GeriBahar ÇUHADAR ‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’

‘Bekleyiş’ avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ’ın bekâr anne olma kararı almasından başlayarak oğlu Aren’in doğumuna uzanan süreci anlatan bir belgesel. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ve bolca seyirci övgüsüyle dönen ‘Bekleyiş’; aile kurumuna, baba figürüne, toplumun kadından beklentilerine şık bir sol kroşe geçiriyor.

‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’Akdağ’ın görsel günlük olarak başladığı proje sonradan belgesele dönüştü.

Oğlu Aren’le olan yolculuğunu hamilelikten itibaren kayda geçirmiş avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ. Bu kararı da Aren’i tek başına büyütmek zorunda kalacağını anladığı anda almış. Kişisel bir görsel günlük fikriyle yola çıksa da benzer durumdaki kadınların çokluğunu fark edince çekimlerini bir belgesele dönüştürmüş. 

‘Bekleyiş’te ‘bekâr/yalnız anne’ olmak ve bizden ‘beklentiler’ meselesini, hamilelik ve doğum süreci eşliğinde anlatırken pek çok noktaya temas ediyorsun. Etrafı bu sürece ve bu temas noktalarına dahil etmen nasıl gerçekleşti?

Çekimi ne amaçla yaptığımı etik olarak paylaştım tabii çekim yapacağım kişilerle. Ancak bunu çok yakın olmayan kimselerle çekim yaptığım durumda bazen çekimin sonunda açıkladım. İşin duygusunu bozmamak adına çekimin sonuna kadar bu bilgiyi ufaktan manipüle ettiğim ve “Oğlum için hatıra olsun diye çekiyoruz” dediğim oldu. Ancak çekimin sonunda, belgeseli anlatıp  açık izin aldım. Böylece günlük akışı bozmadan kameraya diyalogları aksettirebildik.

Evlilik kurumu ya da bir ilişkinin dışında çocuk sahibi olma sürecini dinginlikle yaşamışsın. Duygusal olarak nasıl bir süreçti?

Dinginlik kısmı doğru sanırım, kararımın doğruluğunu net şekilde bildiğim andan itibaren bu şekilde bir dönüşüm yaşadım. Ancak ilk aylarda stresten cilt hastalığı dahi geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Hamile olduğunu duyan her anne önce panikler; bunu daha yoğun bir endişeyle yaşadığım ve nasıl üstesinden gelirim diye korktuğum oldu. Hamileliğin devamında benimle küçük ama dev bir ekip vardı. Çekimlere gelen arkadaşlarım, her anımda yanımda olan Banu Sıvacı, bana destek veren kadınlar... Çekimler terapi gibi geldi ve daha da güçlendim. Aren’in bebekliği döneminde de iyi gidiyoruz. Destek olan ailem var her şeyden önce. Elbette oğlumun bana yönelteceği sorular olacak. Bu dönemde de pedagoglardan destek alarak hareket etmeye gayret ediyorum.

‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’

‘EKSİKLİK İÇİN VARLIK GEREK’

Başka kadınlara ilham olma tespitime katılır mısın?

Ekonomik özgürlüğüm olmasa ben de yapamazdım. Kadınların ekonomik olarak özgür olup kendilerini gerçekleştirmelerine dair bir cesaret verebilir, bu anlamda ilham olabilirsem ne mutlu bana! Yol, insanların iddia ettiğinin aksine tek yol değil. Bu nedenle bırakalım başkalarının doğrularını, kendi yolumuzu yaşayalım.

Babanı göremiyoruz ama senin yanında durduğunu da seziyoruz. Seninle yol arkadaşlığı yapan, “Biz bir ekibiz” diyen annen ve ağabeyin başta, geniş ailene, bilinen anlamda bir aile kurmamayı seçtiğini ifade ettiğin süreçte neler yaşadın?

Babamı kaybettiğimde henüz hamilelik yoktu ortada. Dolayısıyla nasıl karşılardı, hiç görmedik. Ancak babam mutluluğumuzu önemserdi, sanıyorum başta karşı çıksa da o da çoğu insan gibi ve hatta birçok akrabam gibi zamanla yumuşardı. Aile kurumunu artık dört kişilik bir fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmemiz lazım. Bu durum annesini, babasını kaybeden çocuklara da büyük haksızlık, boşanan çiftlerin çocuklarına da, bize de... Çocuk bunu bir eksiklik olarak görmeyecekken toplumun baskısı çocuğun hissiyatını değiştiriyor. Bir eksikliğin hissedilmesi için önce varlık gerekir. Bizde yok ancak birileri çocuğuma şuursuz bir şekilde “Baban nerede”, “Neden yok” gibi sürekli sorarsa çocuğa da eksik duygusu aşılayacak.

Olması gereken ne sence?

Önce birbirimizin özel hayatlarından çekilelim. Bugün gay bir çiftin de evlat yetiştirmesi bizi şaşırtmıyor olmalı ama daha oralara gelemediğimizden en azından şunu rica edebilirim: Zorbalık yapmasınlar, insanların özel hayatlarına, evliliğine, çocuğunu nasıl büyüttüğüne karışmaktan vazgeçsinler. Herkes dilediği gibi yaşasın ve çocuklarımıza olmayan bir gerçekliği, yani mükemmel aile kavramını pompalamaktan da vazgeçelim. Ölüm, ayrılık, kavga, her şey insanlar için ve aile birliği bozulunca dünya yok olmuyor. Asıl, zorlama birliktelikler çocuklarımıza daha çok zarar veriyor.

Belgeselde Aren’in babasını görmüyoruz, bilinçli miydi?

Elbette. Özel hayatımı aktarayım gibi bir dertle çıkmadım yola. Belgeseli izleyen, bu ilişkinin yürümediğini anlıyor. Bu bilgi yeterli.

‘ARTIK DAHA ÇOK CESARETİM VAR’

Başkaldırmak ve üstelik bunu belgelemek için, içinde bir yerlerde ayrı bir güç kaynağı üretmen, ekstra enerji sarf etmen gerekti mi? Süreçten mental olarak nasıl sağlıklı çıktın?

Hayata yiyip, içip ölelim diye geldiğimize inanmıyorum. Ama kendimiz, ama başkaları için belirli misyonlarla geliyoruz. Öğrenmemiz gerekenleri deneyimlemek üzere geliyoruz. Belgeseli yaptıktan sonra kendimi gerçekleştirmiş hissettim. Soru işaretlerim oldu tabii; yolda, çekimlerde vs... Ancak prömiyerde ve sonrasında da izleyiciye derdimin ne kadar ulaştığını fark edince çok mutlu oldum. Kaygılanıp bu işi yarıda bırakmadığıma çok sevindim. İçgüdülerimi dinlediğim için kendime teşekkür ettim. Kendimle daha barışığım dahi diyebilirim. Bir anlamda bu bir sağaltım süreci oldu benim için ve artık daha fazla söylenecek söz için daha da çok cesaretim var.

 ‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’
Belgeselci Aslı Akdağ Altın Portakal Jüri Özel Ödülü’nü oğlu Aren ile birlikte aldı.

 

X

Kalbinizi bir saatliğine Zerrin Tekindor’a bırakın

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı, Hira Tekindor’un yönettiği ‘Toz’, içinden bir şehrin, bir ailenin, bir ülkenin yakın tarihinin akıp geçtiği tek kişilik bir kadın öyküsü. Zerrin Tekindor gibi yetkin bir oyuncuyu sahnede tek başına izleme şansı veren oyunda yalnız bir kadından koca bir hayat çıkıp seriliyor önümüze. Handan’ın iç yolculuğu kalbinizi alıp havalandıracak türden... Bu oyunu es geçmeyin, ruhunuza iyi gelecek.

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kaleminden, Hira Tekindor’un gözünden ve Zerrin Tekindor’un sesinden, bedeninden çıkan ‘Toz’, dört başı mamur bir kadın hikâyesi... İçinden Türkiye’nin yakın tarihinden, dönüşen İstanbul’dan, bir aileden anlar geçiyor.

Zerrin Tekindor; stilettoları, şık ceket-pantolon takımıyla sahneye çıkıp sandalyesine yerleştiğinde üst sınıftan bir kadınla tanışacağımızı anlıyoruz. Ama kılığına tezat bir tedirginlik giymiş üstüne; tepesindeki bulutla, uzaktan duyduğu bir ezgiyle baş başa kalmış, yalnız bir kadın o. Birden küçük bir kıza dönüşüyor. 1960’ların İstanbul’una ışınlanıyoruz. Çocuk Handan ve güzel annesi Feri’yle tanışıyoruz. Ardından sert, pimpirikli koca, disiplinli baba, avukat Vedat Özkan’la... Bu yalnız kadının içinden koca bir hayat çıkıp seriliyor önümüze. Yazarın oyunlarına aşina olanların şaşırmayacağı şekilde, bir ömür kuruluyor.

Konforlu dairesinden bir hışımla çıkan Handan’ın durma ve hatırlama anındayız. Metronun içinde karşılaştığımız Handan, kendi hayatına yolculuk yapıyor aslında. Yanında yol arkadaşı, ona hiç benzemeyen Leyla...

Kafasının içinde annesi, babaannesi, babası, onu büyüten halası, kocası Sinan, kızı Eda... Sonra Göztepe’nin henüz çiçek koktuğu çocukluğu, özgürlüğün tadına ilk baktığı Beyoğlu, aşk günlerine denk gelen darbe, annesinin içinde hapsolduğu evlilik ve bambaşka koşullarla da olsa annesinin kadınlık deneyimini tekrar eden kendi kadınlık zamanı... Evlerin içinden tüm hayata sirayet eden bir şiddet, bir yalnızlık öyküsü ‘Toz’. Koşullar değişse bile kadınların hayatına çökmekten vazgeçmeyen eril şiddetin öyküsü. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun müthiş naif bir dille ördüğü, çok güçlü bir tiyatro metni...

AYAĞIMIZI YERDEN KESEN AN

Zerrin Tekindor’un Handan’ın çocukluk-gençlik-şimdiki zamanlarını, annesinin gençlik ve yaşlılık dönemini, babasını, halasını, kocasını bir başına sırtlandığı oyundaki rol arkadaşları; hikâye geçişlerine etkili bir tasarımla rehberlik eden ışık ve ses efektleri. Hira Tekindor’un oyuncuyu yerinden kaldırmadan kurduğu reji son derece isabetli. Yine de göz, farklı karakterler arasında daha belirgin beden değişimleri arıyor.

