Balat’ta bir ‘insan müzesi’ var!

‘Monologlar Müzesi’ projesi, pandemi koşullarına uygun önlemlerle yeniden başlıyor. ‘Balat’, ‘Kadın’ ve ‘Yalnızlık’ temalı monologlar sizi adeta birer insan müzesine davet ediyor.

İstanbul’un köklü semtlerinden Balat’ta dört sezondur süren ‘Monologlar Müzesi’ ziyaretçileriyle yeniden buluşuyor. Eski bir binanın yedi ayrı odasında, yedi hikâye, yedi oyuncu tarafından anlatılıyor. 15’er dakikalık monologlar serisinin cuma akşamı izleyebileceğiniz ilkinin konusu Balat’ın kendisi.Balat’ta bir ‘insan müzesi’ var
Maskenizi teslim aldıktan sonra (her odaya maksimum dört izleyici alınacak) görmek istediğiniz oyunun odasına geçeceksiniz. Aynı anda farklı odalarda sahnelenen yedi monolog arasında dolaşmak serbest. Ya da tamamladığınız oyundan çıkıp az sonra yeniden başlayacak oyunlardan bir diğerini izleyebilirsiniz. Her oyun arka arkaya dört kez sahneleniyor.Balat’ta bir ‘insan müzesi’ var
‘Balat’ oyunları, bu mahallenin tarihinden, dokusundan, kültüründen doğmuş hikâyeler. Odalarda Batur Belirdi, Haydar Köyel, Erol Babaoğlu, Burcu Halaçoğlu, Melis Öz, Ece Özdikici, Tuğçe Şahin bekliyor sizi. Her biri yetkin, oyun ve sahne hâkimiyeti tam olan oyuncular.

Hijyen kuralları uygulanıyor

Her bir monoloğun yazarı ve yönetmeni de yine son dönem yerli oyun üretiminde emek veren farklı isimler. Proje tasarımı A. Sami Özbudak’a ait olan ‘Monologlar Müzesi’ 26 ve 27 Eylül’de de ‘Kadın’ ve ardından ‘Yalnızlık’ başlıklı serilerle sürecek.

Balat Mürselpaşa Caddesi’ndeki mekânda hijyen kurallarının titizlikle uygulandığını söylememe gerek bile yok. Müze mantığıyla sizi monologlar arasında dolaştıracak projeye sadece ‘havanız’ değişsin diye değil, pandemi koşullarında tüm tedbirlerini özenle alan tiyatroculara destek olmak için de gidin.

25 Eylül Cuma saat 20.30’da Mürselpaşa Cad. No: 163’te. 60 lira.

TİYATROMUZ GÖZ GÖRE GÖRE ERİYOR

Tiyatrolar açık hava etkinlikleriyle, beş ay boyunca uzak kaldıkları seyirciyle buluşur, tiyatro emekçileri birer, ikişer oyunla da olsa gelir elde edebilirken geçen cuma gecesi gelen ‘açık hava etkinlikleri yasağıyla’ bu soluklanma imkânı kesildi. Tiyatro ve müzik etkinliklerinin düğün gibi eğlencelerle aynı kefeye konulması can acıtıcıydı. Üstelik tiyatrolar başta oturma yerleri arasındaki mesafe olmak üzere tedbirler açısından örnek düzene sahipken… Üç gün sonra gelen yeni açıklamaysa açık havada temsillerine izin verildiğini söylüyordu. Yanlıştan dönülmesi sevindirici. Lakin ilk yasakla, açık havadaki sahneler sökülmüştü bile. Son derece yüksek maliyetli bu kurulumların bir kısmı yeniden yerleştirilme şansına sahip değil. Bu şekilde gelen gece yarısı kararları (ve kararsızlıkları) tiyatro dünyasına ek darbeler indiriyor.

Hafta başındaysa merkezi sahnelerden Toy İstanbul’un veda mesajı geldi. Tiyatroları kapatan, emekçileri açlığa mahkûm eden sadece ‘pandemi’ değil; merkezi ve yerel yönetimlerin gerekli desteği sunmaması da etkili. Özel tiyatro çalışanlarının da yaşamak için çalışmaya, çalışamayacakları koşullarda devlet tarafından desteklenmeye mecbur oldukları unutulmamalı. 

NE YAPABİLİRSİNİZ?

Moda Sahnesi’nin her biri sanatçılar tarafından imzalanmış özel afiş serisinden edinip İstanbul’un bu önemli tiyatro mekânıyla dayanışabilirsiniz...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Festivale hâlâ bilet alabilirsiniz!

24. İstanbul Tiyatro Festivali ‘her şeye rağmen’ başladı. Yeni kısıtlamalara göre düzenlenen festivalde hem fiziki gösterimler, hem çevrimiçi kayıttan izlenebilecek oyunlar hem de ‘yeni bir biçim’ öneren farklı performanslar yer alıyor...

BİR OYUNCUNUN AŞIRI ACIKLI ÖYKÜSÜDUBLÖRÜN HİKÂYESİ  - TİYATRO MİTOS

Kemal, empati duymaktan kendinizi alamayacağınız bir karakter. Aslında bir oyuncu. Ama ‘oyun alanı’ diğer oyuncuların ‘gölgesiyle’ sınırlı olmuş. Hep oyuncu olmak istemiş ama tüm hayatını dublör olarak geçirmek zorunda kalmış, bir yandan da hayatta tek başına ayakta durmaya çabalayan bir adam. Yine de başına gelenlerle de hayalleriyle de dalga geçebilen biri. Hayatının sıkıştığı ranzasının önünde karşımıza çıkacak ve içinden bolca hayal kırıklığı, sakarlık, başarısızlık geçen öyküsünü anlatacak seyirciye. Kemal Uçar’ın kaleme aldığı, Şenol Önder’le birlikte yönettiği ve oynadığı, temposu ve ironisi yüksek bir oyun.

24 Kasım ve 25 Kasım, 20.00, Moda Sahnesi’nde. Öğrenci 45, tam 85 lira.

BU İKİ OYUNA KULAK VERİN!
VARLIK & EFTEN PÜFTEN ŞEYLER - PODACTO

Yeni nesil ses tiyatrosu Podacto yapımı iki oyun, festival kapsamında seyirciye ‘sesleniyor’. Aksel Bonfil’in kaleme aldığı ve yönettiği ‘Varlık’ ile kendimizi 1940’ların İstanbul’unda, hayatları Varlık Vergisi’nin ezici yüküyle tepetaklak olan üç kişilik bir ailenin evinde bulacağız. Cengiz Bozkurt, Esra Dermancıoğlu, Salih Bademci, Ahsen Eroğlu’ndan dinleyeceğiz.

Eften Püften Şeyler

Yazının Devamını Oku

Ormanda, geçmişle geleceğin öpüştüğü bir gece

En uzun gecede, kar fırtınasında ‘kaybolan’ balad araştırmacısı Prudencia’nın gerçekle fantastik düzlem arasındaki öyküsüne bırakıyorum kendimi. Ateş başında masal dinliyor gibiyim. Dizlerimde battaniyem, elimde sıcak kahvem, tepemde uçsuz bucaksız gökyüzü... Ormandayım.

