GeriAziz DEVRİMCİ Tesadüfler güzeldir
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tesadüfler güzeldir

“Rastgele çekilen fotoğraflar daha güzel çıkar, tesadüfen tanışılan insanlarla daha mutlu oluruz, kıyıda köşede uyuyakalmak uykunun en keyiflisidir, plansız “hadi” denilerek yapılan aktiviteler daha eğlencelidir. Her şeyin kendiliğinden olanı güzel.” (Ara Güler)

Bana göre doğal (saf) halimizin görünmez ışığıdır tesadüfler. İçgüdüsel yani doğal (içten) davranışlarımızın önümüze çıkardığı tadına doyulmaz lezzetin de ta kendisidir. En doğalı, en samimisi, en gönülden olanıdır tesadüf. İçsel sahtekarlık yapmaya vakit bulamadığımız ve onu en doğal halimizle karşılamak zorunda kaldığımız içindir etkilenişimiz, en derininden. Beklemediğimiz anda gelen mutluluk, beklemediğimiz anda yeşeren umutlarımız, içsel sahtekarlıktan uzak anlarımızın bize ödülü, farkında olmadığımız ya da görmezden geldiğimiz saflığımızın bir ürünü olmalı. Doğal döngünün, doğallığımızı kirleten egolardan arınmamız gerektiğini ilettiği bir mesaj da olabilir. Tesadüflere inanmayabilirsiniz, kendi hayatınızdaki tesadüfleri bile planlayabilen zeki insanlardan olabilirsiniz belki de. Dostoyevski’nin şu sözüne ne dersiniz? “Kendi planlarımızı yapıyorduk, ama kaderin de planları olduğunu unutmuştuk.”

Tesadüfler güzeldir

KEBAPÇI (BÜŞRA) CANBOLAT

“Çok hasta olduğu günlerde bile, dükkânı açmak için ayaklandığını gördüm” dedi, sevgili Büşra. Babası Sabahattin Canbolat’ın iş disiplinini tarif etmek için kurduğu cümleydi. “Esnaflık saygı işi, esnaflığı çok sevdim” derken, sesindeki samimiyeti algıladım. 1986 yılında kurduğu döner dükkânını günümüze kadar sadece döner yaparak mesleğine ve müdavimlerine duyduğu saygı ile yürüten Sebahattin usta, rahatsızlığı sebebiyle açamadığı dükkânın anahtarlarını, saatinde açması için kızına vermiş. Ankara Üniversitesi, istatistik bölümüne girdiğinde veya bitirdiğinde hayalinin baba mesleğini sürdürmek olduğunu sanmıyorum. Geçici olabileceğini düşünürken “Et açmayı öğrendim” dedi, süt danasının arka butlarından ‘tranç’ kullandıklarını, marine etmediklerini söylerken, işe olan hakimiyetine hayran kaldım. “Geçici değilim, kalıcıyım, insanlarla iletişim kurmayı seviyorum” dediğine sevindim. Babasının özenine katacağı kadın eliyle Canbolat’ın döneri daha da lezzetlenecek. Yürekten katıldığım bir uygulamaları var. ‘Yolda soğur, lezzeti kaybolur’ diye adrese servis yok. Aydınlıkevler Şehit Ömer Halisdemir Bulvarı üzerinde, tesadüfen olmasa da bilerek gidin kendiniz alın, Büşra’nın eli değdi, keyiflenin.

Tesadüfler güzeldir

MEŞE ODUNUNDA TAŞ FIRINDA

Sevgili Savaş’ın tesadüfen rastladığı ancak bulunduğu yer olan Batıkent, Ergazi Mahallesi İpekyolu Çarşısı içinde şahane pide ve lahmacunu ile efsaneleşmiş, hepsi de usta olan üç kardeşin kurduğu bir aile işletmesi ‘Bilal Kebap’. Lezzet odaklı oldukları, pide ve lahmacunu pişirdikleri meşe odunuyla yaktıkları taş fırından anlaşılıyor zaten. Kardeşlerin özeni, pişirdikleri her şeye lezzet katarken, bir kere daha yemeğin lezzetinin pişiren kişinin ruh lezzetiyle doğru orantılı olduğunu anlıyorum. Gidip tadına baktığınızda benimle aynı fikirde olmanız kaçınılmaz olacak.

Tesadüfler güzeldir

KURU FASULYENİN İYİSİ

Esnafın yoğun olduğu yerler Altındağ Ulus, Aydınlıkevler’in lezzeti bambaşkadır. Gerek kokusu gerekse ruhunun sıcaklığını iliklerinize kadar hissedersiniz. Tüm esnaf ticaretle ilgilenir ancak öncelik hedef dürüst olmaktır, saygın olmaktır ve tabii ki insan olmaktır. Bu ruh halinin etkilediği bir atmosferin, çaycısı da lokantası da aynı duygularla kurulur ve aynı kokuyu servis eder, yani ruhun lezzetini. Pandemi dolayısıyla normalde her gün çıkardıkları yemekleri sıraya koyarak günlere bölen ‘Mürşitoğlu Esnaf Lokantası’, pazartesileri pişirdiği kuru fasulyeyi methini duyup tatmak ve resimlemek istediğim için hiç düşünmeden pişirince mahcup oldum.

Tesadüfler güzeldir

Esnaflığın geniş yüreğine örnek vermek için özellikle anlattım. Kuru fasulyeye bayılıyorum, Ankara dönerini görünce mest oluyorum. İkisinin bir arada olduğu ve iyisinin yapıldığı yerlere müptela oluyorum. İsmet ustanın fasulyesi Sivas, Suşehri dermason, pişirirken kuzu pöç kullanıyor, elinin lezzeti de değince sonuç nefis. Bilin diye yazıyorum, döneri Ankara’nın en iyilerinden mutlaka tadılmalı. Ben pilav üstü kuru üstü döner seviyorum, pazartesiye denk getirirseniz sevdiğim şekli siz de seveceksiniz. Altındağ Şehit Ömer Halisdemir Bulvarı’ndaki Mürşitoğlu Döner’in sahibi, sevgili İsmet usta, bugünkü yazımın başlığına nispet yaparcasına “Lezzet tesadüf değildir” deyip beni de düşündürüyor. Lezzetin istikrarlı olması anlamında yürekten katılıyorum.

X

İnsanoğlunun ürettikleri

“İnsan bir fabrika olsaydı, ürettiği tek şey mazeret olurdu.” (La Edri)

Mazeretle birlikte başka şeyler de üretiyor insanoğlu. Başkalarının mutsuzluğunu, kendine mutluluk sayıyor, dedikodu üretiyor mesela. Diğerlerinin hayatına bakarken unuttuğu kendi gerçeklerinin, başkaları için mutluluk kaynağı olabilme ihtimalini de unutuyor. Ürettiği yalanlarla kurduğu dünyasına girenleri etkilediğini düşünürken, asıl etkilenenin kendisi olduğu gerçeğini görmezden geliyor. Başkalarını alçaltarak kendini yüceltmekten aldığı sinsi hazdan vazgeçemiyor insanoğlu, kıskançlık üretiyor, nefret üretiyor, kin üretiyor, acı ve ölüm üretiyor... Hayatın yönünü değiştirdiğini sanarak felsefe ve teoriler üretiyor ama ürettiği bencil felsefenin temeline koymayı unuttuğu ‘paylaşmak’ odaklı sevgi ve saygı eksikliği, sonunda her şeyi allak bullak ediyor... Değil mi?



