Paylaş
Sabah 05.00’te akla gelebilecek en doğru duygu nedir sizce... Benim aklımdan geçenler... Başlık Milan Kundera’dan, alıntı cümlesi Virginia Woolf’tan. Soru da ahretten galiba diye içinizden geçtiyse bu durumu henüz düşünmediniz demektir. Sabahın zifiri karanlığında ne düşünülür ki... Uyurken düşünmeyiz; belki sadece rüyaların büyülü dünyasında geziniriz. Uykunun en alımlı, en iştahlı olduğu sabaha karşı saatleri, en korunmasız, en saf olduğumuz zamanlardır... Belki de var oluşun en belirgin kanıtı, farkında olmadığımız o anlarda gizlidir. Uyku ile uyanıklık arasındaki o belirsiz geçitte. Zihinsel hafifliğin henüz anlam kazanmadan bedensel ağırlığının hissedildiği yerde... Bir nevi Araf ama Araf değil... Her şeyin en önemsiz olduğu dakikalar. Uyku hafifliğinden uyanış ağırlığına geçişe direnişin en zor anları... Varlık bilincinin had safhaları... Muhtemelen itiraz edeceksiniz ama hakikatin yükü bize en az uyanmak kadar ağır geliyor. Gerçekle yüzleşmeyi hiç mi hiç sevmiyoruz. Zihnimizde tasarladığımız dünya ile esasen yaşadığımız örtüşmeyince; bilerek ya da bilmeyerek varoluşu sorgular hale geliyoruz. Akla gelen ilk soru... Uykudayken mi varız... Uyanıkken mi? Neyse boş verin... Siz de benim gibi yapın. Kahvemi pişirdim, kokusu her sabaha karşı olduğu gibi “beni benden aldı” zihnim varoluşun hazzını sabahın en karanlık ve en sessiz anında yakaladı, hafifledim. Siz de sizi sizden alan şeyler yapın... Ne demek istediğimi anlayacaksınız.
‘SOKAĞIN RİTMİ’ VE ‘SİLÜET’

SİZİ sizden alacak bir etkinlik önermek istiyorum... Mira Koldaş Sanat Galerisi’nde yukarıda değindiğim konuyla çok alakalı iki şahane sergi başlıyor. 9 Ocak (Yarın) saat 18.00’de sizi sizden alacak… Varoluşun, var saymadığımız anlarının zihinsel tezahürü olabilecek iki farklı bakış açısı ile baş başa olacağız. Ressam Füsun Diriker; şehrin karmaşıklaştırdığımız gündelik yaşamının “Bizi bizden alan” anlarını görmüş ve olabildiğince ruh vermiş. Bir an durup bakmayı külfet saydığımız anların aslında ne çok tanıdık, duygu yüklü ve kıymetli olduğunun içtenlikli manevi bakışı diyebilirim. Her resminin önünde “ben bu sahneyi biliyorum” nasıl da farkına varamadım, diyeceksiniz.

Genç sanatçı Emre Yüksel; yeni neslin, eski tarz duygularla harmanlanmasından ortaya çıkan karmaşanın varlığa dönüşememesini ya da dönüşürse bile sancılı iz düşümünü anlatıyor. Göründüğünden farklı silüetle açığa çıkan varlık, iç dünyasıyla yaşadığı paradoksal duygu karmaşasıyla baş etmeye çalışıyor. Aslına bakarsanız düşünen her insan karmaşayla hemhal vaziyette... Kendinizi sorgulamaktan kaçınmayın, sergiye gidin. Kendinize geleceksiniz.
KIRK YILLIK TEZGÂH ‘PAKİZE BAYAL VE KARSU KÖYÜ’

GERÇEK doğal ürün ile ağzının tadını bilen Ankaralılar İzmir Caddesi’ndeki Firik Antakya’yı mutlaka bilirler. Tam bir aile tezgâhı ve bu ailenin reisi “kırk yıl önce maydanozla başladım” diyen “Pakize Bayal.” Turan Güneş Bulvarı’ndaki dükkânda duran Pakize anneye her fırsatta uğruyorum. Kendi elleriyle dolmalar yapıyor, muhammara, humus, yeşil ve kırmızı acı biber ezmesi, zeytin ve zahter salatalarına bayılıyorum. Her gittiğimde illaki tattırmadan bırakmıyor. Sebze ve meyve (Acı biber, domates, mandalina, çikolata hurması vs.) günlük olarak Antakya, Altınözü ilçesine bağlı, Pakize ablanın da köyü “Karsu”dan geliyor. Karsu ismi size yabancı gelmemiştir... Evet doğru hatırladınız. “Anne, kim aldı neşemi söyle... Işığım neresi söyle... Uyut hadi ninnilerinle... Anne...” şarkısının sahibi Hollanda’da yaşayan, Türk asıllı sanatçı “Karsu”nun da köyü. Pakize anne gururlanarak sanatçı Karsu’ya babası köyümüzün adını verdi dedi. Zeytinyağı, tatlı nar ekşisi, tahin, pekmez de alıyorum... Doğal alışverişinizi Pakize anne ve oğullarından yapın... Müptela olacaksınız.
KAR SUYU İÇTİ ‘HAMSİ’

KAR suyu içmeden hamsi tatlanmaz derler... Tespit doğru ve tam da hamsi yemek için en ideal zamandayız. Epeydir canım çekiyordu... Eve en yakın balıkçının yolunu tuttum. Rabindranath Tagore’deki (Eski 4.Cadde) Dalyan Balıkçılık ve “Pişirme Evi...” Ankara’nın en eski pişirme evi diyebilirim... 2002 yılında açıldığı zamanı hatırlıyorum, bizim civarda kimse evinde balık pişirmez oldu. Pişirme Evi’nin en meşhuru “Balık Çorbası...” Rahmetli annem müptelasıydı. Hasta hissettiğinde beni veya kardeşimi çorbaya yollardı... Demem o ki söz “Karsu”dan ve lezzetinden açıldı, hamsinin içtiği kar suyuna geldi... Pişirme Evi’ne gidin önce çorba için sonra hamsi yiyin.
Paylaş