Kulağını bugünün insanının kalbine dayayarak yazanlardan David Greig. İskoç yazarın ‘Prudencia Hart ve Bir Tuhaf Dibe Vurma Öyküsü’nü görmek üzere geçen ay Kemerburgaz Kent Ormanı’ndaki yeni oyun alanına yerleşen DOT’un orman sahnesine doğru ilerliyoruz. Burası Murat Daltaban’ın deyişiyle kendimizi ormanın rastlantısallıklarına bırakacağımız bir alan; al işte, hikâyenin tepe noktasına gelmişken birden yağmur başlıyor. Her yeri şeffaf kocaman çadırda beş oyuncu ve iki müzisyen bize ‘tuhaf’ bir öykü anlatırken... Dizlerimizde battaniyeler, elimizde kahvelerimiz, etrafımızda ısıtıcılar; Prudencia’nın yaşadığı fantastik olaylarla baş başayız.

28 yaşındaki Pru, İskoç sınır baladlarını araştıran bir akademisyen. Bir konferans için gittiği kasabada yoğun kar fırtınasına yakalanıyor. Ve pek hazzetmediği Colin Syme ile mahsur kalıyor. Takvim ‘geçmişle geleceğin gecenin ortasında öpüştüğü’ 21 Aralık gecesini göstermektedir ve gece ‘şarkı koleksiyonu yapan’ Pru’yu, ‘ruh koleksiyonu yapan’ Şeytan’la buluşturur…

Kamp sandalyelerine gömülüp oyunu izlerken ateş başında masal dinliyormuş duygusunda kaldım. Ekibin “Şimdi size bir hikâye anlatacağız” tadındaki sıcak karşılaması, ara ara oyunu kesip hal hatır soruşları, oyunu masaların üzerinde tüm enerjileriyle devinerek anlatışları, Tomris Kuzu imzalı etkileyici masklar ve canlı müzik de esasen bu duygunun taşıyıcıları. Ama beni o duyguda tutan asıl şey ormanda, açık alanda, gecenin ortasında, her şeyden uzakta olma hissiyle Pru’nun hem gerçek hem fantastik düzlemde yaşadıklarının örtüşmesi oldu.

Hepimize iyi gelecek türden bir deneyim

‘Prudencia Hart…’ zorunlu koşullar sonucu ilk mekânına (DOTKanyon’da) göre tasarlanmış haliyle ormana uyarlanmış değil de sıfırdan burada tasarlanmış bir oyun olsaydı çok daha başka bir hikâye kurulmuş olacaktı karşımızda muhakkak. Zira ormanlık alan Pru’nun ‘büyülü’ gecesinin ruhuna çok uygun. Öte yandan Mert Öner’in oyunun bir an bile sarkmasına müsaade etmeyen yüksek performansı ve ekibin hikâyeyi uçuş uçuş bir hareket koreografisiyle, canlı şarkılarla, dönüşümlü anlatıcı rolleriyle sağlam bir şekilde sırtlandığını söylemeli.

Prudencia’nın, baladları kitaplardan çıkarıp gerçek hayatına sızdırdığı 75 dakikalık ‘dibi bulma’ keşfiyle ormanda buluşmak, bugünlerde hepimize iyi gelecek türden bir deneyim… Pru’nun peşinde kendinizi şehirden, gerçeklerden koparın gitsin! Ha bir de sıkı giyinin.

Yazının Devamını Oku

‘Zehir’ kana karışmıyor…

Şehir Tiyatroları yapımı ‘Zehir’ tek çocuklarını kaybeden bir çiftin seneler sonraki buluşmasında geçen ve bizi ‘ağır bir kayıpla baş etme yolları’ üzerine düşündürmeye çalışan bir oyun. Fakat ne yazık ki hayata dair, yaşayan, kanlı canlı bir anlatı hissi yaratmakta zorlanıyor.


Ağır bir kayıpla baş etmenin kaç yolu vardır? Ya da baş edememenin? Aynı acıyı paylaşan iki insan, başlarına gelenden sonra yola aynı tarifle devam edebilir mi? Ya da etmek zorunda mı? Peki evlat kaybı gibi tarifsiz bir acıdan sonra yeni bir sayfa açmak mümkün mü? Ya da bu, şart mı?

Hollandalı yazar Lot Vekemans’ın 2010’da ülkesinde Taalunie Toneelschrijfprijs Ödülü’nü alarak ‘en iyi oyun’ seçilen eseri ‘Zehir’, tek çocuklarını, Jacob’u kaybeden bir çiftin, seneler sonra bir araya geldiği bir buçuk saati kurguluyor.

20 dakika gerilimle geçiyor

Trajik olaydan bir süre sonra adam bir yılbaşı akşamı evden çıkıp gitmiş, kadın ve adam yıllarca görüşmemiştir. Adam Hollanda’dan Fransa’ya taşınıp yeni bir hayat kurmuşken, kadın eski hayatının içinde, acısının yangını neredeyse hiç sönmeden, söndürmek için pek çaba da harcamadan yaşamaya devam etmektedir…

Oğullarının da yattığı mezarlığın toprağına bir zehir karışması hasebiyle 200 mezarın taşınması söz konusu olunca, mezarlıkta yapılacak bir görüşmede bulunmak üzere burada buluşur ikili. Ve seyirciyi, aralarında oyun boyu sürecek ‘kabullenmek/kabullenememek, hayata devam etmek/etmemek’ uçlarında salınacak gerilimli bir tartışmaya ortak ederler.

Bir mezarlık şapelinde geçen görüşmenin ilk 20 dakikası gerilimle, birbirini tekrarlayan diyaloglar ve karakterlerin kararsız hareketlerinden oluşan bir mizansenle geçiyor. İkilinin arasındaki huzursuzluğu yansıtmak açısından gerçekçi belki ama seyircinin oyuna dahil olmasını zorlaştıran bir açılış. Pandemi koşulları sebebiyle oyuncuların dönüşümlü rol aldığı, Şaban Ol yönetimindeki ‘Zehir’i Sevinç Erbulak ve Ahmet Saraçoğlu’nun performanslarıyla izledim. (Eraslan Sağlam ve Aslıhan Kandemir de oyunun ikinci kadrosu.) Ne yazık ki çok fazla yerde şu fena, ‘çeviri kokan oyun’ izliyor hissinde buldum kendimi. Özellikle de Saraçoğlu’nun bastıra bastıra vurguladığı nidalarında… İlk yarıda içine girmek için kendimi hayli zorladığım oyun; hikâyenin açılmasıyla, yaşananların -daha doğrusu kadınla erkeğin duygularının- detaylarına hâkim olmaya başlamamızla ayağa kalkar, koşmasa da yürür hale geldi.

Kıyıya vurmuş iki yetişkin

Yazının Devamını Oku

Erkeklerden de komedyen olur!

Seda Yüz, stand up gösterisinde elimizden tutup hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçiriyor adeta... Ve soruyor: “İtibarlı hiçbir meslek ‘kadından olmuyor’. Peki neden? Neden her şeyi erkekler yarattı? Biz o sırada çamaşır yıkıyor olabilir miydik acaba?”

Seda Yüz’ün adına ilk kez sosyal medyada rastladım. Hemen her yaş ve sınıftan erkeğin dilinde hazır bekleyen; bağlaç ve bilimum noktalama işareti olarak kullanılan, kadının cinsel organından bahseden küfre bir alternatif getiriyordu. Geçen hafta, gösterisinin tanıtım videosuna (ikiz çocuklarıyla ilgilenirken bir yandan şaka yazmaya çalışan halini gösteriyordu) rastlayınca koşarak gittim izlemeye.

Duymalara doyamadığımız “Kadından komedyen olmaz”la girdiği gösteri 35 yaşındaki bir kadının genç kızlığından annesiyle ilişkisine, erkeklerle diyalogundan gündelik hallere, annelik deneyiminden eşiyle iletişime tanıdık duraklardan geçiyor.