BEYPAZARI’NIN LEZZETLERİ

‘Üretim’ derken aklıma Beypazarı’nın gelmesini yadırgamadım. Geçenlerde hafızamı tazelemek için uğradığım Beypazarı’nın ürettiklerine bir kez daha şahit olmanın verdiği şaşkınlığı yaşadım. Hepimizin bildiği gibi, havuç başta olmak üzere envai çeşit sebzenin üretim yeri de Beypazarı. Beypazarı kurusu, köfter, cevizli sucuk, pekmez, tarhana, erişte ve daha sayamadığım geniş bir yelpazeye sahip. Belediye Başkanı sevgili Tuncer Kaplan’ın nazik armağanı el işi gümüş telkari işleme ay-yıldız figürü tanıdıktı. “Bu bizim memleketin işi” derken Mardin’i kastetmiştim. Sevgili başkan Mardin’in gelip Beypazarı’ndan telkari işleme gümüş aldığını söylemesi üzse de Beypazarı’nın bu işi sahiplenmesi adına sevindirmişti.

Yazının Devamını Oku

Çok havalıyız...

“Yaşlandıkça beş yüz liralık saatin ve otuz liralık saatin aynı şeyi gösterdiğini fark edeceksin. Bir milyonluk ve yüz binlik ev aynı yalnızlığı barındırır. Materyalist şeylerde gerçek mutluluk bulunmaz. Asıl mutluluk sevgi ve kahkahadan geçer. (Prof. Dr. Aziz Sancar)

Havamız kime? Eş, dost ve akrabanınkinden daha pahalı ve konforlu bir arabaya binmenin, bir evde oturmanın bize verdiği üstünlük duygusunun ne kadar adil olduğu konusunu düşündünüz mü hiç? Bilgi ve görgüyle donatamadığımız kişiliğimizden elde edemediğimiz saygınlığa, parayla donatıp her yönünü teşhir ettiğimiz yaşam tarzımızla sahip olabileceğimizi düşünmek insanlık onuruna hakaret değil midir? Satın aldığımız pahalı arabanın ya da evin güvenli olduğunu bahane ederken, asıl güvenliğin trafik ya da inşaat yapım kurallarına riayet etmek olduğu bilinç ve bilgi birikimi, kurallara uymayı zül sayıp maddesel ayrıcalığı üstünlük gören havalı egomuza mı yeniliyor. Bizi toplu taşımayı kullanmaktan uzak tutan yüksek ego ve kibrimiz; şahsımıza gösterildiğini sandığımız saygının, aslında bir metal veya beton parçasına gösterildiğini neden anlamak istemez ki? Bizden daha iyi olunmasını hazmedemiyoruz değil mi? Peki bu hazımsızlık, havalı arabamızla kırmızı ışıkta durduğumuzda, arka koltukta tabletiyle oyalanan çocuğumuza gıptayla bakan, sokaklarda dilendirilirken okuldan uzaklaştırılan, savunmasız çocuklara karşı neden yok? Verdiğimiz bozukluklar hazmı mı kolaylaştırıyor? Yüreğimizin suskunluğu neden? Kanadımız yok ama havalarda yaşayabiliyoruz. Asıl muamma, yüreğimiz olmadan, insan olabiliyor muyuz? Havamız batsın da... Görelim!



‘GUŞGANA’

Anadolu geliyor aklıma hemen, gelenekler geliyor, kültür ve edebiyat geliyor. İnsan çağrıştırıyor, ana, nene, lala, bibi ve onların gönül sıcaklığı ile Guşgana’da demledikleri yemeklerin kokusu yayılıyor hemen. Velhasıl; Guşgana güzel kelime! Erzurum ağzında ‘Tencere’, Beypazarı’nda tavan arasındaki, kuş yuvası gibi küçük pencereli odacıklara deniyor. Son 20 yıldır Çayyolu eski köy girişindeki kebapçıya da deniyor ‘Guşgana.’ Pişirdikleri yemeklerin geleneklere uygun yöntemlerini uygulamada hassas davranan, Ankara’daki ender yerlerden biri diyebilirim. Sevgili Mustafa, ağabeyi ve amcası ile birlikte, çalışanlar ve misafirlerinin de içinde olduğu kocaman bir tencere veya Anadolu evi tavan arası, yani kısaca ‘Guşgana.’

Yazının Devamını Oku

Ölümsüz anlar

Bilir misiniz? Bir göz vizördeyken, deklanşöre yarım dokunuşla içinize derin çekip zamanı dondurmak için tuttuğunuz nefesin, vücudu kaskatı kestiği anları...

Ölümsüzleştirmek istediğiniz manzaranın, aşkın ve mutluluğun o eşsiz enstantanesi için doğru zamanda tam dokunuşu beklerken geçen sürenin yaşattığı gizemli bilinmezliği...
O anlarda tesadüfen kadraja giren martının deniz üzerindeki süzülüşünü kıskandığınız ama nefesinizi kaçırmamak için yutkunduğunuz sabrın, damağa bıraktığı lezzeti...
Tam dokunuştan sonra duyduğunuz deklanşör sesi ve boşalttığınız nefesinizin ısısıyla yeniden canlanan yaşamın oh! dedirten rahatlığını...
Her karesi hayal meyalken yıkandığında berraklaşan film şeridinde, merakla beklediğiniz “o ölümsüz anların” kâğıda basılı kokusunun kalp ritmine de yansıyan hazzını...
Bilir misiniz?


Yazının Devamını Oku

Kendini beğen(me)

“Bazı insanlar, kendini beğenmişlik ya da kibir sözcüğü yerine, kulağa daha hoş gelen ‘hırs’ sözcüğünü kullanarak kendilerini biraz temize çıkarmaya çalışır.” (Alfred Adler)

Kibirli olmayı şahsiyet sanıyoruz. Oysaki; ulaşılamayacak kadar yükseğe koyduğumuz, aslında zayıflığımızı, korkularımızı gizlediğimiz ve kendimizin bile aydınlatmaktan çekindiği karanlığımız olduğunun farkında değiliz. Çevredeki insanlara karşı üstünlük kurmayı zafer gören bakış açısıyla beslenen kibrin, kıskançlığı ‘hırs’ olarak algılayan tarafı ise zifiri karanlık. Kendinden tarafa yonttuğu bir kulptan tuttuğu adaletin, kulpsuz tarafında kalanların tutunamadıkları ‘hak’, hep kibirden yanadır. Boyunun yetişemeyeceği kadar yükseklere yerleştirdiği egolarını indiremediğinden olsa gerek, toplumsal iletişimi sağlayıp, kibri bertaraf eden ‘saygı ve nezaket kuralları’nı da görmezden gelir. Gizlediği zayıflığına eklediği hırs görünümlü kendini beğenen benlik özelliğini pekiştirmek için de saygı görmeyi bekler. Kabullenmek çok zor biliyorum ama hepimizde bir nebze var sanırım. Kibirle şahsiyeti, kıskançlıkla hırsı hep karıştırıyoruz gibi geliyor bana. Önce itiraf etmek sonra da samimiyetle düzeltmek gerek... Hemen şimdi başlayın, kendinizi beğenmeden, çok ama çok sevin.



