunla ‘Dünyadan’, ‘Bergama’dan’, ‘Bölgeden’ ve ‘Çocuklar İçin’ bölümlerinden oluşuyor. Eren Arıkan, sürdürülebilir bir yapının temellerini atmanın, ‘yeniden’ başlangıç senesinin en önemli konusu olduğundan bahsediyor. Bu da ‘yerelle gerçek ve direkt bir ilişki kurma’ adımını getirmiş: “BTF, Bergama Belediyesi ile birlikte, Bergamalı sivil toplum kuruluşlarıyla hareket ediyor. Festival uzun yıllar Bergama’da yapılacaksa Bergamalılar bunun parçası olmalı, sahnesinde de yer almalı. Festival, ilk günü olan ‘bölgesel ekipler günü’ için sahnesini bölgedeki üreticilere ama en çok Bergamalı üreticilere açıyor. Umudumuz Bergama’da sahne sanatlarına dair tüm üretimlere her sene daha çok yer vermek.”

Festival bu yıl beş farklı bölümden oluşuyor. Fransa ve Macaristan’dan da konuklar olacak.

SAHNEDE NELER VAR?

Yazının Devamını Oku

Şehrin her yeri sahne!

İstanbul’un farklı noktalarında kurulan açık hava sahneleri, pandemi sezonu boyunca birbirinden uzak kalan tiyatrocularla seyirciyi buluşturmaya devam ediyor. İşte bu hafta için bir seçki...

ÇARPIP GEÇECEK BİR OYUNÖnce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi-Talimhane Tiyatrosu

Esra Bezen Bilgin’in yıllandıkça efsaneleşen performansı, İngiliz oyun yazarı ve senarist Lucy Kirkwood’un kaleminden incelikle dökülmüş bir metinle buluşuyor. Günümüzün en yakıcı meselelerinden düzensiz göçmen konusunu Ukrayna’dan parlak hayallerle İstanbul’a gelen Dijana üzerinden anlatan oyun, içerdiği tüm yoğun dramatik detaylara inat sarkastik bir tonla sürüyor. Güliz Gençoğlu ile Bilgin’in el ele yükselttiği oyun, Mehmet Ergen’in rejisiyle sokakta, gözümüzün önünde yaşananlara özgün bir büyüteçle bakıyor. Çarpıp geçeceğine iddiaya gireriz.

Oyun, Sakıp Sabancı Müzesi’nde ‘Müzede Sahne’ etkinliği kapsamında 20 Ağustos 21.30’da Fıstıklı Teras’ta seyirciyle buluşacak. Etkinlikte 17 Ağustos 21.30’da Meltem Cumbul’un tek kişilik performansıyla ‘Ben, Sevgili Milena’, 18 Ağustos aynı saatte DOT yapımı ‘Sesin Resmi’, Esra Bezen Bilgin ile Yağız Can Konyalı performanslarıyla izlenebilecek.

TİYATROLARLA DAYANIŞMA ZAMANIYaz Buluşmaları-Tiyatro Kooperatifi

Tiyatro Kooperatifi’nin pandemi sürecini sert geçiren tiyatrolara nefes olmaya niyetlenen yaz buluşmalarında sıra yetişkin oyunlarında... 17 Ağustos akşamı Altkat Sanat’ın ‘Sevdadır’ adlı oyunuyla başlayacak program kapsamında 18 Ağustos’ta Entropi Sahne’nin ‘Korkuyu Beklerken’, 19 Ağustos’ta Eylül Sahnesi’nin ‘Dimios’, 20 Ağustos’ta Reha Özcan Kumpanyası’nın ‘Bir Garip Orhan Veli’ adlı oyunları görülebilir. Gösterimler Caddebostan Sahil Amfi Tiyatro’da saat 21.00’de gerçekleşecek.