Seda Yüz tam da iyi bir stand up’tan bekleneceği üzere bir bütünün içinden yolluyor şakalarını. “Geçen gün başımdan şöyle bir şey geçti” kopukluğunu bir an dahi yaşatmıyor, tek bir hikâye anlatıyor esasında. Hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçirir gibi... Gündelik olanın, yerel olanın, topluma, aileye dair olanın içindeki kanıksanmış tuhaflıkları aktarıyor. Şakaları ‘bulunmuş’ gibi değil; çok zekice bir yerden, “Yahu size de tuhaf gelmiyor mu bunlar?” diyor aslında. Bize 2020 senesinde, bu gezegende kadınların neler yaşadığını nokta atışıyla gösteriyor. Ha bir de tatlı tatlı vurguluyor: “Erkeklerden de komedyen olur!”  

Adeta “Neden hepimiz feminist olmalıyız”ın abartısız ve komik bir dersini veren Seda Yüz’le bir araya geldik.

Seni stand up gösterilerinle tanıyana kadar neler yapıyordun?

Marmara Üniversitesi’nde kamu yönetimi, Studio Oyuncuları’nda oyunculuk okudum. Orada Ümit’le tanıştık, 2012’de Gri Sahne’yi kurduk. Şişli’deki mekânımız yıkılınca yeni yer arayışına girdik. Hep “Stand up yapsana” dediğim bir tiyatrocu arkadaşım vardı, ona bir şeyler yazıyordum. Bir gün “Niye ona söylüyorum ki” dedim kendime. Çıkıp bir şey anlatmak bana çok uygun, zaten oyuncuyum. Karar verdim ama iki ay sonra hamile kaldım. Sonra Tophane’deki mekânımızı bulduk, çocuklar 1 yaşına geldiğinde provalara başladım. “Bu gerçekten benim işimmiş” gibi hissetim. Arada ‘Açık Mikrofon’lara katılıyordum, stand up ekibi Tuz Biber’e dahil olmam da karantina öncesine denk geliyor. O küfür şakasının olduğu videom da orada çekildi, sosyal medyada yayıldı.

Yazının Devamını Oku

Festivale karış; ister evinde, ister tiyatro salonunda!

Pandemi sebebiyle belki de tarihinin en zor dönemlerinden birini geçiren İstanbul Tiyatro Festivali bu yıl çok sayıda dijital tiyatro deneyimine yer veriyor. Bu; fiziki mekândakilerden ve çevrimiçi oyunlardan oluşan hayli kişisel bir ‘merak listesi’. Programa göz attığınızda sizin de o çok özlediğimiz tiyatro hareketliliği duygusuyla heyecanlanmanızı dilerim...

HAYATIMIZIN SON ‘SİYAH KUĞU’SU COVID-19Kuğu Gölü

Bu klasik masalın pandemi cenderesiyle ne ilgisi olabilir? Koreograflar Guy Weizman ve Roni Haver’ın kurduğu uluslararası dans topluluğu Club Guy&Roni’nin gösterisi hayatımızın son ‘siyah kuğu’su COVID-19’dan ilham alıyor. Bu, masal dünyasına kaçma arzumuzla gerçeklikle ilişkimizi kaybetme riskini bir araya getiren bir performans. Gösterim çevrimiçi takip edilecek. (İlk gösterim: 18 Kasım Çarşamba, 20.00, çevrimiçi)

‘GELECEKTE TİYATRO NASIL OLACAK’ DİYENLERE...Map to Utopia

‘Tiyatro bundan sonra nasıl olacak’ sorusuna verilmiş yanıtlardan biri bu oyun. İstanbul’dan Platform Tiyatro ile Bonn’dan Fringe Ensemble’ın ortak projesi olan oyuna dilerseniz bir uygulamayla katılacaksınız, dilerseniz fiziki mekândaki yerinizi alacaksınız. (25 ve 26 Kasım, 20.30)

EVLERİMİZE BAŞKA TÜRLÜ BAKTIRACAK BİR OYUNOlağan-içi Bir Gezi

Evlerimize fazlasıyla doyduk ama Kazan Dairesi yapımı bu projede evlerimizde alışılmadık bir gezinti yapacağız. Barış Arman’ın yazıp yönettiği oyunda tek yapmamız gereken kendimizi evimizin içinde kulaklıktan bize seslenecek rehbere teslim etmek. (14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, çevrimiçi)

ÇAĞDAŞ DANS DÜNYASINDA NELER OLUYOR?Dare to Say

Yazının Devamını Oku

DOT oyuna ormanda devam ediyor!

15 sene boyunca altı mekânı kendine ‘oyun alanı’ olarak sıfırdan kuran DOT ekibi şimdi Kemerburgaz Kent Ormanı’nda tiyatro yapacak. Oyunlar farklı hava koşullarında da sürecek. Şimdilik kamp sandalyelerinde izlenecek oyunlar dışında burada atölyeler, müzik dinletileri, kadın edebiyat buluşmaları da olacak yakında.

Bir oyun bittiğinde insan artık ‘oyundan çıkmış insan’dır, Yusuf Atılgan’ın ‘sinemadan çıkmış insan’ının bir kardeşi olarak. Artık İstanbul’un ‘oyundan çıkmış insanları’ aynı zamanda ‘ormandan çıkmış insanlar’ da olarak karışacak kendi rutinine.

Ateşin etrafında buluşan hikâye dinleyicileri gibi

Şehrin kıyısında, 5.5 milyon metrekarelik bir alanda geçen sene açılan Kemerburgaz Kent Ormanı’na giden yolda başlayacak yolculuğu. Kapıdan girdiğinde ağaçların arasında 2.5 kilometre daha içeri uzanıp bir oyun alanına rastlayacak: DOTOrmanda. Ve burada izleyeceği her ne olursa olsun, ayrıldığında renklerin ve gökyüzünün bir parçası onda kalacak. O artık ‘oyun ormanından çıkmış insan’…

15 senede altı mekân değiştiren, Kanyon AVM’deki yerinden çıkmak zorunda kalan DOT şimdi bizi ormana götürüyor. DOT, 2005’te Mısır Apartımanı’nda başlayan yolculuğundan itibaren her girdiği mekânı dönüştürüp yeni bir oyun alanı kuran bir ekip. DOTKanyonda’yı kapatmak zorunda kalıp bir yandan da İskoçya’da oyun çalışırken pandemiyle eşzamanlı olarak kafalarında yeni fikirler dönerken (Atların çektiği oyun arabası fikrini hayata geçirecekler dilerim!) orman çıkmış karşılarına…

Etrafı üç kulübe (atölye, kulis, mutfak olarak kullanılacak) ve göz alabildiğine ağaçla çevrili taş alanda oturup buraya nasıl geldiklerini konuşuyoruz. Murat Daltaban orman fikrinin kafasına bir süre önce girdiğinden bahsediyor: “Bir senedir ormanda bir oyun yapalım deyip duruyordum. Her şeyin steril, tasarım olmasından çok sıkılmıştım. İnsanın doğayla kavga eder hali beni çok bunaltmıştı. Gördüğümde ‘Burası!’ dedim. Bu daire formunda bir şamanik hal durumu var, ateşin etrafında toplanan hikâye dinleyicileri gibi… Çok güçlü bir tiyatro ruhu hissettim.”