DEVELİ CIVIKLISI

Cıvık kelimesi yanlış çağrışım yapmasın sakın, burada lezzet anlamı var bilesiniz. Kayseri’nin sadece Develi ilçesine has geleneksel pideye ‘cıvıklı’ denmesinin sebebi, içindeki kıymada kullanılan döş etinin lezzetinden geliyor. Develi cıvıklısı, açılan pide hamurunun alt tarafına döşten hazırlanan tek çekim kıyma ve üzerine serpiştirilen löp kuşbaşı etin birlikte damağa verdikleri, doruğunda Erciyes havasını soluduğunuz eşsiz hazzın da zirvesi. Geleneklerin harfiyen uygulandığı pidenin hamurundan, içindeki etin ayıklanmasına, meşe odunu ile yakılan fırına sürülüp uygun kıvamı yakaladığında geri çekilmesine, dilimlendikten sonra servise hazırlamaya kadar tek el değiyor.

Yazının Devamını Oku

Edebiyatın mutfağı ‘şiir’

Neden şiirlerimi çalıp sevgiline kendi şiirlerinmiş gibi okudun postacı? Üstad, şiir yazanın değil ihtiyacı olanındır. Benim o şiirlere ihtiyacım vardı. (Pablo Neruda)



Şairi ve şiir tutkusunu anlatırken “Gül ıtırıyla selamlar sabahı, şair yaratır... Öyle seveceksin ki kelimeleri, yalnız senin için raks edecekler. Kelimeler de bütün sevgiler gibi kıskanç. Senin olmalarını istiyorsan, onların olacaksın; yalnız olacaksın.” Diyor Cemil Meriç. Nazan Bekiroğlu şairin şiir aşkını, “Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım” cümlesinde aşkın en vurucu halini, “Candan beslenen can” örneğiyle şair-şiir ilişkisinin beslendiği duygu ile can alıcı noktanın altını çiziyor. Büyük üstad Yahya kemal, “Şiir, düşünceyi duygu haline getirene kadar yoğurmaktır”, Fransız şair ve düşünür Paul Valéry “Şiir... Sesle anlam arasında o uzayıp giden kararsızlık...” tespitiyle şiirdeki duygu ve ritmin özüne varmayı vurgulamışlar. “Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir” diyen Maksim Gorki ile, “Şiir; zekâ ülkelerinde, uzun ve üzücü yolculuklardan sonra doğan şeydir” diyen Honoré de Balzac, şiirin zekâ ile yüreğin birlikteliğinden doğan armoni olduğunda hemfikir. Attila İlhan, “Bazıları şiir sevmez, çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır” cümlesinde kötü ruhların, donuk kalplerin hayatımıza kattığı sevimsizliği ifade etmiş. O kadar güzel anlatmışlar ki, okurken duyumsanan tüm duygular kayıp zamanda bir ‘ruh tufanı’ yaratan cinsten sarsıcı. Noktayı Cemal Süreya koyuyor ve diyor ki; “ İki şey: Aşk ve Şiir. Mutsuzlukla beslenir biri. Biri ona dönüşür.”

ÇEVRİM İÇİ ŞİİR SOFRASI

Yemek bedenin, şiir ruhun doyum kaynağıdır. Yukarıda yazdığım cümlelerle sizi şiire karşı iştahlandırdığımı umuyorum. Şiirin ruhumuzu beslediğine inanmamız gerek, zira yüreğimizin ritim ve ahenkle attığını unutmayalım. Size çok geniş bir şiir sofrası önereceğim. Şiir Derneği’nin, Kültür Bakanlığı desteği ve ‘Şiirsel mesafe’ mottosuyla düzenlediği, ‘Sanal Şiir Kitapları Fuarı” 15-22 Mart tarihleri arasında çevrim içi yayında olacak. Telefonunuzdan, tabletinizden ya da bilgisayarınızdan rahatlıkla katılabileceğiniz, mesafeyi dert etmeyeceğiniz şekilde dolaşabileceğiniz, şiir kokusunu fazlasıyla soluyacağınız ortam hazır. www.sanalsiirkitaplarifuari.com adresine tıkladığınızda değişik lezzetlerde hazırlanan şiir sofralarına oturabiliyor, farklı dönem şair ve şiirlerinin tadına bakabiliyorsunuz. Şiirsel konuşmaların yapıldığı canlı yayınlara bağlanabiliyor, hatta imza günlerine bile katılarak yazarlarla sohbet edebiliyorsunuz. Aralarında Ankara Temsilcimiz Hande Fırat’ın da bulunduğu, yazar Ahmet Ümit, oyuncular Ercan Kesal ve Nilüfer Açıkalın gibi ünlülerin şiir okuma videolarını izlerken, ruhunuzun doyum kaynağına ulaşmasının eşsiz keyfini de yaşayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Bahar ve kadın

“Şık olmalı kadın dediğin! Gelişi, gülüşü, bakışı, duruşu, hatta, gidişi bile!” (Cemal Süreya)

Her mevsimin güzelliği farklıdır ama en çok sevdiğiniz mevsimi sorsam ne dersiniz? Açık ara ‘ilkbahar’ dediğinizi duyuyorum. Benim de en sevdiğim, gönlümüzü ferahlatan renklerin hâkim olduğu mevsim çünkü. Bir çiçek gibi umutlarımızın da yeniden yeşerdiği mevsim değil mi bahar? Kışın karamsarlığını üzerimizden atıp goncalara gülümsediğimiz, hayata yeniden filizleniyormuş gibi ruhumuzun da yenilediğini derinden hissettiğimiz mevsim. Yıl boyu tükettiğimiz enerjinin yeniden birikmeye başladığı, hoşgörünün, anlayışın yaşam alanı bulduğu, sevginin berraklaştığı, aşkın belirginleştiği mevsim. Dokunduğu her şeye ruh veren, baktığı her şeyi güzelleştiren, yaydığı kokusuyla yüreğimizi ferahlatan bahar kadın olmalı. Ya da kadın bahar olmalı. Kıymetini bilin...



ANNE TARİFİ İMAM BAYILDI

Patlıcan, soğan, sarımsak, biber ve domatesin, halis, muhlis zeytinyağıyla oluşturduğu mükemmel uyumun, pişirirken heyecanlandırıp yerken bayılttığı lezzetinden vazgeçemediğimiz yemek, geleneksel mutfağımızın belki de en bilinen ve en sevilen zeytinyağlısı ‘imam bayıldı.’ Kimisi “üstüm kokar” diye evinde kızartmadan uzaklaşıp, geleneksel olmayan, şipşak hazırlanabilen sosların, sebzelerin paketlenerek satıldığı yeni nesil mezelere takılınca, emek gerektiren yemeklerimizin mecazen baygınlık veren lezzetlerinden de uzaklaştı. Uzaklaşmayın, Balgat Osmanlı Caddesi’nde Konakbay Zeytinyağlılar ve sevgili Sibel Taylan, anneciğinin geleneksel tariflerini uygulayarak pişirdiği zeytinyağlıların lezzetinde sevgi de var, emek de. Mevsimi olmamasına rağmen yaz sebzeleri ile pişirdiği ‘imam bayıldı’, çok lezzetli. Bir de mevsiminde piştiğini düşünün, imam gibi siz de bayılacaksınız.