YILDIZ KENTER’İN ANISINABen Anadolu-Mam’art

Yıldız Kenter’in önerisiyle Güngör Dilmen tarafından kaleme alınan ve 16 farklı kadını yorumlayan Yıldız Kenter’in uzun soluklu performansıyla özdeşleşen oyun şimdi Ayça Bingöl’e emanet. Görkem Yeltan’ı yönetmen gözüyle, Anadolu’yu Anadolu yapan ve binlerce seneye yayılan kadın karakterleri tanıyoruz. Tanrıçalar, sultanlar, mitolojik karakterler, köylüler, kantocular, hemşireler... Bu toprakların özünü oluşturan; toprakla, ağaçla, masallarla, tarihle, savaşlarla, sokaklarla bir olan; Anadolu’nun farklı çağlarına tanıklık eden kadınlar Ayça Bingöl’ün yorumunda vücut buluyor. Disiplinlerarası sanatsal yolculuğun katmanlarına kurulacak tek kişilik bir performans… 18 Ağustos Çarşamba, 21.00’de Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda.

Yazının Devamını Oku

Olaylar Danimarka’da geçiyor!

Baba Sahne’nin güçlü güldürüsü ‘Bir Baba Hamlet’ bu yaz yola geçici bir oyuncu değişikliğiyle devam ediyor. Şevket Çoruh’a bir süre Murat Akkoyunlu yerine komedide iddialı bir başka isim, Günay Karacaoğlu eşlik edecek. Shakespeare aracılığıyla bugüne bakan oyunla kahkahaya hazır olun.

Baba Sahne’nin prömiyer tarihinden beri dilden dile dolaşan oyunu ‘görünürde’ iki kafadarın Shakespeare klasiği ‘Hamlet’i sahneye koymasının güldürüsü. Bu bol hareketli, kahkaha dozu yüksek oyunun asıl derdiniyse oyun esnasında, oyuncularından Şevket Çoruh açıklıyor: “Shakespeare döneminde egemen sınıfı eleştiren ve halkı galeyana getiren oyunlar vardı...” Ekip, ‘Bir Baba Hamlet’te seyirciyi oyuna sık dahil ederek, sıcak gündemle ilgili taşlamalarını (Türkiye değil, olaylar Danimarka’da geçiyor!) kâh jestlerle kâh kelime oyunlarıyla, sahnenin her köşesine sızdırarak; niyetlendiklerinin âlâsını yapıyor.

Şevket Çoruh’la Murat Akkoyunlu çok kıvrak ve seyredeni alıp götüren bir ton tutturmuştu, yaza özel olaraksa sahnede Baba Sahne ekibinden Günay Karacoğlu olacak. Bu isim bilhassa komedide iddialı bir oyuncu olarak oyuna dair yeni bir merak yaratıyor. Halk tiyatrosu ruhunu üstüne ustalıkla geçirmiş bir iş olan ‘Bir Baba Hamlet’e dair temel eleştirim, oyunun Türkiye’ye, yaşadığımız ruh sıkıştıran, yer yer çaresiz, sıkça öfkeli hissettiren gündeme denk düşen dili zaten yerli yerindeyken, cinsiyetçi espri kolaycılığına çok sık kaçılması. Oysaki oyun hem reji hem oyunculukları hem de dramaturgisiyle yeterince zekice dokunuşla donatılmış durumda. En çarpıcı yönlerinden biriyse kantodan arabeske, alaturkadan metale neredeyse tüm müzik türleriyle yapılmış uyarlamalar... Sebastian Seidel imzalı bu güldürüyü, Yücel Erten’in akıcı çevirisi, Emrah Eren’in çok dinamik rejisi ve Barış Dinçel’in ‘oyuncaklı’ dekoruyla oynuyor ikili... Yaz sıcaklarında içinizi ferahlatacak bir seçenek...

BUNLAR DA VAR

SESİN RESMİ (DOT): Sadece Esra Bezen Bilgin’in sahne performansıyla hasret gidermek için bile koşularak gidilir ama partneri Yağız Can Konyalı’yla çok iyi bir ritim yakaladıklarını da es geçmemeli. 11 Ağustos’ta 21.00’de Selamiçeşme Özgürlük Parkı Amfi Tiyatro’da.

