Hayvan katillerine sosyal medyacı geldi hanım!

Eskiden ne güzeldi. Köpeklere, kedilere, keçilere, atlara, hatta horozlara her türlü işkenceyi yapar, tekmeler, benzin döküp yakar, zehirler, pompalıyla vururduk. Kimsenin ruhu duymazdı.

 

 

Ama şimdi öyle mi ya? Sosyal medya diye kör olasıca bir illet çıktı. Buradan yellensen Oslo’nun aşağı Grünerlokka mahallesi duyuyor. Hayır Grünerlokkalılar’a neyse bizim mahallenin Sarmanlarına yaptığımız ¨kuyruklarını birbirine bağlayıp iki uçtan germe¨ işkencesinden?

 

Şu feysbuk’u bulan Mark denen herife yattığı yerde iğneler batsın işşallah.

 

Hele şu Mobese’ler! Kuyumcusu ayrı, bakkalı ayrı. Hadi kuyumcuyu anladık, 2 gram altını var onu koruyacak aklı sıra. Ama sen bakkalsın Mecit Efendi. İki gazoz bir kraker satıyorsun en nihayetinde. Senin dükkanın iki cephesine birden gizli kamera koydurmak neyine?

 

Düştü işte Tufan Abi’nin mahallenin köpeği Arap’ı tekmeleme görüntüleri internete. Psikolojisi bozuldu çocuğun, ayıptır ya!

 

Ama Başgaaan, en çok neye ifrit oluyom biliyo musun? Hani siz böyle topluyorsunuz ya başıboş iti köpee sokaklardan. Zehirli iğneyi batırı batırıveriyorsunuz. Hah işte bunlar nereden duyuyorsa kardeşim hop ertesi gün Belediye’nin önünde hepsi.

 

Eskiden kimsenin ruhu duymazdı şimdi maşallah 2 saatte örgütleniveriyorlar feysbuk’tan. Yahu senin işin gücün yok mu, kocan yok mu, çocuğun yok mu? Ocakta yemeğin yok mu be kadın? Elinin hamuruyla Başgan’ın zehirli iğnesine karışılır mı!

Hayvan katillerine sosyal medyacı geldi hanım

 

Bu yasayı çıkarmayı düşünüyor musunuz?

 

Yoksa daha yazayım mı?

 

Sokak hayvanlarına yapılan tecavüzleri. İşkenceleri.

 

Boğazına bağlanan kemerle arabanın arkasına bağlanıp kilometrelerce sürüklenen köpecikleri. Kedi bıçaklayanları. Göz oyanları. Sokak köpeği dövenleri. Arabayla bile isteye ezenleri. Traktör tekerinin arasına yavru kedi sokup sonra kontağı çevirenleri.

 

Sizin burada yatacak yeriniz yok çünkü size içeride yatıracak Hayvan Hakları Kanunu, senelerdir Meclis’te bekliyor. Çünkü yaz saati uygulaması gibi, kanunlaşması gereken daha önemli gündemlerimiz var bizim.

 

En son 2017’de Temmuz’da bir küçücük haber çıkmış: ¨Sayıları gün geçtikçe artan sokak hayvanları için Orman ve Su İşleri Bakanlığı harekete geçti. Kanun çıktıktan sonra sokak hayvanlarına işkence yapanlara para cezası değil, hapis cezası verilecek. Ayrıca toplu taşıma araçlarında hayvanların seyahat edecekleri bölmelerin de standartları değişiyor.¨ Ondan sonra bir daha ne ses, ne seda!

Hayvan katillerine sosyal medyacı geldi hanım

 

Django ve Pamuk sembol olsun

 

Geçtiğimiz hafta Edhem ve Tanem Dirvana, huzur bulmak için yaşadıkları Bozburun’da korkunç bir olay yaşadı. Sahiplendikleri günden beri Edhem’in, hamileliği boyunca Tanem’in, oğulları minik Süleyman doğumundan beri de bebeğin başından ayrılmayan Django ve yol arkadaşı Pamuk öldürüldü. Hem de bahçeye atılan keskin bir zehirle. Bebekleri o bahçede emekliyor olsa ne olacaktı, insan düşünmek bile istemiyor.