Yazının Devamını Oku

İnsanları önemseyin

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmesi, insanların kullanılmasıdır.” Cemil Meriç

“Egoist bir varlıktır insanoğlu. Mesela, önemsiyorsun vazgeçemezsin sanıyorlar.” Bob Marley gibi hisli bir adam bu tespitini dile getirdiğinde yaşadığı hayal kırıklığını düşünün. Her hâlükârda sevilmek istiyoruz ama sevmeyi bilmiyorsak nasıl sevilmemiz gerektiği konusunda da fikrimiz olmayacaktır. Her şeyi sevebiliriz tabii ki; eşyalarımızı, evimizi, arabamızı gibi. Eşyalara duyduğumuz sevgiye ilaveten önemseme duygusuyla ruhumuzu da kattığımızda, insan sevgisine dönüşen hislerimiz hem bize hem de önemsediğimiz insana anlam kazandırıyor. Eşyaya duyduğumuz tutkunun aynısını insana da duyduğumuzda, içimizde yaşadığımız anlam karmaşası kaosa dönüşerek, nasıl sevmemiz gerektiğini unutturuyor. Bu karmaşa içerisinde ego savaşlarına dönüştürdüğümüz ilişkilerimiz, Sabahattin Ali’nin “İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu” cümlesinde alışverişe dönüştürülen gerçek sevginin düştüğü durumu net açıklıyor. Sevgi önemsemekle anlam kazandığına göre, insan önemsenmek istiyor.

İRAN MUTFAĞI

Yüzyıllardır neredeyse iç içe yaşadığımız, gelenek ve kültürümüzün birçok ayrıntıda benzeştiği efsaneler diyarı İran. Hikâyelerinin insana hissettirdiği gizem ve derinliğin aynısının mutfağında da olmaması mümkün mü? Safranın asalet kattığı İran mutfağında, her yemeğin hikâyesi asırların birikimiyle günümüze kadar ulaşırken, beraberinde getirdiği mistik lezzeti duyumsadığınızda hikâyelerinin de içine giriyorsunuz. Özellikle kebap tutkusu anlamında ortak damak zevkine sahip olduğumuz bu nefis mutfağın lezzet seremonisini keşfettiğinizde asaletin de anlamını keşfedeceksiniz.



PULAW YA DA PİLAV

Yazının Devamını Oku

Yeniden başlamak

“Kimse geçmişe gidip yeni bir başlangıç yapamaz; ama bugün başlayıp yeni bir son yazabilir.” (Carl Sandburg)

Hayatımızın farklı dönemlerinde iniş çıkışlarımız, üzüntülerimiz, sevinçlerimiz mutlaka olmuştur. Dünyayı oynatacak cinsten güçlü, kudretli hissettiğimiz anlarımız da olmuştur. Zayıf, korumasız, korku dolu anlarımız, ruhumuz yaralandığında ihtiyacımız olan sevgi ve şefkati bulmak için çırpındığımız zamanlarımız da oldu. Yaşadığımız olumlu duygular dünyanın ilk günüymüş hissini verirken, olumsuz olanlar dünyanın sonu geldiği duygusunu yüklemişti. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen anlarımız, hiç bitmesin dediğimiz anların içinde unuttuklarımız da var, unutamadıklarımız da. Olumlu ya da olumsuz olsa bile değişmeyen tek şey var. İyi ya da kötü hepsi geçiyor. Unutmayın ve Nazım’a kulak verin, “Daha son sözü söylemedi hayat. Belki yarınlar, mutlu sonlar var. Yeniden başlamak yorar insanı ama sonunda kavuşmak, mutlu olmak var.”

EN UYGUN ZAMAN BAHARIN DA İLK AYI

Geçmişe takılarak veya şikâyet ederek yaşamak inanın yaralarımıza merhem olmuyor, bizi iyileştirecek olan geleceğe umutla bakabilmenin kazandıracağı moral ve istek olacak. Restoran ve kafeler açısından, 1 Mart yeniden başlamak için ideal bir gün, umutların yeniden yeşermesi için en uygun zaman, baharın da ilk ayı. Bu sefer bir daha kapanmamak üzere açık kalmak adına tüm tedbirlerin özenle uygulanması, el ele verip geçmişi unutarak edindiğimiz tecrübelerle geleceği tasarlayarak başarmak daha kolay olacak. Ankara Ticaret Odası ve esnaf odalarının yeniden açılacak esnafın, gereken tedbirleri sağlıklı uygulayabilmesi için koyacağı katkı çok ama çok önemli. Her yeni gün yeni bir başlangıçtır aslında tek düze hale getirip karmaşıklaştıran bizleriz. Haydi rastgele!


Yazının Devamını Oku

Sözün özü

“Tavırlarıyla sözleri birbirini tutmayan insanlar, yağ ile su gibidir. Aynı kapta olsalar da kendi içlerinde bir bütün olamazlar.” (Doğan Cüceloğlu)

Farkında mıyız? Aynaya baktığımızda gördüklerimizle, çevreye gösterdiklerimiz örtüşüyor mu? Kendimizi, duygularımızı pazarlıyor muyuz yoksa gözleri kamaştıran halimiz, yüzümüze gerçekten yansıyan yüreğimizin aydınlığı mıydı? İnsan uyanmadığının farkında değilse gördüğünün rüya olduğunu da anlamıyor. “Aynada gözlerinin içine rahat rahat bakarak söyleyemeyeceğin şeyleri yapma çünkü senin en önemli gücün bu gözlere rahatça bakabilmekte saklıdır” diyor Doğan Cüceloğlu. Siz katılır mısınız bilmiyorum ama “Aldanma, insanlar bencil olmaktan değil, bencil görünmekten utanırlar” özlü sözüne ben yürekten katılıyorum. Peki ya şu özlü söz nasıl, “Etrafında kimseyi bulamamak zor, içinde kimseyi bulamamak daha zor.” Bugünkü giriş yazımda 16 Şubat Salı günü vefat eden dünyaca ünlü Türk psikolog ve iletişim psikolojisi uzmanı Doğan Cüceloğlu’nun sözlerinden alıntılar yaptım, hayatımıza nasıl da incelikle dokunduğunun farkında olun istedim. Ben de ilaveten diyorum ki; yüzünüzü yıkarken aynada yüzleştiğiniz kişinin siz mi yoksa pazarlayıp çıkar elde etmeye çalıştığınız sahte yüzünüz mü olduğunu anlamıyorsanız, kendinizi çimdikleyin.



‘SEVGİ’Lİ ÇORBALAR

Bu aileyi seviyorum, annenin hem ‘Sevgi’ hem de ayakta tutan direk olduğu bu ailenin pişirdiği her yemeği de severek yiyorum. Gündeş ailesi ya da bilinen adıyla ‘Eze’ (Erzurum ağzında teyze demek) ailesi, Birlik ve İncek mahallelerindeki yerlerinde sevgi odaklı pişirimlerle yürekleri ferahlatıyor. Başta pöç haşlama, etli yaprak sarma, mantı, kavurma ve saymayı unuttuğum ama anne Sevgi Gündeş’in elini değdiği her şey yediğinizde hem haz hem de şifa veren cinsten leziz. Sevgi annenin isminin gerçek duygusunu katarak pişirdiği çorbaların şifa vermesi en az kendisi kadar doğal. Vücut bağışıklık sistemimizin güçlenmesi gereken bu dönemlerde ihtiyacımız olan kemik iliği barındıran pöç Haşlama, kuzu paça, dana paça, kemik suyu çorbalarını tüketmeyi ihmal etmemek gerek. Ankara’nın eskiden olduğu gibi soğuk karlı günlerine kısa dönüşü bizi sevindirse de hastalık riskinin yükselmesi açısından endişe verici. Eze ve Sevgi anne, yukarıda saydığım çorbaları kavanozlarmışlar, hem Birlik hem İncek’te var. Uğrayıp evinize götürün hem sağlık hem sevgi yudumlayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Yaşama tutunmak