BİR GARİP ORHAN VELİ (REHA ÖZCAN KUMPANYASI): Orhan Veli’nin insana yaşama sevinci veren dizeleri Murathan Mungan’ın kalemiyle usta oyuncu Reha Özcan’a teslim. 12 Ağustos’ta 21.00’de Balıkesir Artur Tatil Köyü Açık Hava Sineması’nda.

YAZ BULUŞMALARI (TİYATRO KOOPERATİFİ):

Yazının Devamını Oku

Bir yaz gecesi anlatısında buluşmak üzere...

Haftanın seçkisinde dört tane tek kişilik oyun var. Her birinde ustalıklı birer performans bekliyor seyirciyi...

BİR KADIN ÖZGÜRLEŞİR, DÜNYA DEĞİŞİR...

Shirley Valentine (Komediatürk)

Kendini çocuklarına, ondan beklenen eviçi sorumluluklara adamış, mutfağının duvarlarına sıkışmış bir kadın... Ama artık özgürleşme, kendisini iyi hissettiren şeylerin peşine düşme zamanı. Kendisini bir Bodrum tatilinde bulmasının hikâyesi bu. Aslında yeryüzündeki milyonlarca kadına “Şimdi biraz da kendinizi düşünme, kendinizi bulma vakti” diyecek. Sumru Yavrucuk’un etkileyici oyunculuğu eşliğinde elbette. 4 Ağustos Çarşamba 21.00’de, Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosu’nda. 

GİDİŞATA ÇELME TAKAN OYUN

Ormanlardan Hemen Önceki Gece (Moda Sahnesi)

Topluluğun son oyunu, Fransa’nın ‘aykırı’ kalemi Bernard-Marie Koltès’in tek nefeste haykırdığı monoloğunun yorumu. Bu dünyaya, bu düzene, bu gidişata ‘yabancı’ bir adamın gezegenin sakinlerine “Bir durup dinleyin” dercesine anlattıklarına, isyanına katılmamak bir hayli zor. Koltès’in metni, Kemal Aydoğan’ın yönetiminde, genç oyuncu Barış Yurtsever’in yumuşak ve özenli yorumuyla etkileyici bir anlam kazanıyor. Yarın akşam 21.00’de, DOTOrmanda’da.ERKAL, AHMED ARİF’E SES VERİYOR

Şahdamarım (Dostlar Tiyatrosu)

Genco Erkal sahne hayatı boyunca bu topraklardan çıkan onlarca büyük sese nefesini ekledi. Nâzım Hikmet’in, Can Yücel’in, Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in dizelerini, hikâyelerini sahnede yeniden yaşattı. Büyük usta son çalışmasında Ahmed Arif’i ölümünün 30’uncu senesinde seyirci karşısına çıkarıyor. ‘Şahdamarım’, ozanın şiir, söyleşi ve mektuplarından Genco Erkal’ın uyarlaması ve yönetiminde oluşturuldu. 

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un ‘sırrının’ peşinde

Sırrı aramak, ararken beklemek, beklerken konuşmak üzerine, geveze, sürprizli, muzip ve eğlenceli bir oyun... Geçen sezonun en iddialı işlerinden ‘Kalabalık Duası’ uzun bir aradan sonra tekrar kalabalıklarla buluşuyor.

İstanbul’un ve bu şehrin insanlarının hikâyeleri üzerine bir oyun ‘Kalabalık Duası’. İstanbul’a yazılmış bir mektup gibi, şehrin zamanları ve mekânları arasında bir yürüyüş daveti gibi... Nizam ve keşmekeş arasında yolunu arayan bir adamın zihnine sokulup bu ‘tuhaf’ adamın kafalarımızı biraz karıştırmasına müsaade ediyoruz. Sırrı aramak, arayıp da bulamamak, ararken beklemek, beklerken konuşmak... Geveze, muzip, bilge, deli, komik, zeki bu adamın ağzından dökülenleri dinliyoruz.

Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’nın son işi ‘Kalabalık Duası’ oyununda Volkan Çıkıntıoğlu’nun ‘efsunlu’ sözcükleri, Güray Dinçol’un sahneye ince ince kurduğu dünya, Utku Kara imzalı etkileyici ışık tasarımı, Tolga İskit’in baş döndürücü tek kişilik performansıyla buluşuyor. Oyun mistik olana, geçmişe, sokağa, güncele selam dururken bir yandan da seyirci sandalyelerinden kahkahalar yükseltiyor.

Gelenekselle çağdaşı, ‘clown’ (hem performansçıyı hem de seyircisini komik ve şiirsel bir yolculuğa davet eden çağdaş bir sahne disiplini) ile hikâye anlatıcılığını harmanlayan oyun, sahnelere son yılların en iddialı tek kişilik oyuncu performansını da armağan ediyor. Tolga İskit bedeni, sesi ve bakışlarıyla akıldan pek çıkmayacak, tekrar tekrar seyredilesi bir performans sergiliyor. Her detayıyla çarpıcı bir oyun.

‘Kalabalık Duası’, 2020’nin başında prömiyer yaptıktan çok kısa bir süre sonra pandemi yüzünden kesintiye uğramıştı. Bütün bir gezegen olarak kendimizi ‘bekleme’ moduna almak zorunda kaldığımız, ne zaman nasıl geleceği belirsiz bir kurtuluşu beklediğimiz zor zamanlarda ‘Kalabalık Duası’ da dumanı üstünde haliyle bekliyordu. Yarıda kalan sezonun bana göre en iddialı oyunu... Yeni sezonda sayısız kere sahnelenmesi temennimiz ama açık hava fırsatı varken kaçırmayın derim.

BUNLAR DA VAR

CYRANO DE BERGERAC

Yazının Devamını Oku

Şener Şen’in ‘mutfağında’ tarihi bir yolculuk

‘Zengin Mutfağı’ sadece tarihin en önemli işçi hareketini sahneye taşıdığı için değil, enfes bir epik tiyatro örneği olduğu için de kıymetli. Şener Şen “Size başımdan geçenleri anlatıp danışacağım” dediği ilk anda kucaklıyor seyirciyi ve oyun boyunca da yanında tutuyor.

Şener Şen’in ‘Zengin Mutfağı’ ile seneler sonra tiyatro sahnelerine dönüşü, üç sene önce tiyatro dünyasının en heyecan verici gelişmelerindendi. Açılış yaptığı sezon seyirciyle sık sık buluştu oyun. Tam demini almışken araya pandemi girdi.

DasDas prodüksiyonu ‘Zengin Mutfağı’ kısıtlamaların kalkması sonrası, en azından açık hava sahnelerde hareketlenen tiyatro gösterimleri arasına katıldı. Bu akşam İstanbul’da, ağustostaysa küçük bir Ege turnesinde olacak oyun. ‘Zengin Mutfağı’, tiyatro ve sinemanın dev ustasını seyirciyle 40 sene sonra kanlı canlı buluşturmasının yanı sıra, epik tiyatronun bizim buralardaki ilk güçlü örneklerini yaratan Vasıf Öngören’in kült eserini gündeme getirmesiyle de kıymetli.

Türkiye işçi hareketinin tarihe geçmiş günlerine bir köşkün mutfağından bakan ‘Zengin Mutfağı’, her anıyla, lafını korkak alıştırmayan bir metin. Vasıf Öngören, Türkiye işçi hareketinin mihenk taşlarından 15-16 Haziran işçi yürüyüşünün, fabrikatör Kerim Bey’in köşküne nasıl sirayet ettiğini bu mekân/mutfak üzerinden anlatır. 1970’lerin yerli sermayesini temsil eden bu mekânda, köşkün çalışanlarının gözünden ve birbirleriyle kurdukları ilişki üzerinden ‘dışarıda’ olan biteni izleriz aslında. Mutfağın sakinleri; Lütfü Usta, hizmetçi genç kız, şoför Seyfi ve onun örgütlü bir işçi olan ağabeyi Ahmet ile kızın nişanlısı Selim’dir.