 

Ama şunu düşünüyorum ister istemez. Bebekliğini bildiğin, kimseye zararı olmayan, sahibini baba gibi gören bir canlıya, hatta bir değil iki canlıya kim neden kıyabilir?

 

İçimizdeki hangi dürtü ile açıklanabilir hayvan öldürme hırsı ve

bunun sonu insana zarar vermeye kadar gidebilir mi?

 

Şu anki yasa ne diyor?

 

Türk Ceza Kanunu’nda hayvanlara karşı işlenen suçlar, “Mala zarar verme” başlığı altında yer alıyor. Yani TCK hayvanları can olarak değil, mal olarak görüyor. Hayvanlara karşı suç işleyen kişilere sadece idari para cezası verilebiliyor. Ama hepsi o!

 

Oysa ki bu yasanın bir an önce değişmesi, sokaktaki her türlü can’a zarar verenlerin adli para cezasına değil, hapis cezasına çarptırılması gerekiyor.

 

Biz ne istiyoruz?

 

Peki ne yapabiliriz? Yapacağımız şey basit. Kamuoyu oluşturarak, İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’In verdiği yasa teklifinin bir an önce Meclis’ten geçmesini sağlamak.

 

Biz imza da sen ver!

 

Bunun için tanem ve Edhem, change.org üzerinden bir imza kampanyası başlattılar. Siteye girerek ya da arama motorlarından ¨Hayvan hakları  kanunu değişsin #Djangobozburun¨ yazmanız ve kampanyaya imza vermeniz yeterli.

 

Kampanyanın muhatabı TBMM. Şu ana kadar 12 bin imza toplandı. Ben Meclis’teki vekillerin en azından az sayıdaki kadın vekilimizin bu kampanyaya kayıtsız kalmayacağına artık inanmak istiyorum.

 

 

 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Dünyanın en ağır yükü. Önce kendini sevmek.

Bir sabah işe gidiyorsun.

 

 

Belli ki, sıkış tepiş metrodan indin.

Metrobüse biniyorsun.

 

Yer kapma kargaşasının içinde gözün bir kıza ilişiyor.

Gözleri hareli, kucağında kitaplar, üzerinde okul forması.

Göz göze geliyorsunuz. Daha neler! Nasıl da sana benziyor!

Yazının Devamını Oku

Birisine iyi gelmek

Bu dünyanın en iyileştiren duygusu birisine iyi gelmek.

 

O birisinin de sana iyi gelmesi.

 

En ihtiyacın olan anda, kalpten kalbe akan ılık ılık bir şey.

Görünmez bir kordonla hepimizi kapsayan o yüksek bilince,

hiç beklemeden bağlanmak gibi. Hattın diğer ucunda umutsuzca beklerken,

operatörün seni bir anda hatta alması gibi. İyi şeyler aniden tam da tünel uzadıkça uzamışken gelir ya. İşte onun gibi. Tarifi yok ama tasviri var.

 

Yazının Devamını Oku

Kalbiyle değil gözleriyle sevenlere, ikinci dünya savaşından bir hayat dersi

Ewan 23 yaşına o yıl basmıştı. Kendinden emin, çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra ikinci dünya savaşına savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı, hiç bir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

 

Ağır adımlarla büyük bir kütüphaneden içeriye girdi, belki sayfalar arasında, hüznüne iyi gelecek bir kaç satır bulabilirdi. Raftan bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu.

 

Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı.

 

Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane görevlisine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi.

 

Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı: 

Yazının Devamını Oku

“İnsanca yolculuk etmek istiyoruz. Daha nasıl anlatalım?”

Aylardır izliyoruz sarı taksi – 4 HARFLİ tartışmasını.