Zerrin Tekindor gibi yetkin bir oyuncuyu sahnede tek başına izleme fırsatı verdiği için, büyük merakla beklediğim bir oyundu ‘Toz’. Belki de bu beklentim, Tekindor’un bazı karakterlerin sesini, tonunu, ‘oyun’unu tam oturtamadığı hissinde tuttu beni. Leyla, hala, baba ve Handan’ın bugünü, oyuncunun sesinde ve bedeninde çok net şekilde yerini bulmuş. Anne, Handan’ın çocukluk ve gençlik halleriyle babaannenin hatlarındaysa bir kararsızlık seziliyor.

Yazının Devamını Oku

Işıl ışıl bir Romeo&Juliet

DasDas’ın çağdaş bir sahnelemeyle hazırladığı ‘Romeo&Juliet’in; hareketi, ışığı, müziği öykünün bir parça üstüne çıkıyor. Yine de oyunun seyirciye iyi vakit geçirteceğinden hiç şüphem yok.

Tiyatro tarihinin ‘meşhur’ çifti Romeo ile Juliet, DasDas sahnesinde ışıl ışıl, gösterişli ama çağdaş bir tasarımla seyirci karşısında. Seyircinin göz hizasında led ışıkla yazılmış bir soru bekliyor: ‘What is love’ (Aşk nedir). Oyundan bu soruya yanıt bulmuş olarak çıkar mısınız, tartışılır ama hareketi, eğlencesi, ışığı, müziği öyküye fazlasıyla hâkim olmuş bir ‘Romeo&Juliet’ izleyeceğinize şüphe yok. 

Deniz Can Aktaş (solda) ve Naz Çağla Irmak tiyatro tarihinin en meşhur çiftini canlandırıyor.

Sahnenin gerisini kaplayan basamaklar iki düşman ailenin karşılaşma/çatışma/yüzleşme anlarına mekân olurken, Juliet’in odası olarak tasarlanan, basamaklar arasına açılmış boşluk da pek çok kritik sahne için işlevsel bir alan imkânı sağlamış. Bilhassa ilk yarıda seyirciyi, -özellikle de Benvolio-Mercutio-Romeo üçlüsünün sahnelerinde- dans ve dövüş koreografisine doyuruyor oyun.

NEFRET, REKABET, ŞİDDET...

Romeo’nun TV ekranlarından tanıdığımız Deniz Can Aktaş’a teslim edilmiş olması, kabul edelim ki zoru seçmek... Lakin Aktaş’ın bu ilk sahne deneyimine hayli sıkı hazırlandığını fark etmemek de mümkün değil. Juliet rolündeki Naz Çağla Irmak ise -bilhassa bu şekilde tercih edilmiş olsa gerek- sahne deneyimi olan bir oyuncu olmasına rağmen daha sakin, enerjisini ekonomik kullanan bir Juliet... Juliet’in anne-babası Hülya Gülşen ile Erdem Akakçe’nin tok, sahnelerine hâkim, kendilerinden emin performansları bir yana; belirgin biçimde öne çıkan iki oyuncu daha var: Romeo’nun en yakın arkadaşlarından Mercutio rolündeki Barış Gönenen ve Juliet’in dadısı görevini üstlenen Başak Kıvılcım Ertanoğlu. ‘Juliet’in Dadısı’ diye bir oyun konsa sahneye, Ertanoğlu’nun muzip yorumuna biraz daha doymak için ön sıraya yerleşirim!

Dramaturjik açıdan bakıldığında, ‘aşk’ın aslında ne olduğuna dair bir yanıt verdiğinden emin olmasam da tüm bu nefret, rekabet, ayak oyunları ve şiddet ikliminde kaybolan bir aşkı kastettikleri de, üzerine düşündükçe anlaşılır oluyor.

Oyuncuların çağdaş ve şık, tarz sahibi her bir kostümü, hikâyeyi günümüz dünyasına yakınlaştırıyor yakınlaştırmasına, oyuna da ayrı bir ışıltı katıyor şüphesiz. Lakin her iki yandaki yüksek askılara dizilmiş tasarım kıyafetlerin, bütün o tişörtlerin falan, oyunu elegan bir mağaza vitrininin içinde izliyormuş hissi vermenin ötesinde tam olarak ne işe yaradığını anlamış değilim.

Sahne üstü enerjisi için çok çalışılmış bir iş ‘Romeo&Juliet’; tüm itirazlarıma rağmen. Keyifli vakit geçireceğinize şüphe yok.

Yazının Devamını Oku

‘Yeryüzü cehennemi’nde kesişen hayatlar

“Gabriel’in Düşü” Avrupa’nın en büyük mülteci kampı olan Moria’yı tiyatro sahnesine taşıyor. Tiyatro DEA’nın yeni oyunu, mülteci meselesinin, en tuzu kurularımızın bile temas etmekten kaçamayacağı, yakıcı bir gerçek olduğunu hatırlatıyor.

Fransa’nın kuzeyi: “Dunkirk’teki mülteci kampında binlerce insan çöp yığınları arasındaki derme çatma çadırlarda yaşam mücadelesi veriyor. Her gün yüzlerce yeni kişinin geldiği kamp ‘Yeni Cangıl’ diye anılıyor.”

Belarus sınırı: “Günlerdir dondurucu soğukta ormanda kurdukları çadırda bekleyen 2.100 kadar göçmen Bruzgi sınır kontrol noktasına geldi. Çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan kalabalık, Avrupa’ya geçebilmek umuduyla bekleyişe geçti.”

Midilli: “Moria Mülteci Kampı’nda yaşam şartlarından memnun olmayan göçmenler, isyan ediyor. Mültecilerin Guantanamo’ya benzettiği kampın kapasitesi 2.300. Fakat şu anda 5.500’den fazla mülteci Avrupa’nın başka kentlerine gitme umudu içinde kampta yaşam mücadelesi veriyor. Mülteciler Moria’ya ‘yeryüzü cehennemi’ diyor.”

İlk iki paragrafı, yazıyı yazdığım günkü Hürriyet gazetesinden, sondakini geçen hafta İstanbul Tiyatro Festivali’nde izlediğim Tiyatro DEA yapımı “Gabriel’in Düşü” oyunundan aldım. Dünya vahşileşerek dönmeye devam ettikçe, ‘yeryüzü cehennemleri’nin artacağını görmek için siyaset bilimci ya da kâhin olmaya gerek yok. İç savaşların, işgallerin, ekonomik çöküşlerin tetiklediği göçlere, iklim göçleri de eklenecek üstelik.

DUYGUSAL AÇIDAN YORUCU

Sema Elcim’in yazdığı “Gabriel’in Düşü”, mülteci meselesinin nasıl da en ‘tuzu kurularımızın’ bile temas etmekten kaçamayacağı sert bir gerçek olarak dünyamızın orta yerinde durduğunu söylüyor. Zorunlu göçmenlik deneyimini yaşayan, çok önceden yaşamış ya da bir gün yaşama ihtimali dahi olmayan insanların hikâyelerinin birbirine değeceğine odaklanıyor.

Ahmet Sami Özbudak’ın, metnin trajik anlatısına zıt bir tercihle işlevsel bir sahne tasarımı ve rejiyle ayaklandırdığı oyun için Midilli Adası’ndayız. Avrupa’nın en büyük mülteci kampı Moria’nın da bulunduğu yerde... 3 bin kişilik kapasitesine rağmen 13 bin kişinin kaldığı kamp, 2020 Eylül’ündeki yangınla kullanılamaz hale gelmişti. Sema Elcim; Suriyeli mülteci, Türkiyeli turist ve 6-7 Eylül’den sonra Midilli’ye göç etmek zorunda kalmış Rum birer çifti kesiştiriyor. Yangının birkaç gün öncesinde...

Sürprizli metni açık edip seyir zevkinizi bozmak istemem. Bu yüzden üç ayrı milletten, sınıftan ve sosyal profilden kadınlar olan Yana, Angeliki ve Berna’nın ya da eşleri Mirvan, Angelos ve Berk’in hikâyelerinin detayına girmemek daha iyi olacak. Bu üç kadının/üç annenin farklı dertleri var. Onları tek kesiştirense farklı nedenlerle de olsa Midilli’de bulunmaları değil: Üçü de son çare olarak, tarihi manastırdaki merhum Aziz Gabriel’e yakarıyor.

Yazının Devamını Oku

Memleket gibidir apartman

Murat Mahmutyazıcıoğlu’ndan ‘imza’ niteliğinde yepyeni bir oyun: ‘Istırap Korosu’. Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu’nun nefes nefese ritmik performansları eşliğinde, bu memleketi yankılayan bir apartmanın katlarında, 10’dan fazla karakterin hayatları arasında bir dans…

Boş sahnede sadece iki metal kutu var ve bu bile oyunu beklerken beni heyecanlandırmaya yetiyor. ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’den beri anlatı tiyatrosu türünde özgün dilini yaratan; hikâye, oyuncu performansı, sahne tasarımı ve rejide çizdiği hattı derinleştirerek ilerleyen bir ismin son işindeyim. Kimin yazıp yönettiğini bilmeden okusam/izlesem de yazarını şıp diye tahmin edeceğim bir oyun bu. Murat Mahmutyazıcıoğlu imzalı, son BAM İstanbul yapımı ‘Istırap Korosu’ndayım.

İKİ OYUNCULU AMA ÇOKSESLİ

Prof. Dr. Ayşegül Yüksel ‘Uzun Yolda Bir Mola’ adlı kitabında tiyatromuzun eski dönemlerinde pek üstüne gidilmeyen konuların bir süredir ele alındığını ancak biçim ve içerik açısından güçlü bir ‘alternatif’ sunulamadığını söyler. 2000’lerden beridir süregelen bir arayışın içinde olan bir tiyatro atmosferi, bahsedilen. Üretimlerini başından beri takip ettiğim bir grup tiyatro insanı bu atmosfer içinde üretiyor, aramaya devam ediyor. Murat Mahmutyazıcıoğlu işte bu atmosfere imzasını belirgin şekilde atan isimlerden biri.