Özlem Daltaban yeni yerlerini iki seneliğine kiraladıklarını anlatıyor: “Burası üretim mekânı da olsun, özellikle pandemiden etkilenmiş gruplar da gelsin istiyoruz. Kumbaracı50 oyunlar, atölyeler yapacak. Kasımda Yiğit Sertdemir buraya özgü tek kişilik bir oyun yapıyor. Çocuklara, yetişkinlere, profesyonellere yönelik atölyeler, müzik dinletileri, kadın, edebiyat buluşmaları olacak. İnsanların atıştırmalıklar alabileceği küçük alanımız da olacak. Ormanda oyun dinlediğimiz, bir botanikçiden ormanı dinlediğimiz, çocuklarla kuşları dinlediğimiz yürüyüşler olacak…”

Özlem ve Murat Daltaban. Fotoğraf: Levent KULU. 22 ve 23 Ekim’de 20.30’da ‘Limon Limon Limon Limon Limon’ izlenebilir.

‘Bir tesadüfler alanı...’

Yazının Devamını Oku

Şehrin tiyatrosuna çok yakışan bir oyun

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ İstanbul’a, bu şehrin kadınlarına eşsiz bir armağandı. Oyun şimdi bir Şehir Tiyatroları prodüksiyonu olarak kente yeniden karışıyor…



İki yaşındaki kızıma, doğduğu gün hastaneden gösterdiğim ilk İstanbul parçası, ağaçlarla kaplı bir park olmuştu. Kızım bu şehrin eski bir semtinde büyüyor. Bu şehrin eğri büğrü sokaklarında koşacak, gülecek, sarhoş olup ağlayacak, âşık olacak, kendini denizin kıyısına atmak isteyecek, devasa binaların arasında yıldızları bulmaya çalışacak. Benim denizin ucunda çay içtiğim Beşiktaş’taki eski çay bahçesini, kapılarında büyüdüğüm, öğrendiğim Emek Sineması’nı eski AKM’yi, Kemancı’yı hiç bilmeyecek. Belki doğduğunda ona gösterdiğim park bile durmayacak yerinde. Ama büyüdükçe, İstanbul onun o da İstanbul’un bir parçası olacak. “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” diyeceğim ona. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun bu şehre, bu şehrin kadınlarına eşsiz armağanı olan oyununun adını ödünç alarak…

İstanbul’dan daha güzel üç kadının anlattığı bu oyunu bu şehri içinde hisseden herkes izlesin istemişimdir hep. Şimdi çok daha geniş kitlelere erişebilecek şekilde, şehrin gözbebeği tiyatrosunda, İstanbul Şehir Tiyatroları sahnelerinde anlatıyor kendi öykülerini ve kendi İstanbullarını; Melis, Başak ve Ayfer. Kız, anne ve anneanne…

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği; BAM İstanbul prodüksiyonu olarak üç sezon oynayan, Melis Öz, Başak Kıvılcım Ertanoğlu ve Ayfer Dönmez’in aklımızdan kolay kolay çıkmayacak nefis performanslarıyla izlediğimiz oyunu; üç başka iyi oyuncu Yeliz Şatıroğlu, Esin Umulu ve Şebnem Köstem devraldı. Şehir Tiyatroları da bu oyunla kapılarını kuşağının dikkat çekici ve üretken kalemlerinden Mahmutyazıcıoğlu’na açmakla kalmadı bir yandan da bizatihi bu şehre, bu şehrin kadınlarına dair bir oyunla, şehrin tiyatrosuna taptaze bir soluk getirmiş oldu.

Yazının Devamını Oku

Ekranda alternatif bir festival var!

İlki geçen sene gerçekleşen İstanbul Fringe Festival, bu yıl çevrimiçi mecralar üzerinden seyirciyle buluşuyor. İtalya’dan Tayvan’a uzanan 15 etkinliği yarın akşama kadar YouTube üzerinden takip edebilirsiniz.


1947’de Uluslararası Edinburgh Festivali’nin ‘davetsiz misafirleri’ tarafından bir ‘kenarda’ sahnelenen gösteriler, zaman içinde dünyanın en prestijli tiyatro festivallerinden Edinburgh Fringe Festivali’ne dönüşmüştü. Dünyanın farklı şehirlerinde Fringe festivalleri sürerken, bizde de geçen sene farklı disiplinlerden sekiz kişiden oluşan bir ekip “Neden böyle bir platformu biz de İstanbul’da kurmuyoruz?” diyerek yola çıkmıştı. Böylece İstanbul’un farklı sahneleri, 2019 Eylül’de 10 gün boyunca Türkiye’den ve dünyadan 22 ekibin tiyatro, dans ve performans disiplinlerindeki alternatif işlerine ev sahipliği yapmıştı.

İşlerin büyük kısmı dans performansı

Ekip bu sene pandemi koşullarına rağmen Istanbul Fringe Festival’den vazgeçmedi, etkinlikleri, bazısı canlı olarak yayımlanacak şekilde çevrimiçi mecralara taşıdı. Geçen cuma açılışı yapılan festival, yarın akşama kadar YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilecek.Fringe, isminin hakkını vererek bizleri belki de hiç duymadığımız, rastlamadığımız ekiplerin güncel işleriyle buluşturan bir platform. İtalya, Romanya, Belçika, İngiltere, Hollanda, Fransa, Rusya, Almanya, Tayvan ve Türkiye’den toplam 15 işi (büyük bir kısmı dans performansı olmak üzere) evinizden izleyebilirsiniz.

Üstelik ilk günden itibaren programın tamamı İstanbul Fringe’in YouTube kanalına yüklendiği için zamanlamanızı kendiniz ayarlayabilirsiniz.

Ayrıca yine YouTube üzerinden festival kapsamındaki atölyeleri takip edebilirsiniz. Etkinlikler ücretsiz lakin topluluklara bu zor dönemde destek olmak isterseniz ‘Fringe Destek Fonu’nu ziyaret etmeyi unutmayın. Böylece sahneye düzenli olarak bir daha ne zaman çıkabilecekleri belli olmayan küçük ve bağımsız topluluklara minik bir can suyu verebilir ve festivalin sürdürülebilirliğine katkı sunabilirsiniz.

Destek biletleri almak için: tiyatrolar.com.tr/istanbulfringeonline

Yazının Devamını Oku

Sahnede ‘yanyana’ gelme zamanı!

Pandemi sürecinde sahne açamadıkları için büyük yara alan tiyatrolar, dayanışma motivasyonuyla hareket eden organizasyonlarla nefes almaya çalışıyor. Eylül sonuna kadar sürecek ‘Sahnede Yeniden Buluşuyoruz’ o soluklardan biri.

An Yapım’ın organize ettiği, Uniq İstanbul’un mekânı tiyatro topluluklarına ücretsiz olarak açtığı ‘Sahnede Yeniden Buluşuyoruz’, açılışını geçen pazartesi Levent Üzümcü Tiyatrosu&İzmir Halk Tiyatrosu ortak yapımı ‘Aziz Nesin Kabare’ ile yapmıştı.

Tiyatroların pandemi nedeniyle çok ciddi zorluklardan geçtiği, seyirciyle arasına uzun aylar ve bilgisayar ekranlarının girdiği karantina döneminin sonunda, yola ‘yanyana’ (evet, manifestolarında bu sözcüğü özellikle bitişik yazmışlar) gelmek arzusuyla çıkan bir etkinlik ‘Sahnede Yeniden Buluşuyoruz’.

Uniq İstanbul Açık Hava Sahnesi’nde, COVID-19’a uygun tedbirlerle hazırlanan 400 seyirci kapasiteli seyir alanını dolduracak izleyicileri, hem popüler hem de daha bağımsız ve politik çizgide giden oyunlardan oluşan bir seçki bekliyor.

Cüzi miktarda prodüksiyon bedeli

Topluluklardan (bu kalem için maalesef sponsor bulunamamış) cüzi miktarda prodüksiyon bedeli kesiliyor, bunun dışındaki tüm masraflar organizasyon tarafından üstleniliyor.