 

 

Başımızdakilerden ya da sarı fırtına cemaatinden bir güzel kulun

bizi de dinlemeye gönlü varsa başlıyorum anlatmaya.

 

2 yıl önce İzmir’den İstanbul’a yeni taşındığım gün.

 

Bilmediğim İstanbul’da bildiğim taşıma araçları; havataş, metro, metrobüs, taksi.

Yazının Devamını Oku

Alaçatı’da gürültüye tahammülümüz 75 desibel!

60 desibelde sohbet edersin.50 desibelde yağmuru dinlersin.30 desibelde sırlarını paylaşırsın.0 desibelde iç sesini dinlersin.

 

 

 

Ama avuç içi kadar bir köyde çalınan müzik desibeli,

son 5 yıldır yüzlerce desibel. El insaf!

 

 

Geçtiğimiz yaz ortası bir yazı yazdım. Alaçatı için. Kıyamet koptu. Tehditler aldım. Sosyal medya üzerinden karalama kampanyalarına maruz kaldım. Ama yaşamak istediğim Alaçatı’nın yanında durmaktan hiç vazgeçmedim. Ne evim var ne barkım ama orası benim çocukluğum.

Yazının Devamını Oku

Memleketten bunalıp bünyeyi Ege’ye vurmak için 10 sebep

Geçmişler olsun, bahar geldi.

Öyle bir bunalmışlık hissi yaşıyoruz ki; memleket meseleleriyle mi uğraşalım, kariyer planlaması mı yapalım, çoluğu çocuğu mu dert edelim, okul taksiti mi yetiştirelim, erken seçim değerlendirmesine mi girelim, dolar-euro mu takip edelim derken bahar geldi kapıya dayandı.


Bünye bu tabi, iş yerinde durduğu gibi durmuyor. Göz bilgisayarda, bünye Ege’de, akıl kim bilir nerede? Yüzbinlerce beyaz yakalı, bankacı, finansçı, memur, mühendis; metrobüs yolunu papatya tarlası olarak görmeye başladı bile. 


Memleketin yarısı Ege’de bir karış toprak sahibi olup evi barkı satıp büyük şehirle vedalaşmak için yaşıyor. Fiyatlar uçmuş. Urla’da, Seferihisar’da, Güzelbahçe’de, ya da hadi bırak buraları, Ege’nin ismi bilinmez köylerinde bırak ev almayı, tek göz bir dam alabilmek mucize haline gelmiş. 


Bu işleri başımıza hep ‘blogger’lik mesleği açtı. 


Yazının Devamını Oku

Bu ülkenin gerçek % 50’si, gel barışalım artık!

Bu ülkenin gerçek % 50’si ne o parti, ne de bu parti.

 

Bu ülkenin gerçek % 50’si kadınlar. Barışmazsak,

gidiyoruz tepetaklak.

 

Herkes bizim yerimize konuşuyor.

Herkes bizim yerimize karar veriyor.

 

Hele biz, biz birbirimizi linç ediyoruz.

Yazının Devamını Oku

Dünyayı kadınlara verin, örgü örerek bile bir ülkenin kaderini değiştirirler!

Türkiye’nin dört bir yanından birbirini tanımayan yüzlerce gönüllü kadın,yıllardır çocuklara atkı-bere örüyor. Arzu Tavukçuoğlu örülenleri Türkiye’ninen soğuk yerlerindeki köy okullarına ulaştırıyor. Hareketin ismi ¨İYİ KALPLİ ELLER¨.

 

Üniversitedeyken, tek örgü örme girişimim dörtgen başlayıp beşgene doğru giden,

geleneksel bir motif taşıması gerekirken ilhamını Gaudi’den alan bir elbeziydi.

Hal böyleyken bir gün bir e-posta geldi ve Bostancı’daki Tavsiye Evi’nde

köy çocuklarına, atkı, bere, yelek vb. ören gönüllü kadınlarla tanıştım.