Yazarın farklı oyunlarında karşımıza çıkan; İstanbul ve şehirli insan (ama şehrin farklı kuytularından profiller) odaklı hikâyeleri, birbiriyle masa altından çaktırmadan el ele tutuşan gizli sevgililer gibi. Boş sahneye yerleştirdiği bir-iki kutu ya da birkaç sandalye, bizi yükseltecek, kalbimizi sıkıştıracak, içimize ya da dışımıza doğru ağlatacak; geçmişte, bugünde, gerçeklerde ya da hayallerde dolaştıracak bir dünyanın temellerini atıyor her seferinde. Gücünü metinden ve oyuncu performansından alan her bir oyunu, seyircisini ritmik bir hareket ve ses akışına dahil ediyor. Günlük koşturmacada es geçtiğimiz bildik hikâyelerle, öylesine insanlarla sarmalıyor.

‘Istırap Korosu’ da söz konusu oyunlardan biri. Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği, Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu’nun nefes nefese performanslar sunduğu, iki oyunculu ama çoksesli bir oyun. İstanbul, Maltepe’de bir aile apartmanındayız. Türkmen ile Karaoğlu, kutularla temaslarını hiç kesmeden -ama elbette sürekli hareket halinde olarak- bu apartmanı kanlı canlı bir organizma olarak ayağa kaldırıyor.

Necibe, Ali, Kemal, Canan, Mehmet, Songül, Kaan, Fatih, Zeynep, Kerem, Mücella, köpek, hoca ve hatta apartman dışından Emre, Buse ve Gökhan’ı tek tek ve iç içe geçirerek canlandırıyorlar. Her bir daireden İstanbul’a karışan haykırışlar, inlemeler, sinir krizleri, çarpan kapılar, titreyen yürekler, çekilen dumanlar, tepişen çocuklar, kimi zaman gizli gizli çekilen, kimi kez bangır bangır ilan edilen ‘ıstıraplar’... Elbette BAM İstanbul oyunlarının değişmez sesi olan ‘bam’lar eşliğinde…

Her birinin farklı işlerinden aldığım referansla, özellikle ‘anlatıcı oyuncu’ olarak limitlerinin yüksek olduğunu bildiğim iki oyuncu, bu soluksuz akan ses/hareket/ritim koreografisinde sınırlarını belirgin şekilde zorlamış. Bir apartmanın farklı katlarında, dip dibe ama fersah fersah uzak yaşamlar ve hayaller süren karakterler arasında hızla akan metni takip ederken oyuncuların ses ve bedenleri, mimikleri de aynı hızla değişiyor. Elleriyle, parmaklarıyla, ayaklarıyla çıkardıkları vuruş sesleriyle oyuna müzikal bir ölçü katıyorlar (Gizem Bilgen’i hareket tasarımından dolayı tebrik etmeli). Yazarın oyunlarının değişmez bölümlerinden ‘rüya sahnesi’yle bu oyuna ayrı bir seda katan ‘hoca’ kısmı enerjiyi iyice yükselten anlar.

Mahmutyazıcıoğlu’nun iki unutulmaz işi ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ ile ‘Kader Can’a aşina olanların bazı karakterlerle başka türlü bir yakınlık kuracağına şüphe yok. Bunu, yukarıda bahsetmeye çalıştığım güçlü ‘imza ve dil’ duygusuyla, çok olumlu bir yerden okuyorum. Kader Can’ın arayışının bir benzerini Kerem’de görmek, Canan’ı -ve hımbıl kocası Mehmet’i izlerken- Başak’la kocasını anımsamak, Zeynep’te bir tutam Melis, Mücella’nın ‘deli yaşlı kadın’ hallerinde Ayfer’i görür gibi olmak bana tekrar hissi değil, yazarın bu şehrin insanlarının kalbine giden yolu derinleştirdiği duygusu veriyor.

Yazının Devamını Oku

‘Kendine ait odan’ kutlu olsun Nora!

Nora, kocası ve üç çocuğuyla geride bıraktığı evine 15 sene sonra bambaşka bir kadın olarak dönüyor... ‘Nora 2’, Ibsen’in 1879’da yazdığı kült eserin devamı niteliğinde ama yepyeni, feminist bir oyun. Üstelik sahnede özlediğimiz Tülin Özen, Tansu Biçer ve Nihal G. Koldaş var!

Nora Helmer, Torvald Helmer’ın karısı ve üç çocuğunun annesi. 1800’lerde Norveç’te bir kasabada yaşadı. Önce babasının tatlı kızı oldu. Sonra kocasının ‘kırılgan tarlakuşu, sincabı’... Kocasının ‘öğrettikleriyle’ yaşayıp gidiyordu. Kocasının verdiği parayla aldığı kıyafetleri, kocasından öğrendiği, benimsediği fikirleri vardı. Bir gece evden çıktı gitti. Anahtarları bıraktı. Kocasını ve çocukları da...

Henrik Ibsen ‘Bir Bebek Evi/Nora’yı yazdığında feminist hareketin ilk dalgası yeni kabarıyordu. Kocasının izni olmadan yapabileceği yasal işlemlerin sayısı bile yok denecek kadar az olan kadınlardan biriydi Nora... Gerçekte kim olduğunu bulmak üzere kapıdan çıktığı andaysa tiyatro tarihinin en meşhur kadınlarından biri haline gelmişti... Eyleme geçen kadındı artık; Medea gibi, Antigone gibi...

15 yıl sonra Nora terk ettiği evin kapısını çalıyor. ‘Nora 2’, Ibsen’in feminist bakışlı eserinin Lucas Hnath tarafından yazılmış ‘devam oyunu’. Saim Güveloğlu’nun yönettiği ‘Nora 2’de Tülin Özen, Tansu Biçer, Nihal G. Koldaş ve Zeynep Çötelioğlu sahnede. Özen’in sırtladığı Nora, kendine güveni tam bir kadın olarak giriyor kapıdan...

SEYİRCİYLE DE TARTIŞIYOR

Karakterlerin 15 sene sonraki hesaplaşma anları, Bahçe Galata’nın elverdiği geniş açıların içine, ‘tartışma alanı’ duygusuyla yerleştirilmiş. Karakterler fikirlerini ara ara seyirciyle göz teması kurarak da tartışıyor. Nora’nın hiç temas kurmadığı çocuklarına dair hislerini, elbette Torvald’a dair hislerini de, dadı Anne-Marie’nin, Torvald’ın ve kızının Nora hakkındaki duygularını, Nora’nın neden döndüğünü... Hepsini öğreneceğiz.

Ibsen’in ‘Nora’sında; evi terk etme kararının karşısına ‘kocasına ve çocuklarına karşı kutsal görevlerini, dini ve toplumu’ koyan Torvald’a “Daha kutsal bir görevim var: Kendime karşı bir görevim” der Nora. Kimin haklı olduğunu keşfetmesi gerektiğini de ekler... ‘Yeni Nora’ kimin haklı olduğunu keşfetmiş, keşfini başka kadınlara da ulaştırarak yeni bir ‘kutsal görev’ edinmiş. Babasının, kocasının, annelik ve evlilik kurumlarının, dinin, toplumun seslerinden arınıp kendi sesini duyması hiç kolay olmamış. (Hangimiz için kolay ki!) Ama şimdi aşkın özgürlük, evliliğinse bir bağlılık sözleşmesi olduğunu, evliliğin kimliğini yuttuğunu yüksek sesle söyleyebilecek özgüvende. ‘Nora 2’nin evliliğe ve kadın özgürlüğüne dair söylemi yeni değil. Yer yer ‘geveze’ bir oyun olduğunu düşündüğümü, ilk sahnede Nora’nın tavrını biraz ‘öğretmen edasında’ bulduğumu söylemeliyim. Ama hikâye açıldıkça, Torvald ile o gecikmiş konuşmalarına başladıklarında, oyunun polisiye bulmaca kıvamındaki katmanı da yerleştikçe taşlar yerine oturdu. Ekibin yorumu tarafsız bakmaktan yana. Ama Nora’nın varoluş mücadelesinin benzerlerine sürekli tanık olan, evliliğe dair fikirlerine kalpten katılan bir kadın olarak, tarafsız bir izleyici olamadım.

Torvald’lar Nora’lara yüzyıllardır ‘kadın olmayı, eş olmayı, anne olmayı, düşünmeyi’ öğretmeyi kendine vazife biliyor. Bu değişmedi, sadece artık bir adı var: ‘Mansplaining’ (İngilizce ‘erkek’ ve ‘izah etme’ sözcükleriyle oluşturulan kavram). Ne yazık ki Nora olmak hâlâ haber değeri taşıyor. ‘Nora 2’yi öfkelenmek pahasına izleyin... Öfke iyidir, eyleme geçirir.

Yazının Devamını Oku

Çehov’un ‘Ayı’sına üflenmiş çok güçlü bir nefes

Çehov klasiği ‘Ayı’nın, ödüllü Rus yönetmen Vladimir Pankov imzalı yorumu işitsel ve görsel olarak çok doyurucu, çok şenlikli ve etkileyici. 25. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne, Moskova’dan çevrimiçi konuk olan bu klasiğe Pankov ve ekibi adeta taptaze bir nefes vermiş.

Yazdıklarıyla insanın huyu, suyu, ruhu arasında gezintiler yapan Çehov’un kaleminden çıkan, büyük yazarın bir Fransız oyunundan yeniden yarattığı ve vodvil türüne yakın duran kısa oyunu ‘Ayı’, basit bir çatışmayı hikâye eder: Eşinin ölümünün ardından matem tutmakta olan genç dul kadın bir gün, borcunu tahsil etmek isteyen kaba saba bir toprak sahibi erkek tarafından ziyaret edilir. Dul kadın Popov’un nazenin halleriyle, alacağının derdiyle kabalaşmakta beis görmeyen Smirnov’un çarpışmasını ve çatışmasını izlerken hemen her Çehov metninde olduğu gibi, sıradan insanların duygu dünyasında dolanmaya başlarız.