“Siz bilmiyor olabilirsiniz ama çaresizliğin öte ucunda, insanın neredeyse mutlu olduğu bembeyaz bir açıklık vardır.” (Joan Baez)

Zor günler yaşıyoruz. Özellikle kendi yağıyla kavrulan cinsten yiyecek içecek işiyle uğraşanların yaşadığı zorlukların tarifi çok zor. Sevdiği işi yapmanın hayaliyle, belki de tüm varını yoğunu severek, isteyerek yatırdığı işini kendinden kaynaklanmayan sorunlar yüzünden kaybetme riski ile yüzleşmesinin izahını yapmaya çalışmaksa çok daha zor. Sıkı durun! Bu saydıklarımdan daha da zoru var, hatta en zoru diyebilirim. ‘Ümitsizliğe Kapılmak’ hepinizin içinden geçmiştir, muhtemelen şu anda bu duyguyu yaşıyor da olabilirsiniz. Büyük bir umutla anlaşılmak istediniz, elinizden tutulsun istediniz, yani kısacası çevrenizden medet umdunuz. Hiçbir beklentiniz karşılık bulmadı değil mi? Bulmaz da... Çünkü zayıflığımız beklentiyi doğurur, beklentiler hayal kırıklığı yaratır, hayal kırıklıkları da ümitsizliği. Sizin için kimin ne yaptığı maneviyat açısından önemli olsa da, sizin kendiniz için ne yaptığınız en önemlisi. Behçet Necatigil’in şu cümlesini unutmayın “Ya ümitsizsiniz ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz ya da çare sizsiniz.“ Silkelenin ve yaşamı sevdiğiniz yerden sıkıca tutun.



VIZVIZ KÖFTE

Cızbız köftenin vegan olanına ‘Vızvız’ demiş, Kavaklıdere, Beykoz Sokak’ta vegan yiyecekler tasarlayan Terra Mutfak. Daha önce ekmek arası kokoreç ve sucuk’un vegan olanını tasarlamıştı, ben de yazmıştım. Bu sefer, sokak tablalarında satılan, maç ve konser aralarının vazgeçilmez atıştırmalığı cızbız ya da namıdiğer tükürük köftesini yapmış. Tadı neredeyse birebir aynı. Bana göre daha güvenli ve hijyenik. İçindeki etten şüphe duymayacağız, çünkü içinde et olmadığını bilerek yiyip aynı lezzeti alacağız. Terra Mutfak’ın dijital menüsünü inceleyin derim. Bildiğimiz, tanıdığımız dünya lezzetlerinin vegana dönüştürülmüş sağlıklı uyarlamaları var. Sevgili Nisan Kuyucu her hafta güncelledikleri ve alınması gereken protein, karbonhidrat, lif ve vitamin dengelerini gözeterek hazırladıkları ‘Terra bowl’ kaselerini de öneriyor. Pandemi sürecinin yaklaşık başlangıcına denk gelen 12 Şubat’ta ilk yılını kutlayacak olan ‘Terra’nın bütün olumsuzluklara rağmen yaşama tutunabildiğini görmek takdire şayan. Paketinizi almaya gittiğinizde kavanoza koydukları balkabağı pastasını sorun, varsa mutlaka deneyin.

KÖZDE BOŞNAK BÖREĞİ

Yazının Devamını Oku

Hayat kısa, kuşlar uçuyor

“Hayat, küçük şeylerden oluşur. Eğer sen seversen büyük olurlar.” (Osho)

Sevgiyle yaptığımız işlerin güzelliğini, içimizde bıraktığı heyecanı hep duyumsarız, unutmayız, unutamayız. Severek pişirdiğimiz bir yemeğin lezzeti, aşkla bestelediğimiz bir güftenin ya da hayalimizde canlandırarak gerçekleştirdiğimiz bir projenin, yaratıcılık kısmındaki haz tarif edilemez. Madde düşünmeyiz, lezzet vardır aklımızda ve başarmak elbette. Bu hazzın tarif edilemez yanı da budur. Sevdiğimiz işi yapmanın, maddesel kazanımdan çok ruhsal kazanımları olduğunu bunun da hayatımıza yansıdığını bilmek apayrı bir mutluluk. Hayatımıza getirdiği mutluluğu paylaştığımız çevremizin de bu olumlu enerjiden faydalanacağını düşünürsek, sevgi halkası daha da büyüyecektir. Kazandığınız çok parayı ve gücünü korumak için davranışlarınıza yansıyacak maddesel bakış, parayı kaybetmekle ilgili refleks haline gelecek korkuların sizi sürükleyeceği noktayı düşündüğünüzde, ömür boyu savunmada ve insani duygulardan uzak, esir ruh haliyle oluşacak yaratıcılığı düşünmek istemiyorum. Yaratıcılık, hayal dünyasının bir sonucu, ruhun özgürlüğünü ilan etmesidir. Henri Matisse, “Yaratıcılık cesaret ister” derken sevgiyi kastettiğini düşünüyorum. Sevdiğiniz ve sevildiğiniz işleri yapın, cesaret kendiliğinden gelir.



SEVGİ “PINAR’I”

Sevgili Pınar Tüfekçioğlu’nu geçen yıl Ayrancı’nın güzel sokaklarında dolaşırken Kıbrıs Sokak’taki oyuncak misali minik dükkânı ‘Açık Tezgah’a tesadüfen girdiğimde tanımıştım. Dükkânın sevimliliği ilgimi çekmiş, minik dükkânın, minik masa ve sandalyelerinde derin sohbete dalmış iki zarif hanımefendinin konuşmalarını bölerek selamsız sabahsız, “Siz burada ne yapıyorsunuz” şeklindeki kaba tarzıma aldırmayarak, güler yüzle karşılamış “Ev yapımı bi şeyler” cevabını vererek mahcup etmişlerdi. Pınar hanım bununla da yetinmeyip çayla birlikte nefis unsuz kekinden ikram ederek daha da utandırmıştı. Asıl mesleği bankacılığı bırakıp, sevdiği işten haz almayı tercih ettiğinden olsa gerek, özgür ruhun ürünü pişirimlerinin lezzetine bayılmıştım. Tek başına kurup, her şeyi kendi yaptığı minik dünyasından aldığı kocaman hazzı yansıttığı tatlılarının lezzetinde, sevginin yerleşik düzene geçtiğini fark edince mest oluyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

Sadeliğin lezzeti

“Gösteriş ve abartı bir sanrıdır. Acıklı bir iyi hissetme halidir. Zavallı bir bağımlılıktır.” (Marcus Aurelius)

Göstermek istediğiniz şeylerin aslında karakterinizi de yansıttığını bilmeniz gerek. Üzerinize giydiğiniz kıyafetin, ayağınızdaki papucun, taktığınız aksesuarların göz alıcı olması size rahatlatıyorsa, farkında olmadığınız bir eksiğiniz var demektir. Yediğiniz yemeğin altın tabaktaki gösterişli sunumu karnınızı doyurmaktan ziyade, açgözlülüğünüzü doyurmuş olma ihtimalini düşünemiyorsanız, aldığınız lezzetin de farkında olmayacaksınız. Şatafatın doyurduğu bir bedenin, aç kalan ruhu doyuramadığı gerçeğini görememek, aslında pazarladığınız bedeninizin içinde sevgili bir ruhun olmadığının da teşhiridir. Gösterişle süsleyip pazarladığınız yaşamınız ve bedeninizin içinde; ruhunuzu, sevginizi, vicdanınızı sergilediğiniz raflarınız boş kaldıysa, üzgünüm ama lezzetiniz de olmayacaktır. Hepimizin ruhuna işleyen ‘Mona Lisa’nın yüzündeki sadeliği resimleyerek, “Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir” diyen Leonardo da Vinci’nin, dünyanın yönünü değiştiren hamleler yaptığını unutmayın. Boş kalan raflarınızı doldururken ‘mış’ gibi yapmayın, gerçekten hissedin, inanın lezzetleneceksiniz.