 

Yazının Devamını Oku

Bugün de 500 kız çocuğunu hamile bırakanlar adına utandık

Nereden baksan rezalet. Neresinden tutsan elinde kalıyor.

 

İstanbul’un Küçükçekmece ilçesinde bir Araştırma ve Eğitim Hastanesi. Yaşları 14 ile 17 arasında değişen yılda yaklaşık 500 kız çocuğu; hamile bırakılıp bırakılıp kürtaj için buraya getiriliyor. 150’si kayıt altına bile alınmıyor. Üstelik bu 150 kayıtsız çocuğun 39’u Suriyeli!

 

Yazıktır, günahtır kelimeleri lügatınızdan kalkalı ne kadar oldu beyler?

 

Türkiye’nin gündemine oturan 115 hamile çocuk ile ilgili kayıtların polise bildirilmediğini ortaya çıkaran isimse, hastane personeli İclal N.

 

Hastanede soysal hizmet uzmanı olarak Mayıs 2017’de göreve başlıyor.

Yazının Devamını Oku

Hepimizi öldürün, bitsin bu işkence!

Ben artık dayanamıyorum. Düşündükçe, izledikçe, okudukça uyuyamıyorum. Siz nasıl dayanıyorsunuz, çocuğu öldürülen kadınlara, çocuk gelinlere, sapık beden eğitimi öğretmenlerine, geceleri sokakta biri sizi apartman boşluğuna çekmesin diye önlem olarak yolun ortasından yürümeye?

 

Kapkaranlık, puslu, leş bir İstanbul sabahı. Gün doğmadan dökülmüşüz yollara. Zaten epeydir güneş tam doğacakken vazgeçiveriyor bu topraklara. Kimsenin eleştirecek gücü yok, işe okula gidiyoruz işte gecenin kör karanlığında.

 

Balmumcu’ya inen yokuşların birinde yürüyorum. Karnım aç, hava soğuk, tek ihtiyacım bir tost ve bir demli çay. Giriyorum bir büfeye. Televizyon açık.

Spikerler epeydir aynı haberleri sunuyor sanki. ¨İnternetten alınan pompalı tüfekle öldürülen kadınlar bla bla... ¨

 

Ama başka bir şey söylüyor spiker bu sefer.

 

Yazının Devamını Oku

Belki de dünya sandığımız kadar kötü bir yer değildir

Ne zor geçtin be 2017! Aldın, yerden yere vurdun, halı gibi silkeledin, paspas gibi ezdin, yetmedi bir de saçımızdan sürüdün. AMA bu dünyayı kurtaracak tek şeyin iyilik olduğunu bize bir kere daha aşağıdaki gerçek hikayelerle gösterdin ya, helal olsun.

 

 

Şehrin her yerine fotoğrafları asıldı

Osmaniye'de bir işadamı hesabına yanlışlıkla yatan parayı iade eden asgari ücretli gencin fotoğrafını şehrin her yanına astırdı... 19 yaşındaki Muhammet Çolakça'nın banka hesabına yanlışlıkla bir işçinin asgari ücret ödemesi yatırıldı. Hesabında bin 404 TL para olduğunu gören genç, paranın İstanbul'da bir firma tarafından hesabına yanlışlıkla gönderildiğini tespit etti. Firma ile iletişime geçen Muhammet Çolakça parayı iade etti.

 

100 yaşına 1000. elbiseyi dikerek girecek

Avusturyalı Lillian Weber 100 yaşında...Son bir kaç yılını Afrika'daki çocuklara kıyafet dikmekle geçiriyor. Şimdiye kadar tam 640 çocuğa elbise dikmiş, hedefi 2018 Mayıs'a kadar elbise sayısını 1000'e tamamlamak. O elbiseleri dikerken inanılmaz bir özen gösteriyor ve karşılığında beklediği tek şey, çocukların mutlu olması... Torunu ona ¨litte dresses for africa¨ isimli bir de blog açmış.