‘Ayı’ amatörlerden en şöhretli tiyatrolara kadar sayısız kez sahnelenmiş, sahnelenmeye devam eden bir klasik. İstanbul Tiyatro Festivali’nin çevrimiçi gösterimleri kapsamında ekran aracılığıyla izleme şansı bulduğumuz versiyonsa bir klasiğe her seferinde nasıl başka türlü nefes üflenebileceğinin ispatı gibi bir yapım... Moskova Oyun Yazarlığı & Yönetmenlik Merkezi ile Çehov Uluslararası Tiyatro Festivali’nin ortak işi olan oyun, bol ödüllü Rus yönetmen, aynı zamanda oyuncu ve müzisyen Vladimir Pankov’un yönetiminde hazırlanmış.

İki ana karakterin davranış ve duygu durumlarından doğan bir komediyle ilerleyen, orijinalinde üç kişilik bir oyun olan ‘Ayı’, Pankov ve ekibinin dokunuşlarıyla opera ve tiyatro katmanlarının iç içe geçtiği çok etkileyici bir sahne diliyle yorumlanmış. İşitsel ve görsel yönüyle hayli çarpıcı bir iş karşımızdaki. Açılışı sahneye ellerinde lambalarla girerek yapan müzisyen-oyuncularla oyun boyu aryalar söyleyip iki ana karakterin konuşmalarını opera diliyle oynayarak seyirciye taşıyan iki opera sanatçısının performansı; oyunun pek çok güçlü yanından sadece ikisi. Yaylı, üflemeli enstrümanlar ve piyanoyla icra edilen müzik; sahnedeki gergin, çatışmalı, kaotik ya da romantik her anın organik bir parçası olarak yerleştirilmiş oyuna.

Sahnenin ağırlık merkezinde yer alan ve oyunculara farklı amaçlarla hizmet eden masaysa tabutun yerleştirildiği katafalk görünümü verilmiş görüntüsü ve işlevsel kullanımıyla oyunun tasarımındaki başrollerden birini kapmış. Ama oyunun yüksek iç aksiyonunu oluşturan tek unsur masa değil elbette. Sahne üstündeki irili ufaklı her detay, oyunun canlılığına bir katkı sunuyor. Mesela ölmüş kocanın çerçevedeki fotoğrafına dikkat! Bu küçük detay oyunun beni en eğlendiren anlarından biri oldu. Oyuncuların grotesk tavırlı çok iyi performanslarının da büyük katkısıyla, seyirci olarak kendinizi sahnedeki seri trafiğe kapılıp gitmiş halde buluyorsunuz. Ama oyunla birlikte aktığınızı hissederken bir yandan da o duygunun dışına çıkıp, sahnedeki bu şenlikli ortamı dışarıdan izlemenin keyfini kaçırmamayım diyorsunuz...

Canlı izlemeyi çok isteyeceğim bir iş ‘Ayı’. Çevrimiçi de olsa görme şansı yakaladığım için şanslıyım.

BUNLAR DA VAR...

HAYAT DER GÜLÜMSERİM

Yazının Devamını Oku

Sesinin duyulduğu yer deniz kıyısı olur: Gomidas

Bu topraklarda dünyaya gelip dünya müzik tarihine eşsiz bir iz bırakan Ermeni müzik insanı Gomidas Vartabed’in öyküsü, Yolcu Tiyatro yapımıyla sahnede. Kumkapı’daki Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde sahnelenen oyunda 1 oyuncu ve 40 kişilik bir koro sizi bekliyor. Eşine kolay rastlanmayacak türde, uluslararası kalibrede bir yapım.

Dünyaya geldiği isimle Soğomon Kevork Soğomonyan. Dünyaya bıraktığı isimle Gomidas Vartabed. Osmanlı’nın son döneminde Kütahya’da dünyaya gelmiş bir müzik dehası. Kafasındaki sesler, topladığı ezgiler, şarkılarda gördüğü hikâyeler ve kalbinde hayallerle Eçmiyadzin-Berlin-Paris-İstanbul hattında süren bir yaşam... ‘Sesinin duyulduğu yer deniz kıyısı’ olan Ermeni müzik insanı Gomidas Vartabed’in öyküsü, eşine zor rastlanır bir yapım olarak sahnede. Yolcu Tiyatro’nun yolunun; yazar ve yönetmen Ahmet Sami Özbudak ile kesişmesinin sonucu doğan bir oyun: ‘Gomidas’.

Seyirciyle ilk buluşması 24. İstanbul Tiyatro Festivali’nde, Kumkapı’daki Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde olmuştu. Pandemi arasından sonra bu hafta, Gomidas Vartabed’in ölüm yıldönümü olan 22 Ekim’de yeniden başladı; bir sene önce izlediğim halde bugün hâlâ tüylerimi diken diken eden oyun.

Gomidas Vartabed tarihe kocaman bir iz bırakmış ama içi engellerle dolu bir hayatın başrol oyuncusu. Çocuk yaşta öksüz kalıp memleketinden, henüz dilini dahi bilmediği topraklara göçtüğü için... Burada din adamı olarak yetişirken müziğe gönlünü ‘biraz’ fazla kaptırdığı, ayin parçalarını dini olmayan mekânlarda dillendiremeyeceği gibi engellerle karşılaştığı için... İstanbul’dayken, Ermeni kimliğinden ötürü sürgün yediği ve -belki de yaşadıklarının etkisiyle- akıl sağlığını yitirdiği için...

Gomidas Vartabed; dağlardan çıkardığı Ermenice, Türkçe, Kürtçe derlemeler ve besteleriyle bugün hâlâ zamanlar arasında bağ kuruyor. Lakin ne sinir bozucu ki çoğumuzun tanımadığı da bir isim. Anadolu’yu Anadolu yapan ama geniş kitlelerin ismini bile duymadığı sayısız gayrimüslim yaratıcı nefes gibi...

Özbudak; Gomidas’ı, sanatçının ömrünün sonlarına sahne olan Paris’teki akıl hastanesinde çıkarıyor karşımıza ilkin. Cam platformun üstündeki Gomidas, hayali bir koyunun peşine düşüyor ve kendini; çocukluğundan, billur sesiyle meşhur olduğu Kütahya sokaklarından itibaren kendi hayatında dolaşırken buluyor. Eçmiyadzin’e gidişi, manastırdaki üstadı Kevork, ‘müzik kutusu’ Ermenistan’ın köylerinden topladığı şarkılar, Berlin’deki müzikoloji eğitimi, ‘kertenkelelerim’ dediği öğrencileriyle kurduğu koro, ‘Ermenistan dağlarından hikâyeler taşıdığı’ Paris, İstanbul’daki 300 kişilik korosu (Halide Edip’in nefis özetiyle: “Siz şarkı söyleyince Tanrı yeryüzüne sizi dinlemeye iner”), Ermeni aydın dostlarıyla Çankırı’ya gönderilişi...

ROL ARKADAŞI TOPRAK

Özbudak tek kişilik anlatısına Gomidas’ın hayatını dantel gibi işlemiş. Gomidas rolündeki Fehmi Karaaslan ile 40 kişilik Lusavoriç Korosu bu metni, Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nin içine yerleşmiş sade ama anlam yüklü bir dekor ve büyüleyici bir ışık tasarımıyla ayağa kaldırıyor.

Yazının Devamını Oku

Nefesimizi derinleştirecek, zihnimizi açacak bir festival

Tiyatro takipçileri için şehrin en güzel vakti kapıda: 22 Ekim-20 Kasım arasında 25’inci kez şehrin farklı köşelerini yerli-yabancı, klasik-çağdaş oyunlarla saracak İstanbul Tiyatro Festivali. ‘Bu zamanda tiyatro nefes aldırır’ mottosuyla hazırlanan, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 oyunun sahneleneceği festivalden 6 önerimi paylaşıyorum... Oyunlarda buluşmak üzere!

BİR ŞEHRİN VE BİR KADININ İÇİNDEN GEÇENLER...TOZ/ID İLETİŞİM PRODÜKSİYONU

Zerrin Tekindor’un kaleminden çok etkilendiği, çağdaş tiyatro gündemimizin gerçekten de etkili, naif ama bir o kadar da çarpıcı kalemlerinden Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyunu, yine son yılların üretken genç yönetmenlerinden Hira Tekindor sahnede ayağa kaldırıyor. Bu tek kişilik kadın anlatısında Tekindor, can vereceği Handan aracılığıyla 60’lardan bugüne uzanan, İstanbullu bir kadının öyküsünü anlatacak. Hem şehrin hem de bir kadının değişimine, hem şehrin hem de kadının içinden geçen sesler eşliğinde tanık olacağız. Mahmutyazıcıoğlu’ndan yeni bir metinle karşılaşacak olmak yeterince heyecan verici, bunu bir de Zerrin Tekindor gibi kalbimiz ağzımızda izlediğimiz bir oyuncunun sırtlanması merakı ikiye katlıyor. Festivalde kaçırsanız bile, sezonda muhakkak peşine düşün! 

22 Ekim Cuma, 20.00 ve 23 Ekim Cumartesi, 15.00’te Alan Kadıköy’de.

MEMLEKET GİBİDİR APARTMAN! ISTIRAP KOROSU/BAM İSTANBUL

Oyunculuk kabiliyetlerine ve sahne üstü çalışkanlıklarına farklı yapımlardan kefil olduğumuz iki kuşaktaş oyuncu Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu, bir süredir beklediğimiz yeni BAM İstanbul işinde -okuma şansı bulduğum metinden anladığım kadarıyla- soluk soluğa bir performans sunacak. Hemen hemen her işinde seyircisini, bu şehrin ve insanlarının kalbine giden yollara çıkaran Murat Mahmutyazıcıoğlu -bu kez yönetmenliğini de üstlendiği- programdaki bu ikinci oyununda, İstanbul’da bir apartmanın ‘sakinleriyle’ buluşturacak bizi. Oyunu ilk okuduğumda aklımdan geçen “Memleket gibidir apartman!” cümlemi buraya not edeyim, ne tür bir oyun izleyeceğinizi tahmin edin...

2 Kasım Salı ve 3 Kasım Çarşamba, 20.00’de Alan Kadıköy’de.

Yazının Devamını Oku

Deliler hep hayal kursun!

DasDas, Devekuşu Kabare’nin efsanevi oyunlarından ‘Deliler’i 1987’den bugüne ışınlıyor. Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırlanan ve orijinaline sadık kalarak yeniden yorumlanan kabare; seyirciyi salondan eve mutlu yollayacak bir iş olmuş.