EN SADE LEZZET ‘ÇİBÖREK’

Kırım Tatarlarının ve Eskişehir’in geleneksel ve sade lezzeti çiböreği bayıla bayıla yemeyenimiz yoktur sanırım. Başarı oranını bilmiyorum ama evde pişirme denemelerimiz bile olmuştur mutlaka. Aylardır çok iyisini yapanı arıyorum ancak pek rastladığımı söyleyemem. Bazen iyisine, lezzetlisine, fena olmayanına rastladığım doğru. Balgat, Süleyman Hacıabdullahoğlu Caddesi’ndeki çibörekçi ‘Konakbay’ hakikatten çok iyi ve ezber bozuyor. Sevgili Savaş’ın bayılarak anlatımından ağzım sulansa da tadana kadar yapacak tek şeyim vardı; o da şimdilik yutkunmak olacaktı. En sevdiğim işletme şekli olan ve aile dayanışması ile kurulan aile işletmesi tipinin Ankara’daki önemli örneklerinden birisi ‘Konakbay’. Kurucu baba, vefat edene kadar mantıyı pişirmiş, anne çibörek hazırlamış, oğul da servis yapmış, lezzeti hayal etmeyi de size bırakıyorum.

Yazının Devamını Oku

Unutulan yemekler

“Ağzınızda yemek olduğu an, dünyanın tüm sırlarını çözmüşsünüz demektir.” (Franz Kafka)

Sevdiğiniz bir yemeğe gömülürken hissettiklerinizi tarif edin desem, nasıl anlatırsınız? Sevdiğiniz yemekler geçti gözünüzün önünden değil mi? Şu an mutluluk salgıladığınız kesin, hatta ağzınız sulandı bile diyebilirim. Aldığınız hazzı tarif ederken mutlaka edebi bir dil kullanmak istersiniz. ‘Şahane, nefis, harika’ gibi hayranlık belirten kelimeler, ‘Bayıldım, kendimden geçtim, tadı damağımda kaldı’ tarzında deyimler kullanarak duygularınızı pekiştirirsiniz. Yediğinden haz almanın sonsuz huzurunu içinizde hissettiğinizde, hayatın anlamının aslında yemek yemek kadar basit olduğunu düşünmeye başlarsınız. Zaman durur ve yemekle aranızda kurduğunuz bağı, ağzınızda çevirdiğiniz her lokmasında duyumsarken, bütün dünyanız önünüzdeki tabak olur. Hele ki yemeği pişirenlerin geleneksel yöntemleri kullandığını biliyorsanız, geçmiş anılar canlanır, her lokmasına ayrı lezzet katar, mest olursunuz. Şimdilerde popüler ve hazır yemeklerde, aradığınız geçmiş hazları bulamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Geleneksel yemeklerin emek ve sevgi dolu lezzetlerini yeniden hatırlamakta fayda var. Unutmayın, pişirmeyi veya yemeyi unuttuğunuz yemekler, asıl ruhunuzdur.



ANKARA’NIN EN ESKİSİ

Eskiden neredeyse her hafta sonu, ailemizle, eş, dost, akraba veya sevgilimizle gittiğimiz mahalleli köfte dükkânları bir bir kayboldukça, ‘Gözden ırak, gönülden ırak’ atasözünü doğrularcasına hayatımızdan da kaybolup gitmesi üzücü. Unuttuğumuz ama vazgeçemediğimiz lezzetlerden biridir ‘İnegöl Köftesi.’ Gerek hazırlama ve pişirim yöntemini, gerek lezzetini, her yediğimizde bizi bizden alan şahane kokusunu unutmak mümkün mü? Ankara’da kalan çok az sayıda köfteciden birini hatırladım. Yenimahalle, Çarşı Caddesi, Taşkın Sokak’taki ‘Meşhur İnegöl Köftecisi’ 1966 yılında kurulmuş ve Ankara’nın en eskisi. İkinci kuşaktan sevgili Birol Altay, kuruluş gelenek ve lezzetlerini aynı şekilde sürdürmenin verdiği keyifle çalışıyor. Kurulduğundaki menü aynen devam ediyor. Mercimek ve işkembe çorbaları, nefis köftesi, piyazı ve tabii ki Kemal paşa tatlısının tadına aşina olanlar sevinecek, hatta nostaljik havayı soluyunca çocukluklarına, gençliklerine geri dönmenin hazzını yaşayacaklar. Ankara çok büyüdü, Yenimahalle gözden ırak kalmış olabilir ama ‘Meşhur İnegöl Köftecisi’ halen gönüllerde. Paket yapıyorlar, iyisi mi, siz gidin alın, geçmişe de gidersiniz.

Yazının Devamını Oku

Zaman balık zamanı

“Nice balık vardır ki; su içinde her şeyden eminken, boğazının hırsı yüzünden oltaya takılmıştır.” (Mevlâna)

Yeni yıl defterinin ilk sayfasına yazdığımız ilk temennimiz, yüzeysel olarak (âdet yerini bulsun diye) muhtemelen ‘sağlık’ olmuştur. Mutluluk ikinci temennimiz olur. Olanların daha çok, olmayanların da ilk tadım için paraya kavuşma arzusu listenin değişmezidir muhakkak. ‘Sağlığın ve mutluluğun olmazsa olmazı paradır’ inancı taşıyanlar, ‘parayla saadet olmaz’ atasözünü çürütmenin yollarını, kapıldıkları sanal gerçeklik içinde aramakla meşgul olur. Zaman mefhumu kalkar, arzularımıza, hırslarımıza yenik düşeriz. Yılın başında açtığımız yeni sayfada biriktirmeyi umduğumuz güzelliklerin, yeniden tazelediğimiz dileklerimizi, yıl eskidikçe kenara koyar, rafa kaldırırız, hatta unuturuz. Sigarayı bırakma, kilo verme gibi dileklerden bahsetmiyorum. Yepyeni bir ruha bürünmekten bahsediyorum, mutsuz olduğunuz şeyleri, mutluluğa dönüştürmek için yöntem değişimi esas kastım. Duyarlı olmaktan, empati yapmaktan, davranışlarımızı gözden geçirmekten, ben merkezcilikten sıyrılıp biz olmaktan bahsediyorum. Para kaçıncı planda kalır bilmiyorum ama ‘oltaya gelmeyin’ derim.