 

Yazının Devamını Oku

Memlekete uzaylı düşse evvela aklını kaçırır!

Yıllar önce Walter Tevis’in acayip kitabını okumuştum. ¨Dünyaya düşen adam`. Epey etkisinde geçti çocukluğum.

Yıllar önce Walter Tevis’in acayip kitabını okumuştum. ¨Dünyaya düşen adam`. Epey etkisinde geçti çocukluğum. Kitap sonraları kendisi de bir nev’i uzaylı olan David Bowie’nin egzantrik oyunculuğu ile filme çekilmişti. Cüneyt Arkınlı bir ¨Dünyayı Kurtaran Adam¨ kadar olmasa da sonuç efsaneydi. Peki ya o uzaylı memlekete düşseydi?

 

¨Dünyaya düşen insan kılığında bir uzaylı; gezegeni susuzluğun ve türlü savaşların sonucunda yok olmanın eşiğine gelmiş bir Anthea'lı, üstün teknolojik bilgisini kullanarak kısa zamanda dünyadaki en büyük şirketlerden birini kuracak ve kazandıklarıyla kendi "insanlarını" kurtarabilmek için bir uzay gemisi inşa edecektir.

 

Fakat ziyareti uzadıkça bütün planları tersine işlemeye başlar. Şiddet, televizyon, yozlaşma... insanlık onu ele geçirmektedir.¨

 

Böyle diyordu romanın tanıtım yazısında. Acayip hikayeler okumayı seven kuzenim sayesinde mi elime geçti hatırlamıyorum. Ama şimdilerde emin olduğum bir şey var ki, bu zavallıcık Türkiye’ye düşse evvela aklını kaçırırdı.

 

Yazının Devamını Oku

Ey benim ¨doları olan düşünsün¨cü güzel kardeşim

Müjdeler olsun şanlı yurduma, Dolar 4 lira! BDK verilerine göre Türkiye’deki toplam mevduatın yarısı 65 bin kişinin hesabında, geri kalan yarısı ise 61 milyon kişinin hesabına bölünmüş durumda. O 65 bin kişinin yanından  geçemeyeceğimize  göre, sen de haklısın. Doları olan düşünsün.

 

Ama biliyor musun ki Dolar’daki artış, onları değil, en çok seni beni ETKİLİYOR.

 

Öyle tatlı tatlı yükseldi ki, birikimi dövizde olanların ruhuna neşe, ihracat yapanların ekmeğine bal; dolarla mal alanlara korkulu rüya, dolarla borçlananlara Fredi’nin kabusu oldu.

 

Ama asıl sokaktaki ¨biz istemezük¨çü güzel kardeşimi etkiledi. Onlar dolmuşta, bakkalda, kahvede, vapurda, her yerdeler. Ve enteresan bir biçimde dövizdeki artışın kendi hayatlarını etkilemediğine inanıyorlar.

 

Eve geldin pilavda domates yok.

Yazının Devamını Oku

Sana pompalı aldım tüfek pazarından

Çok seviyoruz ulen. Seviyoruz ki öldürüyoruz. Nasıl böyle içimiz yanıyor bir bilsen. Karımız, kızımız dayaktan, zulümden bizi terk edince, korkunca, evden kaçınca. Sevdiğimiz yüz vermeyince. İnternetten alıyoruz pompalıyı basıyoruz tetiğe. Seviyoruz ulen,çok seviyoruz! Bir kişi de çıkıp demiyor bize; ¨sevginiz batsın¨.

 

 

Sevginiz batsın!

 

Hafta sonu, önce T24’teki Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun T24’teki açıklamasıyla, ardından Hürriyet’ten Cansu Şimşek’in aklımı dumura

uğratan haberi ile uyandım.

 

Sadece Ekim ayında 40 kadın, 2017 yılının ekim ayına kadar geçen sürede toplam 339 kadın öldürülmüş bu ülkede. Sebep? Çok sevgiden. Cinayetlerin %80’i pompalı tüfekle işlenmiş.