Lütfü Usta rolünde Şener Şen, seyirciyi daha “Size başımdan geçenleri anlatıp danışacağım” dediği ilk andan kucaklıyor ve oyun boyu da alıp götürüyor yanında. Barış Dinçel’in gerçekçi mutfak dekorunun içinde, mutfağın sakinlerini doğallıkla hayata geçiren Kutay Sandıkçı, Onay Kaya, Gizem Ergün ve Uğur Arda Başkan’ın kurduğu bu küçük ‘memleket köşesi’ seyirciye, sahnedeki eylemlere dair bir yargıya varması için ‘epik bir davet’.

Şener Şen ile Doğu Akal’ın yönetiminden çıkan oyunun en cezbedici yanıysa Şen’in ‘Badi Ekrem’den ‘Eşkıya’ya bir dizi özgün karakterini, Lütfü Usta’nın farklı tepki ve hallerine yerleştirerek sergilemesi. Ki kaçırılacak performans değil.

BUNLAR DA VAR

‘PİRAYE’ - ANKARA SANAT TİYATROSU:

Yazının Devamını Oku

Tanışacağınıza çok memnun olacağınız bir oyuncu: Pınar Güntürkün

Kadıköy Emek Tiyatrosu sizi hem yeni bir yazarla hem de daha önce izlemediyseniz ilk andan çarpılacağınız bir oyuncuyla buluşturuyor. ‘Herkes Kocama Benziyor’ es geçilmemesi gereken bir kadın oyunu...

Seyirciler oyun alanına girerken o önündeki küçük sehpada soğumaya durmuş ‘büyük’ çayı, ayağına öylesine geçirilmiş plastik terlikleri, türkü mırıldanan dudakları, kâh yavaş yavaş sandalyelerine yerleşen seyircide kâh uzaklarda dolaşan gözleriyle ‘mekânında’ volta atıyor. Pınar Güntürkün -bugüne kadar hiç izlememiş olduğum için daha ilk andan hayıflandığım- çoktan pavyon tuvaletçisi Ayten olmuş. Fenerbahçe Parkı içindeki, denizin hemen dibinde, yılların salaş kafesi Baraka’dayız, sağımızda gerçekten de mekânın tuvaleti!

‘Herkes Kocama Benziyor’ Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun geçen sene Teras Oyunları’nda sahnelenen kısa versiyonun, uzatılmış, yeni hali. Alis Çalışkan’ın yazdığı oyun bizi kocası çekip gidince iki çocuğuyla bir başına kalan, zamanla yolu bir pavyonla, haliyle buradaki hayatlarla kesişen, bir gece kendini bir ‘öz savunma’ anının ‘kahramanı’ olarak bulan Ayten’in, kendi ağzından dinleyeceğimiz hikâyesiyle buluşturuyor. Pavyonda geçen anlar, pavyon işçisi kadınların yaşamları, kırıklıkları, hayatla didişmeleri ve Ayten’in kocasıyla buluşma, tanışma, evlilik, şiddet hikâyeleri güneşin altında çokça kez anlatılmış olanlardan elbette. ‘Herkes Kocama Benziyor’un çarpıcılığı, bu hikâyeleri (metnin yapısı gereği bir parça bölük pörçük ve dağınık anlatılan) üstüne, ayağına öylesine geçirdiği terlikleri gibi doğal ve tek bir hareketle geçiren oyuncusunda.