Manifestolarında “Tiyatronun iyileştirici ve birleştirici gücüyle her şeye rağmen perdeyi birlikte açıyoruz. Hayat tek başına zordur. Dünya zorludur. Tiyatroda ‘yanyana’ olalım, sahnede ‘yeniden’ buluşalım” diyerek umutlu olmaya, birlikte kalmaya davet ediyorlar.

Genco Erkal’ın kült eseri, DasDas’ın yenisi ‘Westend’den Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun ‘Yangınlar’ına, Moda Sahnesi’nin yeni oyunu ‘Babamı Kim Öldürdü’ye uzanan seçki 30 Eylül’e kadar sürecek.

Kişisel önerilerimi de sıralayayım:

Yazının Devamını Oku

Bu yıldız başka yıldız!

Eşine az rastlanır türde bir kukla oynatıcısı olan Nazmi Sinan Mıhçı kaprisli mi kaprisli, bilmiş mi bilmiş kuklasıyla sahneyi paylaşıyor. ‘Bir Yıldız Batıyor’ ‘çok kişilikli’ tek kişilik, pek eğlenceli bir gösteri...

Tiyatro topluluklarının uzun süre sahnelerden uzak kaldıkları pandemi süreci şimdilerde seyircinin geçen sezonlarda kaçırdığı oyunları görmek için bir tür ‘açık hava’ fırsatına dönüştü.

Son iki senenin en eğlenceli ve yaratıcı işlerinden biriydi ‘Bir Yıldız Batıyor’. Nazmi Sinan Mıhçı eşine çok sık rastlamadığımız türde bir kukla oynatıcısı olarak karşımızda bu oyunda.

Orkun Yeşim’in yönettiği, 3kulak yapımı olan oyun bilhassa üniversite hayatı 1990’ların sonuna denk gelip 2000’ler boyunca da hayat gailesi içinde debelenen kuşağa çok iyi gelecek türde bir gösteri. Karakterlerimiz; yeşil tulumu içindeki Gökhan Sayın ve ona oyun boyu eşlik edecek olan, turuncular içindeki el kuklası. Mıhçı tek kişilikmiş gibi görülen bu ‘çok kişilikli’ oyunda iki ayrı karakterle birden sahnede. Kukla deyip geçmeyin; kendisi zor bir kişiliğe sahip... Şöhret, ödüller, radyo programları falan derken bir süre sonra boğuluyor. Kendini bulma yolunda tek kişilik deneysel oyunlardan yogaya, veganlıktan inzivaya çekilmeye ve hatta aile dizimi terapilerine başvurmadığı yol kalmıyor. 90 dakikanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.10 Eylül Perşembe, 21.00’de Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda. Biletler 25 lira.

HAFTANIN BEŞ OYUNU

Josef Bieder’in Yıldızının Parladığı An (Aksesuvarcı)-İstanbul Devlet Tiyatrosu: Usta oyuncu Ali İpin’in sahneyi Özge Özdemir’le paylaştığı oyun, mesleğine tutkuyla bağlı bir aksesuarcının tek geceliğine seyirci karşısında tüm maharetini sergileyişinin eğlenceli öyküsü... Bu akşam 20.00’de, Üsküdar Tekel Sahnesi’nde.

Basit Bir Ev Kazası-Baba Sahne: Günay Karacaoğlu’nun yetkin oyunculuğuyla tek kişilik bir kadın öyküsü. Songül’ün yaşadıklarını kara mizah atmosferinde izleyip pek çok yerde kendimizi göreceğiz... 6 Eylül Pazar 21.00’de, KüçükÇiftlik Park’ta.

Dansöz-Mek’an: Sezen Keser’in akılda kalıcı bir performansla sahneye taşıdığı Dansöz Meryem’in karanlık hikâyesi ataerkiyle, şiddetle, iktidarla bir tür kişisel hesaplaşma... 6 Eylül Pazar 20.30’da, Ankara Cer Modern Açık Hava’da.

Aziz Nesin Kabare-İzmir Halk Tiyatrosu&Levent Üzümcü Tiyatrosu:

Yazının Devamını Oku

Haydi parklara, oyun seyretmeye!

Yaz mevsiminin son akşamlarında açık alanda seyircisiyle buluşan oyunlar sizi bekliyor. Bu hafta iki eğlenceli oyun dikkat çekiyor. Biri Bursa’da, Nilüfer Balat Kent Ormanı’nda; diğeri İstanbul Kadıköy’de, Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda. DOT ise Kemerburgaz Kent Ormanı’nın ortasına sahne kuruyor.

SHIRLEY’NİN ÖZGÜRLÜK YOLCULUĞUSHIRLEY VALENTINE - KOMEDIATÜRKTanıdık ama çoğu kez görmezden gelinen bir kadın öyküsü. Orta yaşlı, ‘sıradan’ bir ev kadını Shirley Valentine. Kendisini çocuklarına, ondan beklenen ev içi sorumluluklara adamış, mutfağının duvarlarına sıkışmış bir kadın… Ama şimdi özgürleşme, kendini bulma, kendisini iyi hissettiren şeylerin peşine düşme zamanı. Dertlerini, hayallerini mutfak duvarlarının dışına taşırmanın tam sırası. Shirley’nin monoton hayatı, duvar dışındaki tek arkadaşının ona bir Bodrum tatili hediye etmesiyle yeni bir evreye geçecek. Sumru Yavrucuk’un yetkin oyunculuğuyla ayağa kaldırdığı bu eğlenceli öykü, kadınlara “Kendinizi hatırlayın!” dedirten cinsten. Bu akşam 21.00’de Bursa, Nilüfer Balat Kent Ormanı’nda. 105 dakika; tam 20, indirimli 15 lira.

DOKUZ YAŞINDAN BÜYÜK HERKESEFİL - TİYATRO BEREZEFiruze Engin, Elif Temuçin ve Erkan Uyanıksoy’un küçük ve üretken topluluğu BeReZe, izleyicisini hayal kırıklığına uğratmayan ekiplerden.

‘Fil’ oyunuysa Danimarkalı tiyatro ekibi Teatergruppen Batida ile gerçekleştirdikleri, biraz fazla büyük hayalleri olan bir sihirbazla, ona biraz fazla âşık olan yardımcısının hüzünlü öyküsü. Hikâye anlatıcılığı ve fiziksel tiyatroyu harmanlayarak sahnedeler. 31 Ağustos Pazartesi, 21.00’de Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda. 45 dakika, 25 lira.

Pandemiden en sert etkilenen, krizi aşmalarına yardımcı olacak bir destek bulamayan tiyatro cephesinden tek bir güzel haber bile büyük moral veriyor. DOT’un “Tiyatroyu ormanda yapacağız” duyurusu son günlerin en çarpıcı havadisi oldu. Kemerburgaz Kent Ormanı’na, doğanın tam ortasına kuruyorlar sahnelerini. Eylülde açılacak yeni tiyatro alanını haftanın iki günü de Kumbaracı50 ile paylaşacaklarını duymak haberi taçlandırıyor. Üstelik burası tiyatronun bol ilhamlı bir buluşma noktası olacak.

Yazının Devamını Oku

Ay doğarken gece çağıracaklar bizi!

Altıdan Sonra Tiyatro’nun ‘Hayalet Kumpanya’sının marifetli oyuncu hayaletleri, endişeyle kaplı bu günlerde seyirciyi neşeyle sarsıyor. “Biraz hayal biraz gerçek çünkü ölüm yok, çünkü hayat düşlerde!” diyorlar...