Bugün orta yaş üstü olan kuşağın bir kısmının canlı izleme şansına sahip olduğu, bir kısmının VHS video kasetlerden döndüre döndüre izlediği, şimdilerde internet mecralarından ulaşabildiğimiz ‘Devekuşu Kabare’ efsanelerinden sadece biri ‘Deliler’. Türkiye’nin 70-80 dönemine ‘kabare’ türündeki unutulmaz işleriyle damga vuran Devekuşu Kabare’den bugün bir kısmını hâlâ canlı izleme şansı bulabildiğimiz, Türkiye tiyatro-sinema tarihinin kült mertebesindeki oyuncuları geçti. ‘Deliler’e o müthiş ekipten; Metin Akpınar,
Zeki Alasya, Nevra Serezli, Selim Naşit, Nezih Tuncay başta olmak üzere pek çok yetkin oyuncu inancını, neşesini, eleştirel bakışını koymuştu. Turgut Özakman’ın taşlama türündeki, skeçlerden oluşan oyunu ‘Deli Bayramı’ndan yaratılan ‘Deliler’, tiyatro tarihimizde ve hafızalarımızda silinmez şekilde yerini almıştı.

SKEÇLER, DANSLAR...

DasDas, bu efsaneye bir ‘yeniden’ yorum getirerek kalpleri daha ilk sahneden yakalamayı başaran, insanı mekândan duygu yüklü halde uğurlayan bir işe imza attı. ‘Deli Bayramı’ adıyla, şarkı sözleri dahil olmak üzere orijinaline sadık kalarak sahneledikleri kabareyi, Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırladılar. Geçen hafta seyirciyle ilk karşılaşmasını yaşadı ‘Deli Bayramı’. Bu tür işler büyük risk barındırır: Hem Türkiye’de uzun zamandır ‘kabare’ türünde izlediğimiz, kalabalık kadrolu işlerin sayısı bir elin parmaklarını zor geçer hem de tarihe mal olmuş bir işi, üstelik metni pek değiştirmeden, güncellemeden, 1987’den 2021’e ışınlatmak ve seyirciyi salondan memnun yollamak cesaret isteyen bir girişimdir.

Akpınar ile Mert Fırat’ın yönetimindeki ‘Deli Bayramı’ndan; ‘Deliler’, ‘Yasaklar’, ‘Geceler’ çağını VHS’den bile olsa yakalamış kuşaktansanız, sıkı bir nostalji duygusuyla, iyi bir oyun izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle ve hafif buruk bir sevinçle ayrılacağınızı tahmin etmek zor değil. İlki; metnin yapısı ve özü korunduğu ve hatta rejisi bile orijinaline çok yakın durduğu için. İkincisi; DasDas’ın çekirdek kadrosu diyebileceğim oyuncular, evvelden tanıyıp bu sahnede ilk kez izlediğimiz isimler ve DasDas Akademi’nin genç oyuncuları dahil her bir oyuncunun; hem oyunun kendisiyle hem de seyirciyle çok rahat iletişim kuran akıcı performanslarından dolayı. Buruk sevincin sebebini daha ilk skeçte fark edeceksiniz: Turgut Özakman’ın 80’ler Türkiye’sine, değişen toplum yapısına, insan ilişkilerine, hızlı şehirleşmenin, liberal ekonomiye jet geçişin getirdiği yozlaşmaya ve bastırılan ifade hakkına gündelik bir dille getirdiği eleştirinin geçerliliğini koruduğunu fark ettiğiniz anda...

Orijinalinde bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin ‘sakinlerinin’ sahnelediği gösteri, ‘Deli Bayramı’nda ‘deliler’in DasDas’ı ele geçirmesi fikrine yerleşiyor. Küçük bir ön oyundan sonra da ‘Deliler’in izledikçe anımsayacağınız skeçleri, skeç aralarına yerleşen şarkılar ve danslarla birbiri ardına diziliyor.

Mert Fırat ile VolkanYosunlu’nun, ‘Deliler’in en güçlü parçası olan ‘Galaksi Taksi’ skecinde ise Mert Fırat’a eşlik eden Didem Balçın’ın ustaca paslaşmaları oyunun ritmini, dengesini tutturmada başat faktörlerden olmuş. ‘Deli Bayramı’ pek çok açıdan tatmin edici bir kabare ama özellikle not etmek istediğim, rol dağılımlarına rağmen ‘yıldız oyuncuları’ öne çıkarmadan, ‘ensemble’ ruhunu her anında hissettiren bir omurga kurmayı başarmış olmaları. Bunda her bir oyuncunun ve dansçının bireysel olarak iyi olmasının da ötesinde Metin Akpınar’ın süpervizör ve yönetmen gözünün ve Gizem Erden’in koreografisinin büyük etkisi olduğu açık. 

Yazının Devamını Oku

Salonların en yenileri...

Tiyatro sahnesi ekimi taptaze oyunlarla açıyor. Bu ay seyirci karşısına çıkacak işlerle tanışmanız için üç oyunluk bir seçki yaptım.

DANS İLE KÖKLERE DÖNÜŞREVERT-Kundura Sahne

Tarihi 1800’lere uzanan, önemli bir endüstriyel tarih mirası olan Beykoz Kundura’nın içindeki disiplinlerarası performans sahnesi Kundura Sahne’yle şehrin gösterim mekânlarına bir yenisi ekleniyor. Bu heyecan verici mekânın açılışınıysa çağdaş dans sahnesinin yetkin isimlerinden, dans sanatçısı, koreograf ve akademisyen Tuğçe Ulugün Tuna’nın yeni projesi ‘REVERT’ yapacak. Tuna’nın gördüğü bir rüyadan çıkan proje, eklentilerden arınmak ve başlangıç yapısına, ilkel ve kök olana dönmek anlamları taşıyan ‘revert’ kelimesinden hareketle şekil almış. Tuna’ya çağdaş dans sanatçıları Aybike İpekçi, Diren Ezgi Yıldızkan, Ekin Ançel, Ezgi Yaren Karademir, Furkan Yılmaz, Gizem Seçkin, Hilal Sibel Pekel, Umut Özdaloğlu ve Yoseob Kim eşlik edecek. Bugün ve yarın 16.00 ve 20.00’de Beykoz’daki Kundura Sahne’de. 

UNUTTURULMUŞ BİR KADINA MERHABA!Yaftalı Tabut-İstanbul Şehir Tiyatroları

Türkiye sosyalist hareketi içinde aktif bir rol oynayan, çevirdiği ve kaleme aldığı eserlerle bu sürece imzasını bırakan bir kadın Fatma Nudiye Yalçı... Ama 10 yıl hapis yatmasına, bütün ömrüne yayılan öncü ve mücadeleci kimliğine rağmen görünmez kılınmış. Üstelik ‘Beyoğlu 1931’ adlı oyunuyla Türkiye’nin ilk kadın oyun yazarı olarak kabul edilir. Fakat sahneleneceği Darülbedayi Dergisi’nde bildirilip repertuara alınan bu oyun sahneye konulmaz. Aynı Darülbedayi şimdi, belki geçmişteki bu ayıbı telafi edecek, dahası bu ışıklı ismi geniş kitlelere tanıştıracak şık bir hareket yapıyor. Bilgesu Erenus’un, Yalçı’nın ardından kaleme aldığı ‘Yaftalı Tabut’, Yelda Baskın’ın rejisiyle sahneye çıkıyor. Yalçı’nın mücadelesini sahnede Bensu Orhunöz, Selin Türkmen, Ceren Hacımuratoğlu, Lale Kabul, Nazan Yatgın Palabıyık, Şenay Bağ ve Yeşim Mazıcıoğlu’dan izleyeceğiz. 6-7-8 Ekim’de saat 20.30’da Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde. 

‘YERALTI’NA DAVETYeraltından Notlar-İstanbul Temaşa Tiyatrosu

Varoluşçu edebiyatın öncülü kabul edilen Dostoyevski imzalı bu güçlü eser yeni bir adaptasyonla sahnede... Oğuz Arıcı’nın uyarladığı oyunu, Fırat Doğruloğlu tek kişilik performansıyla ayağa kaldıracak. ‘Yeraltından Notlar’ın arzularıyla arazları, varlığıyla hiçliği arasında sıkışmış sıradan adamı “Siz de benden o kadar farklı değilsiniz” demek üzere karşımızda olacak.

Yazının Devamını Oku

Şehirde başka türlü karşılaşmalar...

Londra’dan Abu Dabi’ye 50 şehre uyarlanan ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’, katılımcılarına iki saatlik bir yürüyüş boyunca şehirle başka türlü bir temas kurma olanağı sunuyor. Kulaklıktan gelen yapay sesin yönlendirmesiyle Koşuyolu’ndan Bahariye’ye alışık olmadığınız türde bir zihinsel, fiziksel ve duygusal egzersize davetlisiniz. Oyuna giderken spor ayakkabılarınızı giymeyi unutmayın.

İyi bildiğiniz bir şehrin sokaklarında daha önce muhtemelen yapmadığınız türde bir yürüyüşe var mısınız? Bu yürüyüş, belirlenmiş bir rotada, belli duraklarda, sizin için önceden kurgulanmış bir deneyim içeriyor ama vereceğiniz tepkiler, anlık tanıklıklar ve ‘oyun’a ne kadar dahil olacağınız size kalmış. Şehirle nasıl bir duygusal/fiziksel iletişime geçeceğiniz de... Dolayısıyla her bir katılımcıyı bekleyen şey, biricik bir deneyim.

Alman belgesel tiyatro topluluğu Rimini Protokoll’ün Londra’dan Abu Dabi’ye toplamda 50 şehre uyarladığı ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’ katılımcıları bu tür bir deneyime davet ediyor. Koşuyolu’nda bir mahalle parkındaki buluşmayla başlayan proje, dağıtılan kulaklıklardaki ‘yapay’ ses eşliğinde şehirde iki saat boyunca yürümeli, durmalı, metroyla yol almalı, koşmalı, rampa çıkmalı, dans etmeli, dinlemeli, yakınlara ve uzaklara bakmalı bir tür grup performansı yaşatıyor.

