GeriAziz Fidancı 106 Yaşındaki Leyla Nine'nin Hayatı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

106 Yaşındaki Leyla Nine'nin Hayatı

Leyla Yeşilyaprak, tamı tamına 106 yaşında. Diyarbakır’ın en yaşlı çınarlarından. O, Osmanlı’yı da görmüş, Cumhuriyetin kurulmasını da... Nice isyanlar görüp, nice ölümlerden dönmüş. 106 yıllık ömrü hayatla verdiği çetin mücadele ile geçen Leyla Nine, 20 yıl önce eşi Zülfikar’ı, 34 yıl önce de oğlu Ramazan’ı yine böyle bir Mayıs ayında kaybetmiş. 

Olmadık acılarına tuz basıp, çığlığını içine gömmüş. Doğduğu yerden hiç ayrılmamış. Hep dayanmış, hep direnmiş. Ama ömrünün sonunda karşılaştığı zorluk ve çaresizlikle artık tek başına mücadele edemeyecek kadar yaşlı ve hasta.

Her yıl anneler günü, Leyla Nine'ye bunca şey yaşamasına rağmen, hüzünlü anlar yaşatıyor.

 

BURADA DOĞDUM, BURADA ÖLECEĞİM

Diyarbakır’ın Çermik ilçesine bağlı Kalecik Köyü’nde yaşayan 106 yaşındaki Leyla Yeşilyaprak, bu yaşına kadar yaşadığı sıkıntılara rağmen köyünü terk etmemekte ısrarlı. Leyla Nine, çocukluğunun geçtiği, evlendiği, ilk evladına sahip olduğu, çocuklarını sevdiği, acıları ve mutlulukları yaşadığı bu toprakları terk etmek istemediğini belirterek, "Burayı terk etmeyi içime sindiremiyorum. Burada doğdum, burada öleceğim" diyor.

Anneler günü nedeniyle görüştüğümüz Leyla Nine’ye anneler günü hakkında ne düşündüğünü sorduğumuzda, böyle bir günün varlığından haberi olmadığını; ama anne dediğimizde, anne olarak unutamadığı acıyı, 30 yıl önce vefat eden oğlu Ramazan'ı unutamadığını paylaşıyor.

Leyla Nine'yi ziyaret ettiğimizde, göz altındaki kırışıklarıyla bana dönüp sağ elini omzuma atarak, "Ah evladım bu kör olasıca yaşlı gözler neler görmedi ki... Gençliği, yaşlılığı, zenginliği, kıtlığı, salgınları ve fakirliği gördü. İyi günlerimiz de oldu, kötü günlerimiz de. Sevdiklerim ve canımdan olan parçalarım benden evvel göç etti bu diyardan. Ben gitmedim buralardan. Gidemedim desem daha doğru olur. Nasıl gideyim ki? Ben bu toprağa aitim. Bu toprakta doğdum, bu toprakta yok olacağım. Eklem rahatsızlığım da olmasa bir derdim olmazdı ama yaşlılık işte..." diyerek, geçmişi yâd ediyor... Sonra hatıralara dalıyor Leyla Nine…

Eski günleri anıyor, savaşlardan, isyanlardan, yaşadığı ölümlerden ve eski komşulardan bahsediyor…

"Bölgemizde çok kan davaları oldu. 40 kişi kan davası nedeniyle öldürüldü köyümüzde. Bunların hepsine tanıklık ettim. Kimini köyde tedavi ettiler, kimisi doktora yetişemeden can çekişe çekişe kucağımızda son nefesini verdi" diyen Leyla Nine, köyde yaşadığı yıllardaki kan davalarını ve ölümleri öfke ve hüzünle anlatıyor...

Bölük pörçük ve silik anılarının arasına sıkışmış güzel günlerini hatırlayınca da, gözlerinden yaşlar süzülüyor… “Sevdiklerim benden önce gittiler…  Sevdiklerim benden önce gittiler” diye mırıldanıyor kendi kendine.

 

 

106 Yaşındaki Leyla Ninenin Hayatı

 

LEYLA NİNE’NİN HİKAYESİ

1.Dünya Savaşı’ndan 27 gün önce Diyarbakır'ın Çermik ilçesine bağlı Kalecik Köyü'nde 1 Temmuz 1914 yılında dünyaya gelen Leyla Yeşilyaprak, 15 yaşında aynı köyde yaşayan akrabası Zülfikar ile evlenir.