Senelerce birlikte tiyatro yapmanın getirdiği içten duygularla bezeli müzikli bir gösteri. “Sanat varsa ölüm olamaz ki zaten” dedirten, içinden hayat fışkıran bir oyun: ‘Hayalet Kumpanya’. Bağımsız tiyatro sahnemizin önde gelen topluluklarından Altıdan Sonra Tiyatro’nun 20’nci yaş hediyesi.

İçinizi kıpır kıpır edecek

45 sene önce bilinmeyen (!) bir nedenle yanan (Yönetmen Yiğit Sertdemir’in dediği gibi “Çünkü bizde tiyatro yakmak bir gelenektir”) ve o gün provaya geç kalan suflöz kız dışında tüm kadronun öldüğü bir kumpanyanın genel provasındayız. O genç suflöz şimdi yaşlı bir kadındır ve her sene yangının yıldönümünde tiyatroya gelir, son provayı tekrar yaşar. İşte bu neşeli kumpanyanın Çehov’un dört eserinin (‘Bir Evlenme Teklifi’, ‘Ayı’, ‘Tütünün Zararları’, ‘Sayfiyede Yaz’) birbirine örüldüğü oyunun provası başlar.

“Ay doğarken gece çağıracaklar bizi/Sözcükler müzikler bitmeyen hikâyeler (...)” Daha bu dizelerden içinizi kıpır kıpır edecek bir ‘kumpanya oyunu’ sahneleyeceklerinin sinyalini veriyor ekip. Oyunun grotesk havası kostümden makyaja, ses ve beden kullanımından gösterinin hareket düzenine ölçülü bir şekilde dağıtılmış. Koro olarak seslendirdikleri eğlenceli şarkılar da cabası. İzlediğimiz esasen bir genel prova ve haliyle oyunun halihazırdaki yüksek ritmi ‘ekip içi’ şakalarla iyice katlanıyor. ‘Ayı’ oyunundaki ‘canlı tablolar’ oyuncuların platformun altından sahne üstüne çevik geçişleri akılda kalıcı.

Hem Çehov’un metinlerinin komedisini sergilemesi hem de tiyatronun bir arada olma hissini anımsatıp, hayata ve sanata dair umudu diriltmesiyle hayli başarılı bir iş. Oyundan çıktığımda hissettiğim tek eksiklik canlı müzik olmuştu. Endişeyle sarmalandığımız bu dönemde bizi neşeyle sarsacak bir oyun ‘Hayalet Kumpanya’.

HAYALET KUMPANYA Altıdan Sonra Tiyatro

Yazının Devamını Oku

Oyunlar, yıldızlar ve ay sizi bekliyor

İstanbul’un açık hava sahneleri sezondan seçkileri ağırlamaya devam ediyor. Bu hafta yıldızların altında izleyebileceğiniz üç oyun önerisi...

Bu kadına deli mi demeli şimdi?
BİR DELİNİN GÜNCESİ BİTEATRAL“Ömrünün büyük bir kısmını akıl hastanesinde geçiren kadın, günün birinde beklenmedik bir anda salıverilir… Her anlamda sistemle doğuştan sorunu olan bu kadın, akıl hastanesinden çıkar çıkmaz cehenneme dönmüş bir dünyanın ortasında buluverir kendini. Gerçeği algılayana kadar olan olur ve o eşsiz deliliğin refleksiyle bütün okları üzerine çekmeyi başarır…” Güne sıradan bir kadın olarak başlamak bile yeterli ekibin üstteki cümlelerle anlattığı oyunun tanıdık gelmesi için. Ayşe Lebriz Berkem’in yetkin oyunculuğu ve Aslı Erdoğan’ın leziz kalemini buluşturan bir performans. Bu sene odağına kadın hikâyelerini alan Müzede Sahne programından…

15 Ağustos Cumartesi, 19.00Sabancı Müzesi, Fıstıklı Teras Ana Sahne, 60 dk. Tam 80, öğrenci 40 lira

Sıradan telaşlardan sapınca… SIFIR TELAŞ TİYATROPERESTSezon yarıda kalınca sesini yeterince duyuramamış oyunlardan. Onur Özaydın’ın yazıp yönettiği tek kişilik oyun, bir dizi sorumlulukla boğuşarak hayata tutunmaya çalışan sıradan bir adamın tanıdık, hüzünlü ve aynı zamanda eğlenceli öyküsü. Dedesinin hastalığı nedeniyle rutin koşturmacasından çıkıp Gelibolu’ya giden Yamaç burada kendisini bir radyoda program yaparken bulur ve hayat ritminde değişiklikler belirir. Doğu Akal’ın rejisiyle…

19 Ağustos Çarşamba, 21.00
HANN Sahne, Teras
85 dk.

Yazının Devamını Oku

Yaz bitmeden gel...

Sezon, mesafeli açık hava etkinlikleriyle sürüyor, seyircisinden aylarca ayrı düşen toplulukların bir kısmı da bu organizasyonlarda kendine yer buluyor. Bu hafta da mesafeyi gözeterek dış mekânlarda izleyebileceğiniz üç iyi oyun önerimiz var.

SAVAŞTAN DÖNEN BİR ASKER
KAPILARIN DIŞINDA - YOLCU TİYATROYolcu Tiyatro’dan tiyatro tarihinin en sert savaş karşıtı metinlerinden biri. Nasyonal sosyalizm ve savaş karşıtı Wolfgang Borchert’in yazdığı oyuna, özgün bir yorum. Ekip, ruhsal ve fiziksel yaralarla savaştan dönen bir askerin mücadelesinin ve hiçbir şeyi eskisi gibi bulamamasının hikâyesini sahneliyor. Ersin Umut Güler’in yönettiği bu güçlü oyunu; Cenk Dost Verdi, Pervin Bağdat, Burak Üzen ve Emre Sancar taşıyor sahneye. Rehavete kapılır gibi hissettiğimiz anlarda, bizi sakınmadan dürtecek, çimdikleyecek bir oyun. Zorla silah altına alınmış gencecik bir adamın kaleminden çıkmış bir metin, o metne getirilen titiz bir yorum...

9 Ağustos Pazar, 21.00
Selamiçeşme Özgürlük Parkı
85 dakika
22 lira

TEREDDÜTSÜZ BİR TAVSİYE

Yazının Devamını Oku

Sezon açık havada devam ediyor

Pandemi nedeniyle sezonu erken kapatan tiyatrolar, sayıları şimdilik kısıtlı olsa da açık hava etkinlikleriyle yeniden seyirciyle buluşuyor. Topluluklarla dayanışma göstermek, yalnız olmadıklarını hissettirmek, özlediğimiz sahnelere kavuşmak için bu oyunlar bulunmaz fırsat...

ENERJİSİ FAZLASIYLA YÜKSEK
WESTEND/BATININ SONU - DASDAS

Çağdaş Alman oyun yazınının iyi kalemlerinden Moritz Rinke’nin Türkiye’de sahnelenen ikinci oyunu ‘Westend’ seyirciyle sezon başında buluşmuştu. Tuğsal Moğul’un yönettiği oyun, Avrupa’nın göbeğinden üst orta sınıf karakterlerin gündelik hallerini ve iç dünyalarını ironik bir dille önümüze seriyor. Evren Bingöl, Gün Koper, Mert Fırat, Naz Çağla Irmak, Tülin Özen ve Pervin Bağdat’tan oluşan yetkin oyuncu kadrosuyla seyirciyi bir an boşa çıkarmayan, enerjisi fazlasıyla yüksek bir oyun ‘Westend’. Oyunun mülteci meselesinden günümüzün ‘beğenilme’ takıntısına uzanan çok katmanlı düşünsel dünyası ‘koşturmacası bol’ rejide kayboluyor gibi olsa da ‘Westend’, her birimizin güncel çelişkilerini kara mizah diliyle anlatarak seyirciyi yakalamayı başarıyor.5 Ağustos Çarşamba, 20.30.
DasDas Açık Hava.
110 dk
Tam 90, öğrenci 75 lira.