Yazının Devamını Oku

Engel tanımayan engelsizler

Şimdi sen bu yazıyı okumadan geçeceksin. Aman çok şüküürr hiç bir fiziksel engelim yok, beni de ilgilendirmez diyeceksin. Ama ben engelli bir arkadaşımla, büyük bir metropolde bir koca gün geçirdim ve yaşadıklarım hala aklımda.

Çünkü bir gün anne olacaksın, bebek arabanla kaldırımlardan rahatça geçmek isteyeceksin.  Belki menüsküs ameliyatı olacaksın, bir süreliğine değnekle ya da tekerlekli sandalye ile dolaşman gerekecek. Ya da annen baban yaşlanacak en basitinden, şöyle bir akşam üstü gezmesine çıkaracaksın tekerlekli sandalyesinde

Oku bak o zaman, başına neler gelecek...

Engelli arkadaşla 1 gün

Geçtiğimiz kış, belki o 1 günü Ömür’le geçirmeseydim, bu yazıyı yazabilme cesaretini gösteremeyecektim. İstanbul’un orta yerinde, tekerlekli sandalyede ama zihni zehir gibi çalışan, üreten, üstelik genç, güzel ve akademisyen Ömür Kınay, benim sosyal medyadan arkadaşım.

İstanbul’un orta yerinde, keyifli bir gün geçirmek için buluşuyoruz. Ve o bir gün boyunca yaşadıklarım, Ömür’e ve Ömür gibi fiziksel engeli olan mahcubiyetim bitmek bilmiyor.

Neden mi utanıyorum? Biziz o biz. Kafadan engelliler cumhuriyeti kadim üyeleri.

Kaldırımlara tuhaf rampalar koyup öylece bırakmayı, engelli iletişiminden sayanlar.

Sonra da o rampanın üzerine araba park edenler. Sanıyoruz ki o rampalar sadece bebek arabalı anneler için. Ki onların geçiş hakkını elinden almaya da zinhar hakkımız yok!

Yazının Devamını Oku

İlişki durumu; sevgisiz!

Ben hiç kimsenin, hiç kimseyi sevmediği bir ülkede yaşıyorum.

 

¨Nerden doğdu bu şimdi?¨diye çocuklarını bile sevmeyenlerin ülkesi.

Doğum kontrolü bilmeden doğurup çocuklarını sokakta büyütenler ülkesi.

 

Ben her 3 kelimesinden 1’i küfür içeren insanların ülkesinden geliyorum, ki görüp göreceğim saygı oranı 3’ün 1’ine tekabül ediyor.

 

Kimsenin kimseye günaydın demediği, başıyla bile selam vermediği bir ülke burası. Asansörden inerken ¨iyi günler¨ dilediğinde yollu mu acaba bakışlarına maruz kaldığın bir ülke. Oysa, size de iyi günler.

 

Yazının Devamını Oku

Yemişim vizesini

Hayatımız geçiyor vize peşinde koşmakla. Gençliğimiz, özgürlüğümüz, nefes alma hürriyetimiz, sanata olan açlığımız, sırt çantalı gezgin olma hakkımız… Euro 4,3; Dolar 3,6 TL olmuş. En güzel yıllarımız bitti, bitiyor. Siz neden bahsediyorsunuz hala? Yemişim vizesini.

 

18 yaşını doldurduğum yaz, Sirkeci Garı’ndan kalkan bir trenle başladı dünyaya yolculuğum. Şanslıydım, şimdi gökyüzünde olan Ağır Ceza Hakimi babamın ¨bir gün lazım olur¨ diye çıkarttığı yeşil pasaportla, sigortalı bir işe girene dek; kah tren garlarında uyuyarak, kah hostellerde kalarak yolculuk ettim.

2005 yılıydı ilk Amerika vizeme başvurduğumda.