Leyla Yeşilyaprak'ın kimlik yaşı 1914 ama kendisi daha çocuk iken Birinci Dünya Savaşı olduğunu ve yaşananları hatırladığını belirtiyor. O günleri hatırlarken, "Üç kişi geldi köyümüze. Bunlar yaralıydı ve savaştan kaçmışlardı. Dağ sıralarını takip ederek gelmişler. Ailem yaralarını bitkisel ilaçlarla tedavi etti. Ben çocuktum ama bugünkü gibi hatırlıyorum. Bu üç kişi iyileştikten sonra köyden ayrılmadı ve burada yaşamaya başladılar. Burada evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Ama Birinci Dünya Savaşı’na bizim köyden gidenlerin de olduğunu ve bir daha geri dönmediklerini büyüklerimden duyuyordum" diye anlatıyor.

 

DEVE DİKENİ KAYNATIYOR, YULAFTAN EKMEK YAPIYORDUK

Leyla Nine, İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye'nin genelinde yaşanan kıtlık dönemini de hatırlayarak, "Yiyecek yoktu. Biz deve dikenini suda kaynatıp onu yiyorduk. Ekmek olarak da bulabilirsek yulafı öğütüp un yapıyor ve bunu hamur haline getirip ekmek yapıyorduk. Ağaçlarda bulunan reçineleri de toplayıp suda kaynatıyor ve bunun suyunu içiyorduk" diye anlatıyor.

 

TELEVİZYON İLE İKİ YIL ÖNCE TANIŞMIŞ

Televizyonu ilk kez iki yıl önce görmüş. Halen izlerken bile televizyon ekranında görünenlerin, ekrandan çıkarak odanın içine doluşacağına inanıyor.

Leyla Nine, tamı tamına 11 çocuk dünyaya getirmiş. Çocukların 8'i daha bir yaşına basmadan hastalıktan yaşamını yitirmiş. Çocuklarının ölümünü 'nazar' diye bellemiş kendince.

Vaktiyle köy imamının, doğumunu evin dışında yaparsa çocuklarının yaşayacağı tavsiyesine uyarak, tarlada doğurduğu üç çocuğu da yaşamış. İkisi kız, biri erkek üç çocuğu olmuş. Kızları evlenip çoluk çocuğa karışmış, oğlu Ramazan ise yanında kalmış. Ancak 30 yaşındaki Ramazan’ı da 34 yıl önce kaybetmiş.

Batıya göç eden iki kızının 'gel bizimle yaşa' sözlerine kulaklarını tıkayan Leyla Nine, doğup büyüdüğü bu toprakları terk etmek istemediği için, son nefesini de burada vereceğini söylüyor.

 

8 ÇOCUĞUMU ELİMLE TOPRAĞA VERDİM

8 çocuğunu kendi elleriyle toprağa gömdüğünü ifade eden Leyla Nine, "Benim yaşadığım acı tarifsiz, anlatılmaz, artık ömrümün son dönemini yaşıyorum. Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın. Rabbim kimseyi de kimseye muhtaç etmesin. Ben çok şükür bu yaşımda bile kimseye muhtaç değilim. Tek dileğim öteki dünyaya borçlu gitmemek" dedi.

Anneler gününü, köyde nasıl yaşadığını soruyorum bu arada. Ama o kendi dünyasına dalmış, duymuyor bizi. Oğlu Ramazan'ı da böyle bir ayda kaybetmiş...

Ben de bozmak istemiyorum Leyla Nine’nin tatlı düşünü. Usulca oradan uzaklaşmaya çalışıyorum, ama O bunun farkına bile varmıyor, sonra sesleniyor, "Dur, bir çay bile içmedin evlat" diyerek, kapıya kadar benimle gelip, tatlı bir tebessümle uğurluyor beni.

Leyla Nine’nin hayatını belki de en iyi anlatan Zülfü Livaneli’nin Eski Tüfek türküsünün sözleriydi… Zülfü Livaneli’nin dostluğa, hayata ve sevgiye dair yazdığı en iyi dizelerdi belki…

Bir insan ömrünü neye vermeli

Tükenip gidiyor ömür dediğin

Yolda kalan da bir yürüyen de bir

Savrulup gidiyor ömür dediğin

 

Yüreğin ürperir kapı çalınsa

Esmeyen yelinden hile sezerler

Künyeler kazılır demir sandıkta

Harcanıp gidiyor insan dediğin

 

Dışı eli yakar içi de seni

Sona eklenmedi önce gideni

Ayrılık gününün kör dereleri

Bölünüp gidiyor nehir dediğin

 

Bir insan ömrünü neye vermeli

Para mı onur mu kaç dikenli yol

Ağacın köküne inmek mi yoksa

Çırpınıp duruyor yaprak dediğin

X

Güneydoğu’da Zorlu Göç Yolculuğu

Diyarbakır'ın hemen yanı başında bulunan ve Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde eşsiz doğası, bereketli toprakları ve üzerinde hüküm süren yaşamıyla övgüyle bahsettiği Karacadağ’dayız. Sönmüş bir volkan olan Karacadağ'ın verimli arazisi yüzyıllardır hem hayvancılık, hem arıcılık, hem de çeltik üretimi için uygun. 