Sizi şehrin sabit ve/veya hareketli dokusuyla, günlük rutininizde yapmadığınız şekillerde temas ettirerek bedeninizdeki ve zihninizdeki şehir ezberini bozmaya niyetlenen bir iş.

Şehirle, belki çok iyi bildiğiniz sokaklarla, binalarla, diğer şehir sakinleriyle başka türlü karşılaşmalar vaat eden bir çağrı.

Stefan Kaegi’nin tasarlayıp yönettiği ‘Remote X’in, daha önce de duyurduğum ve bir süredir katılmayı planladığım Kundura Sahne işbirliğiyle hazırlanan İstanbul uyarlamasında Jörg Karrenbauer’in imzası var. Kulağımdaki sesin yönlendirmesiyle şehirde süren planlı ama doğası gereği sürprizlere açık tur boyunca iki şeye odaklandım: Kulağımdaki ses (oyun için yazılmış metin) bana ne anlatmaya çalışıyor? Şu anda şehrin ‘uzuvları’yla (özellikle metro yolculuğuyla birlikte, yaşadığım mahalleye doğru ilerlediğimizi fark edince) ne tür bir farklı iletişim yaşıyorum?

Katılımcıyı mekânda dolaştıran bu tür projeler; fiziksel deneyimle anlatıyı birbirine dokumakta eksik kaldığında, oyunun etkisi ‘Ne kadar ilginç bir şey yaşadık’tan öteye gidemeyebiliyor. Yapay zekânın hayatımıza yerleşmesi ve şehirle kurduğumuz ilişkiye odaklanmaya niyetlenen ‘Remote İstanbul’ da katılımcısına kesinlikle ‘ilginç anlar’ yaşatıyor ama esas meselesinin ne olduğunu anlatmakta da zorlanıyor.

Ben bir noktadan sonra kulaklığımdan bana ulaşan yapay zekânın kafasının karışık olduğunu düşünürken buldum kendimi. O noktadan sonra da sesin anlattıklarını dinlemeye devam etsem de dikkatimi şehirle kurduğum temas konusunda bana açtığı yola verdim.

Yönlendirmelerin sağladığı farklı deneyime odaklanarak yürümeye devam ettim. Çünkü konuşan sesin beni tam olarak neye kafa yormaya davet ettiğini çözemedim. Misal; yapay zekâ ve yaşamlarımız üzerine düşünerek yürüyorsak halihazırda şehirde yapay zekâ tarafından nasıl yönlendirildiğimize yoğunlaşarak atabilirdik adımlarımızı. Duyduğumuz metin de bizi asıl olarak buradan ‘kaşıyabilirdi’.

Yazının Devamını Oku

Bir direniş sembolü olarak ‘Veba’

Albert Camus’nün adeta pandemi sürecini anlattığı büyük eseri ‘Veba’yı sahneye ‘açılış oyunu’ olarak taşıyan Şehir Tiyatroları, felakete karşı direnişi seçenlere ve salgında kaybettiklerimize bir tür saygı duruşunda bulunuyor.

“Olanları nasıl tanımlarsınız? Sıradışı. Tuhaf. Yadırgatıcı...” İki beyaz masada, önlerinde mikrofonlarıyla beş anlatıcı-oyuncu, böyle açıyor oyunu. Albert Camus’nün saçmalık-silkiniş-harekete geçme duygularını, insanın bireysel yalnızlığını, iyilik-kötülük hallerimizin nasıl evrildiğini, direniş ve dayanışma inancını anlatan büyük eseri ‘Veba’nın Şehir Tiyatroları’nca (ŞT) sahnelenen uyarlamasında...

Cezayir’in Oran şehrini 1940’larda saran veba salgınını detaylıca aktarır Camus. Gerçekte böyle bir salgın yaşanmamıştır Oran’da. Ama veba zamansızdır ve ‘bir gün kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabilir’. Tıpkı ırkçılığın ve büyük ağabeyi faşizmin de en ‘sıradan ve mutlu’ insanların arasında bile ölü farelere benzer şekilde yüzeye çıkabileceği gibi...

MAHARETLİ BİR YORUM

ŞT, Neil Bartlett imzalı uyarlamayı Mehmet Ergen’in çevirisi ve yönetiminde sahneliyor. Bu müthiş roman, insana dair pek çok okumayı -ki eser Fransa’nın Nazilerce işgalinin anolojisi olarak bilinir- birbirine geçirmiş olması bir yana, pandemiden beri yepyeni bir anlama büründü. Romanı hiç eksiltmemiş bu uyarlama da son 1.5 senemizi gözümüzün önüne getiriyor. İki masa, sandalyeler, mikrofonlar, birkaç doktor önlüğü ve Ergen’in sade anlatımına yön veren ışık ve efekt tasarımıyla kurgulanan ‘Veba’da neredeyse her detay yakın dönem hafızamızdan: Salgının baş göstermesi, yetkililerin öngörüsüzlüğü, önlemlerin geciktirilmesi, biliminsanlarının dinlenmemesi, yoksulları vuran salgının ‘haber değeri’ taşıması için ‘merkeze’ ulaşması gerekmesi, panik, karantina, karaborsa, şiddet, kapanan şehir kapıları, kaçakçılık, stokları tükenen ilaçlar, sansür, gelecek duygusunu kaybediş... Tabii bir de yılmadan çalışan biliminsanları ve gönüllüler... Yani felaketin karşısında dayanışmayı ve direnişi seçenler. Ve bilimle gelen umut, hayatın yavaşça normale dönmesi. Felaket rantçılarının çöküşü... Kutlamalar... Ve hızla unutmaya başlamak...

Seyirciyi, insana dair bir dizi sorgulamaya çağırma konusunda da başarılı ‘Veba’. Tanıklıklarını kayda geçirme çabası içindeymişçesine, oyuncular eseri ortalarına almış paslaşarak anlatmaya çalışıyor gibiler. Bu anlamda maharetli bir yorum. İlk dakikalarda seyircinin ısınmakta belki zorlanacağı ama kendini hızla ait hissedeceği bir anlatı. Dr. Rieux’nün neden kadın (karaktere cinsiyetsiz bir yorum gibi de okuyamadım) oyuncuya teslim edildiğinden emin değilim. Mikrofonların sıkça yerden alınarak kullanılması göz yorucu. Soyut sahne diline tezat, hasta çocuğun iniltilerini dramatik şekilde dinlememize gerek yoktu. ‘Salgının suç ortağı’ Cottard karakterini konumlandırmak kolay olmadı. Her cümlesiyle zaten çarpan oyunun finali bu kadar uzatılmalı mıydı? Bu notları düşüp ‘Veba’nın niyet edildiği gibi bir dayanışma, bir saygı duruşu oyunu olmayı başardığını ekleyeyim. Evet, Camus’nün faşizm okumasını oyunda yakalamak zor ama oyunun felaketle mücadele edenleri göstererek, ‘susanların arasında yer almamayı’ ve ‘insanlığın içinde hayranlık duyulacak şeyler bulunabileceğini’ düşündürdüğü de bir gerçek.

VEBAİSTANBUL ŞEHİR TİYATROLARI

Yazan:

Yazının Devamını Oku

“Göz göze geldiğimde, bildim ‘bizden’ olduğunu”

Bu dünyada görünmeyen bir emek işçisi olup zihinsel yorgunluktan beyni patlamak üzere olan bir ‘kadınlar ordusu’ var. Suzy Storck onlardan biri. Moda Sahnesi’ne gidip kendisiyle tanışabilirsiniz. Ben ‘yoldaşım’ için işlerin nasıl çığırından çıktığını gözümü kırpmadan izledim.

Bu dünyada ‘kendisine rağmen örgütlenen bir şeyin anlaşılmaz ağırlığı’ altında yaşayan bir kadınlar ordusu var. Kentlerin dört bir tarafına yayılmış durumdalar. Birbirlerini tanımıyorlar ama göz göze geldiklerinde, bazı anlar ‘zindanlarını ateşe vermek’ istediklerini hemen anlıyorlar. Ev içlerindeki ‘görünmeyen emekleri’ni, birbirlerinin bakışlarında görüyorlar. Suzy Storck’la göz göze geldiğimde, bildim onun da ‘bizden’ olduğunu. Kendi arzusu dışında örgütlenen bir ‘şeyin’, farkına bile varmadan tutsağı olduğunu...

SIRADAN BİR EV KADINI AMA...

Üç çocuklu, bir kocalı, ‘ev hanımı’ Suzy Storck’un sabahları dahi kendi arzusuyla uyanmadığını, kolunu kaldırmasına sebep olan eylemlerin rızası dışında, otomatik bir düzenle gerçekleştiğini, o söylemese de anlardım. Ama onu dinlemek için hayatına konuk oldum. Emeği/arzusu/heyecanı, görünmeyen/görünmez kılınan, zihinsel yorgunluktan beyni durma noktasına gelen kadınlar ordusundan bir ‘yoldaşımı’ gözümü kırpmadan dinledim.

Suzy Storck kurmaca bir karakter. Moda Sahnesi’nin sezonun yeni oyununa adını veren bu kadın, Fransız oyun yazarı Magali Mougel’in zihninden dökülen bir tiyatro metninde yaşıyor. Çizdiği katı gerçekçi tabloya inat çoklukla şiirsel bir metin bu. Sıradan ev kadını Suzy Storck için işlerin nasıl çığırından çıktığını, Suzy’nin tıkır tıkır işleyen ev içi düzeninde ‘o nokta’ya nasıl geldiğini izliyoruz.

Moda Sahnesi, şiirsel diline rağmen serinkanlılığını koruyan bu çağdaş metni o serinkanlı tondan uzaklaşmayan bir tasarımla sahneliyor. Meydan sahneye kurulan ev dekoruna, oyunun prolog ve bölümlerini duyurmak, tanıtmak üzere koronun (rolü gelince oyuna da dahil olan oyuncular) yerleştiği küçük bir platform eşlik ediyor. Antik Yunan kostümleri içindeki anlatıcı (Çağlar Yalçınkaya) hikâyenin “Başka bir yerde değil, burada” geçtiğini vurguluyor. Suzy, annesi ve kocası Hans Vassily’nin hikâyesine, yaşananların ‘hepimize/tüm zamanlara ait’ olduğunu bilerek giriyoruz böylece...