ÇITIR TEKİR

Balıkta tazelik esastır, taze balığın da başkenti Ankara’dır. En iyi balıkçılar, en iyi balık restoranları da Ankara’da olunca, en iyi balığın tercihi de tabii ki Ankara olacaktır. Nene Hatun Caddesi’ndeki ‘Camgöz Balık Lokantası’ işini iyi yapmakla kalmıyor, yenilikçi yaklaşımıyla Ankaralıları her zaman büyülüyor. İşletmeci sevgili Kerem Ülgü ‘çıtır tekir’ önerince heyecanlandım. Yerken denizin tadını birebir hissettiğiniz yegâne balıklardan biridir tekir. El maharetiyle pişirilen tekirin çıtır hali benim de müptelası olduğum bir haldir. Camgöz Lokantası, lavaş ve yeşil soğanla servis ediyor. Parmaklarınızla yakaladığınız çıtır tekiri, isterseniz yanına soğanı da yatırıp lavaşa dürün. İlk lokmada çıt edecek, ikinci lokmayı gizli soslu ‘Camgöz salatayla’ birlikte alın. Gözlerinizi yumun ve denizi koklayın, mest olacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Ölümsüzler

“Hükümdarlar gelip geçer ama dünyanın her zaman hekimlere ihtiyacı vardır” (“The Physician” Noah Gordon)

Bu sene, “2020 bitse de gitse” dedik... Nihayetinde son gününe geldik. Gidiyor işte. Gideceği muhakkaktı, götürecekleri muallâktı ancak yaşattıkları hakikatti. Kimimiz öldü, kimimiz dirildi, kimimiz öğrendi, kimimiz henüz farkında değil olanların. Ders çıkardık mı? Bilmiyorum. Öğrendik mi? Ondan da emin değilim ama ölmediysek bunun nedenini çok iyi biliyorum. Ölümsüz sandığımız sağlık çalışanlarının sayesinde yaşadığımızdan eminim. “Onlara bir şey olmaz” diye düşündüğümüz sağlık emekçilerinin gecesini gündüzüne katıp çırpınışlarıydı bizi yaşama bağlayan. Ne oldu peki? Onlar öldü, biz diri kaldık. Neden mi? İnsanlık için, sağlıklı gelecek bekleyen çocuklarımız için... Onlar öldü, kendi çocukları yalnız kaldı. Minnetimiz sonsuz, yüreğimizde ölümsüzsünüz!



100 DOKTOR 100 TARİF

Doktorların yaşamla ve yaşamımızla ilgili çabaları, yaptıkları işi ciddiye alan tavırları sayesinde hepimize hayat oluyor. Dünyaya bakışlarının temelinde sağlık ve sağlıkla yaşam olunca da bizim farkında olmadığımız detaylara vakıf oluyorlar. 100 doktor bir araya geliyor ve 100 yemek tarifini sağlıklı şekliyle hazırlıyorlar. Kendileri pişiriyor, kendileri fotoğraflıyor ve kendi cümleleriyle bizzat yazıyorlar, ortaya nefis bir yemek kitabı çıkıyor. Bu kitabın en güzel tarafı ne biliyor musunuz? Bütün gelirini koronavirüsten ölen, yukarıda minnetle bahsettiğim sağlık çalışanlarının çocuklarına burs verilmesi kaydıyla Kadın Hekimler Eğitime Destek Vakfı’na (KAHEV) bağışlıyorlar. Bugün kuruluşunun 2. yılını kutlayan KAHEV, binlerce tıp öğrencisi başta olmak üzere, ilköğretim, lise ve diğer branş lisans öğrencilerine burs, laboratuvar, kütüphane temin etmek için hekimler tarafından oluşturulmuş bir yürek hareketi. ‘100 Doktor 100 Tarif’ kitabı çok kısa sürede 10 bin satmış, bu iyiye işaret. Minnetimiz büyük, bu yürek hareketine katılmamız gerek. Her tarif ruhumuza, her kitap ölümsüzlerin çocuklarına hayat verecek. ‘www.kahev.org’ tıklayın.

Yazının Devamını Oku

En uzun gece

“Herkes aynı anda geceyi yaşar ama herkesin karanlığı farklıdır” (La Edri)

Geçtiğimiz 21 Aralık günü, en uzun geceyi yaşadık. Kimimiz farkındaydık, kimimiz uykudaydık. Kimimiz çeşitli ritüellere kapıldık, kimimiz için her gün gibiydi... Uzun ya da kısa fark etmedi. Bazen en kısa gece bitmez sanırsın, en uzunu ise bir çırpıda biter anlamazsın. Özetle, hayatı nasıl özümsediysek, davranışlarımız da benzer oldu. Herkesin yaşadığı tek ortak bir sonuç vardı ki, her hâlükârda sabah oldu. Victor Hugo’nun sabır odaklı, “En karanlık gece bile sona erer ve güneş tekrar doğar” cümlesi karamsarlığımızı, aydınlığa dönüştürüp umut tazelerken, Mevlana, “Her şey, neye layıksa ona dönüşür” diyor ve bedenimizdeki ruha sesleniyor aslında. Hangi ruh hali içindeysek, ne dilediysek ya da ne beklediysek hayattan, ona dönüşüyoruz. Uzun, kısa, büyük, küçük, ünlü, ünsüz, zengin veya fakir... Her hâlükârda gün geçiyor, u-mutlu ya da u-mutsuz. Tercih sizin..



MÜZİSYENDEN BABKA EKMEĞİ

Sevgili dostum müzisyen Ateş Tezer’in Çeşme, Ovacık’ta yeni kurduğu fırınına uğradığımda onu elinde oklavayla tezgâhın başında, bir gün önceden hazırlayıp dinlendirdiği ‘brioche’ hamuru açarken buldum. Öylesine motive olmuştu ki; konserin ortasında baterisine vurduğu bagetlerle, eşlik ettiği jazz orkestrasının ahengine kapılmış hali vardı. Kısa bir selamdan sonra itinayla işine, yani elindeki oklava ve açtığı hamura odaklandı. Hamuru uygun inceliğe getirecek yuvarlamaları yaparken gösterdiği itinaya ister istemez ben de kapılmıştım artık, dikkat kesildim. Cetvelle hamurun boyunu ölçtüğünde “Gerek var mı?” dedim. “İyi sonuç için, geometri gerek, matematik gerek, aritmetik, kimya gerek” dedi. “Beste yaparken notaları bilmen gerektiği gibi, koyduğun her notanın nasıl bir anlamı varsa, oklavanı yuvarlamanın, parmaklarınla hamura dokunmanın da anlamı var” dedi. Açtığı hamura Belçika çikolatası, tereyağı, kakao ve pudra şekerden oluşan karışımı özenle yayarken nefes almadı belki. Önce rulo, sonra da örgü hale getirirken, ellerinin hamuru incitmeyen dokunuşu sanatın kendisi olmalıydı. Pişireceği kalıba yerleştirip birkaç saat dinlendirdikten sonra, bir an önce tadına bakmak için sabırsızdım ama Ateş temkinliydi. Kokusu yayılmaya başladığında, oklavayla bestelediği melodiyi de duymaya başladım. Bestenin ismini sordum “Babka” dedi. Çok fazla bilinen bir ekmek çeşidi değil Babka, çoğunlukla Polonya, Ukrayna ve İsrail’de yaşayan Musevilerin pişirdiği paskalya çöreğine benzer bir tür, çikolatalı ekmek bilgisini verdi. ‘Sadece aritmetik yokmuş’ diye geçti içimden, gelenek var, tarih ve edebiyat da varmış. Müzisyenden size özel ‘Babka’ bestesi için siparişi İg: @levain_cesme hesabından yapın, yeni yıla değsin.

Yazının Devamını Oku

Özledik mi?

“İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır.” (Jean-Jacques Rousseau)

Hepimiz özledik eskisi gibi yaşamayı; endişesiz, kaygısız ve alabildiğine özgür. Sokakları koklayarak yürümeyi, sarılmayı, öpüşmeyi, dokunmayı sevdiklerine doya doya. Sinemanın, tiyatronun, konserlerin atmosferini derin derin içine çekmeyi kim özlemedi ki... Hastalanmak ister misiniz? Kimse istemez sanırım. Sokaklarda özgürce dolaşamamamızın sebebinin farkında mıyız peki? Muhtemelen farkındayız ancak “Bana bir şey olmaz” inancıyla, davranışlarımız istediğimiz gibi... Maskesiz, mesafesiz ve hiçbir şey yokmuş gibi... Özgürce. Özgürlüğümüzün altını çizerek dolaşıyoruz hatta. Peki özgürlüğün gerçek tanımını biliyor muyuz? Sanırım pek vakıf değiliz. Peki ya savunduğumuz özgürlüğümüz, başkalarının yaşam özgürlüğünü engelliyorsa! Ölmek istiyor muyuz? Elbette istemiyoruz... Ölmek istemediğimiz için eve kapandık, mesafe koyduk, maske taktık. Öldürmek istemediğimiz için evdeyiz... Dostlarımıza, sevdiklerimize yeniden sarılabilmek için evde olmaya devam edeceğiz Rousseau’nun sözünü iyi anlamakta fayda var, lütfen bir daha okuyun!



YÜZDE YÜZ ANKARA ‘KITIR’

Ben Ankara’nın karlı günlerini özledim. Akşamüstü eve dönerken bastıran kar yağışında kapanan Cinnah Caddesi’nden çıkamayan arabama, kazasız belasız uygun park yeri bulmak için yüklendiğim adrenalini özledim.

Yazının Devamını Oku

#NoToRacism #ırkçılığahayır

“Hangi çiçek, diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar? Hangi kuş, ‘farklı ötünce’ diğerine yasak koyar? Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar. Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar... (Charles Bukowski)

Bukowski’nin yukarıda yazdığım serzenişindeki son cümle “Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar” Biz insanlarla ilgili o kadar çok şey anlatıyor ki; bencilliğimizi, kibrimizi, acımasızlığımızı, vicdansızlığımızı, hırsımızı vs... Bu liste uzadıkça uzar. Düşünebilme yetimizi kullanabildiğimiz, diğer canlılara açık ara üstünlükle hâkimiyet kurduğumuz bu dünyada, halen kendimize hâkim olamıyor olmak ne acı değil mi? Savaş içindeyiz... İnsanla, doğayla, denizle, balıklarla, kuşlarla, böceklerle ve doğadaki diğer hayvanlarla husumet içindeyiz. Gökyüzüyle savaşıyoruz, güneşe, yıldızlara saldırıyor, evreni kurcalıyor, tanrıya bile meydan okuyoruz. Kadınla savaşıyoruz, erkekle savaşıyoruz, İnançlarla savaşıyoruz, renklerle, seslerle savaşıyoruz, düşünceyle, fikirle, yaratıcılıkla savaşıyoruz, mutlulukla savaşıyoruz, sevgi, aşk, insanlık arıyoruz ama onlarla da savaşıyoruz. Olmadık, olmuyoruz, olamıyoruz. Her şeyi yendik, kazanıyoruz. Kendi benliğimizle hep savaştayız ama çok kötü yeniliyoruz...



NO:29 DÜKKÂN

Giriş paragrafı okuduktan sonra üzüldük, gerildik belki de. Biz insanların kendi benliğimizle barışmamız gerektiğini de düşündük muhtemelen. Kendi benliğinizle anlaşmaya vardığınızda hissedeceğiniz iç barışın size vereceği huzuru düşünün mesela. Gözlerinizi yumup hayal edin hatta... Kahve kokusunu aldınız, ruhunuzu dinginleştiren melodiler de katıldı hayalinize, iyice gevşediniz. Kahvenizi yudumlayın, damağınızda hissedin, yutarken bıraktığı nefasetin zihninize yolladığı uyanışın da farkına vardınız. Uyanın o halde, yumduğunuz gözlerinizi açın. Ankara’nın en estetik kahve dükkânı No:29’da “Kahveye duygu yükleyen adam” Onur Dal’ın yarattığı atmosferin büyüsüne kapıldınız. Kahvenin büyüsü ise önce baristadan yani sevgili Onur’dan, sonra da makinesinden yani ‘La Marzacco Leva.’ Yarı manuel denebilecek, zamanlamayı hazırlayanın sanatına bırakan, kahve makinesinden çok bir zaman makinesini andıran kollarını doğru kullandığınızda duygusunun da doğrusunu yakalıyorsunuz. Dükkânın atmosferini ciğerlerinize çekmek için doğru zaman değil belki ancak kahveyi alıp atmosferi evinize taşımak için zamanlama makinenin kolunda. Zamanınızı Ahmet Taner Kışlalı Mahallesi 2886. Sokak’taki No:29 Dükkân’a ayarlayın derim.

Yazının Devamını Oku

Teşekkür sanatı ‘Hygge’ 

‘Mutlu olmak her şeye sahip olmak değil, sahip olduğun kadarını her şey yapabilmektir.’ (Kahraman Tazeoğlu)



Dünyada mutluluğun başkenti sayılan Danimarkalıların yarattığı bir mutluluk ve teşekkür felsefesi ‘hygge’ (Höge, Huge diye okunur). İskandinav ya da Nordik (Kuzeyli) toplumların, uzun süren karanlık ve soğuk günleri, aileleri, dostları kısacası sevdikleriyle birbirlerine sarılarak ısıttıkları, toplanma, bir arada olma durumuna deniyor ‘hygge’. Basit ama konforlu ortamlarda, sıcacık bir kahve veya çay, anneannenizden kalma yün battaniye, annenizin ördüğü yün çoraplar, etrafına yayılarak oturduğunuz, şömine veya soba, birkaç mum veya gaz lambası aydınlığı yetiyor ama esas hedef teknoloji ve sosyal medyadan uzak, olmazsa olmazı ise hoş sohbet. Hoş sohbet dedim, zira ortamı gerecek konuşmalar, memleket meseleleri, siyaset ya da gıybet yapılmaz. Yarışmacı ego ve kibir gömleklerinizi çıkarıyor, huzur battaniyeleri ve neşeli çoraplarınızı giyinerek oturuyorsunuz. Önce sahip olduklarınız ve bir arada olduğunuz için teşekkür edin, yani şükür, sonra zamanı durdurun. Yemek konuşun, doğa konuşun, kitap konuşun, sevgi konuşun ama aşkla konuşun.

MUTLULUK SIRRI

Hygge felsefesinde kitapların apayrı bir yeri var. Yalnızken de hygge ortamı hazırlayabiliyorsunuz. Gereken şeyler, rahat bir koltuk, battaniye, kahve veya çay, kalın çorap ve tabii ki sevdiğiniz bir kitap. Hygge ile ilgili burada çok fazla detaya giremedim. Yüzeysel olarak ana düşünceyi verebildim. Bununla ilgili önereceğim ‘Meik Wiking’in ‘Danimarkalıların Mutluluk Sırrı’ isimli kitabını edinin. Hafta sonu nasılsa evdesiniz, okudukça ısınacaksınız.

Yazının Devamını Oku