Güneydoğu Anadolu bölgesini mesken tutan göçerler ilkbaharın gelişiyle onbinlerce hayvandan oluşan sürülerini de alarak Viranşehir, Siverek, Batman, Karacadağ gibi sıcak yerlerden ayrılıp Ağrı, Van, Bingöl, Bitlis, Erzurum, Muş'un serin yaylalarının yolunu tutarlar. Kış bastırmadan hemen önce tüm hazırlıklarını yapan ve peynir, tereyağı, çökelek gibi ürünler üreten göçerler, ilk yağmurlarla birlikte Karacadağ'dan ve gittikleri yaylalardan inerek kışı geçirecekleri köy ve ilçelere geri dönüyorlar.  Kimisi kamyonet tutuyor. Kimisi yaya olarak geliyor. Dört mevsim kahvaltı masalarımızda olmazsa olmaz dediğimiz ürünleri ne kadar zor şartlarda bize ulaştırdıkları yeterince açık değil mi? Özellikle hayvancılık noktasında verdikleri mücadelenin hak ettiği karşılığı alması için desteğe ihtiyaçları var. Düşünsenize, onbinlerce hayvanı önünüze katıp çoluk çocuk yüzlerce kilometre yol gidip dağları ovaları aştığınızı. Bu çetin şartlara kaçımız dayanabilirdik?

 

İşte, zengin bir doğada zor şartlarda yaşamaya çalışan göçerler ile birlikteyim. 

Yüzyıllardan bu yana sabahın fecri saatinde güne uyanan göçerleri yerinde görmek için Karacadağ yaylalarına doğru yola koyuluyoruz. Yukarılara çıktıkça şehir merkezindeki sıcak hava yerini serinliğe bırakıyor. İlk denk geldiğimiz köyde yol kenarında çocuklar bize el sallıyor.

Karacadağ'ın yüksekliklerine doğru çıkarken, yerleşim yerlerinden biraz uzak bir yerde büyükbaş hayvan sürüsüne denk geliyoruz.  Gözlerimiz sürünün çobanını ararken yöresel kıyafetiyle bir kadına rastlıyoruz. Koyunlara çobanlık yapan bir göçer kadını. 

Berivan  adlı göçer kadın köyün diğer kadınları gibi imece usulü sırayla çobanlık yapıyor.

"Tek başına korkmuyor musun?" diye soruyoruz. Verdiği cevap ise anlamlı:

Yazının Devamını Oku

Sevginin Diyarı Diyarbakır Nehri Dicle 

Asi bilinen fakat daha derinlerde berrak, dingin nesillerin yükünü tarihten günümüze akıtan Dicle nehrine asi demek haksızlık olur. Zira şairlerin bile çevresinde çadır kurup ölmek istediği şehrin asil nehridir. 

Hasretinden Prangalar Eskittim, Karanfil Kokuyor Cigaram, Yaş 35 Yolun Yarısı Eder, Gül de Açar, Bülbül de Öter. Ve son sözü hep alın yazısı söyler. Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna derken ömrü tükettik bereket ve ışık saçan Dicle’nin kıyısında.

 

Kadim kent Diyarbakır şairler kentidir. Şairler Dicle nehrinden aldıkları ilhamla bu mısraları bize anlatır.  

 

Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara. Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara. Terketmedi sevdan beni, aç kaldım susuz kaldım. Namus işçisiyim yürek işçisiyim. Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş, ne salkım bir bakış resmin çekeyim, ne kınsız bir rüzgâr mısra dökeyim. Oy sevmişem ben seni.

 

Memleket isterim gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun. Memleket isterim ne başta dert ne gönülde hasret olsun. Memleket isterim ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun. Memleket isterim yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun, olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

Yazının Devamını Oku

O halde bu halde o halini kendin yarat  

‘Korona' diye yazılan ve söylenen her şeyden sıkılır olduk. Ölüm korkusu, "ya ben de hastalanırsam, ya yakınlarıma bulaştırırsam?"... Tüm dünyanın, hepimizin endişesi aynı.

 

Ancak bizler  için gecesini gündüzüne katıp, uyumadan mücadele eden sağlıkçıların tek endişesi ise bizleriz.

Ölüme meydan okuyorlar bir anlamda, gelen hastaları hayata döndürmek, iyileşmelerini sağlamak için... Ve bizler için  çabalıyorlar.

Koronavirüs salgınının önlenmesi için, bir tedbir olarak düşünülen sokağa  çıkma yasağı uygulanmadı; ancak bireye özgürlüğünü kısıtlama yetkisi verildi.