KÖYDEN KENTE MACERALAR...SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM/DİRMİT - TİYATRO HEMHAL

Son yılların, dilden dile dolaşmayı en çok hak eden oyunlarından. Latife Tekin’in; yereli müthiş bir evrensellikle ve büyülü gerçekçi bir tonda anlattığı, Türkçenin kıymetli eserlerinden ‘Sevgili Arsız Ölüm’, Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal’ın ellerinde ince ince işlenmiş sahne uyarlamasıyla seyirci karşısında.

Yazının Devamını Oku

Kendine ait bir masal

Hareket Atölyesi Topluluğu’ndan yaşları 30-75 arasındaki sekiz kadın, ‘Külkedisi’ masalını belleklerindeki yerinden çıkarıp sahnede baştan sona tekrar yazıyorlar. ‘Kül Kadın’ı izledikten sonra insanın şu tatlı sloganı atası geliyor: “Sindirella gitme baloya, 8 Mart’ta haydi alana!”


Külkedisi Masalı’nı nasıl bilirsiniz? Kötü üvey anne, daha da kötü iki üvey kız kardeş, masala ismini veren çilekeş ‘Külkedisi’, yakışıklı prens, hızır gibi yetişen peri... Sonra balkabağı, camdan ayakkabı teki ve ‘mutlu son’... Masal klişelerinin işlediği; masum kızın yakışıklı prensle tüm kötülere rağmen buluşup evlendiği bir hikâye. 

Performans sahnesinde 20 yılı deviren Hareket Atölyesi Topluluğu ‘Kül Kadın’da (2013-2016 seneleri arasında sahnelenmişti) ‘Külkedisi’nin kendi beden hafızalarında ve zihinlerinde bıraktığı tortuları çıkarıp masalı yeniden yazıyor. Yaşları 30-75 arasındaki kadınların üretimi olan bir hareket tiyatrosu bu. Proje için masala dair hafızalarında yer etmiş imgelerin yanı sıra İstanbul’un ‘Külkedisi semtleri’ dedikleri Balat, Cibali, Zekeriyaköy, Kocamustafapaşa, Erenköy, Beyoğlu, Kadıköy, Başakşehir, Kurtuluş, Gazi Mahallesi ve Heybeliada’dan farklı yaşlardaki insanlarla ‘Külkedisi’ üzerine yaptıkları röportajları da kullanmışlar.

Daha gerçek, daha boyutlu

Sekiz kadın parçalayıp yeniden, kendi dilleriyle aktardıkları masal üzerine düşünürken en büyük kılavuzlarıysa kadınlara ‘vahşi ruhu’ her daim hatırlatan ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın yazarı Clarissa P. Estes olmuş.

Bedenlerini bir kırkayak gibi birleştirerek başlıyorlar öyküye. Ve boş sahne üstünde bir dizi malzemeyle hareket, ses ve röportajların dış sesini de kullanarak bu masalı -yeniden- anlatmaya başlıyorlar. Bedenleri ve sesleri dışında kullandıkları malzemeler; taslar, mercimek, hamur, kül, yer bezleri ve tıpkı masal kahramanları gibi iki boyutlu olan, askılarındaki kostümlerden oluşuyor. Leyla Okan’ın etkileyici ‘kostüm’ tasarımları bir yandan da ‘kâğıt bebek giydirme’ oyununa yaptığı göndermeyle de çarpıcı bir etki yaratıyor. Röportajlardan sahneye taşınan ‘Külkedisi’ fikirleriyse ayrıca eğlenceli: “Bu dönemin cahil, kokoş kızları”, “Her prens gibi kolpa olduğunu düşünüyorum”, “Bence ‘Külkedisi’ masalı bir kendini beğendirme çabası”...

Bedenin hafızasına yoğunlaşıp kadınlık durumunu klasik bir masal üzerinden okuyan ve bedenin hatırladıklarını yine bedenlerinin hareketiyle dışarı çıkaran kadınlar var karşımızda. Kadının üzerine doğumdan itibaren (hatta doğumdan önce) biçilen ‘elbiseyi’ çıkarıp onun biçimsizliğini sergileyen kadınlar. ‘Kül Kadın’ın kadınları şüphesiz masallardakilerden çok daha gerçek, çok daha boyutlu, zihinlerini, kaslarını, gözlerini, seslerini kullanan, yaşayan, hareket eden kadınlar. Güzel kadınlar. İnsanın oyun bittikten sonra şu tatlı sloganı atası geliyor: “Sindirella gitme baloya, 8 Mart’ta haydi alana!”

Kadının üzerine doğumdan itibaren biçilen

Yazının Devamını Oku

Babalar ve oğulları

Bir oğulun despot babayla yüzleşme öyküsü ‘Tato/Baba’. Polonya’da yazılan metin Türkiye’ye hiç yabancı olmayan bir hikâyeyi eğlenceli bir sahnelemeyle anlatıyor.

Polonyalı bir yazarın elinden çıkma ama buralarda geçtiğine emin olabileceğiniz bir öykü: ‘Tato/Baba’. Galata Perform’un 2017’de prömiyer yapan oyununu bugünlerde topluluğun YouTube kanalından izleyebilirsiniz. Açılışta bir cenaze sahnesi var. Ahşap bir tabutun içinde yatmakta olan baba ve etrafını saran ailesi… Öndeyse genç bir adam: “Babaları sevmeyiz, çünkü yoklar…”

Eğlencesi bol...

Franio’nun babasından niye çekindiğini az sonra tabuttan çıkıp hikâyeye karışacak babasıyla birlikte anlatmasıyla başlıyor oyun. Doğumundan erken çocukluk dönemine, ilkgençlik yıllarından babanın hasta düştüğü ana kadar Franio’nun zihnindeki dönemeçleri takip ediyoruz. Anne, erkek ve kız kardeş ama asıl olarak babanın bu hikâyedeki rollerini onun gözünden izletiyor oyun bize.

Komedi formunda ama meseleyi, ağırlığından uzaklaşmadan, aile mefhumuna da dokundurarak aktarıyor. Oğlu üzerinde bir ‘erkeklik’ baskısı kuran, tahmin edileceği gibi karısıyla da baskının hâkim olduğu bir ‘ilişki’ye sahip bir erkek var bu hareketli ve eğlencesi bol oyunun merkezinde. Sahnenin ortasında, hikâyenin her bölümüne adını veren başlıkların yazılı olduğu tahtaların yerleştirilmesiyle tamamlanan bir tabut yer alıyor. Tabut, Franio’nun doğum sahnesinden ev içi anlara ve nihayet hastalık ve ölüm anına kadar işlevsel bir kullanıma hizmet ediyor. Anne-baba ve oğul karakterlerinin dışında kalan dört oyuncuysa kâh öykülerin yan kişileri kâh evin dekoru (bir kova ya da bir karpuz hatta bir küf parçası) olarak oyunu kuruyor.

Keskin performanslar

Polonyalı yazar Artur Palyga imzalı oyunun yönetmenliğini Yeşim Özsoy yapıyor. Oyuncular dar alanda oyunun grotesk diline uygun, keskin hatları olan performanslar sergiliyor. Oğul Franio’da Erdem Kaynarca da rahat ve yetkin bir oyunculuk çıkarıyor ama anne rolündeki Özge Korkmaz’ın (metnin ona açtığı alanların da etkisi olsa gerek) bir parça daha öne çıktığını söylemek gerekir. ‘Tato/Baba’, bize hiç yabancı gelmeyecek bir ataerkil düzenin eleştirisi.