Pınar Güntürkün’ün ilk andan neredeyse her bir seyirciyle, bazen tek bir nidayla kurduğu müthiş bağ mı, anlık doğaçlamaları mı, ‘eline kalan öfkeyi’ anlatırken sessiz bir isyanın fotoğrafına dönüşen elleri mi, misafiri ‘Kara Fatma’yla muhabbeti esnasındaki şefkati mi, sarhoşluk halleri mi çarptı beni seyirci olarak, bilmiyorum. Kesin bildiğimse şu: Yazar Alis Çalışkan, yönetmen Hakan Emre Ünal ve oyuncu Pınar Güntürkün uyumlu bir çalışmaya imza atmış ve ne hayattan ne kurmacadan yabancısı olduğumuz türde bir hikâyeyi farklı kılmayı başarmışlar. Metinle ilgili kafamda pürüzler olsa da ‘Herkes Kocama Benziyor’ kendini kolay unutturmayacak bir tek kişilik oyun olarak hafızamda yer etti bile.

HERKES KOCAMA BENZİYORKADIKÖY EMEK TİYATROSU

Yazan: Alis Çalışkan
Yöneten: Hakan Emre Ünal

Yazının Devamını Oku

Dünyanın bütün ötekileri... Birleşin!

Bir ötekinin, bir yabancının öfkeli sözü; ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’... Nefes alabileceğin bir parçacık yer bulmanın nasıl da imkânsız olduğunu anımsatan Moda Sahnesi oyununu, ormanın ortasında izleyebilirsiniz...

Ormanlardan Hemen Önceki Gece’. Öfkenin sözü. Nefesi -başkalarınca- sık kesilen bir yabancının, ötekinin, yok sayılanın tek nefeste çıkan haykırışı. Fransa’nın ‘aykırı’ genci Bernard-Marie Koltès’in ‘kült’ sözcüğünü her satırıyla hak eden monoloğu. Moda Sahnesi’nin bu metne getirdiği yorumun güzelliği; oyunun, cümlelerinde dolaşan öfkeye tezat bir yumuşaklıkta sahneleniyor olması...

Koltès’in ilk kez 1977’de sahnelenen metni; onun çocuk yaşında fark ettiği ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, kendisinden olmayana duyulan nefrete, toplumsal lince; büyüdükçe içine girmediği kıyıcı düzeneğe başkaldırısının kompakt bir özeti. Zamansız, bilakis zaman ilerledikçe geriye giden halimizle birlikte sözü büyüyen bir metin.

Kendisine ‘dünya üzerinde bir yer’ arayan bir ‘yabancı’nın sokağın köşesini dönerken karşısına çıkan bir başkasına söyledikleridir ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’. Sahip olduklarını “Bende kas var, kan var, kemik var, başka bir şey yok” diye özetleyen bir yersiz yurtsuzun, uluslarararası ölçekte bir sendika kurma çağrısıdır. Çünkü nereye gidersen git “Bırakmazlar seni kendi haline. İş hep başka kapıdadır. Unut çimlere uzanıp kestirmeyi, burası da benim evimdir demeyi. Nikaragua’ya kadar kıçına yersin tekmeyi. Çünkü Nikaragua’da kıçına tekmeyi yemek daha kolaydır. Peki iş nerede? Hep başka yerde! (...) Bir dinlesek, bir anlasak az çok hepimizin yabancı olduğunu!”

“Uçsuz bucaksız gökyüzünün altında uzanıp, işte burası da benim evim” demenin, nefes alabileceğin bir parçacık yer bulmanın nasıl imkânsız olduğunu, yutkundura yutkundura anımsatan bir metin ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’. Barış Yurtsever bu sert metni, Kemal Aydoğan’ın yönetiminde, öyle yumuşak bir oyunculukla aktarmış ki... Karşımızda akışkan bir beden ve olanı biteni anlamaya çalışan gözlerin yerleştiği, sakin bir oyuncu ifadesi var. El arabasıyla girdiği sahnede kendini yere serdiği üç parça kartonun üzerinde anlatıyor. Gece boyu sırılsıklam olmuş, ‘dallamalar’ onu sokaklarca kovalamış, yüzü gözü kan içinde kalmış... Evet, enerjisi dalgalı ve yüksek ama bir yandan da tuhaf bir bilge sakinliğinde anlatıyor; belki de bu sayede Koltès’in öfkesi sağlam geçiyor izleyene.