Sahnenin merkezinde, üstü Suzy’nin dikiş alet edevatı ve oyuncaklarla, etrafı kumaşlarla çevrili ahşap bir masa var. Koronun karşısındaysa detaylıca çalışılmış bir mutfak tezgâhı. Suzy’nin gençlik yıllarından evli, üç çocuklu bir kadına dönüşen yolculuğunu, annesi ve Hans’la ilişkisini bu masa etrafında izliyoruz. Suzy ‘tavukçuluk’ işinde çalışırken tanıştığı Hans’tan üç çocuk sahibi oluyor. Bir ara farklı bir işe girme çabası olsa da bu girişim havada kalıyor. Bu bölüme yerleştirilen ‘İnsan Kaynakları görüşmesi’ sahnesi -kadınlara özel neoliberal baskı yöntemlerini de içeren (Evli misiniz? Çocuğunuz var mı? Peki çocuk düşünüyor musunuz?)- uzun denebilecek bir süreyi kaplıyor. Lakin sahnenin günceli yakalayan dili, komedisi ve Aybanu Aykut ile Reyhan Özdilek’in tutturdukları ritim, oyunun genel ritmini de yukarı çekiyor. Oyun ‘göstermeci’ bir biçimle, seyirciye bir tür ‘olay aktarımı’ yapılacak şeklinde kurgulanmış. Ağdalı, dramatik bir sahne dilinden -isabetli bir tercihle- uzak durulmuş. Suzy Storck’un etrafında ‘örgütlenen’ bu şeyin onu ruhen ve bedenen nasıl sarmaladığını görüyoruz. Önce kapitalist üretim düzenine, sonra ev içine, çocuklarına, kocasına hapsedilen bir kadının neye dönüştüğünü...

ONU ÇOK İYİ TANIYORUM

Antik Yunan’ın lanetlenen annesi ‘Medea’ya, Dario Fo & Franca Rame’nin ‘Uyanış’ındaki ‘İşçi Kadın’a selam yollayan sahneler yakalıyorum. Moda Sahnesi’nin bu metne getirdiği serinkanlı yorum, oyuncu performanslarının da oyun ‘piştikçe’ derinleşeceğini düşünürsek sezonun dikkate değer işlerinden. Suzy’yi sırtlanan Reyhan Özdilek’in de zamanla daha çok dikkat çekeceğini tahmin ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Ferhan Şensoy’un lunaparkı

Usta tiyatrocunun üretimi hep ‘halkın içinden/sokağın dilinden’ oldu... Bu, bir ‘tercih’ten öte Ferhan Şensoy’un yaşama, ülkede ve dünyada olan bitene bakışındaki doğallığı içeren bir tutumdu. Onu bu kadar sevilen bir tiyatro insanı yapan da buydu zaten...

Ferhan Şensoy’un tiyatro yolculuğu; 1968’de öğrencisi olduğu Galatasaray Lisesi’ni ziyarete gelen Fransız Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ve öğretmen taklitleriyle başlayıp her dönemecine çok güçlü izler bırakan bir tarih. 1970’lerden geçen salı sabahı gelen vefat haberine kadar Şensoy’un bu yolda, ana rotadan sapmadan ama her yeni işinde adımlarını derinleştirerek ilerlediğini söylemek tuhaf olmayacaktır. Pek çok akademisyenin, eleştirmenin altını sık çizdiği, onu senelerce tutkuyla takip eden seyircinin de çok iyi bildiği üzere; geleneksel olanla -kabare başta olmak üzere- Batılı tiyatro formlarını müthiş bir harmanla birleştiren bir rota...

Şensoy kelimenin gerçek anlamıyla bir halk tiyatrocusuydu. 17 yaşındayken Galatasaray Lisesi’nde yaptığı gösterilere ‘kabare’ denilebileceğini, yolunu çizerken hep yanı başında olan büyük usta Haldun Taner’den duymuştu ilk... Dönemin efsanevi topluluğu Devekuşu Kabare’ye girişi de -“Kendimi lunaparkta bulmuş çocuk gibi hissettim, evet, bundan yapmak istiyorum dedim”- Haldun Taner’in davetiyle olacaktı.



ÇOK ERKEN KAYBETTİK

Ferhan Şensoy’un 1980’e dek dahil olduğu topluluklarda da, sonrasında -bugün Beyoğlu’nun en eski tiyatrosu olarak varlığını sürdüren- Ortaoyuncular’da da üretimi hep ‘halkın içinden/sokağın dilinden’ oldu. Bu bir ‘tercih’ten öte Şensoy’un yaşama, ülkede ve dünyada olan bitene bakışındaki doğallığı içeren bir tutumdu. Onu bu kadar sevilen bir tiyatro insanı yapan da buydu zaten. Sahnede bahsettiği en sıradanından en meşhuruna kişilere dair taşlamaları, gazetelerden seçtiği haberlerden kendi başına gelenlere uzanan olaylar üzerine yaptığı yorumlar ve tabii seyirciye yönelik sataşmaları, Ferhan Şensoy tiyatrosunun olağan akışının içindeydi.

Yazının Devamını Oku

Batı’nın çelişkilerine sert bir bakış

DasDas’ın 2019’da prömiyer yapan ‘Westend/Batının Sonu’ adlı oyununu anbean devam eden Afganistan krizinin gölgesinde izleyecek seyirciyi daha derin ve sert duygular bekliyor...

DasDas’ın 2019’da prömiyer yapan oyunu ‘Westend/Batının Sonu’ bugünlerde yaşadıklarımıza sert eleştiri getiren bir iş. Henüz izlememiş olanlar bu haftaki gösterime giderse daha önce izleyenlerin hissettiklerinden çok daha yoğun duygularla dolacak.

Alman yazar Moritz Rinke’nin oyunu; Batı’nın, dünyanın daha kırılgan noktalarında müsebbibi olduğu derin krizlere, üst-orta sınıf Batılı karakterler üzerinden bakıyor.

Plastik cerrahı Eduard ve opera şarkıcısı Charlotte’un bu havalı semtteki ‘saray gibi’ yeni evlerine eski bir arkadaşları konuk oluyor: Sınır Tanımayan Doktorlar ile Afrika ve Afganistan’daki çatışma bölgelerinde bulunan cerrah Michael... Oyun; üç arkadaş arasındaki gündelik, ideolojik ve özel ilişkilerine dair gerilimle sürüyor. Zengin film yapımcısı komşuyla onun oyuncu Rus sevgilisi ve yapımcının kızı Lily de kilit detaylar taşıyan diğer karakterler.

Rahatsız olduğu şeyleri nasıl değiştireceğini bilmeyen/bilmek istemeyen insanların, bizim öykümüz ‘Westend’... Durmadan güzelleşmek, beğenilmek, refah içinde yaşamak arzusu da var oyunun katmanları arasında, bölgesel savaşlarda ziyan olan insanlar da, terörizm/İslamizm tartışması da... Hepsinin ortasındaysa basit bir diyaloğu bile sürdürmekte zorlanan altı modern insanın çelişkileri...

Oyun; tasarımı, oyunculukları ve sahnedeki bir dizi göstergeyle (tabutlar, havai fişekler, ‘Yaradılış’ tablosu vs.) Rinke’nin katmanlarının seyirciye ulaşmasına hizmet ediyor. Lakin halihazırda ‘geveze’ bir metin olan oyun, öyle koşturmaca içinde geçiyor ki seyirciye bu katmanlar arasında en çok nüfuz edenin Eduard ile temsil edilen narsisizm eleştirisi olma riski doğuyor.

Yetkin oyunculukları, ince bir düşünce ürünü olan metni, modern insanın çelişkilerini kara mizah tonunda anlatmasıyla ilgi çekici ve güncel bir oyun.

Yazının Devamını Oku

Bergama'nın her köşesi bir sahne…

Kentin güçlü tarihi ve kültürel kodlarını, zanaatkârların elinden çıkan yerel üretimi ve bölgenin Berlin’le olan tarihsel bağını, odağına tiyatroyu alarak iç içe geçiren Bergama Tiyatro Festivali üç senelik zorunlu aradan sonra ‘yeniden’ başlıyor... Hem Bergama’dan, hem bölgeden hem de dünyadan birçok tiyatrocu 26-29 Ağustos arasında sahnede olacak.

Üç sene önce ilki gerçekleştiğinde, şehrin her köşesine sızan Bergama Tiyatro Festivali’nin içinde gezinirken zihnimde şu cümle dolanıyordu: “Burası zaten bir tiyatro festivalini çağırıyormuş kucağına...” Ne yazık ki üzerine ince ince düşünülerek ve yereldeki üretimi, bölgenin tarihini iç içe dokuyarak kurgulanmış festival üç senelik zorunlu bir kesintiye uğradı. Neyse ki ikincisi, 26-29 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecek.

Berlin’de yaşayan Bergamalı sanatçı Eren Arıkan’ın zihninden çıkıp kolektif bir çabayla hayata geçen festival Bergama-Berlin arasındaki tarihi ilişkiden de beslenmiş, ortaya ‘bir yaz festivaline İstanbul’dan oyun taşımak’ noktasını aşan bir iş çıkmıştı.

Direktör Eren Arıkan üç yıl boyunca kendileri için kesintisiz devam eden tek şeyin ‘festivali bir şekilde gerçekleştirebilme çabası’ olduğunu anlatıyor: “Asıl mesele ‘sürdürülebilir bir festival’ yapısı kurmak. Dünyada ve ülkede yaşananlar, iklim krizi, pandemi aynı sonuca çıkıyor: ‘Sürdürülebilir’ olmak.”

YERELLE GERÇEK VE DİREKT BİR İLİŞKİ...

Festival bu yıl; yerli konuk ekiplerin yer alacağı ‘Sahnesinden’, Fransa ve Macaristan’dan ağırlanan iki oyunla ‘Dünyadan’, ‘Bergama’dan’, ‘Bölgeden’ ve ‘Çocuklar İçin’ bölümlerinden oluşuyor. Eren Arıkan, sürdürülebilir bir yapının temellerini atmanın, ‘yeniden’ başlangıç senesinin en önemli konusu olduğundan bahsediyor. Bu da ‘yerelle gerçek ve direkt bir ilişki kurma’ adımını getirmiş: “BTF, Bergama Belediyesi ile birlikte, Bergamalı sivil toplum kuruluşlarıyla hareket ediyor. Festival uzun yıllar Bergama’da yapılacaksa Bergamalılar bunun parçası olmalı, sahnesinde de yer almalı. Festival, ilk günü olan ‘bölgesel ekipler günü’ için sahnesini bölgedeki üreticilere ama en çok Bergamalı üreticilere açıyor. Umudumuz Bergama’da sahne sanatlarına dair tüm üretimlere her sene daha çok yer vermek.”