Üniversite 1. sınıftan itibaren çalıştığım için okul, güç bela yeni bitmiş, epeydir de çalışma hayatına geçtiğim için yeşil pasaport yerini çoktaaan laciverte bırakmış, bense sadece vize parası ve seyahat parası yetiştirmek için çalışır hale gelmiştim.

Sigortalı bir işte çalışıyorum ama asgari ücretle. Dolar 1,2 TL filan olması lazım. 2004 ekonomik krizinden yeni çıkmışız. Hayalim Amerika’da yaşayan kuzenlerimde kalarak yeni dünyayı görmek, bir okul, kurs filan denk getirirsem bir süre postu sermek.

2001 yılından 2005 yılına kadar bunun için para biriktirmişim, düşün. Üzerimde bir reklam ajansında metin yazarı olarak çalıştığıma dair bir cılız SSK belgesi. Başka ne tapu, ne araba ruhsatı… Bir de sağ olsun vizyonu geniş olan patronumun eğitime gidip geri geleceğime dair imzaladığı bir A4 kağıt.

4 yıl öncesinden kalma yeşil pasaportumu da koyuyorum ki evrakların arasına, vize alma şansım az biraz artsın.

Yazının Devamını Oku

Metroda kadın dövmek serbest, öpüşmek mi yasak kardeşim?

Sevgili Arap turist bacılarım ve pek muhterem eşleri! Acaba metroda birbirine sarılmış koklaşan bir çifte söylenmek, etrafınızdaki ağır abilere gaz vermek yerine biraz haddinizi mi bilseniz?

 

Cuma akşamı, en civcivli saat. Levent’ten metroya biniyorum.

Bir durak sonra, elele genç bir çift biniyor. Gelip tam sağ yanımdaki boşlukta duruyorlar. Kızın gözleri ışıl ışıl, oğlan mavi gömleği, takımı ve mendiliyle epey fiyakalı. Belli ki, Gayrettepe civarındaki plazalardan birinden, işten çıkmışlar.

Birbirlerine sarılıp tatlı tatlı fısıldaşıyorlar.

Sonra minik bir öpücük konduruyor oğlan kızın dudağına, kız kıkırdıyor.

Belli belirsiz gülümsüyorum. Önümde duran, işten çıktığı her halinden belli, genç bir kadınla göz göze geliyoruz. Çiftin o da farkında. Suç ortağı gibi o da bana gülümsüyor, mahcup mahçup.

¨Aşk ne güzel şey be¨ diye seviniyorum içimden.

Hele sonbaharda, sen ne güzelsin İstanbul.

Yazının Devamını Oku

Babakale erkeklerinden mektup var

Hatırlarsanız, bundan yaklaşık 1 ay önce yolum tesadüfen, Asya kıtasının en Batı ucu Babakale Köyü’ne düşmüştü.

Orada kadınların gayreti ile

kurulan bir Güzelleştirme Derneği’nin hikayesini yazmıştım.

¨Babakale, Asya kıtasının en Batı ucunda yaklaşık 600 nüfuslu bir köy.

Haritada Assos’un alt kısımlarına denk geliyor. Tek şerit bir dağ yolundan ulaşım sağlanıyor. Ezine’den kalkan, Ayvacık ve Gülpınar kazasından geçerek köye ulaşan bir dolmuş var. Hayatla tek bağlantısı bu. Bir dağın üzerine kurulu, aşağısı alabildiğine deniz. Öyle sonsuz, öyle nefis. 

Hayata kendi imkanları ile tutunmaya çalışan bir köy Babakale. Bir kaç temiz pansiyon ve otel, Ege’nin en iyi kalamarını yiyebileceğiniz bir kaç balıkçı. 3 -4 dükkandan oluşan çarşısında nefis bir seramikçi, dünyaca ünlü el yapımı bir bıçakçı, Artiz diye bir de bakkalı var. Lezzetli sabah kahvaltıları veren Çınaraltı kahvesini de unutmamak gerek. ¨

Demiştim.

Ama konumuz bu değildi.

Yazının Devamını Oku