Oyunu açan Esmeray şarkısındaki “Rengim kara olsun varsın/Yeter ki kalbim kara olmasın” sözleriyle tüyler zaten baştan diken diken oluyor. Oyunu bir kere sahnede genel provada, bir kere de ekrandan izledim. Gökyüzünün altında, DOTOrmanda sahnesinde, ormanın ortasında izleme şansı yakalayacak olanları kıskanıyorum.

Son bir not: Oyun, yaşadığımız hayatlara, altında debelendiğimiz siyasal elit kararlarına, içinde boğulduğumuz katı toplumsal davranışlara söylediği söz bakımından Moda Sahnesi’nin bir önceki oyunu ‘Babamı Kim Öldürdü?’yü tamamlayan bir seçim olmuş.

BU HAFTA SAHNELERDE

Yazının Devamını Oku

Yok aslında birbirimizden farkımız!

Gaye Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz anlatıcı-oyuncu mizahıyla birleşiyor ‘Muamma’da. Üç kadın, dört hikâye, Sirkeci-Halkalı hattındaki trendeyiz... Hem oyuncuları izlemek hem de tiyatro salonlarıyla hasret gidermek için görmeye değer derim.

MUAMMA
KUMBARACI50

Yazan: Gaye Boralıoğlu

Uyarlayan&Yöneten: İsmail Sağır

Oyuncular: Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim, Sinem Öcalır

Ne zaman & Nerede: Bugün 18.00’de Kumbaracı50’de. (Yazın açık hava sahnelerinde olacak.)

Bilet fiyatları: Öğrenci 45 lira, tam 70 lira.

Süre:

Yazının Devamını Oku

Balat’ta bir ‘Yel’ esiyor, peşine düşün!

Gaye Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz anlatıcı oyuncu mizahıyla birleşiyor ‘Muamma’da. Üç kadın, dört hikâye, Sirkeci-Halkalı hattındaki trendeyiz…

Kumbaracı50’nin salonunda alkış sesleri mekânın ortasındaki kolonlara çarpar, dolanır ve size geri gelir. Bir buçuk senedir dünyadaki tüm tiyatro mekânları gibi burada da o ‘yankılanma’ eksikti. Kumbaracı50 geçen hafta, prömiyerini pandemiden önce yapıp iki kere sahneleyebildikleri ‘Muamma’yı, salon kapasitesinin çok altında bir seyirciyle buluşturdu. 75 dakikanın sonunda alkışlarımız kolonların arasında dolanırken bu sesi ne çok özlediğimi fark ettim. Gözümüzün önünde ayaklanıveren, kalbimizi hareketlendiren hikâyelere tanık olmayı, sesin, bedenin çeşit çeşit marifetiyle tanışmayı… Tarifi imkânsız bir duyguyla özlemişim.

‘Muamma’, ekibin Gaye Boralıoğlu’nun ‘Hepsi Hikâye’ ve ‘Mübarek Kadınlar’ adlı kitaplarından ikişer öyküyü oyunlaştırıp handiyse ‘tek vücut’ bir kadın anlatısına dönüştürdükleri bir iş. Gaye Boralıoğlu okurları bilir, yazar kadınların içlerinde kalmış kırgınlıklara ses verir öyküleriyle. İsmail Sağır’ın uyarlayıp yönettiği oyundaki kadınlar için de geçerli bu. Dört kadın, ‘Mi Hatice’yi anlatmak üzere karşımıza geçmiş gibi görünse de ilkin, her birinin kendi anlatacakları da var. Sirkeci-Halkalı hattında gidip gelen bir trendeyiz.

Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim ve Sinem Öcalır’ın ‘anlatıcı oyuncusu’ olduğu üç kadın karakter; Boralıoğlu’nun ‘Japon İcadı’, ‘Muamma’ ve ‘Mutlu Son’ adlı hikâyeleriyle yolculuk ediyor. İstasyonları bir bir geçerken kıpırtısız, temassız, iletişimsiz bir oturuşla, kocası Sacit’le yolculuk yapan Hatice ise üç oyuncunun ortaklaşa anlattıkları ‘Mi Hatice’ öyküsünden çıkıp geliyor.
Boralıoğlu hikâyelerinin aşina olduğumuz kadınsı mizahı, Kumbaracı50 oyuncularının aşina olduğumuz bedenlerinin her uzvuna yayılan anlatıcı oyuncu mizahıyla birleşmiş ‘Muamma’da. Tuhaf bir ifade olduysa bu; Mükerrem Bey’le uzun evliliğini anlatırken Gülhan Kadim’in gözlerine, ‘kaşınan sırtına bir türlü deva bulamayan’ genç kadını oynarken Ayşegül Uraz’ın yüz kaslarına, ‘mutlu son’u bulamayıp da kimseleri mutlu edemeyen senarist&beyaz yakalı kadın’ Sinem Öcalır’ın ellerine dikkat kesilin. Daha anlaşılır olacak. Başak Özdoğan’ın tasarımı ‘tren koltukları’ sahnenin eşlikçi oyuncu arkadaşları gibi, oyuncular anlattıkça sandalyeler de ayaklanıyor, yatıyor, kalkıyor ellerinde.

Hikâyeleri “Yok aslında birbirimizden farkımız” dercesine ortaklaştırarak iç içe geçiren uyarlama kurgusu, seyirciyi gündelik -bazen sıkıcı derecede gündelik- olanın mizahi hüznüyle buluşturan dramaturji, oyuncuların ‘hareketlendirdiği’ trenin ritmine paralel akan rejisiyle bütünleşmiş bir oyun ‘Muamma’. ‘Mi Hatice’, kitabın aklımdan hiç silinmeyen öyküsüydü, oyunun da en güçlü parçası olmuş. Kocası Mükerrem Bey’i anlatan ‘isimsiz kadın’ın sayfalardan çıkıp sahnede can bulması ise oyunun beni seyirci olarak en çok tatmin eden kısmı oldu. ‘Mutlu Son’ ve ‘Japon İcadı’, metaforları etkili, oyuncuların performansı yüksek olsa da akışı bir parça zayıflatan öyküler olarak duruyor oyunda.

Hayatın tam göbeğinden, edebi bir dille yazılmış kadın hikâyelerini iyi oyunculardan izlemek için ayrı, yankılanan alkış sesiyle hasret gidermek için ayrı izlenmeye değer… Pandemi kısıtı sebebiyle boş kalan sandalyelere destek bileti almak ise bir diğer seçenek…

YILDIZ: 4

Yazının Devamını Oku

Oyun dinlemek için 20 dakikanız var mı?

74 oyuna erişerek bir nevi ‘dijital oyun kütüphanesi’ne dönüşen ses tiyatrosu projesi Podacto’nun arşivinden dört kısa oyun seçtim. En uzunu 20 dakika olan oyunların her biri işinin ehline teslim.

ARTIK HİÇBİR ŞEY BİZİ BİRBİRİMİZE YAKLAŞTIRAMAZ

* Yazan: Derem Çıray

* Oyuncu: Pınar Öğün

* Nerede: Storytel

* Süre: 15 dakika

SELEN’İN KAFASININ İÇİNDE…

Moda’da yaşayan, İstinye’de bir plazada çalışan genç bir kadın Selen. Kafasında birikmiş, dışarı çıkmayan konuşmalarla dolu bir günü daha başlıyor… Derem Çıray’ın yazdığı, bugün, burada yaşayan bir kadının hayatından bir kesit aktaran oyunun ikinci oyuncusu da tüm sesleriyle şehir. Kimsenin, kimsenin sesini gerçekten duyamadığı şehirde bir kadının iç seslerine kulak verme fırsatı… Belki bu sayede kendinizi de duyarsınız.

Yazının Devamını Oku