 

Maalesef buna da birçok kentte uyulmuyor. Sokaklarda dolaşan yetişkinler, parklarda oynayan  çocuklar var halen.

65 yaşındaki büyüklerimize yasak koyduk; ancak virüse aldırmadan,  çok acil ihtiyacımız olmadığı halde dışarı çıkıp dışarıdan kaptığımız virüsü, oturdukları koltuklarına kendi elimizle dışarıdan taşıyıp bulaştırıyoruz.

Hepimiz daha bir hafta öncesine kadar yapacağımız işleri, çıkacağımız seyahatleri planlıyorduk. Kimimiz yurt dışına, kimimiz Ege’ye, kimimiz Doğu turuna çıkacaktık. 

Yazının Devamını Oku

Diyarbakır’ın  Ciğeri“Yasemin”

Gündüz çocuklarının annesi gece sokak ciğercisi

Korlar içinde bir kardelen, ciğer tezgahının başında dumanlara karışan bir mücadelenin serüveni. Gündüz anne gece sokak ciğercisi.

Diyarbakır’da gece dumanı tüten kebap ocağı başında emekçi bir kadın var. 2 Çocuk annesi Yasemin Ayverdi Gülseren, herkesin uyuduğu bir vakitte saat 23.00’de ekmek teknesini kuruyor.

3 tekerlekli seyyar tezgahının gecenin karanlığına karışan dumanında hayaller kuran güçlü bir kadın Yasemin..

Gündüz çocuklarına annelik gece de Diyarbakır’ın cadde ve sokak başlarında ciğercilik yapar bu güçlü kadın. Gecenin karanlığında bir kadının sokakta ciğer sattığını görenler onu başta “erkek işi” diye yadırgasalar da Yasemin’le kadının yaşamın her alanında var olabileceğini anlamak zorunda kaldılar. Bu anlayış ciğer kebabının  ateşini yakmaya arabayı taşımaya kadar gidip o erkeklerin aileleriyle ciğer tezgahını ziyarete kadar vardı. Anne ve kadın elinin değdiği bu ciğerin tiryakisi olundu. Kış aylarında nispeten azalan müşteriler baharın gelmesiyle artmaya başlar.

Belki de Yasemin en çok benzeyen aydır mart. Sayısız iş başvurusu ,diplomalar, sertifikalar. Yasemin’in üzerini örten karlardır. Bu kara kışın içinde sosyoloji mezunu, içinde drama, çocuk gelişimi hatta Latin dansları gibi birçok sertifikası bulunan Yasemin  3 tekerlekli seyyar ciğer tezgahıyla çiçek açar. Zira Mart ile birlikte doğa yeniden uyanışa geçer. Bozkırlarda, ovalarda ve nehirlerin kıyılarında renkli kır çiçekleri açar. Dünya Kadınlar Günü ve Nevrozun da bu ayda kutlanması tesadüf değildir...

Bu güçlü kadının yol arkadaşı Garson Muharrem dir..Babası da ciğerci olan Muharrem 4 yaşında babasının ciğerci bir arkadaşının kızıyla beşik kertmesi yapılmıştır. Erken yaşta babasını kaybedince bu iki ailenin bağları kopmuştur. Diyarbakır’da cafelerde garsonluk yapmaya başlayan Muharrem’in cafesine Yasemin 16 yaşında müşteri olarak gelince tanışırlar.6 senenin sonunda evlenmek isteyen gençlere aileler karşı çıkar Muharrem , Yasemin’i tam beş kez ailesinden ister. Kızlarının okulunu bitirmesini ve yaşının biraz daha büyümesini isteyen aile gelenlerin kim olduğunu bile araştırmazlar. Ta ki bir gün Yasemin’in babası Muharrem’in çocukluğunu bildiği kara kuru Muharrem olduğunu anayana dek. Evet bu genç yaşta kaybettiği ciğerci arkadaşının oğlu Muharrem’ dir. Yani Yasemin’le beşik kerttiği olan Muharrem...

Yasemin ve Muharrem böylece dünya evine girerler. Muharrem garson olduğu için sürekli iş değiştirir. Maddi olarak sıkıntılar başlar. 2 çocukları olduğu için sürekli çalışmak zorunda olan Muharrem, eve yorgun ve geç gelmeye başlar. Ciğerci Yasemin’in hikayesi de biraz böyle başlar. Yasemin eşi Muharrem’e “Ben ciğer kebabını çok severim. Babamın mesleğini sürdürmek istiyorum.   İznin olursa  gündüz çocuklarıma bakar, gece ise ciğer yaparım der. Bu teklife önce şaşıran eşi ,bir kadının  hayatla  mücadelesinde eşinin yalnızca onun destekçisi olabileceğinin farkında olarak onay verir.

 

Yazının Devamını Oku