Festival bu yıl beş farklı bölümden oluşuyor. Fransa ve Macaristan’dan da konuklar olacak.

SAHNEDE NELER VAR?

Yazının Devamını Oku

Şehrin her yeri sahne!

İstanbul’un farklı noktalarında kurulan açık hava sahneleri, pandemi sezonu boyunca birbirinden uzak kalan tiyatrocularla seyirciyi buluşturmaya devam ediyor. İşte bu hafta için bir seçki...

ÇARPIP GEÇECEK BİR OYUNÖnce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi-Talimhane Tiyatrosu

Esra Bezen Bilgin’in yıllandıkça efsaneleşen performansı, İngiliz oyun yazarı ve senarist Lucy Kirkwood’un kaleminden incelikle dökülmüş bir metinle buluşuyor. Günümüzün en yakıcı meselelerinden düzensiz göçmen konusunu Ukrayna’dan parlak hayallerle İstanbul’a gelen Dijana üzerinden anlatan oyun, içerdiği tüm yoğun dramatik detaylara inat sarkastik bir tonla sürüyor. Güliz Gençoğlu ile Bilgin’in el ele yükselttiği oyun, Mehmet Ergen’in rejisiyle sokakta, gözümüzün önünde yaşananlara özgün bir büyüteçle bakıyor. Çarpıp geçeceğine iddiaya gireriz.

Oyun, Sakıp Sabancı Müzesi’nde ‘Müzede Sahne’ etkinliği kapsamında 20 Ağustos 21.30’da Fıstıklı Teras’ta seyirciyle buluşacak. Etkinlikte 17 Ağustos 21.30’da Meltem Cumbul’un tek kişilik performansıyla ‘Ben, Sevgili Milena’, 18 Ağustos aynı saatte DOT yapımı ‘Sesin Resmi’, Esra Bezen Bilgin ile Yağız Can Konyalı performanslarıyla izlenebilecek.

TİYATROLARLA DAYANIŞMA ZAMANIYaz Buluşmaları-Tiyatro Kooperatifi

Tiyatro Kooperatifi’nin pandemi sürecini sert geçiren tiyatrolara nefes olmaya niyetlenen yaz buluşmalarında sıra yetişkin oyunlarında... 17 Ağustos akşamı Altkat Sanat’ın ‘Sevdadır’ adlı oyunuyla başlayacak program kapsamında 18 Ağustos’ta Entropi Sahne’nin ‘Korkuyu Beklerken’, 19 Ağustos’ta Eylül Sahnesi’nin ‘Dimios’, 20 Ağustos’ta Reha Özcan Kumpanyası’nın ‘Bir Garip Orhan Veli’ adlı oyunları görülebilir. Gösterimler Caddebostan Sahil Amfi Tiyatro’da saat 21.00’de gerçekleşecek.

YILDIZ KENTER’İN ANISINABen Anadolu-Mam’art

Yıldız Kenter’in önerisiyle Güngör Dilmen tarafından kaleme alınan ve 16 farklı kadını yorumlayan Yıldız Kenter’in uzun soluklu performansıyla özdeşleşen oyun şimdi Ayça Bingöl’e emanet. Görkem Yeltan’ı yönetmen gözüyle, Anadolu’yu Anadolu yapan ve binlerce seneye yayılan kadın karakterleri tanıyoruz. Tanrıçalar, sultanlar, mitolojik karakterler, köylüler, kantocular, hemşireler... Bu toprakların özünü oluşturan; toprakla, ağaçla, masallarla, tarihle, savaşlarla, sokaklarla bir olan; Anadolu’nun farklı çağlarına tanıklık eden kadınlar Ayça Bingöl’ün yorumunda vücut buluyor. Disiplinlerarası sanatsal yolculuğun katmanlarına kurulacak tek kişilik bir performans… 18 Ağustos Çarşamba, 21.00’de Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda.

Yazının Devamını Oku

Olaylar Danimarka’da geçiyor!

Baba Sahne’nin güçlü güldürüsü ‘Bir Baba Hamlet’ bu yaz yola geçici bir oyuncu değişikliğiyle devam ediyor. Şevket Çoruh’a bir süre Murat Akkoyunlu yerine komedide iddialı bir başka isim, Günay Karacaoğlu eşlik edecek. Shakespeare aracılığıyla bugüne bakan oyunla kahkahaya hazır olun.

Baba Sahne’nin prömiyer tarihinden beri dilden dile dolaşan oyunu ‘görünürde’ iki kafadarın Shakespeare klasiği ‘Hamlet’i sahneye koymasının güldürüsü. Bu bol hareketli, kahkaha dozu yüksek oyunun asıl derdiniyse oyun esnasında, oyuncularından Şevket Çoruh açıklıyor: “Shakespeare döneminde egemen sınıfı eleştiren ve halkı galeyana getiren oyunlar vardı...” Ekip, ‘Bir Baba Hamlet’te seyirciyi oyuna sık dahil ederek, sıcak gündemle ilgili taşlamalarını (Türkiye değil, olaylar Danimarka’da geçiyor!) kâh jestlerle kâh kelime oyunlarıyla, sahnenin her köşesine sızdırarak; niyetlendiklerinin âlâsını yapıyor.

Şevket Çoruh’la Murat Akkoyunlu çok kıvrak ve seyredeni alıp götüren bir ton tutturmuştu, yaza özel olaraksa sahnede Baba Sahne ekibinden Günay Karacoğlu olacak. Bu isim bilhassa komedide iddialı bir oyuncu olarak oyuna dair yeni bir merak yaratıyor. Halk tiyatrosu ruhunu üstüne ustalıkla geçirmiş bir iş olan ‘Bir Baba Hamlet’e dair temel eleştirim, oyunun Türkiye’ye, yaşadığımız ruh sıkıştıran, yer yer çaresiz, sıkça öfkeli hissettiren gündeme denk düşen dili zaten yerli yerindeyken, cinsiyetçi espri kolaycılığına çok sık kaçılması. Oysaki oyun hem reji hem oyunculukları hem de dramaturgisiyle yeterince zekice dokunuşla donatılmış durumda. En çarpıcı yönlerinden biriyse kantodan arabeske, alaturkadan metale neredeyse tüm müzik türleriyle yapılmış uyarlamalar... Sebastian Seidel imzalı bu güldürüyü, Yücel Erten’in akıcı çevirisi, Emrah Eren’in çok dinamik rejisi ve Barış Dinçel’in ‘oyuncaklı’ dekoruyla oynuyor ikili... Yaz sıcaklarında içinizi ferahlatacak bir seçenek...

BUNLAR DA VAR

SESİN RESMİ (DOT): Sadece Esra Bezen Bilgin’in sahne performansıyla hasret gidermek için bile koşularak gidilir ama partneri Yağız Can Konyalı’yla çok iyi bir ritim yakaladıklarını da es geçmemeli. 11 Ağustos’ta 21.00’de Selamiçeşme Özgürlük Parkı Amfi Tiyatro’da.

BİR GARİP ORHAN VELİ (REHA ÖZCAN KUMPANYASI): Orhan Veli’nin insana yaşama sevinci veren dizeleri Murathan Mungan’ın kalemiyle usta oyuncu Reha Özcan’a teslim. 12 Ağustos’ta 21.00’de Balıkesir Artur Tatil Köyü Açık Hava Sineması’nda.

YAZ BULUŞMALARI (TİYATRO KOOPERATİFİ):

Yazının Devamını Oku

Bir yaz gecesi anlatısında buluşmak üzere...

Haftanın seçkisinde dört tane tek kişilik oyun var. Her birinde ustalıklı birer performans bekliyor seyirciyi...

BİR KADIN ÖZGÜRLEŞİR, DÜNYA DEĞİŞİR...

Shirley Valentine (Komediatürk)

Kendini çocuklarına, ondan beklenen eviçi sorumluluklara adamış, mutfağının duvarlarına sıkışmış bir kadın... Ama artık özgürleşme, kendisini iyi hissettiren şeylerin peşine düşme zamanı. Kendisini bir Bodrum tatilinde bulmasının hikâyesi bu. Aslında yeryüzündeki milyonlarca kadına “Şimdi biraz da kendinizi düşünme, kendinizi bulma vakti” diyecek. Sumru Yavrucuk’un etkileyici oyunculuğu eşliğinde elbette. 4 Ağustos Çarşamba 21.00’de, Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosu’nda. 

GİDİŞATA ÇELME TAKAN OYUN

Ormanlardan Hemen Önceki Gece (Moda Sahnesi)

Topluluğun son oyunu, Fransa’nın ‘aykırı’ kalemi Bernard-Marie Koltès’in tek nefeste haykırdığı monoloğunun yorumu. Bu dünyaya, bu düzene, bu gidişata ‘yabancı’ bir adamın gezegenin sakinlerine “Bir durup dinleyin” dercesine anlattıklarına, isyanına katılmamak bir hayli zor. Koltès’in metni, Kemal Aydoğan’ın yönetiminde, genç oyuncu Barış Yurtsever’in yumuşak ve özenli yorumuyla etkileyici bir anlam kazanıyor. Yarın akşam 21.00’de, DOTOrmanda’da.ERKAL, AHMED ARİF’E SES VERİYOR

Şahdamarım (Dostlar Tiyatrosu)

Genco Erkal sahne hayatı boyunca bu topraklardan çıkan onlarca büyük sese nefesini ekledi. Nâzım Hikmet’in, Can Yücel’in, Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in dizelerini, hikâyelerini sahnede yeniden yaşattı. Büyük usta son çalışmasında Ahmed Arif’i ölümünün 30’uncu senesinde seyirci karşısına çıkarıyor. ‘Şahdamarım’, ozanın şiir, söyleşi ve mektuplarından Genco Erkal’ın uyarlaması ve yönetiminde oluşturuldu. 

Yazının Devamını Oku