TATO/BABAGalata PerformYazan: Artur Palyga

Yazının Devamını Oku

Yeni nesil ses tiyatroları

Pandemi süreci radyo tiyatrolarını anımsatan yeni nesil ses tiyatrosu örneklerini doğurdu. ‘Yarın Konuşuruz’ ve ‘K’nın Sesi’ karantinayı odağına alan ve dinleyicisini oyunu zihninde canlandırmaya davet eden iki ses tiyatrosu.

Pandemi döneminin çok erken günlerinden itibaren Türkiye’den ve dünyadan tiyatrocular, hikâyelerini yeni formlarla aktarmak için yollar açtı. Zoom, WhatsApp, YouTube gibi pek çok güncel iletişim kanalı oyunun türlü haline sahne oldu, oluyor. Bu hafta bahsedeceğim iki oyun içinse bilgisayar ya da telefonun ekranına değil, hoparlöre (ya da daha güzeli kulaklığa) ihtiyacınız var. Radyo tiyatrosu duygusuyla podcast veya internet sitesi üzerindeki ses kayıtlarını takip ederek dinleyebileceğiniz bu iki oyun sadece form olarak değil, içerik olarak da karantina-pandemi sürecine özgü işler. Ve her ikisi de güncel hallerimizi oyunlaştırırken oyun kişilerinin özel hayatları aracılığıyla olan bitene dair politik tavrını eksik etmiyor.

Talk Tomorrow (Yarın Konuşuruz)

Aylin salgına ABD’de, sevgilisiyse Türkiye’de yakalanmıştır. Salgının ilk günlerinden itibaren 200 güne yayılan bir süre boyunca neredeyse tek iletişimleri birbirlerine bıraktıkları sesli mesajlar olur. Tek tük karşılıklı konuşsalar da biz -hemen hepsi Aylin’inkiler olmak üzere- birkaç gün aralıklarla birbirine eklenen ses kayıtları üzerinden bu ilişkinin seyrini takip ediyoruz. Bu esas olarak, yabancı bir ülkede sıkışıp kalmış ve hayli zor bir deneyim geçiren Aylin’in hikâyesi. Çoğu ses kaydı birkaç dakika uzunluğunda. Canınız istediğinde kesip sonra devam edebileceğiniz, dilerseniz tek seferde tamamını dinleyebileceğiniz bir format. New York’ta yaşayan Yunan yönetmen Lyto Triantafyllidou’nun yazdığı oyunu Buket Gülbeyaz, Aykut Yılmaz, Ariya Toprak ve Nick Chris seslendiriyor. Oyun Türkçe ve Yunanca olarak hazırlanmış.
www.talktomorrow.net/turkish

Buket Gülbeyaz

K’nın Sesi

Bir ses tiyatrosu serisi... Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’ndan Duygu Dalyanoğlu’yla akademisyen Özlem Aslan’ın projesi, kulaklıkla dinlemenizi tavsiye ettikleri kısa oyunlardan oluşuyor. Radyo tiyatrosu deneyimini aratmayacak şekilde üç boyutlu, titiz bir ses tasarımıyla sunulan hikâyelerde ‘kadınların, kuirlerin, kız kardeşlerin’ karantina kıskacından sızan sesleri yer alıyor. Serinin ilk oyunu ‘Ellerim Gözlerim Oldu’, ‘ev içi emeği görülmez kılınan’ kadınların karantinada yaşadıkları yoğun süreç üzerine bir iş. Monolog formundaki oyunları her hafta BGST Tiyatro’dan farklı bir oyuncu seslendirecek. Her oyunun ardından, uzmanlar ya da aktivistlerle oyunlardaki temalar üzerine yapılmış söyleşiler de dinlenebilecek. Spotify/K’nın Sesi

Yazının Devamını Oku

İki benzemez erkekten çok tanıdık haller

Kumbaracı50 yapımı ‘He-Go’ sezonda kaçırdıysanız ekranda izlemekten çok zevk alacağınız bir oyun. Halil Babür, Alican Yücesoy ve Ayşegül Uraz’ın çok iyi oyunculuklarıyla...


Sahnelerin henüz kapalı olduğu bu dönem, geçmiş sezonların akılda kalıcı oyunlarından kaçırdıklarımızı -en azından bir kısmını- görmek için bir nevi fırsat. Bu hafta dikkatinizi çekmek istediğim oyun Kumbaracı50 yapımı ‘He-Go’. Tiyatrolar.tv internet sitesinde izleyebileceğiniz bu üç kişilik, tek mekânda geçen, Halil Babür’ün yazıp Yiğit Sertdemir’in yönettiği oyun, ayrı dünyaların insanı iki benzemez genç adamın, anbean aynı vücutta birleşmelerinin öyküsü. Sosyal medya ve şöhret ilişkisinin, sanal kimliklerimizle yarattığımız dünyalarımızın gündelik akışımızda hatırı sayılır bir alan kapladığı bir zamana isabetle denk düşen bir iş, ‘He-Go’. 

Nitelikli, sınıfsal ve kültürel tespitler

Hikâye, ‘az ünlü’ oyuncu Çetin ile kenar mahalle delikanlısı Ersin’i, Çetin’in evinde bir araya getiriyor. Sahnede çok iyi oyunculuk performanslarıyla Alican Yücesoy, Halil Babür ve sürpriz bir köşeden seyirciye (daha doğrusu eski kocası Çetin’e) seslenen Ayşegül Uraz (Saffet) var. Gerçekçi bir tasarımla, incelikle hazırlanmış bir ev dekorunun içinde sürüyor hikâye, ki sahne tasarımı oyunun etkisini arttıracak başarıda. Başlarda hayli ağır akan oyun, Ersin’in girişiyle ritmini buluyor. Oyun metninin alameti farikası da Babür’ün kaleminden çıkan nitelikli sınıfsal, kültürel tespitlerde. Öte yandan adımlarından elini cebine atışına, boynunu kırıp hafif dalgacı bir gülüşle konuşmasından yarı mahcup yarı bıçkın hallerine; rol yapmaktan uzak, fazlasıyla gerçek bir mahalle delikanlısı sunuyor seyirciye Babür. Ersin’in, ona kibarca tepeden bakan Çetin’i alt ettiği anlar hele, seyircinin içinin yağlarını eritecek cinsten. O bıçkın, biraz da ‘tehlikeli’ gibi görünen delikanlıyla pek bilmiş, entelektüel ve az da olsa ünlü oyuncunun ortak yönleri beklenenden de fazla çıkacak. Fikri, eğlenceli diyalogları, üç oyuncunun da yetkin performansları, karakterlerin birbirine dönüşümünü ince ince işlemesi, güncel eleştirisi ve politik söylemiyle son derece kıymetli ve dikkate değer bir oyun.

HOLLANDA FESTİVALİ TAM KARŞINIZDA

Tiyatro, dans, müzik, film ve söyleşi içerikleriyle Hollanda Festivali bu sene pandemiden dolayı internet ortamına taşındı. 11 Haziran’da başlayan ve dünyanın pek çok ülkesinden, farklı disiplinlerden sanatçıları ağırlayan festivali, 21 Haziran Pazar akşamına kadar takip edebilirsiniz. Festival programından oyun ve dans kayıtları, video klipler, podcast’ler, canlı tartışmalar ücretsiz olarak izlenebiliyor.

www.hollandfestival.nl

Yazının Devamını Oku